TOPLU YAZILAR (8)

TOPLU YAZILAR (8)

14.03.2015

Ne büyük suç “ İzmit’te Gazi Anadolu Lisesi’nin mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada Gezi Parkı olaylarına değindiği için okul disiplin kuruluna verilen okul birincisi Işıtan Önder’e kuruldan kınama cezası verilince okul birinciliği elinden alındı. Gazi Anadolu Lisesi’nin 19. dönem birincisi Işıtan Önder, 12 Haziran Perşembe günü okulda düzenlenen mezuniyet töreninde okul birincisi olarak yaptığı konuşmada Gezi […]

Ne büyük suç
“ İzmit’te Gazi Anadolu Lisesi’nin mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada Gezi Parkı olaylarına değindiği için okul disiplin kuruluna verilen okul birincisi Işıtan Önder’e kuruldan kınama cezası verilince okul birinciliği elinden alındı.
Gazi Anadolu Lisesi’nin 19. dönem birincisi Işıtan Önder, 12 Haziran Perşembe günü okulda düzenlenen mezuniyet töreninde okul birincisi olarak yaptığı konuşmada Gezi Parkı eylemlerinde ölen Berkin Elvan ve Ali İsmail Korkmaz’ı da andı. Bu olayın ardından öğrenci okul disiplin kuruluna sevk edilirken, dün toplantının devam ettiği sırada baskı altında bırakıldığı sanılan okul müdürü Ahmet kemal saral istifasını verdi.
Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, İzmit’te bir lisenin mezuniyet töreninde yaptığı konuşmadan dolayı birinciliği elinden alınan öğrenciye ilişkin, “Ceza veren idarecilerimiz onun hem motivasyonunu arttırmış hem de onun çok mutlu olduğu medyatik ilgiye mahzar olmasına yol açmış” dedi.”
Yukarda tırnak içinde yazılanları gazetelerden aldım. Ne kadar kolay değil mi, insan yaşamı ile oynamak. Allahtan Bakan Bey’in de dikkatini celp ettiği üzere çocuğun motivesi artmış, medyatik ilgi mutlu yapmış. Her şeyin içinden ne kadar çabuk sıyrılıyorsunuz. Bu kadar ucuz demek ki insan emeği, göz nuru, alın teri. Be ailenin ve Işıtan’ın yasal haklarını Türkiye ve uluslar arası mahkemelerde alacağına inanıyorum. Bir de şeyi merak ediyorum. Işıtan Önder’den geri alındığı söylenen birincilik bir başka öğrenciye teklif edildi mi? Ya da teklif edilen öğrenci bu ödülü kabul etti mi, edecek mi?
Arkadaş çocuk, ülkesine ve dünyaya boş olmadığını, yeni Berkinler, Ali İsmailler olmasın, ölmesin diyor. Adamların yaptığına bir bak. İşimiz gücümüz yönetmelik ve yasa öylemi. O kadar çok yönetmelik maddesi içinde nereden aklınıza gelir arkadaş. Ve bu uygulamanın müsebbibi insanımsı eğitimciyim diye ortada gezer öyle mi? İktidarların eğitimcilerle uğraşması boşuna değil böyle kafaları hakim kılmak isterler mekteplerde de. Öğretmen okulları da kapandı hükümet tarafından. Yerine hangi okullar açıldığını biliyorsunuz.
Okul açarsın kapatırsın şimdilik. Bir başkası da gelir başka okul açar. Mesele o okulların donanımıdır, yakın çevresinin düzenidir. Uyuşturucu tacirleri , seks simsarları, organ hırsızları okul çevrelerinde bar,kafe, dükkan, kahvehane gibi yerlerde nasıl örgütlenir? Devlet aklı ne kadar örgütlüdür bu tür sakıncalı organize işler için? Ben devlet aklının çokta iyi örgütlendiğini sanmıyorum.
Ancak şunu çok iyi biliyorum ki orta okul, lise, üniversite fark etmez; öğrencinin siyaset ile ilgilenmesi istenmiyor. Siyaset ile uğraşan öğrenciyi potansiyel suçlu olarak düşünüyorlar. Emniyet güçleri halen kendisini yenilemedi. Muhalif her hareketi onlarca kameraya alıp suç unsuru arıyorlar. Arıyorlar hele metropol kentlerde adeta karşıılııklı savaş ilanı yapılmış. Ama aynı metropol mahallelerinde dönen uyuşturucu ve her türden yolsuzluk ve mafyatik ilişkinin üzerine gidilemez. Uyuşturucu yaşı kaça indi?Bonzai denilen kimyasal ve ucuz uyuşturucu ile geleceğimiz karartılmak isteniyor. Bu böyle biline…
Yani, yanisi şu; öğrencimiz Işıtan Önder organ mafyası, uyuşturucu ve cinsiyet tacirleri gibi konulara değinip, gençliğin bu illetlerden uzak tutulması mealinde konuşup, Gezi Direnişi kayıplarımızdan Berkin’den Ali İsmail’den söz etmese idi mezuniyet konuşmasında, başına bu çoraplar örülmeyecekti…Ne büyük suç işledin sen çocuk?
İşte eğitimcilerimizin, emniyetçilerimizin geldiği nokta.12 Eylül’ün işkencecilerine dokunulmadı, yasa ve yönetmelikleri de olduğu gibi muhafaza ediliyor. Umarım Ankara’da yargıçlar çıkar bu davaya müdahil.
******************

Oğuldan mektup
“6 Mayıs 1972, Türkiye
Baba,
Mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben, ne kadar üzülmeyin desem, yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat, bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir.
Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki, benden önce giden arkadaşlarım, hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de etmeyeceğimden şüphen olmasın.
Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir. Bu yola bilerek girdi. Sonunun da bu olacağını biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı ama, beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, Türkiye’de yaşayan Kürt ve Türk halklarının da anlayacağına inanıyorum.
Cenaze için, avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara´da 1969´da ölen arkadaşım Taylan Özgür´ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul´a götürmeye kalkma. Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir.
Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım…
Oğlun Deniz Gezmiş”
Ali Murat İrat, hatırlatmış Denizi’in doğum tarihi 27 şubatı ve hatırlatmış “Babalar ve Oğullar” başlıklı yazısında Deniz Gezmiş’in babasına yazdığı son veda mektubunu. Zavallı, çaresiz,sahipsiz, yoksul ülkemde son aylarda internete düşen tapelere ve bağımsız gazete ve televizyonlarda ancak yayınlanan konuşmalar ve elde edilen malvarlıkları göz önüne alındığında acaba ölümü boşa mı göze almıştı Deniz ve arkadaşları ?,diyorum. B. Arınç çok laf yalnsız olmaz cümlesine katıldığım gibi, B. Kuzu’nun ne yaparsanız yapın, halk inanmaz ki cümlesine de katılmamak elde değil.
Yaşasalar idi her biri ülke yönetimlerinde söz sahibi olacak kapasitede insanlardı, bilerek öldürülen devrimciler. Bir onlara bakıyorum bir de babalarının dizlerinin dibinden ayrılmayan bakan oğullarına…
******************

Oh ne güzel
“Yasaklar” vardı bir zamanlar.12 Eylül sonrası oynanmıştı. Devekuşu Kabare tiyatrosu oyuncuları hicvetmişlerdi. Video kasetinde izleyebilmiştik. Her izlediğimizde de sanki daha yeni izliyor gibi zevk ile izlerdik. Metin ve Zeki imzalı idi. Tek çaremiz o gün için gülmek için bahaneler bulmakmış herhalde. Kemal Sunal, İlyas Salman gibi aktörlerin filmlerini ailecek ve bıkmadan izlerdik. Hüzünlenirdik, gülerdik, gülerken ağlardık ama mizah yolu ile de olsa bir nefes almaya çalışırdık.
Ülkemde ne hükümet kalmış ne devlet. O bizlerin sürekli eleştirdiği devlet yapılanması sanki yok. Ya da yok edilmenin son rötuşları yapılıyor. Herkes bulunduğu yerden devleti tarif ediyor. Herkes bulunduğu yerden demokrasiden dem vuruyor. Körlerin bir fili tuttukları yerden tarif etmesi gibi, işte. Oh ne güzel hükmediyor, hükümet.
Bakanlar ve oğullarına yapılan operasyonlar, operasyon yapanlara yapılan operasyonlar, ifadeye gitmeyen mahdumlar, görevden almalar binlerce sürgün, HSYK’sı, İnternet Yasakları ayarlamaları, yeni mit yasası ve ortalığa saçılan en son kasetler ve kasetlerin çözümlenmiş şekilde yayınlanması, Dublaj, montaj ve şantaj sözcüklerinden başka söz edemeyen bir başbakan. Ve halen susan ya da susturulan muhalefet. Alanlara çıkmak istemeyen muhalefet…Muhalefet böyle sessizliğini sürdürürse inanın bu hükümet oy oranını artırır. Oy oranı artınca monarşi mi, otokrasi mi deriz bilemem, yönetim şeklimize? Sosyalist yapı ve partilerin ortak bir çağrısı var derhal istifa ve erken seçim.

Kuvvetler ayrılığının hiçe sayıldığı, hakim ve savcılarla dalga geçer gibi sürekli yasa düzenlemeleri yapılması, doğru mu? Peki şimdi bunca yetkiyi ele geçirip sonrada bu sonsuz etki ve yetki ile yerel ve de sonrası genel seçimlere gidildiğinde sonuçlarına herkes katlanacak o zaman. Öğretmenleri alınmış kürsüler, yazarları uzaklaştırılmış köşeler, mikrofonları susturulan televizyoncular, yaptığı tahkikatlardan soruşturulup uzaklaştırılan hukuk insanları. Kime güveneceğiz arkadaş? Herkes suçlu. Ülkeyi cezaevine mi tıkacaksınız? Şimdi ülke talan ediliyor, parklar bahçeler betonlaşıyor. Gün gelecek demokrasimiz betonlaşacak. Ülkem mi?…
Hani yeni anayasa yapılarak 12 Eylül ile hesaplaşılacağını söyleyip , demokrasimizi torbalar içine doldurup sonrada referandum yapılmıştı anımsayın bakalım. O referandumda eğer ulusalcılar, milliyetçiler sosyal demokratlar da sosyalistler kadar emek harcayıp HAYIR oylarını yükseltmek için çalışsa idi; bu gün ülkeme reva görülenlerin hiç birisini yapamayacaktı hükümet. Evet veya yetmez ama evet diye çalışan oy toplayan ve halen kendilerini solda gören arkadaşlarımız öz eleştirilerini halen yapmadı…Bekliyoruz. Sayelerinde ülkemin üzerine bu kadar oynandı, oynanıyor.
Geldiğimiz nokta hiç iç açıcı değil. Kimse yargılanacağı bir işten kolay vazgeçip geri çekilmez. O zaman ayyuka çıkmış bu hükümet uygulamalarını suç duyurusu sayıp, kendileri de yargılanmak pahasına yeniden peşine düşülmeli hükmedenlerin, varsa da yoksa da bir komplo ve/ veya hakikat, gitmeli mevcut hükümet. Bu gidişat hayra alamet değil zira. İstifa çağrıları boşuna avaz.
Bir azınlık hükümeti mi, teknokratlar destekli? Aklıma öyle geldi işte. Anayasamızda mevcuttur ellaham, bu kadar işlemin bir ceremesinin olduğu? Biz de halk olarak yeniden çıkalım GEZİ lere parklara. Öyle Ukrayna’da ki ayrılıkçı, bölücü batı yanlısı faşistler gibi değil ama yeniden GEZERİZ parklarımızda barışçıl, sevecen. Parkları belki kırıp dökebiliriz, çimenler, çiçekler zarar da görebilir; ama kıyamayız insana, insanımıza, insanlarımıza. Ezdik mi karıncayı, hor baktık mı serçeye? Desteğimizi sunarız her türlü hukuksal girişime.
Bu koşullar altında bir de yerel seçimlere gideceğiz, öyle mi? Yüreğim daralıyor arkadaş. İçimiz hiç parlamayacak mı yıldızlarımız gibi? Dişimizi ve yumruğumuzu daha ne kadar sıkacağız? Yerel seçimleri gösterip, genel seçimler gösterilmemeli, gayrı mevcut hükümete. Eğer hala demokrasi varsa, ülkemde.
En azından herkes oylarına sandıklarına sahip çıkmalı, son bir çırpınış. Sonra mı? Önümüzdeki maçlara bakacağız.
*******************

Olsa da, olmasa da
Hani oduncu ve terzi hikayesinde dendiği gibi olsa da, olmasa da oldu, der ya terzi. İşte terzi misali, kendi söküğünü dikemeyenler ülkede eğitime yapılabilecek en büyük kötülük ve darbeler yapmak ile meşguller şu sırada. Bunu geçmiş te iktidara şöyle böyle gelen hükümetler yapmaya çalışırlardı. Ancak yüzde 26 ile hükümet ettirmeye başladığımız iktidar demokrasinin açıklarından yararlanarak her kurumun yapısı ile oynuyor. Sağdan say yüzde 37 olmuşlar, soldan say yüzde 38 olmuşlar mevcut seçim sisteminin azizliklerinden halen yararlanıyorlar. Bunu da halka yediriyorlar. Tehlikeli işler yaptığının farkında olmalarına karşın geri adımlarda atmıyorlar. Öğrencilere zor ile uygulanan TEOG sınav ve sonuçları ortada duruyor. İstanbul’u tercih eden öğrenciyi Sivrihisar’a(İstanbul yakınlarını tercih eden ve puanı da tutan C.S. adlı öğrenci, Eskişehir Sivrihisar Eğitim Vakfı Muzaffer Demir Anadolu Lisesi’ne yerleştirildi.Ya da evinin yüz kilometre ötesine yerleştirmiş sistem, Fatih Altaylı’nın çocuğunu. Kim düzeltecek bunu şimdi? Bir önceki hükümet mi, yeni hükümet mi düzeltecek yanlışları. Yandaş olmayan olamayan tüm okul müdürleri görevlerinden alındı. Öğretmenlere rotasyon getiriliyor(700 bin öğretmenin zorunlu rotasyona tabi tutulması, o öğretmenlerin yaşamları ve aileleri bakımından sıkıntı yaşamasına neden olacak.). Kırk bin öğrenci isteği dışında imam ve hatip okullarına yerleştiriliyor. (Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Yönetim Kurulu, yaptığı açıklamada, MEB, öğrencilerin nakil yoluyla başka bir okula yerleşebileceğini açıkladı fakat okullarda kontenjan boşluğu yok. Öğrenciler rızaları dışında bir okulda okumak zorunda bırakılıyor” denildi. MEB, öğrencilerin inançları, ailelerinin tercihleriyle istedikleri okulda okuma koşullarını sağlamak yerine, öğrencileri dinsel eğitimi seçmeye zorluyor ve böylece dinsel eğitimden geçmiş ‘itaatkâr’ ‘dindar’ nesiller yetiştirmeyi hedefliyor. Haksızlık ve mağduriyet yaşayan öğrencileri ve velilerimizi bu uygulamaya direnmeye ve yasal haklarını aramaya davet ediyoruz” Siyasi sınavlar ile öğretmen alımı yapılacak. (Getirilen düzenlemede aday öğretmenlere 2 sınav hakkı tanınıyor. Birinci sınav hakkında başarısız olan öğretmenler başka yerlere sürgün edilerek, orada görevine devam ediyor ve ikinci sınava hazırlanıyor. Eğer ikinci sınavda da başarısız olursa ilişiği kesiliyor. Bu öğretmen adayları zaten KPSS’yi kazanmış ve o görevi hak ettiğini kanıtlamıştır. Kaldı ki zaten Eğitim Fakültesini bitirmiş veya formasyon yapmış bir insan, zaten öğretmenlik yapabileceğini ispatlamıştır. Siz bu insana KPSS şartı getirip zaten mağdur ediyorsunuz, yetmezmiş gibi bir de sözlü sınavı dayatıyorsunuz, diyor Eğitim Sen Genel Başkanı.)
Nasıl bir demokrasi ve cumhuriyet anlayışı gelişmiş ki, herkes kendi geçim derdinde. Seçim kazananlar ise azınlık veya çoğunluk olduklarına bakmaksızın son sürat rejim ile oynamaya devam ediyorlar. Nasıl dayanıklı bir halkmışız ben anlamıyorum. Demokrasi ve cumhuriyete saygı mı, gücü eline geçirenden korku mu anlayamadım arkadaş. Sopa kimde ise ona biat mı edeceğiz şimdi?Yüz yıllarda geçse demokrasiyi öğrenemeyeceğiz demek ki.
Bu arada kulakları çınlasın on iki eylül ile hesaplaşılacağını söyleyip te bu günleri yaşamamıza vesile olan evetçilerin…Kuvvetler ayrılığı gittiği gün bu günleri yaşayacağımızı anlamıştık…Sözüm ona, mağdurlar mağrur oldu gayrı. Kim tutar onları? Yıllarca uygulanan devlet laikliğine karşı, özgürlükçü laikliği savunduk. Devletin tüm dini inanışlara eşit uzaklıkta olmasını savunduk. Ancak gelinen noktada on iki eylül artığı yasalar ve seçim sistemleri gördüğünüz gibi kindar iktidarların neler yapabileceğini gösteriyor.
Bu İmam Hatip Liseleri imam ve hatip ihtiyacı nedeni ile yıllar yılar öncesi açılmamış mıydı? Şimdi ne değişti de tüm ülke okullarını imam hatip yaptınız. Herkes imam ya da hatip mi olacak? Azınlıkların çocukları, Alevilerin çocukları yabancıların çocukları herkesi imam yapacaksınız öyle mi? Herkese imam kadrosunu nereden bulacaksınız? Kadınlardan imamda olmuyor ayrıyeten. Nerden baksan her kapı kaosa çıkıyor. Olsa da yaptık, olmasa da yaptık mı diyeceksiniz ey hükümet yetkilileri?
Ortadoğu’da neo Osmanlı rüyalar ve beceriksizlikler ve Işid’e teslimiyet de cabası.
Sizden kurtuluşun reçeteleri var, hattı zatında. Bir kere sokaktan ve demokrasiden vaz geçmeden mücadeleye devam denilecek evvela, Gezi eylemlerinde denildiği gibi.
Bu anlamda, basitçe bir birlik tartışmasının, verili örgütlü yapıların arasındaki alışılmış tanım aralıklarına sıkışmış bir ortak eylem birlikteliğinin ötesinde, partilerin, örgütlerin, yapıların, toplulukların, kümelerin, bireylerin yani tüm demokratik muhalefet güçleri ve barındırdıkları potansiyellerin birleşik bir hareketini oluşturabilme arayışı, başlamalı.

Birleşik muhalefet hareketi bu güçler ve potansiyellerin güçlü, yaygın, etkili, süreklilik sergileyen bir demokratik muhalefet ekseninde bir araya getirilmesi ve örgütlendirilmesi yolunda büyük Haziran Direnişi’nin yenilediği veya hayatımıza kattığı tüm örgütsel, biçimsel, pratik olanakların değerlendirilmesi amaçlı bir girişim olmalıdır.
Ülkemizin örgütlü-örgütsüz tüm kesim ve bireylerinin doğrudan katılımına dayanarak gelişen, her düzeyde eşitlikçi, özgürlükçü, dayanışmacı olan, emekten yana, kamucu, bağımsızlıkçı, doğayla uyumlu, cinsiyetçi ve türcü ayrımcılıklara temelden ve tavizsiz karşı duran, Kürt halkının demokratik iradesinin önündeki her türlü engelin kaldırılması ve halkların özgürce, eşitlik, kardeşlik ve barış içinde birlikte, bir arada yaşaması için gerekli kanalların sonuna kadar açılmasını savunan, farklı inanç topluluklarının ve inançsızların hak ve özgürlüklerini eşit güvenceye alan, sözde değil gerçek laiklikten yana bir kitlesel demokratik mücadeleyi, fikirden eyleme tüm mücadele alanlarında hayata geçirmek, birleşik bir muhalefet hareketi içinde hep birlikte büyütmek için yeni bir adım atılmalı, tüm demokratik halk güçlerini bu iradeyi ortaya koyma doğrultusunda birleşik, ortak mücadeleye başlamalıdır.
Bak bakalım ol vakit, yüzde otuz küsur oyları ile ülkenin bütün yapı taşları ile oynamaya kalkışabilirler mi hükümet olanlar?

********************

Ondan bundan
Kırşehir, 18 Kasım, saat 17.00 çarşı içerisinde hangi sokağa giderseniz gidin, kesif mide bulandırıcı bir kömür kokusu ve ışıklardan süzülen griimsi bir izbelik. Kentin seçilmiş, atanmış yöneticileri bu saatte neredeler acaba? Bu okuduğunuz yazı, yukarıdaki günde yazıldı. Bu gün itibarı ile havalar…acaba?
“Terbiyesiz herif, göstere göstere içiyor. Cumhurbaşkanı söylüyor, hâlâ içmeye devam ediyor…”
Türkiye’de kimlerin hangi makamlara geldiğini en çarpıcı biçimde gösteren bir tablo bu!
“Cumhurbaşkanı” sıfatı taşıyan biri, kameralar önünde yurttaşına “Terbiyesiz herif!” diye hakaret ediyor…
Çokuluslu emperyalist şirketler, Türkiye’de yerli tütünün kökünü kazıdı. TEKEL’in özelleştirilmesiyle birlikte ülkedeki sigara pazarı tümüyle yabancı tekellerin eline geçti. Sigara endüstrisi ile hükümet ele ele çalışıyor artık.
RTE’ye duyulan öfkenin acısını sigara karşıtlarından çıkarmaya kalkmak yanlıştır. Sigaraya karşı savaşım verenlerin düşmanı, sigara bağımlıları değil, uluslararası tekellerdir!
Sigaraya karşı savaş, emperyalizme karşı savaştan ayrı düşünülemez! Bu durumda hem sigaraya, hem sigara tekellerine, hem de AKP’ye ve RTE’ye karşı mücadeleyi birlikte yürütebiliriz.”, diye yazmış ,Atila Aşut
“. 60 milyar dolarları bulan enerji ithalatını göstererek, deyim yerindeyse aba altından sopa gösteriyorlar.
AKP iktidara gelmeden önce, 2001 yılında Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılık oranı yüzde 65’ti. Şimdi yüzde 73’ü geçti. . Enerji ithalatı faturasının bel kemiğini oluşturan petrolü konuşmadılar bile. AKP’nin kömüre verdiği açık çek, bu ülkenin zeytinini, denizini ve ormanını bitirecek. İşte bu yüzden enerjide dışa bağımlılık son 12 yılda azalmadı, arttı.”, diye yazmış Özgür Gürbüz. Yazısında bulunan yalnızca italik siyah yazılmış bölümleri aldım.
Yazının başlığı ordan buradan,haydi birde şurdan sözcüğü ekleyelim. Başlık tamam.
Yazımızın gelişme bölümüne de duman ile zehirlenme konuları ve de eziyet çektirdiğimiz çocuklarımız ile ilgili olsun. (Kompozisyon biraz Navara Hanım’ın yazılı sorularına verdiğimiz yanıtlara benzese de yine de on üzerinden beş puan verecek dostlar, halen var sanırım.)
Biz bir sürü insanı biber gazı ile öldürdük, halen, satın almalara doyamıyoruz. Bir Avrupa ülkesi bir genç öldü diye hemen yasaklamış, biber gazını. Ne demeli şimdi? Bizimkiler ölenleri ve anaları yuhlatıyor, kalabalıklara…
Dört, dört, dört veya 4+4+4 diye dayatılan sisteme karşı Ankara Kızılay’dayız. Karamürsel önünde kitle durduruldu. Eğitim Bakanlığı’na göndermiyor, polis. 300 metre yok gidip, basın açıklaması yapılacak yer. Müsamaha yok, bastılar biber gazı ve suyu. Arkamız dolu olduğu için öne koşup, Karamürsel mağzaları önünden bakanlıklara doğru gitmeye çalıştık. Ancak ön taraftan gelen kalabalık ile on on beş saniye didiştik ve sonunda pes edip öksüre aksıra ve de kusarak Maltepe’ye doğru sürüklendik. Tapu kadastro mektebi civarında bir apartman bahçesine sığındık, lakin gaz yemeye devam ettik. Ben 4 Mart 1988’de yine bir Eğitim Sen kadro eyleminde, en zehirlisinden dedikleri gazda yedim ama bu kadar zehirlenmemiştim. Metin Lokumcu gibi bende gidebilirdim ebediyete. Gitmedim ancak o gün bu gündür rahatsızım. En ufak bir kirliliği göğüslerim algılayıp nefesimi zorluyor. Kırşehir’de kışın rüzgarsız havalar bize haram artık. Küçük körbecik çocuklarda aynı konumda.
Bir eğitimci olarak, bir halk eğitimcisi olarak, halkın eğitimcisi olarak safımı belli ettim ve dört’lü eğitime karşı son eylemimi de yaptım. Aktif öğretmenliğimi sonlandırmama karşın yine de yavrularımızın eğitimi için koşmuştum alanlara, zehirlenmek pahasına.
O günden beri sorun yaşıyorum nefes almada. Ucuz ya da pahalı veya bedava kömürün ilimizde yaptığı hava kirliliğini henüz anlayan yok. Üzerine giden de yok. Hesabını nerede ve nasıl verirler?, bilemem. Sigaranın zehiri ile uğraşıyorsunuz da kömürün zehrini ağzınıza almıyorsunuz….
İşte bu hava kirliliği içinde cebelleşen kır kentimde yavruları ve yaşlıları zehirlediğimiz yetmez gibi, eğitim sisteminde yapılan değişiklikler ve hızlandırmalar ile de çocuklarımıza adeta işkence yapıyoruz. Geleceğin sağlıksız nesillerini yetiştirmeye azmettik sanki.
Özellik ile ana sınıfı öğretmenleri, belletmenleri ile birinci sınıf okutacak eğitimciler mutlak iş birliği içerisinde bulunmalı. Zira öylesine anlaşılmaz bir değişiklik yaptılar ki, anlayanlar anlamayanlara anlatsın. Yaklaşık kırk yıl önce terk edilen, harf metodu ile yazma ve okuma kararı alındı. Haydi bunu öğretmenler idare ettiler ve uyum sağlayıp, öğrettiler öğrencisine diyelim. Yok abi harf metoduna dönmek kesmedi muhteremleri harfler bitişik yazı yöntemi ile yazılacak…Gelişmiş kapitalist ülkelerde üç yıla yayılan okuma ve yazma eğitimi öğretimi bizde birinci sınıfa sıkıştırılıyor. Ve hatta ilk birici yarıya sığdırılıyor. Eeee. Sonra sonra ne olacak? Matematik dersine önem verilecek. Hadi yaaa? Avrupa da ve dünya da fen bilimleri ve hatta okuduğunu anlama bakımından neden son sıralarda geziyoruz o halde?
Şimdi bir nefes alalım. Bir düşünelim. Bitişik yazı hayatın hangi alanında kullanılıyor diye. Düşündüm hiçbir alanda kullanılmıyor. Hele de Türkiye’de; doktorlar ve kısmen eğitimciler kullanıyor, bitişik yazıyı. Eczacı kalfaları da yazılanları anlamaya çalışıyor o kadar… Örnek olarak ilk okul üç, dört, beş ve orta okul, lise sıralarında haftada bir gün olan yazı derslerinde bitişik yazıyı kavradık. Hatta Lise’de, Nimet Arıkan öğretmenimizin zorlaması ile başlayan, bitişik yazı serüvenim, öğretmenlik hayatım boyunca sürdü ve halen bitişik yazı kullanırım.
Ama, şimdi yavrularımızı ‘sekmeden serçe’, etmeye çalışan yenilenen sistem, maalesef çocuklarımızı adeta embesilleştirmek için gelmiş gibi. Bitişik yazıyı, bilgisayarında görüyor mu, klavyede görüyor mu, televizyonda görüyor mu, evlere girdiği şüpheli gazete ve dergilerde görüyor mu, ders kitaplarında görüyor mu, afiş ve ilanlarda görüyor mu?…Cevabınız hayır değil mi?
Hayatın hiçbir alanında görmediği bitişik yazıyı(el yazısı) ne diye dayatırsınız çocuklara ve eğitimcilere? Kuşakları birbirinden koparmak için mi bu yenilik? Okuduğunu anlamayan,yazamayan, edilgen, itaatkar ve gereğinde kindar nesiller mi, arzulanan? Bu yıl beşinci yılında orta okula başlayanbir yakınım, oh be yahu, kurtuldum el yazısından diye sevinç narası atıyor.Buna ne diyelim şimdi?
Sistem ile oynayanlaradır sözüm. Devletçi laiklik düsturu ve seküler mantık ile belki de bir çoğunuz yoksulluk, yoksuzluk ile var ile yok arasında eğitilerek bu gün olduğunuz mevkilere geldiniz ve fakat ne yazık ki ne tez unuttunuz geldiğiniz yerleri ve yaşam biçimlerinizi de reva gördünüz yavrularımıza dörtlü sistemi ve bitişik yazıyı? Davulcunun çirkin gelin için söylediğinden olsun. “Yazık size çaldığım havalara.”
********************
Pişik eti
Başlık bu. Bu başlığı açıp, öyküsünü anlatıp, küçük alıntılar da yapıp yazının tamamlanmasını düşünüyordum. Ancak o küçük alıntılar yapacağım yazarın yazısını bulamadım. Yaşlılık işte. Not almaz isen, not düşmez isen olacağı bu.
Alıntı yapacağım yazarın yazısını ya da yazarın adını yanlış anımsadım sanırım. Ancak yazıda beni etkileyen bölüm yamyamlık bölümü idi. İnsanların yamyamlık özelliklerinin çok eski tarihlere dayandığını. Modern Avrupa ülkelerinde savaş, kıtlık ve hatta savaş sonrası alışkanlık haline gelen yamyamlık tan söz ediyorum. Aslına bakarsanız zaten savaşlardan oldum olası tiksinirim. Erkek egemen toplulukların kavimlerin birbirlerine yaptıkları saldırılar ve eziyetler, tecavüzler ve katliamlar. Afrika da 18 yıl önce yaşanan iç savaşta üç ayda bir milyon insanın öldürüldüğü halen hafızalarda. Suriye’de katliam yapıp ciğer sökenleri hiç anımsamak istemem. Eziyetlerden en çokta etkilenen yaşlılar, kadınlar ve çocuklar oluyor her zaman. Savaşı çıkaranların yakınları ve çocukları her ne hikmetse etkilenmezler hiçbir zaman.
Savaşta ya da başka şekilde kan emiciler et yiyiciler hep mevcut. O yazıda aç kalan insanların açlıktan ceset tüketmeleri, ve hatta ceset kemiklerini un yapıp karınlarını doyurdukları bölümleri okuyunca insanlığımı bir daha sorguladım. “Aç it fırın yıkar” diye züğürt tesellisinde de bulundum kendi kendime. Ancak insan yamyamlığı halen sürüyor. Yamyamlık olmasa bu savaşlar niye? Niye durup dururken saldırır insan komşu ülkelere?
O yazının ana teması ne yamyamlık ne de Vegan ya da Vejeteryanlık idi. Ben o yazıyı okur iken yaşamım gözümün önünden geçti ve bende nerede ise vejetaryenlik ve veganlık duygularımı kamçıladı. Ben anınçün yazma kararı verdim “Pişik eti” başlıklı yazımı.
Geçen yıl, yüz küsur yaşında kaybettiğimiz rahmetli anneannem anlatırdı. Savaş yılları Bulgaristan’ında yaşayıp Türkiye’ye göçen bir kadından dinlediği öykü. Açlıktan “pişik eti” yedik yavrum diye anlatırmış çevresindekilere. Aklımda kaldığı ve etkilendiğim için yazıma başlık ettim. Pişik dediği de kedi.
İnsanlar neden yalnızca bitki tüketmezler. Eğer insan iseler yetiştirilen bitkiler tüm insanlığa yeter. Sen hayvan yetiştirip, bu hayvanları doyurmak için tüm dünyayı tarla olarak düşünüp, hayvan yem bitkisi yetiştirirsen, dünyada ne su kalır ne verimli toprak kalır ve de en sonunda insanda tükenir. Bir hayvanın doyması için yetiştirilen bitkiye verilen suyun hesabını yapmayacağım. O hayvanların atmosfere yaydıkları sera gazını hesaplamayacağım. Toprağın veriminin yok olmasını saymayacağım. İnsanın yapamayacağı varlıklar toprak, su ve havadır. Et yeme zevkin için dünyayı yok etmesen, ne güzel olur. Umarım insanlık pişik eti yeme gereği hissetmez yeniden. Bir tek dünya var. Mümkünse idareli kullanalım…

******************
Sene-i devriyesinde Gezi
Bir yerleşme merkezinde halkın gezip hava alması için düzenlenmiş ağaçlı ve çiçekli büyük bahçe, millet bahçesi imiş park sözcüğünün anlamı. İnternette öyle diyor. İstanbullu betonların arasında nefes aldığı alacağı millet bahçesine birkaç çevrecinin takip etmesi ile sahip çıktı. Gezi parkına sahip çıkan İstanbullulara acımasızca saldıran hükümet ve onun penguen medyası bardağı taşırdı. Tüm ülkenin bir şehri hariç, her yerinde gün ve günlerce eylem ve etkinlikler yapıldı. Birkaç ağaç, dedikleri için başlayan eylemlerde, bizde ilimizde soruşturmalar geçirdik ifadelerimiz alındı. Yaklaşık yirmi gün süren eylemler boyunca destan yazanlarca, ona yakın genç insanımız katledildi. Bir de güvenlik görevlisi öldü. Emri ben verdim zihniyeti ölümlerin baş sorumlu cümlesidir.
Ne de çabuk geçmiş. Gezi’de yitirdiğimiz son genç Berkin idi. Onun adına yapılan gösteriler ile Gezi eylemleri sonlandı. Ancak cin şişeden çıkmıştı artık. Ülke genelinde insanlarımız gençlerimiz toplumsal duyarlılıklarını daha fazla göstermeye başladı. İlimiz de bu uyanıştan nasibini aldı. Gezi’nin sene-i devriyesinde ne yapacağız, neler yapıp anabilirizi düşünürken, SOMA patladı. Gerçekten Soma taşeroncuların, özelleştirmecilerin, beton sevicilerin ellerinde patladı. Günlerce eylem ve etkinlikler yaptık küçücük ilimizde. Doğru dürüst ne penguen medyasında ne de sosyalist basında yer alabildi ilimizdeki destek eylemleri, hatta yerel basın bile çekinerek izledi.
Seni-i devriye olunca güvenlik güçleri günler öncesi araştırmalara başladı da yerel basınımızdan bir tık çıkmadı. Anma toplantıları ve gösterileri yapılabilir mi düşüncesi de gelişmedi sanırım. Kimsede biz anma yapıyoruz diye beyanat ta bulunmadı basına. İnternet üzerinden yapılan toplantı çağrılarına, pek te güçlü olmayan sayıda icap edenlerle, 31 Mayıs’ta Cacabey Meydanı’nda kısa bir müddet nümayiş yapıldı. Sloganlar atıldı. Ölen gençlerimizin isimleri tek tek okundu, yaşıyor, dendi. Ayrıca Hopa’da gaz ile öldürülen Metin Lokumcu Öğretmen de ölüm yıl dönümü nedeni ile anıldı. İkinci gün ise, 1 Haziran’da ölenlerin anısına dikkat çekmek için yine aynı meydanda bir saatlik gazete ve kitap okuma etkinliği yapıldı. Ne çok ölüyoruz, öldürülüyoruz. Ve emri verenler, güvenlikçilerin kendilerini nasıl tutabildiklerine hayret ediyor…İyi mi?
301 ceset diye resmen açıklanan Soma katliamı, çok derinden yaraladı bizleri. Ancak aynı Gezi Parkı eylemlerinde olduğu gibi toplum ikiye ayrıldı. Acılarımızı dahi ortak yaşayamadık. Ölülerimize dahi yas tutamadık. Özellikle sosyal medyada cahil cüberaların yazdıklarına ve yazılanlardan sonra ümitsizliğe kapıldım, coğrafyam adına. Soma’nın acısı henüz küllenmediği için, ilimizde Gezi anması ve Gezi kayıplarımız hak ettikleri ölçüde anılamadı. Ancak yine de enseyi karartmıyoruz, umudu yitirmiyoruz, meydanlardan çekilmiyoruz. Bu onur kafi bir çok güzel insana…Siz akıllı olun, biz köyün delisi olmaya razıyız…
Koca bir Taksim Gezi Parkı için kaybettiklerimizin acısını hep hissedeceğiz unutmayacağız. İktidar partisine ait tüm belediyeler nerede bir boşluk, yeşillik, park görseler önce mezbelelik haline getirip sonra da beton yığını haline getiriyorlar. İlimizde Yer altı Çarşısı üzerindeki Cacabey Meydanı ile Tekel’den kalan, Şaraphane bahçesine yapılan alanın birleştirilip genişletilmesi çok kolay iken, çok zora çevirdiler. Milyarlarca para karşılığı alanda bulunan maki türü bodur çamlar, güller yok edilip her yer beton haline getirildi. Cacabey Camisi arka bahçesinde bulunan kısım ise yavaş yavaş betonlaşıyor. Önce üzerindeki bodur ağaçlar ve çamlar,güller, çimenler söküldü. Kökleri zarar görüp kuruyan Elma, söğüt, karakavak, erguvan ağaçları ise kurudukça tek tek yok ediliyor. Yerine külliye adını verdikleri cam ve taştan bloklar yapıp yerleri de betonlarlar sanırım. Hiçbir yaşanan bu iktidarı beton sevdasından vaz geçirmeyecek, anlaşılan. Meytaş köprüsüne kadar yapılacak denilen İkizarası Projesi duyuşuma göre, Karabacağa doğru ilerliyormuş. Bakım ve onarımı yapılsın dediğimiz Şelbe Gölü ise aynı yerinde duruyor. Yaptıkları köprüyü de gördünüz. Karayolları projesi imiş, köprümüz de.
Hiçbir olay, eylem, gösteri,tape, ses kayıdı, video bu iktidarı yolundan çeviremiyor. Öyküdeki gibi, krala, Berlin’de hakimlerim var diyebilecek, Alman köylünün zihniyetine ihtiyaç var. Hukuka hakka ihtiyaç var. Hukuku hatırlatacak hukuk insanlarına ihtiyacımız var, kuvvetler birliği yaratanlara inat…
******************

Su götürür mü?
Ömür Şahin Keyif Pazartesi Söyleşileri adlı yazısında Ortadoğu Uzmanı Gazeteci Daniel Abdulfattah ile Işid konulu bir söyleşi gerçekleştirmiş. Söyleşi de öne çıkanları kısaca yazmak istiyorum. “Türkiye çoktan Pakistanlaştı. Cihatçılar, yabancı güçler, istihbarat örgütleri, Amerikalılar Türkiye üzerinden geçiş yapıyor. Bütün bunlar Pakistan’ın bir benzeri. Zamanında defalarca Türkiye uyarıldı.’verdiğiniz her destek, yarın size karşı kullanılacak diye. Suriye’deki ve Irak’taki mücahitler savaş bittiğinde ne olacak? 30 bin cihatçıyı ne yapacağız? Bunlar Avrupaya mı dönsünler? Binlerce Avrupa vatandaşı var cihatçıların içinde. Avrupa bunları bile ‘ istemiyorum,, diyor…İşte Pakistanlaşma bu. Amerikalılar bu işi, bölgeyi üçe bölmek için bahane edebilir. Işid’ciler rahatsız oldu Türkiye’nin İran’a yakınlaşmasından, ‘Bana karşı bir oldunuz öyle mi, bende o zaman Irak’ta neyiniz varsa vururum, el koyuyorum’ dedi. Türkiye şoke oluyor böyle olaylar karşısında. ‘Ne oldu anlamadık’ diyorlar Neyi anlamadınız kardeşim! Gözünün önünde yaşanan savaş için ‘Birdenbire’ deniyor. Neresi birdenbire!”
Sanırım medyanın pek işlemediği bazı gerçekler su yüzüne çıkmış. Su zaten bünyesine aldığı bir çok şeyi zor da olsa geri verir. Hiçbir gerçekte saklanamaz zaten.
Ormanda tilkiyi kazlar ve ördeklere çoban tutalım demişler. Gel zaman git zaman bir türlü çobanlık işi gerçekleşmemiş. Tilki artık dayanamamış ve sormuş, ormanın ileri gelenlerine; ‘hani bizim tatlı bir çobanlık yapma işi vardı, ne oldu o iş?’ Bizim Ortadoğu model ülke olma, neo Osmanlı hayalleri de aynen o işe benzedi.
Bu arada twittir kuşundan tiwitlenen bir mesaj yaklaşık şöyle diyor, “ Şener Şen’in ‘Banker Bilo’ filminde, çevresindekileri kamyon kasasına doldurup, sizi Avrupa’ya götürüyorum, deyip de, İstanbul’un ortasında terk etmesi gibi yaptı Ak Parti. Sizi Avrupa Birliğine sokacağım deyip Ortadoğu bataklığının ortasında terk etti.” Çok hoşuma giden beni dakikalarca gülümseten bu gerçek ama acı mesajı sizler ile paylaşmadan yapamadım.
Ortadoğu bataklığına adım adım sürüklenen sevgili coğrafyam da işler sarpa sardı. Musul’da rehin alınan yurttaşlarımız için hava operasyonu yapacak mısınız sorusuna hükümetin başı tarafından verilen yanıt oldukça manidar, değil mi sizce de?”Artık olay tamamı ile Irak olayı haline gelmiştir. Işid unsurlarının bir olayı olmaktan öteye geçti. Adeta bir mezhep çatışmasına, belki de bir mezhep savaşına gidecek. Burada iç ve dış tahrikler büyük rol oynuyor. Rehineler için attığımız ve atacağımız adımlara dikkat ediyoruz”
Bu beyanatı üzerine hükümetin, ulusal bir gazetemizin attığı “Günaydın” manşeti yeterli sanırım…
Binlerce, on binlerce yıllık bir tarih üzerine kurulu ülkemin geleceği için kuşkulanıyorum. Bu hamur, daha ne kadar su götürür?

**********************

Şehirler, ülkem
Şehir planlamacıları odası eski başkanlarından T. Şengül’ü dinlerken bir solcu televizyon kanalında; bu yazıyı yazma kararını verdim.
Savaş durumundan söz ediyor Şengül. Ama ne savaş? Sürekli savaş durumu. Nedir bu savaş durumu derseniz? Sürekli düşmanlar yaratarak, yaratılan bu düşmanlar ile hep dövüşme savaşma münakaşa etme ve kendine taraftarlar yaratma. Kavga edilmedik, kurcalanmadık kurum ve kuruluş kaldı mı ülkede. Adeta ülkenin genleri ile oynanıyor.
İçerde var olan ve yaratılan düşmanlar bellidir. Dışarıda, komşularla sıfır sorun ile başlayan macerada, nerede ise terörist devlet statüsüne ulaşacağız. Suriye ile savaşa ramak kalmıştı. İleriki yıllarda yardım ve yataklıktan ülkemiz yargılanır ise şaşırmayın.
Neyse, bu sürekli savaş durumu, savaş ekonomisini de beraberinde geliştiriyor zira. Hiçbir savaş halindeki ülkede ise hiçbir şeyin hesabı sorulamaz, hiçbir harcamanın muhasebesi yapılamaz. Cumhuriyet tarihi boyunca bu ya da buna benzer uygulamalar görüldü ise de bu en çetrefillisi oldu. Çerçevelisi oldu, anlayacağınız.
Sayıştay raporsuz bütçe, hem de seçim bütçesi meclis onayından geçirilmeye çalışılıyorsa. Ülkenin hakimi, savcısı, bürokratı hukuka muhtaç hale geldi ise; biz neyin demokrasisinden bahsedeceğiz?
Ve biz bu halimiz ile neyin seçimini yapacağız? En iyisi seçimde yapılmasın. Baş bakanımız her ile bir başkan atasın olsun bitsin bu iş. Sağlıklı seçimlere de inanmıyorum; sağlıksız, hormonlu aday belirlemeleri gibi…
Peki tüm bu olumsuzluklar, hengamelere karşı mecliste bulunan ulusal muhalefet ne iş yapıyor? Yalnızca seyrediyor? Her zora düştüğünde hükümetin sessizce destek vereni mi ararsın? Uyduruk dosyalarla teslim alınanları mı ararsın? Ya da halkı sokağa falan dökersem hükümet elimde kalır diye korkanları mı ararsın?
Ben bu yaşıma geldim böyle bir hükümette, muhalefette görmedim. Boşuna kimse demokrasi nutukları atmasın bu ülkede. Hiç almayalım kalsın, istemiyoruz. Halkın kendi iktidarını kurmaktan başka çare yok galiba.
Savaş ekonomisi uygulayan bir hükümetin, yerel yönetimleri de aynı mantık işletilerek yönetiliyor. Tüm kentler savaş meydanı gibi, beton yığınları ile doldurulmuş. Eh yaratılan bu sanal inşaat ekonomisinden de bal tutan parmağını yalıyor. Kimi kepçe ile, kimi kutu ile kimi bir tatil ile kimi yardım erzak torbası ile götürüyor. Sanki herkesin bir umarı var bu inşaat ekonomisinden. Sen karşı çıktığında bunlar iktidar olursa aç kalırız korkusu var sanki herkeste, kimse onun için sokağa çıkmıyor. Yalnızca sosyalist yapıların muhalefeti ise yetersiz kalıyor. Oysa geçmişlerini ve tüm bir geleceklerini tüketiyorlar coğrafyamızın.
Yani layık olduğumuz ile yönetiliyoruz. Hem de bu yönetim tam çerçevelisi oldu. Çerçeveli öyküsünü anlatmıştım. Bir başka yazımızda yine anlatalım.
Suyu mu çıkmıştı hastanemizin taşıdınız karayolları teşkilatından ele geçirdiğiniz arsaya? Ankara Kayseri ana yolunu geçmek zorunda olan insanlara aylarca eziyet ettiniz. Eziyet yetersiz kaldı ve plansız programsız üst geçit yaparak kenti mahvettiniz. Yapılan o üst geçit ile şehrimizin ihtiyacı olan en az beş tane dalma alt geçit yapılabilirdi. Herkes te size müteşekkir olurdu. Şehirlerimizi ve ülkemizi bu şiddet ve hırsınızdan nasıl koruyacağımızı ciddi ciddi düşünmeliyiz gayrı. Başta da söz ettiğim T. Şengül Hoca’nın “Savaş durumu ve savaş ekonomisi” saptamasına katılmamak elde değil.
Halkın gürleyen sesi çıkmadıkça, halkın kendi iktidarı kurulamadıkça, bizi daha çok oynatırlar meclisteki gurubu bulunan hükümet ve muhalefettekiler… Demokrasi diye de yutturmaya çalışırlar bunun adını…
Onun için “Tek yol devrim”, hem de sosyalist devrim, tek çaremiz…

********************
Şimşir
Bir gazete haberi: “Rize’nin İkizdere ilçesi Şimşirli Köyü’nde yapılan HES inşaatında ağaç kesildiği için oturma eylemi yapan köylülere müdahale etmişti. Müdahale esnasında yaralanan köylüler duruma tepki göstermişti. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu partisinin grup toplantısında çıkan olaylarda yaralanan Havva Bir’in bacağının fotoğrafını göstermişti.

Bu fotoğrafın grup toplantısında gösterilmesinin ardından bir anda Türkiye ‘nin gündemine oturan Havva Bir ile eşi Bahri Bir, 5N1K’da Cüneyt Özdemir’in sorularını yanıtladı.

“Tek suçum, evlatlarım için suyumu, ağaçlarımızı korumak” diyen Havva Bir, devlet büyüklerinin bu konuda anlayış göstermesi gerektiğini söyledi.

“Askerler bizi hiç uyarmadı” diyen Havva Bir şöyle konuştu:

“Bizi copladılar, anons dahi yapmadılar. Ayağımın acısını hiç hissetmedim. Köyümü, ormanımı korumaya çalışıyordum. Asla pişman olmadım. Sonuna kadar çocuklarımızın suyunu koruyacağız. Kararlıyız. Ya kanımız çıkacak ya da biz caymayacağız. Kimsenin bizim yaşamımızı elimizden alma hakkı yoktur. Beylerimiz arkamızda olmasa dahi direneceğiz. Bizim azıcık suyumuz var. Yarın çocuklarımız bize sormayacak mı? “Bir içecek suyu bile bize çok gördünüz” demeyecek mi? Başkaları rahat etsin diye başkalarının hayatlarını yıkıyorlar.” dedi.”
İnternette yaptığım araştırmada şimşir ağacı ile bilgileri de buldum: “Şimşir Ağacı (Buxus sempervirens): Yeşilimsi sarı renkte çiçekler açan ve çoğunlukla 1-2 metre boylarında olmakla birlikte 7-8 metreye kadar boylanabilen, daima yeşil kalan çalı türü bir ağaçtır. Çeşitli alkaloidler, tanen, uçucu yağ ve reçine içerir.
Şimşir Ağacının Faydaları ve Tıbbi Etkileri: Vücudu terleterek yüksek ateşi düşürür ve rahatlatır. Kanı temizler. Mide, bağırsak ve karaciğer hastalıklarında faydalıdır. Kabızlığı gidermeye yardımcı olur. Hazmı kolaylaştırır. Sara gibi sinir bozukluklarına ve romatizmaya iyi gelir. Şimşir yaprağı kaynatıldıktan sonra elde edilen su ile saçlar ovulursa saç dökülmesini azaltmaya yardımcı olur.”
Şimşir halk arasında bir deyimde de kullanılır. Bildiğim kadarı ile eskiden tahta kaşıklarda şimşir ağacından yapılırmış. Tahta el sanatlarında oyma vazoculukta da önemli bir ham madde.
Bu bilgileri niye yazıyorum, biliyor musunuz? İnternette çevre ile ilgili yazılmış “Sevdiğim” başlıklı Ali arkadaşın yazdığı Kırşehir’e ilişkin son bölümüne yazdığımız yorumlarda Asude arkadaş “Açık konuşalım Bin Kırşehirli bir Şimşirli etmezde ondan….”, demiş benim yorumuma yanıtında. Bende, “Maalesef kapitalist yağma bitirdi kenti. Hizirağa, Kındam da ve Öz bağ kaldı. Çok yakında Kırşehir kalmayacak…”, diye yanıtlamışım. İstedim ki okurlarım Şimşirli Köyü hakkında bilgi edinsinler. Şimşirli Köyü halkı gibi minnacık enerji için binlerce yaşam alanı yok ediliyor HES projeleri ile.
Şimşirli Köylüsü biliyor deresi kuruyunca kendisinin doğaya yabancı kalacağını, aç kalacağını. “Bin Kırşehirli bir Şimşirli” etmez cümlesinde de yanlış yok aslında. Biz şehrimizi betona terk edeli yıllar yıllar oldu zaten. Son kırıntılar Özbağ ve bağlı köyleri, kısmen Dinekbağ Hızırağa mevkii ve bir miktar Kındam kaldı. Kentsel ve rantsal dönüşümün cazipliği, sürekli arsa spekülatörleri ve yeni müteahhitler yarattı. Kentin son nefes alınabilecek bölümleri de acımasızca yok edilmeye çalışılıyor.
Bir ziyaretim sonrası Kırşehir Belediyesi Park ve bahçeler müdürü ve Belediye Başkanı’na Kılıçözü Vadimize kıymamalarını kaybolan değerlerin tekrar oluşamayacağını söyledim. Şelbe Gölünün de temizlenip çevresinin düzenlenmesini önerdim. Kılıçözü Vadisi ıslah çalışmalarının Meytaş Köprüsüne kadar yapılacağını daha yukarılara dokunulmayacağını söylediler. Kendi İkizarası Parkları hakkında bilgi verdiler. Aradan iki yıl geçti. Geçtiğimiz günlerde gördüm ki, Meytaş köprüsünden sonra iştahlar kabarmış ki, Çaydeğirmeni’ne kadar ırmak ve kenarı ile uğraşıyorlar. Yazık beyler yazık. Eskişehirli Porsuğu kurtarıp kente kazandırıyor. Kayserili olmayan dereyi Kızılırmak’tan bölerek yapmaya çalışıyor, kafa yoruyor. Biz elimizdeki en güzel vadiyi, Kılıçözü Vadisi’ni halen imar ve ıslaha çalışıyoruz. O floranın, ağaçların, börtünün, böceğin, bülbül’ün, gülün, dikenin dili yok ki kendisini anlatsa… Belki onlarca yazımda dikkat çektim Vadimiz ile oynamayın. Çıkın Kervansaraydan bir bakın, Kılıçözü Vadimize. Sağlı sollu ne kadar güzel görünüyor. Kıymayın efendiler. Gidin imarınızı tarıma uygun olmayan taşlı kayalı yerlere uygulayın. Gidin gökdelenlerinizi oralara yapın. Kentten uzaklaşmak isteyenlerle oralarda steril şekilde yaşayın.
Gelelim Cacabey Meydanı ıslah çalışmalarına. Caminin arka bölümünde son kalan çam, elma, karakavak,erguvan, söğüt, gül gibi ağaçlar profesyonelce tek tek sökülüyor. Önce kökleri açıldı. Şimdi de kurudukça sessizce dikkat çekmeden kesilip yok ediliyor. Neden mi? Çünkü oralara proje gereği külliye adı verdikleri taş ve cam bloklar ile bölümler yerleştirip Cacabey Camisini de gölgeleyecekler. Kim yapar planınızı, projenizi bilmem ama sanki tüm şehirlerde aynı ellerden çıkıyor plan ve projeleriniz. Bu kadar beton sevici olduğunuz hiçte belli olmuyordu. Ama artık iş işten geçti. İkizarası Kent Parkı’da yakında çürük yumurta kokusu ile donanırsa şaşırmayın…
Bütün yatırımlarınız, “Kel başa şimşir tarak” sözüne de tam olarak uymakta nerede ise…
Şimşirliler gibi olunduğunda ise iş işten geçmiş olmasın sakın…



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .