ZİFT OLSUN, ZEHİR OLSUN

ZİFT OLSUN, ZEHİR OLSUN

23.03.2016

Yetmişli yılların ortalarına kadar köyden şehre göç olmadığından dolayı çevre köyler içerisinde Karacaören nüfus fazlalığı yönünden Boztepe’den sonra ikinci sırada gelirdi. Altmışlı yılların başlarında Almanya’nın işçi alımına başlamasıyla Karacaören de bu kervana katılmış, neredeyse on evden yedi tanesi “Almancı evi” olmuştu. Almanya’da işçi olanların gönderdikleri paralarla ilk yıllarda köyde büyük inşaat başlamış, eski evler yıkılırken […]

Yetmişli yılların ortalarına kadar köyden şehre göç olmadığından dolayı çevre köyler içerisinde Karacaören nüfus fazlalığı yönünden Boztepe’den sonra ikinci sırada gelirdi.
Altmışlı yılların başlarında Almanya’nın işçi alımına başlamasıyla Karacaören de bu kervana katılmış, neredeyse on evden yedi tanesi “Almancı evi” olmuştu.
Almanya’da işçi olanların gönderdikleri paralarla ilk yıllarda köyde büyük inşaat başlamış, eski evler yıkılırken yerine yenileri yapılmıştı. Uzaktan bakıldığında köyün damları kiremitle örtüldüğü için adeta “gelincik çiçeğini” andırır renge bürünmüştü. Çiftçilerin kapısındaki atlar, öküzler, arabalar, pulluklar, mibzerler yerlerini zamanla traktöre, son sistem zirai aletlere bırakmıştı. Köye ulaşım artık Deli Muzaffer’in kamyonuyla değil, son model minibüslerle yapılıyordu. Düğünlerin tadı eskiye göre daha da tatlanmış para, pul gören abdallar sazı, davulu başka bir iştahla çalar olmuşlardı. Kayın masalarına oturan gençler oradaki alemi ustaların sazından sözünden çıkan türküleri artık teybe kaydediyorlar, sonra da bunları başka yerlerde dinleyerek keyif çatıyorlardı.
Almanya’ya gidenler kendi gençliklerinde çektikleri yoksulluğu, sıkıntıyı çocuklarına çektirmemek için onların ceplerini harçlıksız koymuyor, o günleri bir daha yaşamamak için Tanrı’ya dua ediyorlardı. Gençlerin cepleri para gördüğü gibi zamanla yaşam tarzları da değişiyordu. Ayaklarına giydikleri çarığın, soğuk kuyunun, (cebaliş lastiği) naylondan ayakkabıların yerlerini potinler, iskarpinler, ayakkabılar, analarının ördüğü yün çorapların yerlerini de triko çoraplar alıyordu. Patiskadan dikilen uzun donun, üste giyilen içliğin yerini atlet, külot alırken askılı pantolonların yerini İspanyol paçalı kalın kemerliler alıyordu. Beyaz kaputtan dikilen yakasız “göyneklerin” yerini uzun yakalı, dar belli, kolu manşetli gömlekler alıyordu. Şehirde okuyan öğrenciler gaz bulamadıkları için artık birbirine ödünce gitmiyor, çay, şeker sorunları olmuyor, kitap, defter, kalem kırtasiyeciden rica minnet veresiye alınmıyordu.
Öğrencilere köyden kamyonla gelirken yolda yarısı kırılan yufka ekmek yerini şehirdeki fırından parayla alınan somuna devrediyor, hal böyle olunca da öğrenciler daha iştahlı okuyordu! Rahatlık bazı Almancı çocuklarına biraz fazla gelmiş olacak ki “okuyamasam da nasıl olsa babam beni Almanya’ya götürecek” diye eğitimi birkaç yıl aksattılarsa da sonradan bunun boş hayal olduğunu anlayanlar “devlet kapısında insan daha itibarlı” diye tekrar tahsile devam ettiler.
Kaan’ın Irza oğlu Kütük’ü çok genç olmasına rağmen on dört veya on beş yaşında “gelin evde hizmet etsin” diye erken başını bağlayıp everdi.
Kütük neredeyse çocuk yaşta daha henüz yeni bıyıkları terlerken Nami adında bir oğlan çocuğu olmasıyla baba oldu. Eskiden köylerde bir baba çocuğuna babasının yanında ne sahip çıkabilir, ne de ona oğlum diye sarılıp öpüp okşayabilirdi. Gerek bundan ötürü, gerekse Kütük’ün genç yaşta baba oluşu, Nami’nin de babayı bir ağabey olarak “çocuk aklıyla görüşünden” veya anasının babasının böyle istemesinden midir her ne sebepse şu an neredeyse altmış yaşına gelen Nami babasına halen “abi” demektedir. Nami ilkokulu bitirdikten sonra her Karacaörenli gibi okuyup bir adam olması için babası (eskiden devlet işinde çalışanlara denirdi) Kale Ortaokulu’na kaydını yaptırır. Üç yıl sonra ortaokulu bitirdiğinde artık palazlanmış, ergenlik çağını geride bırakmış, gençliğe doğru adımlarını atarken o da akranları gibi düğünlerde Tombul Ismayıl’ın konağına kelle atmaya başlamıştı. Zamanında babası da iyi bir kelle atıcısı olduğundan onun yolunda gitmeye, kendini bu şekil kanıtlamaya özeniyordu. Artık arkadaş ortamlarına giriyor, kafasını sardığı gençlerle sıkı bir ahbaplık kuruyordu. Para, pul sorunu yoktu.
Nasıl olsa babası Kütük de diğer köylüler gibi Almancı olmuştu. Nami, iyi giyinmeyi, kızlara şık görünmeyi seviyor, tarak ve aynayı cepten eksik etmiyordu. Şehirde okurken bir iki arkadaşıyla beş, on lira toparlayıp “Akman” şarabını içerken her genç gibi onlarda mest oluyorlardı. O yıllarda pikaplar çok meşhurdu. Pikabın etrafına doluşan gençler plaktaki şarkının hüznüne kendini kaptırır, bazen dalgınlıkla sigara ateşini plağın üzerine düşürürlerdi. Aksi gibi pikabın iğnesi plaktaki o arızalı yere geldiğinde parça geri baştan çalmaya başlar, iğneyi az itekleyince de iğne bükülürdü.
Ortaokulu bitiren Nami’nin aklı, fikri Almanya’ya gitmekteydi. Bunun hayaliyle yatıp kalkıyor, konaklarındaki misafir odasında bir araya geldikleri arkadaşlarına hep bundan bahsediyordu.
O gün altı, yedi arkadaşıyla konakta bir araya gelmişler, hem eski günleri yad edecekler, hem de köy minibüslerinden birinin muaviniyle şehirden yetmişlik “büyük” rakı getirtmişler onu içeceklerdi. Ekmek tahtasının üstüne “çilingir sofrasını” kurmuşlar, hem içiyorlar, hem de pikaptan gelen o yıllarda tutulan şarkı ve türküleri dinliyorlardı. Rakının tadı şaraba göre biraz daha farklı, anasonun kokusu tiksindiriciydi.
Bir iki duble derken hayal alemleri genişlemiş, herkes kendi sevdasına düşmüş, ayrı ayrı konuşmaları “kimin ne dediği anlaşılmaz” duruma getirmişti.
O günlerde Nami’nin babası Almanya’dan izine gelmişti. Ola ki babam gelir de bizi böyle görürse azarlar diye Nami arada sırada pencereden dışarı bakıyordu. Konakları iki katlı olup odaya yatımına taştan merdivenle çıkılıyor, balkonda da iki pencere bulunuyordu. Kadehler birbirini izlerken rakı da yavaş yavaş şişenin dibine iniyordu. Nami, sakilik yaptığından kadehleri son kez ölçülü bir şekilde bardaklara doldurup kendi bardağına su ilave ettikten sonra ayağa kalktı. O sırada babası kahveden eve yeni gelmişti. Konaktaki sesleri merak etmiş, duyduklarından da meseleyi anlamış, “gençler belki birbiriyle dövüşür” diye konağın merdivenine uzanıp yatmış, onlara çaktırmadan dinliyordu. Ayağa kalkan Nami, “Arkadaşlar bu son kadehimi sizin için kaldırıyorum, belki bir daha görüşemeyiz, ŞEREFİNİZE ARKADAŞLAR” deyip bardağı tepesine diktiğinde “Zift olsun, zehir olsun daha olmazsa b…um olsun” diyen Goca Kütük’ün bağırtısıyla odadan pirem pirem olup kaçışmaları görülmeye değerdi.

NOT: Öyküleri şahısları küçük düşürmek mirasçılarını rencide etmek için yazmadım.



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .