TOPLU YAZILAR (9)

TOPLU YAZILAR (9)

14.03.2015

Şirin “Hava kirliliği ölçüm çalışmaları, 2872sayılı Çevre Kanununun 8.Maddesine atfen ve 2 Kasım 1986 ve 19269 sayılı resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren “Hava Kalitesinin Korunması Yönetmeliğinde verilen standartlar doğrultusunda yapılmaktadır. Bu yönetmeliğin amacı her türlü faaliyet sonucu atmosfere yayılan is,duman,toz,gaz,buhar ve aerosol şeklindeki emisyonları kontrol altına almak, insanı ve çevresini havadaki kirlen meden doğacak tehlikelerden […]

Şirin

“Hava kirliliği ölçüm çalışmaları, 2872sayılı Çevre Kanununun 8.Maddesine atfen ve 2 Kasım 1986
ve 19269 sayılı resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren “Hava Kalitesinin
Korunması
Yönetmeliğinde verilen standartlar doğrultusunda yapılmaktadır.
Bu yönetmeliğin amacı her türlü faaliyet sonucu atmosfere yayılan
is,duman,toz,gaz,buhar ve aerosol şeklindeki emisyonları kontrol altına almak,
insanı ve çevresini havadaki kirlen
meden doğacak tehlikelerden korumak,hava
kirliliği sebebiyle çevrede ortaya çıkan olumsuz etkileri gidermek ve bu etkilerin
ortaya çıkmamasını sağlamaktır.
Ayrıca, insan sağlığının korunması, çevrede kısa ve uzun vadeli etkileri bulup,zararlı
etkileri de
göz önüne alınarak 1 yıllık periyotları kapsayan seviyeler ifade edilir.
Yönetmelikte ayrıca kanserojen maddeler, organik buhar ve gazlar ile toz
emisyonunda özel maddeler de yer almakta ve her biri için uyulması gereken sınır
değerler verilmiştir.
Çok değişik faktörlerin rol oynamasına rağmen hava kirliliğinin sebeplerini 4 ana
başlık altında toplayabiliriz:

1-Endüstri tesislerinden,
2-Konutların ısıtılmasından,
3-Motorlu taşıtlardan,
4-Atmosferik özellikler,vb.
4.1.Ozon tabakası,
4.2.Asit yağmurları,
4.3. iklim değişikliği”
Yukarıda yazılı bilgileri internette yaptığım araştırmada buldum. Çok eski tarihli de olsa,sanırım bu ya da buna benzer bir şekilde insan sağlığı için başta yerel yönetimler ve atanmış, seçilmiş her görevlinin ödevi olmalıdır. Dumansız hava sahaları oluşturulurken dumansız kentler hiç düşünülmüyor her halde?
Bireysel anlamda sigara ve diğer bağımlılıklardan insanları koruyalım diyoruz ve desteklemeye çalışıyoruz. Ancak kömür madenlerinin büyük bir çoğunluğunun özelleştirilmesi, özelleştirilen kömür ocaklarının özellikle son on yıldır hükümete yakın taşeron şirketlere verilmesi, asıl patron devlet olmasına karşın, taşeron şirketler, işçilerinin topluca ölümleri bahasına son sürat kömür üretiyor. Peki üretilen kömürler nerede tüketiliyor? Tabii ki yoksul semtler başta olmak üzere tüm ihtiyaç sahiplerine ücretsiz dağıtılıyor. Dağıtılan kalitesiz kömürlerin şehirleri yaşanmaz hale getirdiğini bilmeyen var mı? Göğüs hastalıkları hangi hızda ilerliyor? Soba zehirlenmelerinde 112 yi arayacağız da, Kırşehir gibi tamamen zehirlenen şehirler için nereye baş vuracağız? Bana inanmayan yöneticiler Şal gösteren’den şehre bir baksınlar. Olmadı, Kervansaray’dan şehre bir baksınlar. Kentin üzerine çöreklenen kirli havayı çok rahat gözlemlerler. Hiç bir şey bilmiyorsanız, sokak lambaları ve araç farlarına bakınca da görebilirsiniz kirli havayı. Zaten nefes alırken hissediyorsunuz zehiri.
Bu şehre ve bir çok şehrimize doğal gaz bağlantıları niye yapıldı? Hava kirliliği nedeni ile toplu hastalık ve ölümler olmasın diye, değil mi? O zaman ben pahalı pahalı niye doğal gaz parası ödeyeceğim? Eğer sen çifte kavrulmuş olarak hem taşeronlarını hem kendini kazandırıyorsun. Yoksula ücretsiz kömür dağıtıyorsun? Soma’da 301, Karaman’da18 can ne için öldü sanıyorsunuz? Fakiri fukarayı çok seviyorsan, ücretsiz ya da düşük ücret ile doğal gaz temin etsenize. Neden herkesi kömür ile zehirliyorsunuz? Ayrıca madenleri devletleştirip, işçilerin ölümlerini en aza indirmiyorsunuz?
Seçilmiş ve atanmışlar,bu şehir sanayi kenti mi? Hayır değil mi? Konutların ısınması ve motorlu taşıtların çok oluşu, ayrıca şehrin çukur bir alanda bulunması ve ayrıca iklim değişikliklerinin etkisi ile Maalesef sayenizde temiz hava soluyamıyoruz. Temiz hava isteyenler Akbayır’a, Kervansaray’a veya kırsal alanlara çıkmalı. Çıkamayanlar zaten potansiyel KOAH hastaları olacaktır. Siz göstermelik dumansız hava sahaları yaratın. Dumansız kent istiyoruz biz. Yukarda yazılı maddelerin hangileri var bu kentte? Siz hangi yönetmeliklere uyuyorsunuz?
Pazar yeri tuvaletlerine pisuvarlar ne zaman yapılacak?Usandım yazmaktan. Fizik kanunlarına uygun havalandırma bacaları ne zaman yapılacak?Bir ufak su dökmeye olsun gidiverin lütfen de bir görün, ürik asit ve dışkı kokusunu.
İmaret eski sanayi arası bulvar da sökülen kilit taşları yeniden kullanmak yerine neden yenisi döşendi? Paramız ve taşımız çok mu?
Cacabey Meydanı, Cami arkasında bulunan bölümü aylarca tamamlanamadı. Onlarca çeşit ağaçtan şu anda çamlar bir söğüt ve bir dut ağacı kaldı. Ortada kalan elma ve erguvan ağaçları da sökülünce tamam galiba ağaç katliamı bitti derken bir akasya ve bir çamı da yıkarak bu yazı yazılırken sonlandırdılar yıkımı, meramlarına erecekler galiba. Beton yığınının son rötuşları da yapılacak böylelik ile. Eski heykel arkasındaki çınar ağaçları altında yaz sıcağında oturacak yer bulunamaz iken beton yığını meydanınızdan insanlar sıcaktan geçemiyor. Yetmez gibi cami arakasındaki son yeşil alanı da betonlaştırdınız. Yeşile bu düşmanlık niye acep? Soma’da termik santral yapımı için köylülerin muhalefetine rağmen bir gecede 6 dozer ile yaşları otuz, kırk olan 6000 zeytin ağacını söküp atan zihniyet ile aynısınız. Çoğu azı olmaz bu işin. “Ben bir kayısı ağacıyım, Kırşehir’in Dinekbağı’ndan”, şiirini okuyup, dinleyip belki gözlerinizi dahi nemlendirmişinizdir. Ama betonlarınız için acımasızca katlediyorsunuz ağaçlarımızı. Söyleyecek söz bulamıyorum. Hadi şimdi şu şiirimizi ve öyküsünü okuyalım. “BİR KAYISI AĞACI Ben bir kayısı ağacıyım Kırşehir’in Dinekbağı’ndan.
Küçücük bir ev önünde yaşarım yapayalnız.
Yılda bir çiçek açar, yılda bir kayısı veririm, avuç içi kadar.
Yaz olur, bir kadın silkeler dallarımı,
Bir çocuk yerde bağırır, güler,
Bense hoşnut olurum.
Hem zaten benim ne söğütler gibi nezaketim vardır,
Ne kavaklar gibi gururum.
Ben bir kayısı ağacıyım Kırşehir’in Dinekbağı’ndan.
Dinekbağı’nda üç insan severim,
Bir çocuk, bir genç kadın,
Bir genç adam, benim kadar sessiz sedasız,
Benim kadar halim selim.
En güzel Ay nisan ayı, toprak yumuşak yumuşak, en güzel ay nisan ayı.
Yağmur yağdı, çiçek açtı, bir hoş oldu içerim,
En güzel ay Nisan ayı.
Kavaklar uzakta upuzun, bir sağa, bir sola, başı döner kavakların.
Ben bir kayısı ağacı, başımda çiçeklerim.
Ben bir kayısı ağacı, üç insan severim:
Bir çocuk, bir genç kadın, bir genç adam.
Çocuğun adı Ahmet, kadının adı Fatma, adamın adı İbrahim.
Ahmet küçük ve sarı,
Fatma tombul ve beyaz,
İbrahim uzun ve narin.
Bir tek Toprak odaları var üçünün,
Toprak odanın bir tek penceresi.
Ben bir kayısı ağacı,bazen eğilir bakarım odaya,
Yerde bir eski yatakla yorgan görürüm,
Duvarda bir eski kırık ayna,
Yerde bir eski kilim, bir eski hasır.
Bir kayısı ağacı,bazen eğilir bakar odaya, çiçeklerinden utanır.
Dün gece, gaz yakamadılar,
Ayışığında gördüm üçünü.
Üçünün suratı asık.
Önce oturup zeytin Ekmek, taze soğan yediler,
Sonra baktılar birbirlerinin gözüne, sonra esnediler.
Gökyüzü bembeyazdı.
Gökyüzü çiçeklerimin renginde.
Gökyüzünde kavaklar…
Fatma uzandı İbrahim’in yanına, sağa döndü.
Tombul,beyaz yüzü pencerede,
Gözleri açık durdu sabaha kadar…

Çiçeği en öce kayısı döker.
Ben bir kayısı ağacıyım, döküyorum çiçeklerimi.
Yer beyaz beyaz, başım yeşil yeşil, kayısılarım memede.
Haziran gelecek, güneş yakacaktır tepemi,
Kayısılarım balla, şekerle dolacaktır.
Ben bir kayısı ağacıyım,
Haziran gelecek, avuç içi kadar kayısılarım Ahmet’in ekmeğine katık olacaktır.
Ben bir kayısı ağacıyım.
Kötü bir düşüncedir almış beni.
Geçti bağları budama zamanı, dedim,
Dedim, çarşıda dört döner İbrahim,
Dedim Ekmek parası, zeytin parası, gaz parası.
Dedim, insanlar neden yaşatılmıyor ağaçlar kadar olsun.
Ben bir kayısı ağacı.
Fatma’nın, İbrahim’in, Ahmet’in yumurtası, şekeri, eti.
Gittikçe artmakta kederim.
Günlerden pazartesi…
Gene geldi, elinde çanta, o şişman adam.
Şişman adam bir düşman gibi beni seyreder,
Ben şişman adamı bir düşman gibi seyrederim.
Durmuş İbrahim kapıda,
Yüzü dalgın ve sinirli, bakıyor eli çantalı şişman adama.
Şişman adam uzattı gövdeme elini,
Pencereden korkmuş kuzular gibi baktı Ahmet,
Büktü boynunu kuzular gibi.
Ben bir kayısı ağacı.
Gövdemde sarı kağıt.
Yol parasını verememiş İbrahim,
Verilmiş haciz kararı.
Yapmayın, dedim.
Yılda bir çiçek açarım, dedim.
Etmeyin, dedim.
Ekmeğe katık oluyor kayısılarım, dedim.
Bir öğle vakti baktım, kavaklar uzakta upuzun,
Bir sağa,bir sola.
Ben kışlık odun, altı lira .
İki yılını Kırşehir’de geçiren Abdülkadir Meriçboyu “Bir Kayısı Ağacı” isimli şiiri, Kırşehir Şiirleri arasında özel bir yere sahiptir. Ve hikâyesi şöyledir: 1945 yılında Dinekbağ Mahallesi’nde tek göz odada bir aile yaşar. Genç anne-baba, küçük bir çocuk. Baba iş bulursa yevmiye ile çalışır. Hiçbir şeyleri yoktur evlerinin önündeki kayısı ağacından başka… Kayısılar meyve verdiğinde kuru ekmeklerine katık yaparlar… Satabilirlerse yumurta, zeytin, gaz alırlar. Genç baba, devlete yol parasını ödeyemez… Kayısı ağacından başka da hacz edilecek bir şeyleri de yoktur. Bir gün haciz memuru ağacın gövdesine sarı haciz varakasını asar. Sonra vurular baltayı… Ve… O tarihlerde Kırşehir’de sürgün bulunan şair Abdülkadir MERİÇBOYLU bu öyküyü böyle dizelere döker. Kaynak: Günışığı Dergisi”
Kümbet Altı Mahallemizde bulunan yer altı dehlizlerini, ben yaşta bir çok kentli bilir. İşte o dehlizlerin üzeri imara açılmış sanırım ki hummalı bir çalışma ile tüneller dehlizler kepçe ve dozerler ile göçertiliyor. Kırşehir’i Kapadokya’ya dahil edelim derken, yer altı şehrini de kaybedecekler sanırım. Ben hatırlatıyorum. Gerisini yetkililer kimse araştırsın. Değirmen deresi imara açılıp sel yatağına evler yapıldığı gibi, Kervansaray mahallesinde bulunan sel yatağı vadiler doldurulup arsa mı kazanılmak isteniyor? İmara açacaksanız, bölgenin topografyası ile oynamayın insanlar doğa ile uyumlu barınağını kendisi yapar zaten…
Mahalle, cadde ve sokaklarında elimizdeki küçük çöpleri atacak bir tek çöp tenekesi yok.Esnaflaraolsun zimmetli çöp tenekesi verin lütfen.
Ozanlar diyarı, şirin Kırşehir diye başlayıp bitirmek istediğim yazımın yalnızca başlığı, “şirin” olarak kaldı. Bu kent hepimizin. Tüm olumsuzluklarına karşın bir arada bu şehirde yaşamaya devam edeceğiz. Yöneticilerimizin tebdili kıyafet kenti gezmeleri ve /veya insanları bir şekilde anlayıp dinleyerek iş görmeleri gerek. Şehre bizi yabancılaştırmayın, yeter artık. Hizmetlerinize teşekkür ederiz. Betondan gına geldi.
*****************
Temenni kalmalı
Duyar duymaz ilk tepki olarak ünlü düşünür Diojen’e ait olduğu cümle aklıma geldi. “Gölge etme, başka ihsan istemem” Yeni Kırşehir Valisi Necati Şentürk’ün bir ziyaret esnasında bulunduğu temenni, pek rağbet görmedi. Göreceği de yok. Valimizin temennisi ilimizin adının değiştirilmesi. Konu ile ilgili Adnan Yılmaz’ın Günışığı’nda yazdığı makale oldukça açıklayıcı ve manidar zaten. İlimizin her daim yağmalara açık ve birazda talihsiz olaylar ile anılması yine ilimizin bahtsızlığı bence. Tarih boyunca değişik isimler almıştır. Bir adı da su şehri’dir,aklımda kaldığı kadarı ile.“Kırşehir tarihi, Hititler dönemi ile anılmaya başlar. Fakat, ilin adının o zaman ne olduğu henüz bilinmemektedir. İlin bir ara Aquae Saravenas (Akova – Saravena) adıyla (M.Ö. 2.yy.) bilindiği anlaşılmıştır. Önceleri Makissos (Macissus) adıyla anılan kent, İmparator I. Jüstinianos devrinde (527-568) yeniden kurulmuş ve Jüstinianopolis diye anılmaya başlamıştır.
Uçsuz bucaksız kırın ortasında yükselen bu kente Türkler “Kır şehri” adını vermişlerdir. Kır şehri zamanla halk dilinde “Kırşehir” oldu. Bu gün bile bazı köylerinde yaşayan halk, burasını Kır şehri diye anar. Kırşehir ismi Türkçedir.”, diyor, Wikipedi.
Adnan Yılmaz’ın uzun makalesinden birkaç paragrafı alacağım,sanırım ilginizi çeker.

“Cenup bölüğü vergilerini toplayan Müstevfi Şerefüddin Osman’ın Kırşehir’de yaptıklarını Aksarayi şöyle anlatıyor:
“Kırşehir bölgesine varınca verir, iftira, düşmanlık ve zulümle o bölgeyi, ‘yerlerini düz ve kuru bir toprak haline getirecek, orada ne çukur ne tümsek göreceksin’ durumuna düşürdü. O bölgenin şeyhleri, zaviyeleri onun istekleri karşısında rehin bıraktılar vilayetin naipleri onun beratlarının istek ve taleplerinden deliye döndüler. Angarya ve ilave vergi yükünden hiçbir servet sahibinin sağ elinden sol eline verecek bir şeyi kalmadı. Merhametsizlikten halkın damarındaki ve iliğindeki kan çekildi…….”
Prof. Dr. Halil İnalcık, Mevlana’nın müridi olan ve Kırşehir emaretine tayin olunan Caca Bey’in bölgede Moğol-Selçuk idaresine karşı olan Türkmenler ve isyan eden Kırşehir Ahiler’ini şiddetle kırıp geçirdiğini, Ahi Evran’ın da bu kırılıp öldürülenler arasında bulunduğunun tahmin edildiğini belirterek bu noktada Mikail Bayram’ın çağdaş kaynakları tenkit ederek vardığı sonucun kabule değer olduğunu belirtir.
Mikail Bayram; “Ahiler’in elinde bulunan işyerlerinin, medrese ve zaviyelerin Mevlana’ya ve ona yakın kimselere verilmesi kararının alınması üzerine Kırşehir’de Ahi Evran ve yakınlarının direnişe geçtiklerini, mevlana’nın müridi olan Caca Bey’in Kırşehir’deki bu isyanı bastırmaya memur edildiğini, sonuçta Ahi-Türkmen isyanının bastırıldığını ve Ahiler’in kılıçtan geçirildiğini, o sırada 90 yaşında olan Ahi Evran’ın, babası ile arası açık olan Mevlana’nın oğlu Alaladdin Çelebi ile birlikte öldürüldüğünü” ciddi kaynakların tenkitleriyle birlikte ortaya kor.
Küçük Asya’nın Moğol istilası altında bulunduğu dönemde, Pervane, Süleyman Sahip Ata ve Fahreddin Ali’nin de Moğollar’ın emir ve destekleriyle Türkmenler’e karşı mücadele ettiği, Kayseri, Konya, Kırşehir, Çankırı, Sivas, Tokat ve Aksaray’da Ahi-Türkmen isyanlarını bastırdığı, buralarda Ahiler’e ait tüm işyeri ve medreseleri Mevlana ve yakınlarına verdiği, Mevlana’ya bağlanmayı kabul eden Ahiler’e dokunulmadığı, direnenlerin öldürüldüğü bir süreçte Türkmen dervişlerinin büyük bir kesimi İçanadolu’dan uçlara doğru göç etmek durumda kalmıştır.
Ahi Evren’in ömrünün son yılarında kaleme aldığı bildirilen “Ağaz-u Encam” adlı eserinde bu duruma tepki göstererek “Bu zamanın kurt tiğnetli Sultanları kişilerin mallarına el koymaktalar.” Demiştir ki, bı ifadelerden, Devletin uygulamalarından Ahilerin mal ve mülklerinin ellerinden alınmakta olduğu anlaşılmaktadır.”
İnternette onlarca yorum yapılmış, hepsini almayacağım, aldıklarımla yetinelim… “Kırşehir olarak haklı bir ün yapmış tanınmış bir kente ad arayışı, bence popülizm. Kabul göreceğine inanmıyorum.M.A-Sayın valim kırşehiri ilk defa keşfettiğiniz belli. Biz sizden hizmet bekliyoruz , İsim değiştirerek iş yapılmaz. ismimiz güzel, onun folklorik bir değeri var. Ülkenin her köşesinde yetişmiş ve hizmet veren valiler düzeyinde personelimiz de var, değiştirmeyi onlar da akl edebilirlerdi. teşekkürler iyi niyetin için K.K-Bu şehrin tüm eksik gediği giderildi, düşündüler ne yapabiliriz diye isim değiştirilsin dediler çağa uygun bir isim olmalı mesela beyazşehir olabilir çünkü çok beyaz yaşıyor zenci çok az. . . :)))B-Bu hastalik maalesef Turkiyede var. Batida ve medeni ulkelerde isim degistirme gibi bir hastalik yoktur. . 200/300 seneki isimler, numaralar vs ne ise aynen durmaktadir. . 6 ayda bir adres ve isim degistirmek zorunda kalmazsiniz. .M-isimle bir yere varilmiyor sayin Valim. Türkiye Cumhurriyetin de torpil denen illeti yok etmek icin calisin birazda. Cünkü Torpilin oldugu yerde basari olmaz.S-sayin valim ben kirsehirliyim siz nerelisiniz bilmiyorum ama sizden ricam siz geldiginiz yerleri mi degistiriyorsunuz sizden ricam kirsehiri nasil yatirimlar olabilir o konularla mesgul olun saygilarla B”
Yurttaş yorumlarından da anlaşılacağı üzre, hiç gündeme gelmemesi gerekli bir temenni olarak kalmalı bence de. İlimizin sorunları ilimizin üniversitesi, dernekleri, siyasal partileri,odaları,birlikleri, belediyeleri ,sendikaları yerel gazeteleri ve onların sütun yazarları vasıtası ile gündeme getiriliyor zaten. Yalnızca onlar dinlense al sana bir sürü iş.

*******************
Tercih ettik
Tercih yapıldı artık. Bundan sonrası havanda su dövmek galiba. Ancak unutmamak ve unutturmamakta iyidir. Değilse yapanın yanına kalıyor, her bi şey. On gün oldu seçimin ardından. Yine bir şey yazmak gelmiyor içimden. Ancak, geçen hafta yazarlardan alıntılar yapacağımı söyledim. Onun için birkaç gün gazeteleri de biriktirdim. Bir göz gezdireceğim bakalım. Günlerden Çarşamba ve ben pazartesi yayımlanacak yazımı hazırlamak istiyorum.
Seçim havasından halende kurtulmuş değiliz. Usulsüz itirazlar. Usulsüz seçim iptalleri seçim çalmalar oy çalmalar bir sürü şey işte. Dershanelerin her birinin her bir dalda birincilik ilan ettiği gibi, partilerde bir sürü konularda oylarının arttığını söylüyor. Şu anda iktidar partisi tüm ülkede oy azalmasına karşın kazanmış görünüyor başkanlıkları.
Şehrimiz de bilbordlara asılan teşekkür afişlerinden başka teşekkür pankartı da asıldı belediye tarafından. Daha ne kadar asıl duracak bilemem. Son güne kadar markaj altında tutulan partimizin bir tek bayrağı dahi kalmamışken; halen asılı bazı büro ve giydirilmiş ses araçlarında iktidar partisinin. (merak ederlerse yerleri bende mevcut) Üniformalı yoksullar, güvenlikçiler bir türlü göremiyor, ya da görmek istenmiyor bazıları. Hani herkes eşit, ama bazıları daha mı eşit oluyor? Seçimi de, kazanmanın hazzını da kaybetmenin üzüntüsünü de bir türlü beceremiyoruz. İşte böyle bir coğrafya. Ve de üçe bölünmüş bir ülke görünümü.
Neyse, ney. Ben bir göz atayım bakalım şu seçtiğim yazarlara ve yazılarından alacağım paragraflara.
“Şimdilik sadece şu kadarını söyleyelim: Siyasi tansiyonun düşeceğine dair hiçbir belirti ve iktidarın daha fazla otoriterleşmekten başka hiçbir bir planının olmadığı koşullarda, Batı dünyasında neredeyse tecrit edilmiş ve üstelik bütün makro ekonomik göstergeleri aşağı doğru giden –ki bunların sonuçlarının henüz hane halkının gündelik hayatına yansımadığı unutulmamalı- bir ülkeyi yönetecek AKP. İşi çok zor.( Adnan Bostancıoğlu) “Demokrasinin temeli güçler ayrılığıdır. Yani yasama, yürütme ve yargı bağımsız olmalıdır. Güçler ayrılığının ortadan kalktığı bizzat TBMM Başkanı tarafından seçimlerden önce ikrar edildi. Seçmen iradesinin baskı altına alındığı, seçimlerin şaibeli olduğu ve güçler ayrılığının ortadan kalktığı bir ülkede demokrasi ve hukuku kullanarak hepimizi köleleştirmeye kalkışan bir diktatörle baş başa kaldık.( Aykut Erdoğdu)” Öğrenciyken bazen o kadar çok okey oynardık ki, rüyalarımızda da okey taşlarını sayardık, fena sıkıcı bir işti. Okey oynamaya benziyor aslında biraz seçimler, elindeki taşları doğru bir biçimde dizmen yetmez, karşı tarafın da dizdiği taşları tahmin etmen gerekir ki, doğru taşı beklediğinden emin olasın. Ama görüldü ki, taş çalar gibi oy çalınıyormuş, sonra gel de inan yaptıkları işe, söyledikleri söze…” “2014 Yerel Seçimlerinde yolsuzluk ve usulsüzlük yapılmıştır. Seçim süresince partiler söylevlerini hırsızlık üzerine kurdular. “Yaşanılır kentler yaratmak” için ne yapacaklarını söylemekten bile vazgeçtiler. Değişen fazla bir şey olmadı çünkü istikrarın bozulması istenmedi. Muhalefet yeterli olamadı!.. Umut verilemedi!.. Nefret ve ötekileştirme insanları korkuttu!..
• • •
17 Aralık’tan bu yana hep yolsuzluk ve hırsızlık iddialarını dinledik, şimdi de, sandıkta yapılan hırsızlık ve yolsuzluk iddialarıyla çalkalanıyoruz. Ne acı!.. Hırsızlar başardı yine dürüstler kaybetti!.. Namuslular sessiz kaldıkça bu güzel ülke “Hırsızlar cenneti” haline dönüşüyor.
Bu böyle biline!..(Bülent Usta)” “RTE aldığı yüzde 43-45 oyun üzerine Kürt oylarını da katarak, cumhurbaşkanlığı yolunu açmayı arzuluyor. Bu mutabakatı sağladığı izlenimini verirse hem dış dünyada meşruiyetini artıracağını, hem de kaybedenler safında yer almak istemeyenlerle desteğini artıracağını düşünüyor. Muhtemelen de bu kanalla zaten bir bahane arayan liberallerin desteğini tekrar kazanmayı planlıyor. Konumunu sağlamlaştırdıktan sonra da muarızlarına amansız bir saldırıya geçmeyi kafasından geçiriyor. Bu kavşakta sosyalistler, sosyal demokratlar ve Kürt muhalefetinin yan yana, aynı saflarda durması tarihsel bir sorumluluktur. CHP artık Kürtlerin özgürlük mücadelesinin,meşru taleplerinin yanında olduğunu net bir biçimde ifade etme cesareti göstermeli; BDP de batısında faşizmin hüküm sürdüğü bir ülkenin doğusunda özgürlük rüzgarlarının kalıcı olamayacağını bilmeli,sol,aydınlanmacı referanslarını hatırlamalıdır.(F. Sağlar)”
“Bütün bu değişikliler ışığında Orban despotlukla suçlanıyor. Orban’ın Rusya lideri Putin gibi tek adamlığa soyunduğu kendisine Putin’i rol model aldığını dillendirenler oldu. Orban yönetimindeki Fidesz kendi iktidarını güçlendirme uğruna ülkeyi despotizme sürüklemekle eleştiriliyor. Orban ise her eleştiride sandığı işaret ederek “milli iradeyi” işaret ediyor. Bütün bu gelişmeler ne kadar da tanıdık değil mi?İ. Varlı”
Not ettiğim bazı yazıları da alamadım, üyelik istiyorlar zira gazeteler. Şimdilik bu paragraflarla yetinmek istiyorum. Önümüzde uzun yıllar ve yollar var. “Dur bakalım ne olacak? A.Nesin” Bu yolda galiptir, mağlup mu diyelim?…
Genel seçim havasında geçen yerel seçimlerimizde, insanlar tercihini yaptı. Siyasal partilerin yönetim kademeleri seçim kaybettikleri için istifa etmeli. Çağdaş batılı demokrasilerde teamüller böyle. Ha bir de üzerinde şaibe olan tapeli tüpeli hükümet te derhal istifa eder, üzerindeki atılı suçlamalardan temizlenmek için… Seçimde alınan oy yüzdesi suçun üzerini örtemez zira. Geriye sosyalist partiler kalıyor ki, onlarda gereğini yapmalı, dönüp kendilerine bakmalı gayrı… Umutlarımızı ve de sorumluluklarımızı birleştirerek ilerlemeli sosyalistler. Sandıklara sığmayacak, sayılarla ölçülmeyecek iddia, isyan, yol, yollar geliştirilmeli. Burası Türkiye bu söylediklerin bizde olmaz derseniz. O zaman yönetim şeklinizin ya adını değiştirin, ya da gereğini yapın…

*******************
Tüp de patlar
“Demirden korksak trene binmeyiz”, deriz cesaretimizi belgelemek için. Cahil cesaretidir aslında. Biz neden elin kızından veya oğlundan geri kalalım.. Hızlısını da yaparız kara trenin hatta hızını alamayıp facia yaşatanını da icat ederiz. Biz biliriz işimizi. Her konuda köşe olmanın yollarını buluruz. Kendi fennimizi kendi ilmimizi bile kurabiliriz. Herkes bizi kıskanır. Dünyada tüm komşuları ile sorunlu olan ülkelerin başına da geliyoruzdur.
Boğulmaktan korkan sandala, kayığa, yata, gemiye binmez. Asansörden korkan ne yapar yapar asansöre binmez, binmemeye çalışır. Yüksekten bakmaya korkan cam kenarına yaklaşmaz. Karanlıktan korkan ıslık çalar. Mezarlıktan korkan uzaktan geçer.
Korkularımızın yanında yinede korkularımızla da olsa yaşamayı başarırız. “At yıkılır, adam ölür”, deriz örnek olarak kendimizi ferahlatmak için. Örneğin boğaz köprüsünden ilk kez geçerken müthiş korkmuş, heyecanlanmıştım. Ve hatta bazen “Korkunun ecele faydası olmaz” da deriz. Bildiğimizi işleriz. Hani gelin kızın hem ağlarım, hem giderim dediği gibi.
Biz kokularımız ile birlikte yaşarız. Özellikle toplum olarak korkularla büyütülürüz. O korkularla büyüyenler, gün olur başa geçince de, başlarlar kendileri korkutmaya. Bir taraftan korkuturken diğer yandan cahil cesaretinden de geri kalmazlar…
Hükümetin başı oldu isen nutuk serbesttir gayrı sana. Başlarsın artık bunlar trene de karşı idiler, bunlar hızlı trene de karşı idiler, bunlar boğaz köprüsüne de karşı idiler, bunlar köprünün satışına da karşı idiler. Sonra da kanal yapmaya kalkarsın İstanbul’a. Durdurabilene aşk olsun.
Bunlar çok ucuza kömür üretmemize ve fakire fukaraya seçim dönemlerinde rey karşılığı dağıtmamıza da karşılar diyemezler ama artık. İhale ile özele satılan madenleri dahi ihalesiz verdiğiniz firma ya da firmalar diyetlerini ödüyorlardır. Şu işe bakın ki ceremeyi yine yoksul köylüler çekti. Çiftçilikleri ellerinden alınan insanlar ucuz iş gücü olarak madenlere inmeye zorlandılar. Kazan kazan oynayanlar yine kazandı, madenin sahibinden ve hükümetten başka herkes bireysel olarak suçlu. Ne güzel bir ölüm değil mi?
Tüm dünya nükleer enerjiden hızla kaçar iken kırk yıl çalışan bir reaktörün pisliğinin yirmili yıllarda ancak temizleneceği de biliniyor. Aslında dünyanın en pahalı ve en tehlikeli enerji üretme şekli bize yutturuluyor. Şirket yüz mühendis yetiştiriyor şimdiden. Çevre köylüleri de işe alacakmış. Köylüler biz ülkenin en güzel domateslerini yetiştireceğiz istemiyoruz nükleerinizi diyorlar. Altından önemli deprem fay hatları da geçen Akkuyu nükleer santrali hizmete geçse dahi bizim gibi kapalı, karanlık ben yaptım olducu, inkarcı hükümetlerin eline böylesi tehlikeli bir santraller teslim edilemez…
Rahmetli kayın pederim, düdüklü tencere ve tüp ile çalışan üçlü ocak kullandırmadı evinde. Tüpün hortum ya da detantöründen gaz kaçıracağı, düdüklünün patlayacağı düşüncesini taşırdı, hep. Küçük tüp kullanılırdı balkonda.
Hani bunlar tüpte kullanmasın evlerinde patlama olur diye bir düşünce savundu ya hükümetin başı. Be hey adamlar. Bir tüp patlaması bir evi, bir apartmanı belki bir sokağı etkiler. Senin kurdurmaya çalıştığın nükleer santraller bir köy, bir şehir, bir bölge değil tüm ülke coğrafyasını tehdit edecek. Rusya’da patlayan Çernobil santralinin çevresine halen girilemiyor.
Madenlerini çalıştırmayıp özelleştiren dünyanın en büyük maden katliamına imza atanların nükleer santrali çalıştırabileceği düşünülmesin. Yaşadığımız sürece tüm kalbimiz ile nükleer enerjiye karşı savaşacağız.
Özgür Gürbüz Bakın ne demiş nükleercilere Soma Katliamından sonra; “YAZIN BİR KENARA
Soma’daki iş cinayetinden sonra size dünyanın en büyük endüstriyel kazalarına imza atmış, binlerce insanın hayatına mal olmuş nükleer enerjiyi çözüm diye yutturmak isteyenleri.

Adını “Sürdürülebilir Üretim ve Tüketim Derneği” koyup, İstanbul’da 30-31 Mayıs tarihlerinde ‘Nükleer Santraller Zirvesi’ düzenleyen, bir yıl sonra da ‘Uluslararası Temiz Kömür Forumu’ düzenleyecek sözde çevrecileri.

1 gram uranyum 2,5 ton kömüre eşdeğer enerji üretir diyerek, o 1 gramın Fukuşima’da şimdiden 28 milyon metreküpü bulan radyoaktif toprağa neden olduğunu söylemeyenleri.

Nükleer santral yapımı için Fransa, Japonya ve Rusya ile anlaşma yapan Türkiye’de, “Nükleer santral yapmamızı dış güçler istemiyor” diye sağa sola demeç veren nükleer fizikçileri.

Soma’da siyasi sorumluluğu üstüme alıyorum deyip hâlâ istifa etmeyenleri, “Bunun yapısında, fıtratında bunlar var” diyenleri yazın bir kenara.”
Tüp de patlar, düdüklü de patlar, maden kazaları da olur. Nükleer enerji bize yakışmaz ama…

*********************

Usturlaplıca bir dur
Çiçekdeğı İlçemiz de bulunan linyit ve florid madenleri devlet tarafından işletilse ne güzel olurdu. Çocukluğumda hatırlıyorum Çiçekdağı kömürü yaktığımızı sobamızda.
Yine gençliğimde anımsadığım demir madeni vardı Karakurt Kaplıcası civarında, ne devlet ne özel işletmeler takipçisi oldu.
Zonguldak ve İstanbul yönüne giden kamyonlara demir madeni yükü verme işinde de yardımcı olmuştum, lise yıllarımda. Ancak kazasız belasız veya en az kaza iile maden çıkarmanın yolu tüm madenlerimizin devletleştirilmesidir. Devlet insan canına önem verir en azından. Neo liberal mantıklı işletmecilerden evladır madenlerin kamu eli ile işletilmesi…
Evet sen ben o tüm canı yananlar ve ötekiler; bu hükümete usturlaplıca bir dur demedikçe, yüzde 37 lik oylarına bakmadan, yüzde yüzü yönetip tüm kurum ve kuruluşlarına parmak atarlar. Sen ben o da yalnızca melül gözlerle yapılanları izleriz, çaresiz. Çaresiz demişken nasılda çaresiz ve üzgün açıklamaları izlediniz televizyonlardan. Oysa çare kendi hükümetlerinde olduğu halde hiçbir şey yapmamalarıdır. S. Candansayar hoca çok güzel tanı koymuş. Cinayet mahalline cinayeti işleyen tekrar döner diye. Ve gerçekten de tırları, kurtarıcıları, ambulansları ve binlerce asker ve polisleri ile Karaman’ da cinayet mahalline gelindi. Devlet bir kez daha aklını koydu abi. Devlet aklı yaşanan deprem, yangın gibi doğal olaylarda nasıl çaresiz olduğunu gösterdi. Ancak öyle bir kodlanması var ki, ülkede ona göre öteki olana yani kendi gibi davranış gösteremediği yığınlara karşı çok organize çok kararlı. Bakın afiş asanlara, duvara yazanlara yüzlerce lira para cezası verdirmeler. Daha Berkin Elvan’ın katilinin adı dahi bilinemezken, öldüğü gün açıklama yapanların mahkemelere verilmesi mi dersiniz. Karaman cinayeti için açıklama metni taşıyan gençlerin, önlem amaçlı göz altına alınması mı dersiniz. Yalvaç’ta ölüme giden elma işçilerini mi dersiniz. Boğaz’da boğulan onlarca yabancıyı mı dersiniz? Görüyorsunuz, hükümet tüm organları ile yasalarına rağmen bir çok olayda nasıl bi çare, süt dökmüş kedi gibi mübarek.
İlimizde işçi ölümleri ile ilgili basın açıklaması yapıldı. Nerede ise nümayişçilerin röntgenleri çekilecek. Sağdan, soldan, önden, arkadan çekilen fotoğraf ve videolar ile adeta devlet görevlileri devlet burada dercesine görevlerini yerine getiriyorlardı. Bu iş güzarlık nedendir denildiğinde, emirleri yapıyoruz şeklinde.
Yargı karşısında, ben verilen görevleri yaptım diyen işkenceciler ya da provakötörlük yapanlar, binlerce faili belli eylem yapanlar da ben görevimi yaptım diyor da. Bu emirleri verenlerin başı her kimse bir türlü ulaşılamıyor. Bakın isterse nasıl organize şekilde sokakta olana sesini çıkarana karşı harekete geçebiliyor hükümetler. Usturlaplıca bir dur tokadı yemedikleri için böylesine pervasızlar.
Bu yazıyı yazma sebebim, günlerdir toprak altındaki işçilerin çıkarılması konusunda ki beceriksizliklerine üzüldüğüm ve unutulmamaları içindir. Siyaseten kendilerinden olmayanların bastırılması için ne kadar mahir olduklarına ve fakat felaketler karşısında nasıl da beceriksiz olduklarına dikkat çekmek istememdendir…
Unutulmasını istemiyorum. Sıcağı sıcağına not ettiğim birkaç yazıdan kısa bölümleri sizlere aktaracağım…
İlimizde yapılan basın açıklama metni “28 Ekim 2014 tarihinde Karaman’ın Ermenek ilçesinde yine bir maden faciası yaşandı. Has Şeker Madencilik’e ait linyit kömürü ocağındakisu kaynağının patlaması sonucu 26 işçi mahsur kaldı. Bu işçilerin 8’i kendi imkanaları ile kurtulurken 18 işçi için kurtarma çalışmaları sürüyor. AKP ve sermayedarlar günümüze kadar yaşanan tüm iş cinayetlerinden, Soma’nın Şırnak’ın acısı içimizde tazeyken, giden yüzlerce candan ders çıkarmadı. Yine işçi cinayetleri hız kesmeden devam ediyor. İktidar ‘bu gibi KAZAlar işçinin fıtratında var’, ‘kaçanın anası ağlamaz’ gibi söylemlerle cinayetleri meşrulaştırmaya çalışırken sermaye sahipleri de ‘siz yolda giderken ne zaman trafik kazası yapacağınızı tahmin edebiliyor musunuz’ diyerek olayların üzerinini örtüyorlar. Bu yetmezmiş gibi maden yetkilisi Şahin Uyar içeride kalan işçilerden tamamen umudunun kesildiğini soğuk kanlılıkla ifade ediyor.
Bizler yaşanan bu katliamın başlıca sebebinin özelleştirmeyi ve taşeronlaşmayı destekleyen neo-liberal politikalar olduğunu biliyoruz. Söz konusu olan maden işçiliği olduğunda, tıpkı tersane ya da inşaat işçliği gibi, bu politikaların zemin yarattığı koşulların ne kadar tehlikeli sonuçlar çıkarabileceği ortada. Taşeron sistemin getirdiği güvencesizlik ve işçilerin örgütlülüğünü güçsüzleştirmeye yönelik uygulamalar işçilerin örgütlenmeleri hakları doğrultusunda mücadele etmelerinin önünde engel oluşturmaktadır. Maden işçisi olmak bir seçenek değil; bölgedeki yoksulluk, diğer iş alanlarının kar odaklı politikalarla ortadan kaldırılmış olması ve zorunlu göç sonucu ortaya çıkan bir mahkumiyet. Bu mahkumiyetten yararlanan şirketlerin daha fazla kar edebilmek için üretimi arttırma ve maliyeti düşürme amaçlarıyla iş güvenliğinin hiçe saydığına defalarca şahit oluyoruz.
Görüyoruz ki iktidar ve sermaye sahipleri için şeref, onur, haysiyet gibi kavramlar paranın binde biri kadar değer etmiyor içlerinde. Sırf kıravatlı, göbekli amcaların cebine biraz daha para girsin diye bizim işçilerimiz ölmeye devam ediyor. Tabi bir de yaşanları mevcut iktidar sahiplerinin istediği biçimde topluma empoze eden ana akım medya var. AKP hükümeti basına o kadar el koymuş durumda ki o acılı insanlar sanki tankla tüfekle insanlara silah doğrultmuş gibi haber yaptırıyorlar. Hiçbir haber kanalı göstermiyor Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hayatını kaybeden madencinin yakınına attığı tokadı, hiçbir haber kanalı söylemiyor Erdoğan’ın danışmanının sokak ortasında tekmelediği acılı insanı.
Ne Şırnak’ta ne Soma’da ne de Ermenek’te yaşananlar kaza ya da kader değildir. Toplum mühendisliği anlayışı ile hareket eden iktidarın dayattığı kaderci ve maneviyatcı anlayışa karşı çıkıyoruz ve yaşanların kar için iş güvenliği ihmalinden kaynaklandığını biliyoruz. Bu yaşanan olaylarda hiç şüphesiz ki sorumlular sınıf dayanışmasından, emekten ve işçiden yana olan halka hesap verecekler. Bizler bu intikam günü için yaşıyoruz. O ‘kaçanın anası ağlamaz’ diyen sermaye sahipleri ve onları kollayan iktidar intikam günü geldiğinde kaçacak yer bulamayacaklar. Hesabını soracağız. Karaman’da facea ile ilgilibildiri dağıtacak gençlerin göz altına alınmasını protesto ediyoruz. Ayrıca İspartaYalvaç katliamını protesto ediyoruz. İşçiler ölüyor, sermaye büyüyor.’”
“Bianet
Sabah İnternet Haber Sitesine röportaj veren Mehmet Macit; “Şirkette hiçbir şey olması gereken gibi değildi. İşini doğru yapmayan denetçiler gelmeden önce patronların haberi oluyordu. Her türlü ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra akşam içki masaları kuruluyordu. Denetçiler daha sonra da göstermelik olarak ocağa geliyorlardı. Bu sırada tehlikeli olduğu için kapalı olması gereken ancak kömür çıkartılmaya devam edilen galeriler kapatılıyordu. Denetçiler, çalışma koşullarının kötülüğünü, yaşam odalarının ve gaz maskelerinin bulunmadığını gördükleri halde olumlu rapor veriyorlardı. Peşlerinden evlerine de hediyeler gönderiliyordu. Tehlikeli galeriler de onlar gittikten sonra yeniden açılıyordu.”
“Su basan ocağın arkasında bulunan başka bir ocağı da daha önce su bastı ve bir işçi öldü. Ayrıca müfettişlere yemek veren şirket ortaklarından Mehmet Karadağ’ın taşeron olarak işlettiği bir ocakta da 6.7 yıl önce yine su baskını yaşandı ve yine bir işçi öldü. Ben de defalarca bölgenin sulu alan olduğunu ve tedbirli olunması gerektiğini söyledim.”
“Olaydan 3 saat önce başlarındaki mühendise, ‘Daha önce matkapla kazamadığım yerler kolaylıkla dökülüp elimize geliyor. Zemin çok nemlenmiş. Burası acilen terk edilmeli’ demiş. Ancak mühendis ‘Bir şey olmaz’ yanıtı vermiş. 3 saat sonra da facia yaşandı.” Şeklinde açıklama yaptı.my Memur.com sitesi
İşçilerin kaderleri bu sofralarda çizilmiş başlıklı haberin içinde fotoğrafın altındada şöyle yazıyordu. “denetime gelen denetimcilerin, maden sahipleri tarafından lüks villalarda içkili yemekler ile nasıl ağırlandığını gösteren fotoğrafları”, bende el cevap olarak o paylaşımın altına şöyle yazdım “sonra o kömürler yardım olarak dağıtılmış, yüksek fiyattan şirketten satın alınaraktan.”
Murat Eğilmez
“HES hem Göksu’yu bozdu, hem suyu yükseltti
“Çalışanların ifadelerine göre daha önce de su patlamaları olmuş. Demek ki burası suyla boğuşulan bir yer. O yüzden hidrojeoloji denen yani yeryüzeyinin altında bulunan suları konu alan bilim dalı ile bu konunun incelemiş olması gerekir.
“Yerin altındaki kömürün varlığı için bile sondaj yapılır. Aynı şekilde su seviyesi, basıncının incelemiş olması gerekir. Madende çalışabilmesi için de tüm bunlara karşı tedbirler alınmış olması gerekir.
“Üstelik bu madenin 5 kilometre doğusunda Ermenek Barajı ve HES’i var. 100 megawatt elektrik için bu yer altı suyunu 90 metre yükseltti. Türkiye’nin en uzun barajı olarak övündükleri bu baraj, Göksu nehrinin akışı bozdu, tarımsal üretime zarar verdi ve yeraltı suyunu yükseltti. Bu yüzden madenlerdeki su riskini iki katına çıkardı.” (NV)
Kazancı’daki köylerinde emekli hayatı süren iki eski madenci, birçok arkadaşlarının can verdiği bu son derece acımasız iş kolunda neden çalıştıklarını Al Jazeera Türk’e anlattı.
67 yaşındaki Kerim Polat, “Bu coğrafya hayli engebelidir, yani işleyecek doğru düzgün toprağımız yok. Bir miktar vardı, onu da baraj götürdü. Bu toprağın bir kısmında da yine maden ocağı vardı. Biz oradan emekli olduk” dedi.
Polat baraj sularının tarlaları (tarım arazilerini)yutması ile madene mahkum olduklarını söyledi: Buranın genci madenci olmasın da ne yapsın. Biz bilmiyor muyuz bu işin ölümcül tehlikesini? Ölmeden toprağa girmektir madencininki. Ama toprak yok, fabrika yok. Üç beş meyve ağacının geliriyle, üç beş keçinin sütü kime yetsin?”
‘İşinden olmak istemiyor, canından oluyor’
Bugün yaşanan facianın temelinde içini para hırsı bürümüş işverenin aç gözlülüğü yattığını öne süren İşler, sendikanın, örgütlü çalışmanın önemine dikkat çekti.
“Ben sendikacıyken, insanlara yalvarıyordum, ‘Gelin birlik olun, başka türlü hiçbir hakkımızı alamayız. Teker teker ölüp gideriz’ dedim ama nafile. Çalıştığım dönemde bu havzada bin 500 civarında maden işçisi vardı. Hepsini yemekli toplantıya davet ettik. İnanır mısın, bir tek işçi bile korkusundan gelemedi. Sendikaya gidersem işimden olurum diye. İşin içine ekmek, aile sorumluluğu girdi mi her şey değişiyor. Kimse işinden olmak istemiyor, ama canından oluyor. Her yıl buralarda en az 9-10 madenci iş kazasında ölür. Ama tek tek farklı zamanlarda olduğundan böyle infial olmaz.”
Yunanistan’daki syriza hareketi ve/veya İspanya da ki öfkeliler hareketi gibi birleşik muhalefet yapılmalı. Sessiz yüzde 63 bu gidişata usturlaplı bir dur demeli. Örneğin Birleşik Haziran Hareketi, haziran ruhunu taşımaya çalışıyor. Niye İspanya ve Yunanistan örnekleri Türkiye örneği yaşatmasın?…
“Sende mi mağdenden geldin?” hikayesi Kırşehir çevresinde çok anlatılır. Maden işçiliğinin en yorucu iş olduğunu anlatması açısından önemli bence.Usturlaplı hareket ise başta madenciler tüm yoksulların birleşik hareketinden geçer…

**********************
Vazife ve format
Ramazan ayı iftara yarım saat var ve yine aynı ses; “hurdacı, eskici” abi patatesçilerden şu an ses yok ancak bu hurdacılar ne iştir bilinmez yılın 365 günü sokak aralarında gezerler. Saz ustalarımız bir zamanlar İzmir7e hurda toplamaya giderlerdi. Zira kışın düğünler hemen hemen yok gibidir. Bizim hurdacılar yaz kış motorize olarak en çirkin sesleri ile çevreyi kirletirlerde kimsenin umrunda olmaz. Evlerimiz yenilendikçe eşyalar hurdaya çıkıyor demek ki. Arz talep mes elesi. Lakin hasta mı var, sınav mı var, cenaze mi var? Hiçbir şeyin önemi yokk. Dert edinen de yok. Sanırım şikayet eden de yok. Sabah 10.00 civarında başlayan hurdacı anonsu gece geç vakte kadar sürüyor. Helal olsun bize ne çok severiz hurdayı da, hurdacıyı da…
Bir arkadaşım bir fabrikayı bir hafta aklına gelen her kuruma şikayet etmiş bir sonuç alamamış. 182 idi sanırım başvuru numarası. En sonunda beni aradı. Çevre dernek başkanının telofonu var mı diye. Aradım telefon arızada, böyle bir numara yokk, diyor. Tekrar aynı kurumları aramasını söyledim. Adamlar kimseden rahatsız olmuyor demek. Atmosfemiş, hidrosfermiş ne dert kardeşim günü kurtaralım kafidir. İşte o kadar.
155’te anons edilmiş bir mayıs öncesi, direklere afiş asan var diye. O anada bitmişler iki gencin başına. Ve hatta yetmemiş yoldan geçen üç gençte heemence der dest edilmiş, güvenlikçilerce.. Sonra, sonrası üç kişi imzalamamış tutanakları biz afiş asmadık diye, başvurmuşlar mahkemeye. Mahkeme kabul etmemiş. Her bir genç takribi iki yüz lira ödeyeceklermiş. Miş demeyeyim, ödeyecekler. İşi gücü olmayan bir insan, kolay ödeye bili mi o parayı? Bakın devletimizin bu güzide güvenlik kurumu nasıl vazifesini yapıyor? Aynı güvelik kurumu dünyayı kirleten kurum konusunda vazife çıkaramıyor kendisine. Demek ki neymiş ülkenin güvenlik kurumları çevre dersi almamışlar. Demek ki neymiş güvenlik güçlerimizin yalnızca kime gücü yetermiş? Öteki olan gençlere. Kimse bana maval okumasın. O kadar, üç nokta…
Sıradan adli bir vakıada, taraflardan birileri olaki öteki siyasi düşünceden; tiz olarak tem ilgilene bu mesele ile…
Bu, format ve kod ile ilgili olsa gerek. Nasıl formatlar isen öyle hassasiyetli davranırlar. Yazık bu coğrafya demek böyle yok ediliyor.
Ya hu adama bak sahtekar ağlama, başkasının yerine sınava niye giriyorsun, diye çocuğun kimliğine el konulup ertesi gün sınava girmesi engelleniyor. Neymiş, saç rengi değişmiş. O çocuk başı bağlı olarak sınava gelse idi. Kimlikteki resmide başı açık olsa idi, davranır mıydı mal bulmuş mağrip misali sınav gözetmeni ve güvenlik güçleri. Şimdi getir o çocuğun bir yılını. Getirebilir misiniz? Yine sorun format sorunu.
Sabah saatleri,, telefonum acı acı çalıyor. Beyefendi, aracınızı yanlış park yapmışınız. Hakkınızda şikayet var. Beyefendi sokağımız çok dar karşı apartmana ev taşıma yapılıyor, şu an görüyorum. Lütfen sizi arayana bir daha sorup beni de haberdar eder misiniz dedim, kapattım telefonu. Bir daha aramadılar. Peki beni niye uyandırdınız?
Sinop’ta Gençlik Muhaalefeti Kampı faşitlerce basılıp onlarca öğrenci ve genç yaralanmış. Gençler ne için Sinop’a kanmp kurmuş? Nükleer ve diğer elektirik santrallerinin yapımını engellemek için Sinoplular ile. Buyur işte vazife. Buyur abi buradan yak. Gördün mü formatı? Birisi çevre için engel olmaya çalışıyor, diğeri onları tartaklamaya geliyor. Galiba tüm bu olup biten kötülükleri hak ediyoruz.
Sokak düğünlerinde ses cihazları yasanlansın istiyorum. Aynı türküleri usanmadan dinleyen ve üç beş kişinin haricinde tüm sokaklara dinletilen düğün türkülerinden bıktık. Onun yerine ince sazın inceliği yaşanmalı, davulun sesi de hoş gelmeli uzaktan aheste. 155 i aramak zorunda kalmasın yurttaş. İşte yine format ve vazife analayışı. Kafelerde,düğün salonlarında ses desibeli ölçülüp yasaklar konurken; sokak düğünlerinde ölçü mülçü aranmaz. Adam murad alıyor tabiî ki binlerce insanı rahatsız edebilmeli değil mi? Kim vazife çıkarıp ses cihazına izin vermemesi gerekiyor? İşte bu abi.
Makas, sprint, egsoz patlatma, yüksek müzik, süratli araç kullanma. Kentin bir çok yerinde ve ikizarası park civarında yapılıyor. Lütfen bu konuyu yazar mısınız diye özellikle uyarıldım. Uyarıyorum biraz dikkat lütfen.
Başlık vazife idi. Belediye vazifelerinde aksayanları yazacağım lakin, yazı uzadı. Birer cümle ile geçiştireyim, ol vakit. Bitmeyen köprünün(biz istemedik ve ihtiyaç yoktu) çevre yolları geçici asfalt yapılıp toz engeelleenemez mi? Türktelekom’a ait Denizbank bitişiğinde bulunan yer altı şebeke kutusu üzerine eğik zeminde kapatılan kapak üzerinde bulunan lastik bölüm aşınmış iki kez düşme tehlikesi yaşadım, kayarak. Boyun ve bel fıtığı olabilirim. Pazar yeri tuvaletleri havalandırması ve pisuvarları yapılamaz mı? Yine kullanmadan çıktım tuvaleti.(bir çok kez uyardık). Sokak ve caddelerimizde çöp tenekesi yine yok. Büyük ihaleleenr ile alınacak çöp kutusu olmasa da olur.
Ben vazife çıkarıp yazdım da. Gerisi vicdani durumlar.
*****************

Vekiller (Öz, Akçay, Pavey, Aygün, Akkiraz )
Manisa Milletvekili Sakine Öz bu konuşmayı 23 Ekim 2013 tarihinde yaptı. Lütfen konuşmayı baştan sona dinleyin. Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın şovunun bedelidir Soma faciası. İnsanın yüzüne bakamayacak olanlar, yatacak yeri olmayanlar acıdan bahsediyorlar.

İKİ MANİSA MİLLETVEKİLİNİN KONUŞMA METNİ

CHP MANİSA MİLLETVEKİLİ SAKİNE ÖZ’ÜN KONUŞMASI
24. Dönem 4. Yasama Yılı 8. Birleşim 23/Ekim /2013 Çarşamba
http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_sd.birlesim_baslangic?P4=22003&P5=B&web_user_id=12551064&PAGE1=65&PAGE2=67
CHP GRUBU ADINA SAKİNE ÖZ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, 322 sıra sayılı Güneydoğu Avrupa Savunma Bakanları Süreci Çerçevesinde Koordinasyon Komitesi Anlaşmasının
Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı’nın 2’nci maddesi üzerinde söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Sayın milletvekilleri, uluslararası bir düzenlemeyi görüşüyoruz. Bu tasarı, 21 Ekim 2009’da, ülkemizin de arasında bulunduğu 11 Güneydoğu Avrupa ülkesi tarafından imzalanan anlaşmanın uygun bulunmasını içermektedir. Hükûmete göre bu anlaşma ile Güneydoğu Avrupa savunma bakanları süreci üyeliği ve gözlemci statüsünün belirlenmesi amaçlanmaktadır.
Sayın milletvekilleri, gelin görün ki ben de arkadaşım gibi Manisalı bir milletvekili olarak Soma’da yaşanan maden yangınını milletin kürsüsünden paylaşmanın, sorumlulardan hesap sormanın bugün benim için tüm uluslararası konulardan daha fazla önemli olduğunu sizlere söylemek istiyorum.
Soma ilçemiz hepinizin bildiği üzere bölgemizin ve ülkemizin önemli kömür havzalarındandır. Soma emeğin ocağıdır. Çıkarılan linyit kömürü, ülkemizin enerji ihtiyacının karşılanmasında önemli yere sahiptir. Gerek geçmişte gerekse günümüzde bu kömürün çıkarılması ve işlenip elektrik enerjisine dönüştürülmesi aşamasında Soma’dan ve yurdumuzun diğer bölgelerinden gelen yurttaşlarımız burada çalışmaktadır. Özetle, Soma emeğin ve enerjinin kalesidir. Öyle ki Soma dışından gelen, Kütahya’dan, Balıkesir’den, ta Zonguldak’tan gelen yurttaşlarımız Soma’yı yurt edinip Soma’ya yerleşmiştir. Soma’nın insan ve enerji kaynağı için önemi ortadayken ilçemiz tüm bu önemine karşın işçi güvenliği sorunlarında taşeron belasında âdeta başa güreşmektedir.
Sayın milletvekilleri, henüz dört gün önce, 20 Ekim Pazar günü sabıkalı maden ocağında yaşanan yeni iş cinayetinin yarattığı tüm sorunlar Soma’da canlılığını korumaktadır. Manisa’mızın Soma ilçesine bağlı Darkale’deki kömür ocağında yaşanan maden faciasında yine yüreğimiz yanmıştır. AKP’nin korumalığını üstlendiği Uyar Madencilike ait maden işletmesinde yaşanan son yangında maden işçimiz Yunus Güçlü yaşamını yitirmiş, 27 işçimiz ise ölümle burun buruna gelmiştir. İşçimiz Yunus Güçlü’ye Allah’tan rahmet, yakınları ve mesai arkadaşlarına başsağlığı diliyorum.
Biz bu madenin elektrik sistemindeki sorunları konusunda Hükûmetimizi defalarca uyardık, bu madende sağlıklı bir denetleme istedik ama çözüm hep ertelendi. Bu pazar sabahı elektrik kontağından çıkan yangından yükselen duman, hava bacaları tıkalı olduğu için işçilerimizi ölümle yüz yüze getirmiştir. Devleti yanında göremeyen işçimiz her günü ölüm tehlikesiyle geçirmektedir.
Açık konuşalım: Somalı madencimiz canından bezmiştir. Pazar günkü yangının mağduru işçilerimiz deneyimli olmasaydı, kendi olanaklarıyla barikat kurmamış olsalardı, dışarıya çıkamasalardı, o yangından nasıl kurtulacaklardı, bugün nasıl daha acı bir tabloyu görecektik, hiç düşündünüz mü?
AKP döneminde -devlet, denetimi bırakmış- AKP’nin Manisa mitinglerine iş baretleriyle -işveren partili olabilir ama o işçilerin partili olup olmadığını bilmiyoruz- yevmiyeyle gitmek zorunda bırakılan işçilerimiz, maden kazası olunca devlet-şirket ortaklığıyla resmen ölüme terk edilmiştir. İşçinin canı hiçe sayılmış, sesini çıkaranın da ekmeği elinden alınmıştır.
Değerli milletvekilleri, 2005 yılından beri yaşanan kazalardan sonra arkasını sürekli Hükûmete yakın güçlere ve AKP’li bir milletvekiline yaslayan bu maden, 2011’deki müfettiş raporlarında “Kapatılmalı.” denildikten beş gün sonra, her nedense, çalışmasını sürdürmüştür. Maden işletmesi ufak cezalarla kârını katlamış, iş cinayetlerine ev sahipliği yapmıştır. Bu” ölüm çukuru” -madenciler tarafında adı budur- ekmeğini alın teriyle kazanan kardeşlerimizin tüm isyanına, bizim ise Meclis kürsüsünden yaptığımız tüm uyarılara rağmen yeterince denetlenmemiştir. 7 emekçimize mezar olan bu ocakta 60’tan fazla eksik tespit edilmiş, müfettiş raporlarına rağmen hiçbir somut önlem alınmamıştır. Sendikalı işçiyi de yıldıran bu güvencesiz ortama, taşeron belasına itiraz edenler işten çıkarılmıştır.
Çok acı bir tabloyla karşı karşıyayız sayın milletvekilleri. Madende çalışmak istememesine rağmen, 6 çocuğuna bakabilmek için ocağa inen Yunus yeryüzüne çıkamamıştır. Bu maden ocağında farklı zamanlarda yaşamını yitiren ağabey ve kardeşler olmuştur. Ağabeyini toprağa verdikten sonra madende işe başlayan kardeşlerimizin cenazesini küçük kardeşi ve babası toprağa vermiştir.
Size hayret ediyorum, değerli milletvekilleri, bu zulme nasıl seyirci kalabiliyorsunuz? AKP Manisa milletvekilleri, siz bu sıralarda nasıl rahat oturabiliyorsunuz?
Sayın milletvekilleri, bakın, bu zulme karşı biz ne yaptık: Aynı maden ocağında eylül, ekim ve kasım aylarında yaşanan iş cinayetlerine dikkat çektik. Bakan Taner Yıldız ile Sayın Faruk Çelik’i derhâl göreve çağırdık.
11 Kasım 2012’de aynı madendeki faciada bir işçimizi yitirdik, 8 işçimiz yaralandı. Olayın hemen ardından, bu kez de olduğu gibi, maden ocağına gittik. Maden ocağındaki iş ve işçi güvenliğiyle ilgili sorunların araştırılması için de Meclise önerge verdik. AKP sıraları yine boştu. Kendi cinayetiyle yüzleşemedi. Biz ise ısrarımızı sürdürdük.
25 Şubattaki maden faciasında, bu defa, 35 yaşındaki işçimiz Harun Tufan’ı yitirdik. Hemen ardından, madendeki taşeron işçilerin işçi sağlığını yok sayan boyutlarına dikkat çektik. Yeni bir araştırma önergesi daha verdik. Meclisteki konuşmalarımızda madencilerin taşeron çalışma sorunlarını gündeme getirip bu haklı isyanın hesabını sorduk. Manisa’nın AKP’li vekilleri sömürüye yine seyirci kaldı. Biz aylardır uğraşıyoruz, Hükûmetin dikkatini bu madendeki işçi isyanına çekiyoruz. Söylemediğimiz söz, göstermediğimiz çözüm yolu kalmadı. Ne var ki madendeki utanç dolu, emek düşmanı Hükûmet-şirket ortaklığı kirli boyutlara vardı.
Bu yıl temmuzda, ramazan ayında maden işçilerimize zorla iftar mesaisi uygulandı. Enerji Bakanı Taner Yıldız, işçilerimizin sorununu çözmek için değil, siyasi şov için Soma’daki madende iftara gelecek diye, mesaisi biten maden işçilerimiz evlerine dahi gönderilmedi. Bakan Yıldız, işçinin talebine duyarsız kaldı, yorgun olan işçinin madende zorunlu iftar mesaisini sadece seyretti. Mesaisi biten işçiler, akşam beşten gece on bire kadar madende tutuldu. Bu zulme ve şova itiraz eden işçimiz acımasızca tehdit edildi.
Sayın milletvekilleri, ülkemizde iş sağlığı adına ne sorun varsa, Soma’daki bu madende de var. Sorumlular hesap vermedikçe, Hükûmet denetimi bırakıp yan gelip yattıkça her gün bir canımız daha korkuyla madene iniyor. Biz direndikçe susan, emek ve ekmek söz konusu olunca kafasını kuma gömenler, her maden faciasında arazi oluyorlar.
Değerli milletvekilleri, Meclisimiz bu emek ve adalet mücadelesine duyarsız kalmamalı, eksik denetimler ve taşeron zulmü son bulmalıdır. Konuyla ilgili Meclis araştırması önergemiz gündeme alınarak derhal bir komisyon kurulmalıdır. Soma’daki madenin girişinde yazdığı gibi “Bir avuç kömür için bir ömür veren” tüm madencilerimizin emeğini ve dayanışmasını buradan saygıyla selamlıyorum.
Hepinize saygılar. (CHP sıralarından alkışlar)
Başkan – Teşekkür ederiz Sayın Öz.
Şahsı adına söz talebi? Yok.
Soru-cevap bölümüne geçiyorum.

MHP MANİSA MİLLETVEKİLİ ERKAN AKÇAY’IN GÜNDEM DIŞI KONUŞMASI
24. Dönem 4. Yasama Yılı 21. Birleşim 26/Kasım /2013 Salı
http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_sd.birlesim_baslangic?P4=22020&P5=B&web_user_id=12551064&PAGE1=11&PAGE2=12
ERKAN AKÇAY (Manisa) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; maden işçilerinin sorunları üzerine söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Türkiye, ölümlü maden kazalarında dünyada ilk sıralardadır. 1955-2013 tarihleri arasında toplam 3.098 maden işçisi hayatını kaybetmiş maden kazalarında ve 326 bin maden işçisi de yaralanmış veya sakat kalmıştır.
Maden kazalarını azaltmak için; denetimler etkin kılınmalıdır, yaptırımlar caydırıcı hâle getirilmelidir; maden ocaklarında taşeron sistemi mutlaka kaldırılmalıdır; sendikal örgütlenme teşvik edilmelidir; iş sağlığı ve iş güvenliğinden sorumlu mühendisler iş akdi ve ücret yönünden işverenden tamamen bağımsız olmalıdır; ILO’nun 176 sayılı Madenlerde İş Sağlığı ve Güvenliği Sözleşmesi mutlaka onaylanmalıdır.
İş güvenliği yeterli olmayan ocaklarda düşük ücretle uzun mesai saatleri çalışan madencilerimiz, yaptıkları iş ve olumsuz çalışma koşulları nedeniyle genç yaşta sağlık sorunları yaşamaktadır.
Maden işçilerinin aldıkları ücret yetersizdir.
İş güvenliği taşeron patronların iki dudağı arasındadır. İş güvenliği için yeterince denetim yapılmamaktadır.
Yer altında en az yirmi yıl çalışan ve erken yaşlandığı tespit edilen elli yaşını doldurmuş madencilere emeklilik hakkı verilmelidir. Yer üstünde çalışan madencilere de yılda doksan gün fiilî hizmet süresi verilmelidir.
Maden kazalarının yaşandığı yerlerden biri de Soma ilçemizdir. Soma’da yanık ünitesi olmadığı için İzmir’e sevk edilen yaralıların çoğu sevk esnasında hayatını kaybetmektedir.
Uyar Madencilik Şirketine ait Soma, Darkale ve Azyak maden ocaklarında son on yılda 100’ün üzerinde kaza meydana gelmiş, 15 ölümlü kazada 17 çalışan hayatını kaybederken yüzlerce işçi de yaralanmıştır. 11 Kasım 2012’de yine Darkale’deki kazada 2 işçi hayatını kaybetmiş, 7 işçi yaralanmıştır. Kaza sonrası Çalışma Bakanlığı tarafından maden ocağı güvenlik önlemleri alınana kadar kapatılmıştır ancak güvenlik tedbirleri tamamlanmadan tekrar açılmıştır. Nisan 2013’te yapılan denetimler sonunda Darkale maden ocağı tekrar kapatılmış ancak denetime gelen başka müfettişler tarafından tekrar açılmıştır. Denetlemede gösterilen gaz maskeleri dâhil birçok ekipmanın bu madencilik şirketinin Aydın Söke’deki maden ocağından getirildiği bilinmektedir.
Darkale’de en son, 20 Ekim 2013’teki kazada 1 işçimiz daha hayatını kaybetmiş, 26 işçimiz de yaralanmıştır. 800 işçinin çalıştığı Darkale, iş güvenliği tedbirleri alınmadığı için kapatılmıştır. Maden şirketi devletten yeni maden sahası verilmesi için işçileri eylem yapmaya zorlamaktadır. “Yeni saha verilmezse ihbar tazminatlarınızı ödemem, kıdem tazminatlarınızda yüzde 30 kesinti yaparım, size 2015 yılında taksitlere bölerek senetler veririm.” diyerek işçiler üzerinden âdeta neredeyse devleti tehdit eder hâle gelmiştir. Bu tehditler karşısında -soruyorum- Hükûmet ne yapmaktadır?
Tekrar Hükûmete soruyorum: Maden şirketi gerekli tedbirleri almazken Enerji ve Çalışma bakanlıkları ne yapmaktadır? Darkale ve Azyak ocakları kaç defa denetlenmiştir? Bu denetimlerin sonucu nedir? Üç kuruşluk prim borcu için esnafına, çiftçisine haciz götüren Hükûmet, bu şirket 30 milyon liralık prim borcunu ödemezken ne yapıyor? Uyar Madencilik Darkale’yi 2003 yılında Kömür İşletmelerinden kiralamıştır. Tüm yetkililer bu kazaların maden şirketinin gerekli güvenlik tedbirlerini almamasından kaynaklandığı konusunda hemfikirken Darkale maden ocağının sözleşmesi neden uzatılmıştır?
Darkale’de sekiz saat çalışması gereken işçiler on iki saat çalıştırılıp primleri ödenmemiştir. Azyak’ta şlam patlaması riski çok yüksektir. Bu ocaktaki asansörün taşıyıcı kablolarında metal yorgunluğu bulunmaktadır, yer altında saha ihlali yapılmaktadır.
Bu düşüncelerle muhterem heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Akçay.”
““Beni bırakın, Mahmut’u kurtarın, onun eşi hamile” diyen
O muhteşem vicdan karşısında mahcup, başımı eğdim.
Yerin dibine kadar eğildim.
………….
Ne siz başbakan,ne bakanlarınız bakan,
Ne ben milletvekili olmayı hak etmiyoruz,birlikte etmiyoruz..
Zerrece etmiyoruz..
………..
Gelin birlikte utanalım ve birlikte istifa edelim.
Belki bu toplumun kaderini değiştiririz aradan çekilirsek…
Hele,Başbakanlık Müşaviri Yusuf,acılı insanı tekmelerken;
Mahmut’un hamile eşi için yaşama sırasını Mahmut’a vererek
Bize haysiyetin mükemmelliğini öğretenler hemen yanı başımızdayken!..
‘Şafak Pavey’”
“Meclisten çekilelim’ diyen Şafak Pavey’i destekliyorum, meclis Erdoğan ve çetesinin tiranlığını gizleyen bir asma yaprağı bile değildir.
Meclis, polis, ordu, yargı, diyanet, TRT, medya, Türk-İş başta olmak üzere işbirlikçi sendikalar AKP faşizminin halka baskı araçlarıdır.
787 işçinin katledildiği bir rejimde savcılar harekete geçmiyorsa, bugün atanan savcı AKP il başkanlığına aday olmuş biriyse her şey nettir!
Tek Meclisten çekilmek yetmez, sokakta mücadeleyi örgütlemeliyiz, Gezi’nin açtığı yoldan yürümeliyiz, Ali İsmail’e, Ethem’e layık olmalıyız!”
HÜSEYİN AYGÜN!
NOT: Hüseyin Aygün’ün twiter hesabından alıntı…Ahmet Uzun”

“İstanbul Milletvekili Sabahat Akkiraz, Soma faciasının ardından milletvekilliğinden istifa dilekçesini CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na iletti.

Türk müziğinin önemli isimlerinden biri olan CHP’li Sabahat Akkiraz, milletvekilliğinden istifasını sundu.

Akkiraz Twitter’dan şunları söyledi:

Perşembe günü saat 17.00 de vekillikten istifa dilekçemle Kemal Kılıçdaroğlu ile görüştüm. Soma faciası sonrası istifa etmeliyiz dedim

Genel başkanımız konunun şu anda çok taze olduğunu gerekirse istifa kurumunun da önemli bir seçenek olduğunu belirtti.

Bugün bazı arkadaşlarımında bu yönde çağrıları olduğunu duydum.buna sevindim.Somanın siyasi sorumluluğunu alamayan iktidara karşı birleşmeli

Iktidarın koltuk aşkına,siyasi sorumluluk almama çabasına karşılık soma da yitirdiğimiz canların yanında olmak için koltuğa ihtiyacımız yok”
Üç kadın iki erkek vekilin eylem ve söylemlerini toparladım bu yazımda.2013’te Öz ve Akçay uyarmış. Soma katliamından sonra Pavey sine-i millet dercesine istifa önerdi şartlı olarak.Aygün destekledi istifa çağrısını. Ak kiraz da istifa dilekçesi ve önerisini sundu başkanına. O kadar üzüldük ki Soma’ya, ne yazsam şu anda boş olacak. Yazmak dahi istemiyorum. Önümüzdeki hafta ve/veya haftalarda bir çok yazımda Soma’yı unutmak/unutturmak istemiyorum. Hep hatırlatmayı düşünüyorum. Günlerdir ilimiz Kırşehir’de bir çok nümayiş gerçekleşti . Lakin gerek basınımızdan gerek hemşerilerimizden hak ettiği desteği almadı, nümayişlerimiz. Ancak kolluk güçleri tarafından olağan üstü bir gayret ile izleniyor eylemlerimiz. Biri beş beşi heç gibicesine onlarca kamera karşısında değişik poz ve duruşlarımız arşivleniyor. Doğru ama doğru. Soma’yı biz göçürdük. Belki başka Soma madenlerini de göçürürüz. Onun için bunca olağan üstü çaba kolluk güçlerince. Adamlar katliamdan beş gün sonra ifadeye alınıyor. Duyarlı yurttaşların her uyarısı izleniyor.Belki suç unsuru da bulunur, kim bilir? Ancak şu biline ki mızrak çuvala girmez. Vicdanlı olmaya ve gerçek yasa, davet ediyoruz tüm ülkeyi…

*******************

Vida, çivi (mıh)
(Meridyen sunta vidası, YHB matkap uçlu vida(akıllı vida), YSB matkap uçlu vida(akıllı vida), alçıpan vidası, buldeks vidalar, trapez vidalar, panel vidası, ispanyolet vidası, kabin vidası.)
(• Çelik Çivi ( Sarı Çizgili Vernikli )
• Çelik Çivi Sarı Vernikli • Beyaz Çizgili Çelik Çivi ( Çinko) Continental
• Tel Çivileri • Cam Çivileri • Çatı Kaplama Çivileri • Oluklu ( Parabaş ) Çivi
• Laminant Parke Çivisi • Kavela Çivi • Kalaylı Çivi ( Sıcak Daldırma ), nalbant çivisi
Yukarıda yazılanlar vida ve çivi(mıh) çeşitlerini internetten yaptığım kısa araştırma sonucu buldum. Aslında hayatın her alanında varlar. Ancak bizim gözümüzde yalnızca vida veya çividir (mıhtır).
Her ikisi de mevta olan halam ve kocası, Arif eniştemiz. Yeri gelince aksi, inat, doğrucu tevekkel bir insandı. Kendisi şimdinin yapsatçı müteahhitleri gibi bir meslek sahibi idi. Kerpiç ve ahşap karışımı evlerin yapımında ustalık yapardı. Kendi ekipleri vardı. Var ile yok arası yaşadı enişte ve hala.
Bir gün bahçede çalışırken bir komşu çocuğu koşarak gelir ve varsa, biraz çivi ister. Eniştenin yanıtı kısa ve özdür. “ mıh dersen var, çivi dersen yok”, doğal olmayı, özgün olmayı severdi sanırım.
Şu anda yaşasa acaba vida ve çivi çeşitlerini nasıl karşılar ve tepki verirdi bilinmez. Işıklar içinde olsunlar.
Vida konusunu niye işledim isterseniz onu anlatayım. Vida canımı yaktı biraz da onun için. Yıllardır başımın belasıdır vida ve çiviler. Ancak ilk kez bu kadar kısa bir sürede bu kadar çok canımı sıktı ve yaktı.
Dört ay önce kış gelmeden kış lastikleri alıp taktık aracımıza. Bir tanesine çivi battı ve gümledi (çürüğe çıktı). Bir tanesine akıllı vida battı ve yarıldı(çürüğe çıktı). Bir tanesine vida battı, tamir ettirdik kullanıyoruz. Yeniden bir tane alıp arkada bulunan yazlıkların yerine taktırdık. Üstünden sökülen yaz tipi lastiğimizin üzerinde koltuk, kanepe zımbası çıktı, yakında o da patlayacaktı. Dört ayda dört lastik. Çok fena. Yazıktır günahtır beyler. Lastik tamircileri mi, lastik satıcıları mı atıyor sağa sola bu çivi ve vidaları? Hiç ihtimal vermem.
İnşaat sanayisinin gelişmesi doğalgaz, pimapen,su, elektirik aklınıza ne geliyorsa vida ve çivi çeşitlerinin bolca kullanımını gerektirdi. Ancak her alanda olduğu gibi bu işi de bulaştırdık her tarafa. Sokaklar ve caddelerde dikkatlice bakın bol miktarda bulursunuz vida ve çivileri yani (mık) ı. Servis ve tamir araçlarının içinde bagajında tamir çantasında hep vardır ve ucuzdur.
Ucuz deyince aklıma geldi. Biz eski çivileri doğrultur, yağlar ve yeniden kullanırdık. Bir başka eniştemiz Mehmet Enişte’nin bahçesine tel örgü çekiyoruz. Benim görevim yağlanmış çivileri taşımak. Bir ara elim boş görülmüşüm “ne sallaya, sallaya gidiyo” bu efendi diye söylendi. Hepimizi aldı bir gülme. Enişte, kıtlık dönemi insanı çok haşin ve sinirli. Gizli gizli gülerek paslı çivileri çaktık işte çit direklerine. Bizim için her şey oyundu o zamanlar.
Sanayi ve ticaret yetkilileri mi, yerel yönetim yetkilileri mi, esnaf ve sanatkâr oda ve dernekleri mi bu soruna el atar bilemem. Benim canım yandı. Milli serveti de siz hesap edin. Benden uyarması.
********************

Yatacak yer
Gezegenimizin uçsuz bucaksızlığına aldanmayın. Evrende bir köpük, bir elma, bir nokta kadar bile yoğuz. İnsanlık o kadar çoğaldı ki, yaşayacak yer, yatacak yer bulamayacak nesillerimiz. O kadar çok üretip o kadar çok tüketiyoruz ki insanın inanası gelmiyor. Bu kadar çok üretirken de, tüketirken de ülkemizi gezegenimizi yok ediyoruz.
Paleolitik ve neolitik çağlarda dünyada nüfus hem çok az, hem çok yavaş artıyordu. Yüz binlerce yıl süren paleolitik çağ nüfusunun 2-20 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. Neolitik çağ ortalarında da tahmin edilen nüfus 100-200 milyon arasındadır. On yedinci yüzyılda ise nüfus ancak yarım milyara ulaşabilmiştir. Nüfus artış hızının 17 ci yüzyıldan sonra hızlandığını görüyoruz .(.Günümüzde 4.1 milyara ulaşan nüfusun 2000 yılında 6.3 milyar olacağı hesaplanmaktadır.(Prof. Dr. Nusret Fişek)
Osmanlı İmparatorluğu dönemi 1831 yılında, nüfus 4.850.000′i Rumeli’de,
6.700.000′i Anadolu’da,
3.800.000′i Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da olmak üzere,
toplam 15.350.000 nüfus olduğu saptanmıştır. (Y. Güran)
Fransız Nüfus Araştırmaları Enstitüsü’in (INED) son çalışmasına göre, dünya nüfusu hızla artıyor. Araştırmaya göre, 2050 yılında dünya nüfusu 7 milyar 100 milyondan, 9 milyar 700 milyona çıkacak.
Araştırmanın en çarpıcı noktası ise yüzyıl sonunda ulaşılacak nüfus oranına ilişkin tahminler. Buna göre, bu yüzyıl sonunda dünya nüfusu 11 milyara ulaşabilir.
Çocukluğumun tepeleri ve dağlarına çiğdem kazımaya gidip, pınarlarından su içtiğimi anımsıyorum. Şimdi bırakın pınar sularını şehirlerimize yapılan çok katlı apartman dairelerimize su dahi yetiştiremiyoruz. Yeni göletler, yeni kuyular açılıyor sürekli. Ülkenin su kaynaklarının, kapasitelerinin dörtte üçü yok olmuş. İnşallah ve maşallah ile mi yoksa yağmur dualarına çıkarak mı çözeceksiniz, susuzluğumuzu? En iyisi, toplu açılışlardan vaz geçip, toplu su duasına çıkıp, yeni bir rekor kırıp rekorlar kitabına girsek. 25 Ocak’ta yağan yağmurda bilerek ıslandım. Devam eder kış boyu, umarım.
Bir tek kişi olarak tükettiğim suyu hesap ediyorum.(Banyo,tuvalet) Çok büyük rakamlar çıkıyor. Tüm insanlık düşünüldüğü zaman bu rakam insanı çıldırtıyor. Derhal evlerdeki atık sular, çatılardaki yağmur suları, dağlardaki yağmur suları geri dönüşüm ile en azından evlerin tuvalet temizliği için kullanılmalı. Yer altı su kaynaklarımızı sınırsızca kullanıp, kullandıkları suları kirletip tekrar yer altına gizlice basıp gönderen ve yer altı su kaynaklarımızı içilemez hale getiren kapitalist tüm işletmeler kapatılmalı.
Adamlar HES (Hidro Elektrik Santralleri) ile elektrik üreteceğim bahanesi ile tüm Anadolu coğrafyasını hem kurutacak hem de susuz bırakacak. Suyu şimdiden içmek için para ile satın almaya alıştırdılar zaten. Onun için HES yerine RES (Rüzgar Enerji Santralleri) leri derhal tüm ülkede yaygınlaştırmalıyız. Termik santrallerden de en temiz şekilde yararlanmaya çalışmalı, Güneş ve rüzgar enerjisini sonuna dek kullanmalıyız. Vaz geçmeliyiz doğal gaz, kömür ve petrol ile enerji elde etmekten. Enerji ihtiyacımız çok fazla deyipte nükleer santraller düşünenler. Hele nükleer santral sözü edenlerden yılın yılın kaçmalıyız. Susturmalıyız her platformda.
Özgür Gürbüz’ün “Savaş Emek”, başlıklı yazısından iki alıntı yapacağım. “Ağaçkakan’a şöyle yazmıştı: “…bugün yaşadığımız ekolojik krizin kaynağında Kuzeyli ülkelerin tutumu yatıyor. İnsanlığın önüne tek model ve tek seçenek olarak ortaya konan, sanayi monokültürünün bütün dünyaya yayıldığında başımıza gelecekleri görmek için kahin olmaya gerek yok. …Ortalama bir ABD’li yurttaşın tükettiğini bütün dünyalıların tükettiğini varsaydığınızda, biyosferin yani dünyanın canlı ortamı barındıran bölümünün yok olacağını kolaylıkla görebilirsiniz.” (1993, Sayı:9/10)
Ağaçkakan’ın 29. sayısındaki “Başka Türlüsü Mümkün” adlı yazısında ise şöyle diyordu: “Alternatif enerji kaynaklarının tek başına savunulması sonuçta bu sistemin ayakta kalmasını sağlayacaktır. Oysa dünyayı yok eden sistemin kendisidir. Örneğin ekolojik çöküntü merkezleri olan kentler, rüzgar türbinleri, güneş kolektörleri ile aydınlatılsa ne fark eder. Otomobiller hangi enerjiyle çalışırlarsa çalışsın, sonuçta yaşamın canına okurlar, tıpkı atom bombaları gibi.” (1996, Sayı:29)”

En azından bundan sonraki evler yaşam alanlarımız yeniden düzenlenmeli. Elektriğini, enerjisini kendi üreten yerleşim yerleri ve evler düşünmeliyiz. Suyumuza, tohumumuza, toprağımıza, havamıza, yelimize, güneşimize, tabiatımıza, tarihimize, kültürümüze sahip çıkmalıyız. Bu topraklar insanlık tarihi kadar eskidir. Bizden önce de var idi. Bizden sonrada var olacak. Bizim görevimiz insan gibi yaşamak ve yaşatmak olmalıdır. Öbür tarafı bilemem ama bu tarafta dahi yatacak yeriniz olmayacak, kalmayacak. Betonları mı içeçek, kemirecek bu insanlar? Beton severler sizi. Toplumsal ritüeller ve dinsel öğeler ile kandırdığınız, öykülerle, menkıbeler ile avuttuğunuz insanlar ne yiyip ne içecek ülkemizi tükettiğinizde. Çevreci gurupların söyledikleri şu anda sivri sinek vızıltısı gibi geliyor. Sıkıyorsunuz ilacınızı uzaklaştırdık sanıyorsunuz. Ama heyhat tükettiğiniz, kendinizdendir. Başka bir Türkiye yok zira. Başka bir dünyanın da olmadığı gibi… “Bu daha başlangıç” deyip, haziranda “Gezi” için ayaklananlar; mes’elenin yalnızca “Gezi” olmadığını bellettiler insanlığa…

*******************

ZEYTİNLİKLER
Kırşehir yerel dört gazete birleşmesi öncesi Çağdaş Kırşehir Gazetesi’nde bulunan sütunumda, 26 Ağustos 2013 tarihinde ‘Zeytin’ başlıklı bir yazı paylaşmıştım. Yazıda zeytinin yararlarını içeren uzunca bir internet paylaşımı vardı. Aylarca denemiş ve ondan sonra insanlara önermiştim zeytin ve zeytin çekirdeğinin yararlarını. Halen günlük üç beş zeytini çekirdeği ile tüketiyorum. Ve insanlara öneriyorum.Nasıl çayın en iyisi kalitelisi Doğu Karadeniz’e aitse, Zeytinin de en iyisi en kalitelisi tüm Akdeniz ülkeleri ve Anadolu topraklarında yetişir. Zeytin yağından gayrı sıvı yağ kullanmıyoruz evimizde. Yüzlerce yıl toprağın deniliklerinden canlılar için sayısız vitamin ve mineral sağlayan zeytin ağaçları en kutsalımız olmalıdır. Onları kesmek yok etmek yerine sürekli sayısını artırmak için mücadele etmeliyiz.
Bakın son hükümet giderayak ne marifetler becermeye çalıştı. Dünyanın en hareketli deprem fay hatları üzerine nükleerci lobilerin markaj ve baskıları ile memleketimizde yapılmaya çalışılan nükleer santraller, halkın tepkisine rağmen zor kullanılarak yapılmaya çalışılıyor. Kırk yıl ömrü olsa bile 20 yılda pisliği temizlenecek nükleer atom santralleri sanki yalnızca kurulu olduğu yeri kirletecek ya da bir patlamada yalnızca o yöre mi yok olacak sanıyorsunuz. Tüm ülke yok edilmeye çalışılıyor. .Çernobil ve Kobe nükleer patlamalarını hatırlayın lütfen.
Zeytin ve zeytinlikler yok edilip nükleer santraller yapılmaya devam edilecekmiş. Vay sahipsiz ülkem vay. Patlama olunca siz Kırşehir’de etkilenmeyecek misiniz? Ya da bu kararı alan Ankara’nın Meclisi’nde parmak kaldıran , parmak demokrasimizin güçsüz erleri?
Bu ülkenin devrimcilerini, sosyalistlerini onun için yok ettiler. Astılar, vurdular, ceza evlerine tıktılar, ceza evlerinde hayata döndürdüler, hayata döndürenlerin çoğu siyaseti bırakmış, memur olanlar emekli olmuş. Kimi bulup cezalandıracaklar acep? Vay sahipsiz coğrafyam benim…
Enseyi karartmayalım, teslim olmayalım diyoruz HES lere karşı, Nükleer enerjiye karşı temiz su ve çevre için direniyoruz. Titriyorlar, korkuyorlar, yok olacaklar biliyoruz…Korkmayın bu ülkenin devrimcileri var diyoruz. Lakin iiş zor, yol uzun…
Aşağıdaki gazete haberini Utku Zırığ hazırlamış gazetesi için. Bir hisse çıkarır mısınız, bilemem?
“Elektrik Piyasası Kanunu ile zeytinlikleri yapılaşmaya açacağı öngörülen kanun tasarısı önceki gün Tarım Komisyonu’nda görüşüldü. Söz alan Müsteşar Yardımcısı Sert yasa değişikliğinin nedenini açıkladı: Akkuyu’ya Nükleer için zeytinlikler ortadan kaldırılmalı
Zeytinlik büyüklüğü 10 dönüm olan ve Türkiye’de hiçbir bilimsel veriye dayanmayan “25 dönüm” kuralının getirilmek istenmesinin asıl nedeni önceki gün yapılan TBMM Gıda Komisyonu toplantısında ortaya çıktı. İMC TV Yeşil Bülten Editörü Utku Zırığ’ın haberine göre zeytin ve zeytinyağı üretici birliklerinin temsilcileri, milletvekilleri ve ilgili Bakanlıklardan yetkililerinin katıldığı toplantıda söz alan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı İlker Sert yasa tasarısını savunarak, mevcut yasa nedeniyle Akkuyu Nükleer Santralı için gerekli izinlerini alamadıklarını söyledi.

3-5 ağaç meselesi
3573 Sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerin Aşılattırılması Hakkında Kanun mevcut haliyle zeytinlik alanlara 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası dışında kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılmasına izin vermiyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı İlker Sert komisyon tutanaklarına da yansıyan konuşmasında Mersin Akkuyu’da yapılmak istenen nükleer santral projesin 3 km çevresinde bulunan bir 23, bir 2,7 biri de 10 hektarlık zeytinlikleri örnek veriyor ve “Eğer bu kanun bu şekilde kalırsa inşaat ruhsatı alınması ciddi anlamda tehlikeye girecek” diyor. “Zeytinlikler nedeniyle 20 milyar dolarlık bir nükleer santrala inşaat ruhsatı alamama riskiyle karşı karşıyayız” diyen Sert, kamuoyunda ‘Zeytinliklerin ölüm fermanı’ olarak bilinen yasa değişikliğinin nedenini açık bir biçimde ifade ediyor.

Soma’da yeni madenler açılsın diye
Sert, yasa değişikliğini savunmak için nükleer santralın yanı sıra Soma’da açılmak istenen termik santralı da örnek gösterdi. ÇED raporu olumlu kararı alınmış olan bu santralı da Zeytincilik Kanunu’ndaki hüküm nedeniyle yapamadıklarını söyledi. Kömür üretim ve hazırlama tesisleriyle birlikte “sadece 280 hektar” zeytinliği etkileyecek projenin önündeki tek engel Sert’e göre 3km yasağı.
nasıl “ÇED olumlu” kararı alındı
Komisyon toplantısını ve Müsteşar Yardımcısının sözlerini gündeme getiren Ekoloji Kolektifi Avukatı Feviz Özlüer, Soma’daki projeyle ilgili alınan “ÇED olumlu” kararındaki hukuksuzluğa dikkat çekti. Özlüer, yasaya aykırı bir proje için verilen kararın Türkiye’de Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) sürecinin nasıl işlediğinin açık bir kanıtı olduğunu vurguladı.

Zeytinciler iptalini istiyor
Komisyon toplantısını katılan Ayvalık Zeytin Üreticileri Derneği Başkanı ve Ticaret Odası Zeytin ve Zeytinyağı Komisyonu Başkanı Salih Madra Enerji Bakanlığı yetkilisinin açıklamalarını “Pire için yorganı değil evi yakıyorlar” şeklinde yorumladı. Türkiye genelinde yasa tasarısına karşı büyük bir muhalefet oluştuğunu söyleyen Madra, toplantıda yasa değişikliğini savunan birkaç kişi olduğunu söylerek, Komisyon’dan yasa değişikliğine dair olumsuz görüş çıkmasını beklediklerinin altını çizdi.
***
NE OLMUŞTU?
Ortaya çıktığı günden beri tartışılan “Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” zeytin ve zeytinyağı üreticileri başta olmak üzere pek çok kesimin tepkisini çekmişti. 25 dekardan küçük zeytinliklerin sıradan arazi olarak ele alınmasını öngören tasarı, zeytinlik alanlarda enerji projeleri, maden işletmeleri ve yapılaşmaya izin çıkması anlamına geliyordu.”



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .