VATAN SEVGİSİ

VATAN SEVGİSİ

04.10.2017

HÜSEYİN YILDIRIM Emekli öğretmen Ticaretinde başarılı olup çok zengin oldu İsmail. Parası dakikalar kadar çoğalıyor ama harcayacak yer bulamıyordu. Babasının evinde anne ve ablasını kayıp ettikten sonra yalnız, tatsız, ruhsuz ve çirkin bir hayat yaşıyordu. Çamurdan yuvarlak ocağına eskisinden fazla kömür bırakmaya, çarşıda yediği bakla veya nohut kaynatması tabağını ikiye yükseltmeye, yılda bir takım zübün […]

HÜSEYİN YILDIRIM
Emekli öğretmen

Ticaretinde başarılı olup çok zengin oldu İsmail. Parası dakikalar kadar çoğalıyor ama harcayacak yer bulamıyordu. Babasının evinde anne ve ablasını kayıp ettikten sonra yalnız, tatsız, ruhsuz ve çirkin bir hayat yaşıyordu. Çamurdan yuvarlak ocağına eskisinden fazla kömür bırakmaya, çarşıda yediği bakla veya nohut kaynatması tabağını ikiye yükseltmeye, yılda bir takım zübün ceket diktirmeyi iki etmesine rağmen parası yine bitmiyordu. Yaşantısında eksik olan evlenmeyi aklının köşesinden dahi geçirmiyordu. Ailesindeki tüm kızların düşüne giren erkekti İsmail. Kuran-ı Kerim’i hatim ettiği için uğurluğu vardı. Babayiğit bir gençti. Böylesi genç baş üstüne konulurdu. Bu ailede İsmail ne geleceğini düşünüyor, ne de bir umudu vardı. Komşu tüccarlardan birisinin ticareti dolayısıyla memleket dışına çıkınca İsmail’in gizli arzularında biri uyanmıştı. Bu arkadaş dışardan dönüp gördüklerini, yiyip içtiklerini, eğlendiklerini anlatınca İsmail’in kafasında bazı olağanüstü düşünceler uyanmaya başladı. Geceleri odasında çamur yuvarlak mangalın önünde sigarasını tüttürürken kendisinin de bu diyarlara gidebileceğini tasarlıyordu. Biten sigarasının izmaritlerini ateşe gömüp dumanları bir fikr olarak burnundan girip kafasında birleşiyordu. Bu durum her gece tekrarlanınca artık kafasında derinleşmişti. Karar vermişti gidecekti. Dışarıdan yeni gelen arkadaşına koşup her türlü bilgileri bir kaç kez sordu. Pasaport nasıl elde edilir, tren bileti nerden alınır gibi. Sorularına yanlış veya doğru yanıtlar veriyor, arasırada mübalağa ediyordu adam. Pasaportu alıp dükkânına döndüğünde etraf dükkânlarından tüm tüccarlar pasaportuna baktılar. Kimi resmine kimi de yazı ve damgalara baktı. Kıskananı sustu, sevinenleri de kutladılar. İsmail’in içinde sevinçli bir korku vardı. Kesin kararını verdiği günden beri huzursuz yaşıyordu. İçi o kadar yanıyordu ki, elinde sigarası, geniş uzun donla, gömlekle oturuyordu. Çamur mangalını sigarasını söndürmek için aradı. Bulamayınca ayağa kalkıp avluya fırladı. Etrafına birşey arar gibi bakındı.
Ne alayım kendime? Alacaklarımı neye bırakayım? Kendi kendine konuşuyordu.
-Ablamın güzel bohçası var galiba. Bu işe yarar. Ekledi, ertesi gün aldığı kararı bir arkadaşına iletince:
-Kardeşim uzun yolculuklarda bohça işe yaramaz. Dedi.
-Benim evde bir bavulum var, onu sana emanet diye veririm. Dönünce gönderirsin, ekledi.
İsmail ertesi sabah gidip beş kilo ağırlığında mavi renkle boyanıp, altın rengiyle de çiçeğe benzer resimlerle süslenmiş teneke bavulunu memnuniyetle alıp eve döndü. Bir köşeye bırakıp eline ne geçti ise içine yerleştirdi. Yalnız ceket, pantolonla gideceğinden zubunelerini çivide asılı bıraktı.
Her şey tamamdı. Biletini alınca tüm aile ve arkadaşlarıyla vedalaşıp, teneke bavulunu eline alıp yola koyuldu.
Trende birkaç günlük yolculuğunda arkadaşından aldığı birkaç firmanın ve fabrikanın adresini okuyup ezberledi. Kalan vaktini de arkadaşlarının dediklerini andı.
Huzik Canuva kim bilir neler göreceksin! diyen oldu. İyi uşagasan Allah muvaffak etsin!, kıskananlarda.
Allah’ı verip Peygamberi’de bir cenge koyup burdaki bitmeyip gider oralarda mal getiri, diyordu.
Tren durunca kondüktör İsmail’e gitti. Memleketin son durağına vardığını söyleyince tüyleri ürperdi. Soğuk ter bastı tüm vücudunu. Ayağa kalkıp kompartmanın aynasında saçına bir düzen verip elbisesini düzeltti. Ağır bavulunu alıp trenden indi. Kondüktörün yardımıyla bir taksiye atlayıp bir otele yerleşti. Biraz dinlendikten sonra oteli bırakıp o dolayda dolaşmaya başladı. Aman Yarabbi, bu ne şehir böyle. Sokaklarda erkeklerle kadınlar elele tutuşup yan yana yürüyorlar. Kadınlar başı açık, bebek gibi süslenmişler. Mağzalar bir gelin odasından daha düzenli. Bakkalları mis gibi sabun kokuyor. Kasaplar beyaz önlükleriyle hasta bakıcılara benziyor. Hele dükkanlar tavana dek beyaz fanuslarla kaplı. Her taraf ışıklı, her taraf temiz. Bu ne zevk, bu ne güzellik. Havası, ekmeği, suyu herşeyi güzel. Yemekleri lezzetli. Bu memlekette insanlar ölür mü acaba? Bunları düşüne düşüne yemeğini yeyip otele döndü. Enformasyon sorumlusundan gösterdiği fabrika ve firmaların ayrı bir kentte olduğunu öğrenince ondan biraz bilgi toplayıp teneke bavulunu alıp oraya yöneldi İsmail.
Aradığı adresi bulup yönetmeniyle görüşüp ticaretin belki sanat ve kültür olduğuna inandı. Bu arada elini sık sık cebindeki sayısız paralara sürüp durdu. Zeki olan yönetmenin güzel karşılaması onu çok mutlu ve emin etmişti. Fabrika sahibi Osman Bey, İsmail’in saf ve temiz yürekliliğine hayran olup tereddütsüz onu evine çağıdı.
-İsmail Bey, yârin bizim eve akşam yemeğine gelmenizi rica edebilirmiyim? İsmail şaşırdı.
-Bana bey diyor, bu ne nezaket. Nasıl cevap vereyim. Ancak başını sallayarak çağrının kabullendiğini belirtti. Otelde bu çağrının hayaliyle sabahın erken saatlerine dek uyumadı. İçi sevinçle korku doluydu. Bir put kıracağından korkuyordu. Çağrı saatına dek durmadan bu kenti dolaştı. Gazino, lokanta, kahvelerde biraz oturarak memleketini anıyordu. Binbir sinek konan kapı önünde asılan koyun gövdelerini, karanlık mağzaların dağınık eşyalarını, aydınlatılmamış çamurlu sokaklarını anımsadı. Kendi kendine:
-Biz çok geride kalmışız çok, deyip durdu. Akşama dek avare avare dolaştı yorulmadan İsmail. Çağrı saatını gizli bir heyecenla huzursuz bekledi. Durmadan kalkıp oturuyordu. Bir konuyu nasıl düşünemiyordu İsmail. Özellikle Osman Beyin sofrasında nasıl yemek yiyeceği idi. Elle mi!, çatalla mı yoksa kaşıkla mı yiyecekti. İsmail için en büyük problemde buydu. Akşam ağır adımlarla düşünceli kafayla bir taksiye binip Osman Beyin evine doğru yöneldi. Kapının önünde her tarafı titriyordu. Tereddütle zili çaldı. Açılan kapının arkasında orta yaşlı bir erkek görünce ürktü.
-Buyrun efendim, kimi aramıştınız?
Adama tekrar bakakaldı İsmail, bunun kim olduğu düşüncesini adamın evet efendim kimi aramıştınız demesi, kısık titrek bir sesle;
-Osman Beyin evi burası mı? Sordu.
-Evet efendim, kiminle müşerref oluyorum? Sorunca
-Ben müşerref değilim, ben İsmail. Dedi
-Eve buyrun efendim Osman Bey sizi bekler. Diyerek İsmail’in önüne geçip onu kapısı açık büyük bir salona aldı. Osman Bey oturduğu koltuktan birine oturttu İsmail’i. Sonra duran ortağımız Fethiye Hanım efendiye konuklarının geldiğini söylemesini emretti. Hizmetçi arkasını dönmeden geri geriye giderek salondan çıktı. Az süre sonra biri kız ötekisi oğlan iki gençle orta yaşlı bir hanım kapıda görününce İsmail kural olduğundan, dikili gözlerine inanamadığından, ayağa fırlarcasına kalktı. Kıpkırmızı olmuştu. Düş görüyor sanmıştı. Hayatında ilk modern karşılaşmasıydı. Hanımla çocukları ona doğru ilerledikçe rüzgârsız günde duran bir çınar ağacı gibi kıpırdaman duruyordu. İsmail gözlerine inanamıyordu. Rüya gördüğüne inanmıştı artık. Osman Beyin sesi İsmail’i uykusundan uyandırdı:
-Hanımım Fatma.
Fatma Hanım elini uzattı. İsmail ne yapacağını şaşırdı. Yaklaşınca elini uzatıp sıktı, sonra donmuş elini avuşturmaya başladı. İlk kez eli yabancı kadının eline değiyordu. Ne ise orta yaşlı kadındı.
Fatma Hanım çekilince genç kızla oğlan belirdiler. İsmail’in titrediği bes belli idi. Bunun da mı eli sıkılacaktı derken tez yaklaştılar. Elini uzatmıştı, İsmail’il titreyen elleri zor yetişti kızın eline ve sıkıştılar. Bitkin bir halde kendini koltuğa attı. Gecenin sonuna dek ter döktü durdu zavallı İsmail.
Osman Bey durumu anladı.
-Kızım Sevim, oğlum Yılmaz.
Osman Beyin sorularını nasıl yanıtladığını bilemedi. Çarpılmış gibi ne yaptığını, nasıl oturacağını da bilemiyordu. Ama gözünün altında ara sıra karşısındaki kıza bakıyordu. Kendi kendine bu kızın bir cennet hurisi olduğu, dolayısıyla da cennette olduğuna kuşkusu kalmamıştı. Osman Beyin gür sesi yemeğe çağırmasıyla düşüncelerini dağıttı. Sofra şahaneydi. Çeşit çeşit yemekler, renk renk meyveler, gümüş çatal bıçaklar, kristal bardak ve kadehler, lüks yemek ve servis tabakları, ayrıca bülbül tatlılarla süslüydü. Bunların hepsi yenilecek miydi? Kur’an-ı Kerim’de zikrolunmuş huri kızlarıyla bu meyvelerin önünde bulunuşu cennette olduğunu kanıtladı. Yemek merasimi bittikten sonra biraz işten konuşup, Osman Bey ertesi gün fabrikayı görmesini önerip iyi geceler diledi. Kendi arabalarıyla otele döndü. Büyülenmiş gibi elbisesi ile yatağa uzanıp, gözü açık tavanda yaşadığı bir kaç saatin filmini sabaha dek seyretti.

Fabrikada tanık olduğu bu üstünlüğe iman getirip teslim oldu. Bu teknolojiye aklını yitirecekti. Oradan çıkıp her zaman oturduğu gazinoda masada tutturduğu tempo ile çabuk bir karara varır varmaz koşarak Osman Bey’in evinin yolunu tuttu. Orada hayretle karşılandı. Osman Bey henüz eve dönmüştü. İsmail korkmadan, titremeden kendine güvenir bir pozla:
-Osman Bey, ben iyi bir aileden gelen tek bir oğlanım. Yalnız uğurluğum yok ve çok param var. Memleketimde de bir kaç parça mülküm var. Allah’ın emri, Peygamber’in kavli ile kızınız Sevim Hanımı bana verirseniz paramı çalıştırıp, burada kalmaya kararlıyım. Orada kimsem yok. Size ikinci bir erkek evlat olurum inşallah. Osman Bey’in ağzı açıla kaldı. Neye rastladığını bilemedi. İsmail’se ısrarla:
– Ne dediniz Osman Bey? deyince
-Oğlum bu iyi kararın beni şaşırttı. Doğrusu dengemi yitirdim. Yabancı birisine kız vermek kolay olmasa gerek. Akraba veya yerli birisine kız vermekte bir kez düşünülürse yabancıya bin kez düşünmek gerekir. Temiz yürekli, saf gönüllü paralı birisin. Bunlar iyi koşullardır. Ama kızın sözü hepsinden üstündür. Anne ve ebesinin bu konuda hakları var. Acele etme. Bu konuyu ailece düşünüp sana sonucu bildiririm.
İsmail elindeki çekini açıp içindeki paraları masaya dökerek gururla söyledi. Büyük numarada olan para Osman Bey’in. Beynini çarkaladı. Parasını tekrar çekinledi ve oradan ayrıldı İsmail.
Osman Bey konuyu ciddi alıp almamayı gözlemciler bırakıp izlettirdi. Kalkıp oturmasını, düşüncelerini, her tür çapalayışını gelen raporlarla ölçtü. Ailece son kararını İsmail’e şöyle iletti.
-İsmail oğlum. Çok düşündükten sonra kusursuz, saf gönüllü, temiz yürekli, namaz kılan, helal, haram bilen bir kişi olduğuna emin oldum. İnsanoğlu ailesiyle değil kendi ahlakıyla ölçülür. Burada kalman koşulumuzu benimsediğin halde Fatihayı okuyabiliriz müjdesini verdi.
İsmail sevincinden uçarcasına elini Osman Bey’in eline bırakıp Fatiha’yı okudular. İsmail muradına ermişti. Yeryüzündeki cennette yaşayan ailenin üçüncü evladı olmuştu. Şu anda hakikate Allah’ı vermiş Peygamber’i de bir cenge koymuş denilmeye değer şimdi. Orada kimsem yok artık. Burası vatanım oldu. Yaşasın vatan.
Her şey güzel geçti. Kurduğu yuvada mutluluğun üstüne yoktu. Tüm malını bir yıl sonra doğan oğlu Ali’ye bağışladı. Bu yuvaya cennet denilmeye değerdi. Ali’nin sesi de orada öten bülbüllerin sesiydi. Ali ile Sevim’i taparcasına sevmeyi, etrafında dolaşan tüm dedikodulara, alay etme ve küçümser görülmeye demir perde olmuştu. Hiçbir şeye aldırmıyordu. Yeter ki işini başaran mutlu bir insandı. İnsan yaşlandıkça eski günlerini daha çok anar. İsmail burada pek arkadaş edinmemiş, Sevim de kendini Ali’ye bağışlamıştı. Kayın atası yaşlanınca işlerini uzaktan izliyordu. Yılmaz evlenip ayrı evde yaşıyordu. Böylece İsmail’in dünyası kısılmıştı. Yalnız kalmıştı. Ölmüş anıları canlanmıştı. Buranın havası boğuyordu kendisini. Lokması zor iniyordu boğazından. Hiçbir şeyden zevk almaz oldu. Canı annesinin yemeklerini istiyordu. Damda yatıp yıldızları saymak istiyor, hele o mehtaplı gecelerde sitare üstündeki şerbeden su içmek istiyordu. Vatanının taşını toprağını, pis pinti insanlarını, çamurlu siyanlı sokaklarını, bellüeh kokularını, evin durunu atabesini, çamur mangelesini göresi geliyordu. Bu özlemleri gizli tutuyorsa da evinde, fabrikada, yatakta tüm hayatına bastırmıştı. Sevim onu anlamıyordu. Özlemlerini söylese âli ederdi belki. Derdini söyleyecek samimi tek arkadaşı yoktu.
Belki de vatan sevgisi onu bu duruma soktu. Ömrünün sonunda huzurla ölmek istiyordu. Memleketinde görmediği, işitmediği yemeklerini görünce aldığı ani gençlik kararına şimdi bin pişmandı. İsmail’i bu ülkeye bağlayan varlık Ali’dir. Ali’nin burada annesi, büyük babası, dayısı, anne annesi vardı. Onunda kimsesi yoktu. Karşıdan gördüğü altın liralar gözlerini kamaştırdı. Elde edince sönük gördü onları. Bu didişme uzun süre içini ezdi. Oraya dönderdi İsmail’i. Bazen düşündüklerinden utanıyordu. Kimse onu bu ülkede yaşamaya zorlamamıştı. Sonuçta bir karara varınca o gece derin uyudu. Bir sabah erken saatte evinden ayrılıp vatanının yoluna yöneldi.
Bıraktığı her şeyi olduğu gibiydi. Boş olan evini onarıp, yeni hayatına başladı. Bir mülkünü satıp orada öğrenmiş olduğu tekniği ve bilgileri açtığı mağazada uyarladı. Her işini düzenleyip doğal hayata başladıysa da oğlunu özlüyordu. Yakınmasını unutmaya çalıştıysa da başaramadı. Ali’nin sesi kulağında çınlıyordu. Karısını hala seviyordu. Burada da vatan özlemi yerini vicdan azabı almıştı, içini kemiriyordu. Karısına kıydıysa biricik oğluna nasıl kıydı. Babalı yetim yaşamasına ne hakkı vardı. Babalık ödevini üstesinden gelemiyordun da ne diye evlendin. Bilmiyor muydun sevgisiz, şefkatsiz hayat, tuzsuz yemeğe benzer. Bunlar parayla alınmaz. O zaman bu akılsızca işi nasıl yaptın. Doğduğum kent, büyüdüğüm yurt, alıştığım gelenekler, sevdiklerim, akraba, arkadaşlar, aile mezarlığı andığım, özlediğim gün bu kararı vermiştim. Şimdi de özlediğim başka şeyler oldu. Bambaşka şeyler!
Mektup yazdı karısına. Yanıt yok. Yine yazdı, yanıt almadı. Her gün, her hafta, her ay, her yıl yazdı. Yanıt yok. Sevim bana yazmayı öğretmeseydi deyip durdu. Ali’nin resmini istemişti. Onları yurduna çağırmıştı. Güzel umutlar vermişti. Parlak garantiler verdi. Daha neler, daha neler. Beyhude, ölülerden ses çıktı da onlardan çıkmadı. Yüreğini, yarasını bağlayıp dine yöneldi ki, Tanrı’sından karısıyla oğlunun af etmelerini dilesin. İsmail oraya hangi yüzle dönerdi. Bu işi hiç yaşamazdı. Birkaç kez hacca gidip tüy kadar hafif döndüyse de azabı ağırlaşarak belini büküyordu. Düşleri Ali ile annesi ile doluydu. Kimi kez dargın görünüyor, kimine de sitem ediyordu. Ali, gel babacığım dediği de olmuştu. Nasıl gitsin, onuru engel oluyordu daha doğrusu. Cesareti yoktu, nerdeyse çıldıracaktı. İki bayram aşından oldu İsmail’e desinler.
Bu işkenceli yaşamı otuz yıl sürdü İsmail’in. İsmail o sabah yıllardır yitirdiği sevinçle uyandı. Yılın sıcak günlerinden biri olmasına rağmen içi dışı serindi. Evde iki rekat namaz kılıp Tanrı’ya şükretti. Camide de fecr namazını kılıp kaç fukaraya para verdi. Herkes güler yüzle karşıladı. Alıcılara kolaylık gösterdi. Bu gün başka bir gündür İsmail için. Uzun boylu, sarı bıyıklı, masmavi gözlü, aslan gibi bir delikanlı genç dükkânın eşiğinde durdu. İsmail başını kaldırıp karşısındakine bakınca ürktü. Bu çehreyi düşünde görüyordu. Ama bu o olamazdı. Vefasız, akılsız, egoist babayı, hangi evlat ister ve arardı. Muhakkak düşlerinin etkisindeydi. Tekrar ve tekrar derince resmini çeker gibi sağdan soldan baktı. Yanılmamıştı. Bu gözlerin içine çok bakmıştı. Bu gözler Sevim’in, sevgili karısının gözleriydi. Düşünde gördüğü sitemli gözlerdi. Bu ihtimali kafasında uzaklaştırdı. Hızla geçmişin sahifelerini çevirmeye kalkmadan duran gencin sesi İsmail’i dürttü.
-Siz İsmail Ahmet misiniz efendim?
İsmail’in dili tutuldu. Bu konuşma tarzı bu diyarın değil. Düşünde gördüğü diyarlardandı.
-Beli. Oğlum. Ben İsmail’im.
-Demek beni tanıdınız babacığım. Deyince,
İsmail donup kaldı. Kafası, beyni, her tarafı çalışmaz oldu.
Bu durumu sahnede en üstün aktör bu şekilde canlandıramaz.
Oğlunun sesini çok uzaktan duyar gibi oldu. Vücudundaki donmuş kan eriyip dolaşmaya başlayınca oğlunun sesi yükselmeye başladı. Ali’nin gözüne bakan gözleri de harekete başladı. Durmadan kulağına değen babacığım kelimesi de ona enerji verip, canlandırıp muazzam bir hızla dükkânın eşiğinde duran Ali’nin kucağına atıldı.
-Ali. Oğlum Ali.
Babayla oğul kucaklaşarak ağlıyordu. İsmail’in gözyaşları kalbinden akıyordu. Dükkân komşuları koşuştular.
-Ne oluyor İsmail. –Kim bu oğlan, seni öldürecek mi?
Sorularına: Keşke, beni öldürme hakkı yalnız Tanrı’mla bu oğlanda var. O zaman rahatlar, Tanrı’ma temiz kavuşurum. Diyordu, içinden. Düşüncelerini duranların sesi dağıtarak gür sesle.
-Arkadaşlar bu oğlum. Size anlattığım Ali’dir. Dedi. Arkadaşları:
-Vay hoş geldiv Ali.
-Babavın memleketine safa gelipsen.
-Vatanıv seni beklerdi oğlum. Demekten geri kalmadılar.
Bir bayram günüydü bu gün. Şerbetçiler şerbet dağıttılar. Çayhaneciler çay içirdiler. Herkese lokum helva dağıtanlar da oldu. Kadınlar da helheleriyle şenlik havası verdiler. Çarşıya ölüm meleği Azrail gelirse: Ne olur bu işi biraz ertele oğluma doyayım da öyle ruhumu al diyecekti İsmail ona.
Dertlerin, üzüntülerin belinde çıkarmış kamburu gibi olmuştu.
İsmail’in ağır adımları Ali’ni yanında yürürken ceylana döndürmüştü onu. Eve oğluyla dönüşünde göğsünü kabartmış el ele yürürken herkesin ona bakmasını, onlara bu benim oğlum Ali’dir demesi geliyordu içinden. Eve varınca:
-Dur Ali. Girme. –Sağ ayağını bas avluya önce. Uğurdur. Dedi. Ali sağ ayağını yere basınca:
-Bu vatanıma bastığım ilk adımdır babacığım. Dedi.
İsmail kendinden utandı. Oğlu vatanın ne demek olduğunu ve nereye vatan denildiğini daha iyi bilmiyordu.
Yataklarına uzanınca Ali:
-Babacığım, sen sormadan ben sana her geçeni anlatacağım. Diye başladı. Babasının kafasında dönenleri biliyordu.
-Sen gittikten bir süre sonra büyük babalarla yaşadık. İşler iyi gidiyordu. Tüm paramızı fabrikada çalıştırıyordu annemle büyük babam. Ansızın sigorta edilmemiş fabrikamızda çıkan yangınla onlar gibi biz de küle döndük. Çok üzülen anneannem bir kalp krizi ile öldü. Arkasından bir kaç ay sonra büyük babam da onu izledi. Annem hastalandı. Kalan paramızı da ona harcadık. Dayımlardan başka yerimiz kalmadı. Yengem anneme bakmadı. Ona hademetçi muamelesi etti. Annem manen ölmüş yaşadı. Bir kaç yıl bakımsızlıktan oda Tanrı’sına kavuştu. Yengem beni hiç istemedi. Ama dayımın ısrarı ile yazıhanesinde çalıştırıp, yukarıdaki fazla eşya bırakılan odayı verdi bana. Bir gece sıkıntıdan eski bir bavulu karıştırmaya kalkınca içinde senin anneme göndermiş olduğun bir sürü mektup buldum. Okuyunca dayımdan nefret edip evden kaçtım. Bir arkadaşımın evinde buraya gelecek kadar para toplanıncaya dek kaldım. Babacığım başımıza bu gelenler okulumu bitirmemeye neden oldu. Af et beni. Sana bom boş bir insan olarak döndüm.
İsmail: –Sus oğlum. Bana fazla azap verme. Asıl neden olan benim. Çektiklerini unutturmaya çalışacağım bu yurdum da.



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .