TOPLU YAZILAR (7)

TOPLU YAZILAR (7)

14.03.2015

Evlilik okulları ve eğitimimiz Kırşehir ilimizde yerel yönetimimizin açması zorunluluk olan Kadın Sığınma Evi var mı? Yasal zorunluluk gereği belediyemizin bulundurması gereken bu müdürlük neden açılmaz? Kırşehir’de zor durumda kalan kadınlarımız neden ehliyeti bulunmayan çocuk esirgeme kurumlarına mecbur bırakılır? Hükümetimizin bütçede bu sene kadınlarımız için ayırdığı gülünç payı duydunuz mu ayrıca? “Ankara Ostim’de ki Özpetek […]

Evlilik okulları ve eğitimimiz
Kırşehir ilimizde yerel yönetimimizin açması zorunluluk olan Kadın Sığınma Evi var mı? Yasal zorunluluk gereği belediyemizin bulundurması gereken bu müdürlük neden açılmaz?
Kırşehir’de zor durumda kalan kadınlarımız neden ehliyeti bulunmayan çocuk esirgeme kurumlarına mecbur bırakılır? Hükümetimizin bütçede bu sene kadınlarımız için ayırdığı gülünç payı duydunuz mu ayrıca?
“Ankara Ostim’de ki Özpetek Sanayi Sitesi’nde meydana gelen patlama sonrası etrafı kuru buz bulutu kapladı. Patlama, kuru buz ve temizlik işleri yapılan sanayi sitesindeki bir firmada yaşandı.
Karbondioksitin katı hali olan ‘kuru buz’un kamyondan indirildiği esnada yaşanan şiddetli patlamada, içeride bulunan 5 kişi yakalandı. Kuru buzun neden olduğu patlama sonrası sokağı adeta sis bulutu kapladı. Vatandaşların yaşananlar üzerine panik halinde kaçtıkları gözlendi.
Patlama sonrasında biri ağır 9 kişi yaralandı. İtfaiye yetkililerinden alınan bilgiye göre 9 yaralı çevre hastanelerde tedavi altına alındı.
Bu arada itfaiye ekipleri ve olay yeri inceleme ekiplerinin yanı sına patlama mahalline gelen bomba imha ekipleri de kendi çalışmalarını yaptı.
Gaz ve yoğun sis bulutu nedeniyle sokak giriş çıkışlara kapatıldı. İtfaiye ekibindeki bazı erlerin gazdan etkilendiği gözlendi. Görgü tanıklarının anlattıklarına göre patlamanın şiddetli yaşandığı ve büyük panik yaşandığı belirtildi.” (Bir internet haberi)
Berna Laçin yazmış, bu yazıyı bunu da internetten buldum ve sizin ile paylaşmak istedim. “Bu yazıyı Eylül 17’de kaydediyorum. Siz üç gün sonra yani bugün okuyorsunuz. O üç gün içinde daha neler yaşayacağız bilmiyorum. Sadece Eylül ayının ilk yarısında ve sadece benim aklımda kalanları paylaşıyorum. Bu örneklerin fazlası var biliyorum. Üç gün içinde daha artacak bunu da biliyorum. Bin kere yazdım bir kere daha yazıyorum. Sesim tek başına cılız çıksa da belki birilerine ulaşırım umudunu taşıyorum. Size küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum: n 1 Eylül Eskişehir kadın cinayetiyle sonbahara uyandı. n 7 Eylül Adana’da 2 çocuk annesi Halime, kocası tarafından öldürüldü. n 8 Eylül Gencecik Duygu’yu nişanlısı öldürdü. n 9 Eylül’de 7 çocuk annesi Nezahat yine kocası tarafında pompalı tüfekle bir minübüsün içinde öldürüldü. n 11 Eylül’de Adana’da Burcu’yu kocası öldürdü. n 13 Eylül’de Ümraniye’de sevgilisi, Fatma’nın boğazını kesip sonra Çeşme’ye tatile gitti. n 15 Eylül’de iki çocuk annesi Şeker’i yine kocası öldürdü… Bunlar sadece sevgili, nişanlı ya da kocaları tarafından öldürülen kadınlar. Bir de faili meçhul ya da kadının hiç ilgisi yokken saplantı cinayetine kurban gidenler var. Ve bugün… Yani 17 Eylül’de ben bu yazıyı yazarken, Şanlıurfa’da sokak ortasında bir kadın cesedi bulundu. Geçen yıl Eylül ayı, 24 kadını, erkeklere kurban verdi. 7 yıl içinde kadın cinayetlerindeki artış oranı yüzde 1400! Bu yıl sadece ilk 7 ay, basına yansıyan haberlere göre 162 kadın öldürüldü. Oysa, beş hafta önce “kadın cinayetleri” platformuyla İstiklâl Caddesi’nde yürüyüş yaptığımızda, başımızda Çevik Kuvvet bekledi. Bana “bu işte bir yanlışlık var” dedirtti! Birileri onlara, cinayetleri protesto eden kadınların değil, koca zulmünden kaçmak için koruma talep eden kadınların yanında olmaları gerektiğini söylemeli! Ve işte yine bana, “bu işte bir yanlışlık var” dedirten bir uyarı. “Yalnız insan afişi.” Aile Bakanlığı’nın ellerindeki poşetlerde kendi kafalarını taşıyan ve kesik başlı bedenlerin gölgeler halinde yürüdüğünü gösteren afişini görünce aklıma hemen “kadın cinayetleri” geldi.

Evdeki hesap bakanlığa uymuyor

Ülkemizdeki kadın zulmünü ne güzel anlatırdı. Ama hayır! “Yalnız insan” yazıyormuş afişte. Üstelik bu afiş, aslında yurt dışında sadece “tüketicilik” üzerine hazırlanmış bir afişten araklama çıktı. Aile Bakanlığımız, bunu ülkemize uyarlarken “yalnız insan” olarak tercüme etmeyi uygun bulmuş. Kafam karışıyor! Aile Bakanlığı bize ne öneriyor? Tüketim bilincini topluma aşılamak yerine, toplu yaşamı önermek hangi hesabın kestirme yolu acaba? Toplu yaşamakla ilgili seçeneklerimiz ne? Meselâ, birleşip birkaç aile bir arada mı yaşamalı, yoksa gençler ayrı ayrı değil ortak ev tutup mu oturmalı? Ama hayır! Kızlı-erkekli öğrenci evlerine hoş bakılmadığına göre bu seçenek de afişe uygun düşmüyor. Geriye bir seçenek kalıyor; evlenip çoluk çocuğa karışmalı, hatta kişi başı tüketimi düşürmek için en az üç çocuk yapmalı. Afişteki hesaba göre bir kişi yüzde 33 fazla tüketiyormuş. Kişi başı tüketimi düşürmek uğruna, hane giderini dört katına çıkarınca, onca boğazı doyuracak işi nerden bulmalı? Evdeki hesap, bakanlığa uymayınca ülkedeki milyonlarca işsiz hangi kapıyı çalmalı? Bırakın kim nasıl yaşayacak diye afiş yapmayı, önce “yaşam hakkı” için çalışmalı!

Son dakika notu: Gazetenin baskıya girdiği saatlerde TRT Sanatçısı Hatice Kaçmaz, evlilik teklifini reddettiği Orhan M. tarafından 15 yerinden bıçaklanarak öldürüldü.”
27 Ekim Sabah kahvaltısında kahvaltı haberleri izleyerek atıştırıyoruz. İki haber aniden dikkatimi çekti. İştahımı kapattı. Bayramlık ağzımı açtım. Birincisi,ayrılmak için mahkemeye baş vuran öğretmen eşini konuşma bahanesi ile parka çağırıp öldüren caninin haberi. İkinci haberde Ostim Sanayi Sitesi’de olan patlama. Velhasıl bir türlü akıllanmayacağız. Her iki haber de beinim yakaladığım ve gördüğüm eğitim. Eğitim, eğitim ve yine eğitim. Hep kocalar öldürüyor bu ülkede, hep çalışanlar yapıyor dikkatsizliği. Demek bir sakametlik var bu işlerde. Gerek evliliklerde ve gerek işlerimizde yapılan eylemi sevemiyoruz galiba. Çaresizlikten bulunan işlerde gereken eğitim verilmeye çalışılsa da, eğitim verilmese de o işi yapan insanın sosyo ekonomik, sosyo psikolojik ve sosyo politik yapısı hiç hesaplanmıyor. Herkes günü kurtarıyor. Patron sendika ve sigorta istemiyor. Vergi vermemeyi bir erdem olarak görüyor. İş güvenliği alamadığı için çalışanlarının ölümüne sebebiyet veren kaç patron cinayetten mahkum olmuş yatıyor? Hiç yok değil mi? Bu işin fıtratı icad oldu ya artık. Bu ülkede hiçbir şeyin önemi yok. En ucuzu da insan…Bu işin eğitimi var. Her işin bir eğitimi olmalı. Eline parayı geçiren her işi kuramamalı. Her işi yaparım diyene iş verilmemeli. Her işi yapacak elemanlar ihtiyaç ölçüsünde yetişmeli. Devlet istihdamdan kaçmamalı. Vicdansız iş verenlerin isteğine uygun yasalar temizlenmeli yasalarımızdan. Ehliyeti olmayan o işi açmamalı. Ehliyeti olmayan o işe alınmamalı.
Bu yazıyı yazarken Karaman Ermenek’te su baskını neticesi onlarca işçinin toprak altında kaldığı ve kurtarılmayı beklediği haberini aldık. Patron kaçanın anası ağlamaz demiş.. Yüzsüzlüğe bakın. Neden devlet madenleri özelleştirip patron müsveddelerine peşkeş çeker?
Eşi tarafından son katledilen kadın ile ilgili çok arama yaptım ama bir türlü adını bulamadım. Ancak bir gazetede “Evlilik öncesi cinsel eğitim zorunlu olmalı” başlıklı kısa bir haber gördüm. Haberde yazılanları tek tek erinmeden üşenmeden yazacağım. “ Cinsel Salık Enstitüsü Derneği’nin (CİSED) organize ettiği “Zamanın Ruhu ve Eros”sempozyumu yapıldı. Sempozyumda cinselliğin az konuşulması ve tabu olarak görülmesinin, bir çok yanlış bilgi ve inanışa zemin hazırladığını söyleyen CİSED Genel Sekreteri Kemal Özcan, “ Evlendiklerinde karşılarına çıkan sorunlarla nasıl baş edeceklerini bilemeyen bireyler, çözüm bulamadıkları için evliliklerini sonlandırmaya kadar giden sonuçlar yaşıyor. Evlilikten önce cinsel eğitim zorunlu olmalı, kişiler ne gibi sorunlarla karşı karşıya olduklarını önceden bilebilsin” ifadesini kullandı. Bu kısa haberi tek tek yazdıktan sonra internette yaptığım aramada CİSED in sempozyum öncesi yapmış olduğu çağrıyı buldum. Çağrıda yazılanlarıda oradan alıyorum. Umarım yararlı olur. “Sizleri, Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği’nin 24-25-26 Ekim 2014 tarihleri arasında, Ankara’da düzenlenecek CİSED 12. Cinsel Sağlık Sempozyumu’na davet etmekten mutluluk duyarız. Bu yıl ki sempozyumumuzun konusu “Zamanın Ruhu ve Eros” olup; değerli konuşmacıların katkılarıyla bilgilerimizi ve özellikle tecrübelerimizi çok yönlü ve kapsamlı bir şekilde paylaşmayı hedefliyoruz. Almanca zeit ve geist sözcüklerinden türetilen zeitgeist, Batı dillerinden Türkçeye “zamanın ruhu” yani ortak aklın fikri, ortak eğilimi, sesi soluğu olarak aktarılmış… Bu nedenle sonbaharda düzenleyeceğimiz sempozyumun ana temasının bu kez daha kuşatıcı ve kapsayıcı olmasını arzu ettik. Zaman ve mekânda olup bitenlerden bağımsız olarak kendini gerçekleştiren ve var eden bir güç olarak libidoyu ele alıp, bu bağlamda aşk, seks ve evlilik ilişkilerine daha geniş bir açıdan bakma olanağı sağlayıp, değişik bilim dallarından gelen uzmanlar eşliğinde canlı bir tartışma ortamı yaratmayı planlıyoruz. CİSED ailesi olarak, başta değerli üyelerimiz olmak üzere tüm katılımcılarımızın, cinsel işlev bozukları başta olmak üzere insan ilişkilerinde sorunlar yaşayan danışanlara ve çiftlere daha nitelikli ve donanımlı bir hizmet vermelerine katkı sunacağımızı düşündüğümüz bu toplantıda, özellikle aşağıdaki başlıklarda sunumlar ve paneller gerçekleştirmeyi amaçladık: “Kadınlarda ve erkeklerde cinsel istek sorunları, libido ve cinselliğin tarihi, aile kurumunun günümüzdeki konumu, aşk, erotizm ve uygarlık, ensest tabu ve oidipus kompleksi kavramlarının antropolojik temelleri, eros ve yaratıcılık, transkültürel seks terapileri, seks ve politika, cinselliği keşfetmenin yolları, ergenlerde kafa karışıklığı, vb…” Bu ve benzeri temaların işlenmesi sırasında değerli katkılarınızla zenginleşeceğini umduğumuz sempozyumun kamuoyunun da ilgisini çekeceğini umuyoruz.”
Kadın cinayeti o kadar sıradan olmuş ki bu coğrafyada, bir günde unutulup gidiyor. Demek katli vacip kadının. Adı yok edilmek isteniyor kadının. İleri demokrasinin yeni Türkiye’sinde kadını vahabi ve selefilerin anlayışına göre yönlendirmek istiyorlar, gibime geliyor. Kafalarına göre oluşan İslami devlette kadınsız yaşamanın taşları mı döşeniyor onu bilemem.
Eskiden de cinsel bilgiler ve evlilik bilgileri çoğu kez arkadaştan ya da abi ve ablalardan kulaktan dolma bilgilerle olup geliyor. Sana bilgi verenin ne kadar bu iş için ehliyeti var ki seni yönlendirsin. Zaten gencin kişiliği oluşurken etkili olan aile efradı, evlilik başlayınca da görevine devam ediyor. Dolayısı ile aileler de evleniyor. İşte sorun da burada daha katmerleşiyor.
Ehliyet denilince araç sürücülerine verilen belgeye ehliyet deniliyor. Peki evlilik bir araç sürüşü kadar önemli değil mi? Evlenecek insanlar, evlilik, çocuk yetiştirme ve bakımı ve hastalıkları ve hatta ayriyeten cinsel yollar ile bulaşan hastalıklar ve cinsellik konusunda eğitilmeli, kurs ve ders görüp evlilik ehliyetini almalı. Evlilik ehliyeti olmayanlara iresmi nikah kıyılmamalıdır, nokta. Ehliyeti olduğu halde bu işi beceremeyenlerin ehliyeti ellinden alınmalı yeniden kurslara gitmeli. Kısaca rehabilitasyon şart. Tüm bunlara rağmen özellikle eşlerini öldüren erkekler hiçbir af kanunundan yararlandırılmamalıdır. Evliliği beceremiyorsan kısaca boşanırsın kardeşim. Öldürmek neyin nesi? Sen kimsin, o cana kasteden?Kadını alınıp satılan sahip olunan bir mal gibi gören tüm gerici zihniyetler toplum tarafından mahkum edilmeli tez olarak evlilik okulları açılmalı…
Kırşehir’imize en yakın zamanda en moderninden bir kadın sığınma evi yapılması gerekir. Ayrıca belediyemizin açacağı evlilik okulu ilimiz adına büyük sükse yaratabilir…
Not: Özel okullara teşvik amaçlı olarak bu yıl başlatılan bir uygulama ile isteyen velilere destek yapılarak öğrencinin özel okulda okuması temin edilecek. Bu arada velilere bir de senet imzalatıyor okul idaresi. Kasım ayı itibarı ile beş altı çocuk ki bunlardan bir kaçının babaları da yok, üzerlerinde gayrı menkul yok, gelirleri çok az; okul idaresi çocukların paralarının kesildiğini söylüyor. Veliler Eğitim Müdürlüğü’ne sağa sola gidiyor çaresiz. Kırşehir’de bu durumda olan öğrenci ve velilerimiz için Valilik ve Eğitim Müdürlüğü ne gibi bir plan öngörüyor? Yani devlet tekrar kredivereecek mi? Ya da veliler imzaladıkları senetleri ödeyecek mi?
******************
Eylül’ün eylüllü günlerinden
Eylül ailesi her yıl gelişerek güçlenerek adını aldığı eylül ayında, bir sürü etkinlik düzenler. Düzenli müdavimleri dışında ilk kez duyup katılanda olur, benim gibi ara sıra uğrayanda. Ara sıra uğrarım ama hep onere ederim. Köstek edenlere inat desteğim bakidir.
Bu sene, Eylül’ün eylüllü günlerinden, son iki etkinliğe katılma şansım oldu. Sondan bir öncesi, Araştırmacı yazar Adnan Yılmaz’ın kolaylaştırıcılığı ile Neşet Ertaş konusu işlendi, iyiden iyiye. Katılan davetliler memnuniyet ile ayrıldı salondan. Ayrı ayrı hepsi ile kucaklaşıp teşekkür ettim. Son günü ise Gurup Yorum’un elemanlarından hatta, gurubun ıslıkçısı diye bildiğimiz, ıslığı bir çalgı gibi eserlerinde kullanan Efkan Şeşen ve oğlu Sinan Şeşen’in dingin Akustik Dinleti’sine esir olduk. Dinleti sonunda ayak üstü bir tanışma ve bir de fotoğraf çekinip, tekrar beklediğimizi belirtip vedalaştık. Kırşehir’e ilk defa geliyor Şeşen ve oğlu ayrıca ilk kez dinleyici karşısında sahne alıyorlar. Yol ları ve solları daim açık ola. İlkleri gerçekleştirmek güçtür. Eylül başarmaya gayret ediyor.
“Abdal’da Türkü, Türkü’de Abdal”adlı Neşet Ertaş konulu müzikli söyleşi oldukça güzeldi. Gece sonrası internete atılan konuşmacılar ve Eylül Kafe ile ilgili yazılardan özetleyerek alıntı yaptım. Umarım beğenirsiniz. “ “Eylül Türkü Kafe adına açıklamalarda bulunan Nazım Köksal, ”Kırşehir gençliği ile öteden beri her türlü kültür ve yaşam yozlaşmasının aksine işletmemiz vesilesiyle kurduğumuz derin bağlar tüm hemşerilerimizin malumudur. Gençlerin anne ve babalarıyla bile göğsünü gererek güvenle geldiği mekânımızda işletmecilik kafe sınırların aşarak dostluklara ve yoğun kültür paylaşımlarına da yönelmiştir. Bu gün 16 yıl önce eylül türkü kafenin müdavimi olan gençlerimizin çoğu güzel yurdumuzun değişik köşelerine doktor, hâkim, öğretmen ve değişik mesleklerden güzel yerler işgal etmiş bulunuyorlar. Bunların tümü memlekete geldiklerinde Eylül’e mutlak uğrar. Bu bizlerin 20 yıla yakın bir zamandır samimi, koruyucu ve geliştirici çabalarımızın bir sonucudur. Şimdi bu 16.Eylül etkinleri çerçevesinde Büyük Ozanımız Neşet Ertaş’ı bu yıl Alanında kendini kabul ettiren ve çalışmalarıyla ülke çapında yaygın ve doğru bir kaynakça olan Kırşehirli Yazarımız Sayın Adnan Yılmaz’a bu etkinliğe katkılarından dolayı şimdiden teşekkür ediyoruz ”dedi.
“ Araştırmacı-Yazar Adnan Yılmaz Üzerinden Ve Onun Modarötörlüğünde Organize Edilen, Anadolu Abdal Ozan Geleneğinin En Büyük Ustası, Bozkırın Tezenesi, Neşet Ertaş’; Ölümünün 2. Yılında, 29 Eylül Pazartesi Günü Kırşehir Kültür Müdürlüğü Salonunda Saat 19.30 dan Başlayarak 22.00 Ye Kadar Süren “Türkü’de Abdal, Abdal’da Türkü” Adlı Müzikli Söyleşide Büyük Abdal Halk Ozanı Neşet Ertaş’a 10 yıl yoldaşlık ederek menajerliğini yapan Gülsüm Sarıkaya İzmir’den , Araştırmacı-Yazar Baki Yaşa Altınok Ankara’dan, Eğitimci-Yazar Mümtaz Boyacıoğlu Kamandan gelerek katılım gösterdiler. Söyleşi boyunca Anadolu ozan geleneği içinde Türkmen- Abdal Ozan geleneği detaylı bir şekilde ele alınıp Abdallığın tarihsel süreç içinde geçirdiği sosyolojik evrim ve bunun nedenleri üzerinde özellikle duruldu. Söyleşiye katılan Araştırmacılar genel bir ittifakla Kırşehir Abdallarının ve bu kültürün üzerinde sıçrama yapan Neşet Ertaş’ın bil cümle ses ve saz sanatçılarından farklı kılan büyük ve ayrıştırıcı özellik taşıyan durumun Anadolu Abdal geleneği olduğunun altını çizdiler.
Adnan Yılmaz ve Baki Yaşa Altınok Anadolu halk kültürü ve sosyal yaşamı üzerinde özellikle müzik kültürü de dâhil Dini kendince yorumlayan bir kısım çevrelerce Fars ve Arap etkisiyle büyük yasaklamalar ve günahsamalar oluştuğuna, Kadızadeler ve Şeyhülislamla Tasavvufcular arasında bu konuda derin çelişkiler oluştuğuna, Tasavvufçuların müziği günah sayanların aksine savunduklarına ve de Cumhuriyetle birlikte de müziğin özgürleştiğine dikkati çektiler. . Söyleşi boyunca yer yer Kırşehir Abdalları ve Neşet Ertaş Tarafından söylenen türkülerin hikayelerine de yer verilirken hikayesi anlatılan türküler, aynı sahnede yer alan Keman ustası Cahit Garip ve Saz ustası Zafer Ertaş tarafından icra edildi.
Abdallığın tarihsel evrimine özellikle dikkati çeken Baki Yaşa Altınok şöyle dedi, hülasa;
“Tarihe Kadızadeler adıyla geçen ve şeriat açısından katı bir yol tutan âlimlerle, Tasavvufçular arasındaki çekişme Osmanlı idarecilerine sırtını dayayan kadızadelerin galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Tasavvufçuların cevaz verdiği musiki ve sema’ın günah ve sapkınlık olduğunu söyleyen Kadızadelerin, uygulamaya koyduğu baskı ve menfi propagandalar, Anadolu halkı üzerinde etkisini göstermiş, bazı bölgelerde yaşayan halk, saz çalan, türkü söyleyen, şiir yazanları inançsız ve sapık kişiler olarak görmeye başlamıştır. Ozan Dede Korkut ve Kopuz geleneğini yaşattıkları için, Türk toplumu tarafından her dönemde önemli bir yeri olan bu nedenle de ekonomik açıdan iyi durumda olan Abdallar, yukarıda arz ettiğimiz menfi propagandalar neticesinde ekonomik açıdan iyice yoksullaşmışlardır.
On sekizinci yüzyılda halk arasında popülarite kazanan saz şairliği, saz çalmasını bilmeyen bir çok şairi saz çalmaya mecbur kılmıştır. Çünkü sazsız sözden fazla zevk almayan halk, saz çalmayan bir şairin şiirlerinin yayılmasına öncülük etmemiştir. Bu nedenle, yazdıklarını sazla söyleyen şairler, yukarıda da belirtildiği gibi, Kadızadelerin menfi propagandalarına rağmen, büyük şehirlerde, kahvelerde, meclislerde, konaklarda hatta saraylarda sevilen ve aranılan bir sınıf oluşturmuşlardır. Yine bu gruba dahil, pek şiir yazmayan fakat diğer aşıkların tabiat, göç, savaş, iskan, gurbet v.s. konularını işleyen şiirlerini besteleyip çalan ve usta yorumlarıyla geniş halk kitlelerine sevdiren, bir Abdal topluluğunun varlığı, pek çok örnekleriyle bugün de canlı olarak yaşatılmaktadır. Bulduk ve Yusuf ustadan Muharrem Ertaş’a, Hacı Taşan’dan Çekiç Ali’ye, intikal eden bu gelenek, günümüzde Abdalların yaşayan temsilcisi olarak, Neşet Ertaş’la devam etmiştir.”
Söyleşi Modaratörü Araştırmacı-Yazar Adnan Yılmaz Abdallığın kültür taşıyıcı özelliğini öne çıkaran konuşmalar yaptı, özetin hülasası, “Sünnî taassup” adeta çalgıyı, türküyü Abdallara havale etmiştir. Abdallar da doğal olarak kendilerine terk edilen Türk Halk Müziği’nin ve oyun kültürünün doğal taşıyıcıları olmuşlardır. İşte Kırşehir Abdallarının ve bu kültürün üzerinde sıçrama yapan Neşet Ertaş’ı bil cümle ses ve saz sanatçılarından farklı kılan büyük ve ayrıştırıcı özellik budur. Bu gelenek Babadan oğla birlik olup taşıdı yüzyılların deyişlerini…Düğünlerde, muhabbet sofralarında yaşattılar. İşte bu geleneğin “sevgi”, ”aşk” donundaki bir tezene, Yaşar Kemal’in nitelemesiyle ”bozkırın tezenesi” uçtu Anadolu’ya. Hem geleneğinin hem de yaşadıklarının avazıyla… Yüzyılların bakir kültüründen geldi. Yüzyıllara kazıttı çabalarıyla…”
Eğitimci-Yazar Mümtaz Boyacıoğlu Abdallarla ilgili izlenimlerini aktardığı ve Kaman Boyutlu gözlemlerini paylaştığı söyleşide şöyle dedi. “1967 – 1968 yılları olabilir. Kaman İmancı Köyünde öğretmen olarak çalışıyorum. Okula gitmek için erken kalkarak radyomu açıyorum. Bir gün, “mühür gözlüm seni elden, sakınırım kıskanırım,” diye bir türkü başladı. Bu yanık türküyü söyleyen sesi hemen tanıdım. Evet, söyleyen Neşet Ertaş’tı. O günlerde radyoda sık çıkmaya başladı Neşet Ertaş. Arkasından, “köprüden geçti gelin,” “karadır bu bahtım kara,” türküleri ile bir çığır açarak radyodan çıkan dalgalarla yurdumuza ve dünyaya sesini duyurmaya başladı. Çok sıkıntılı dönemlerden geçerek, taşlı ve dikenli yolları dişiyle, tırnaklarıyla kazıyan Neşet Ertaş’ı, o günlerden sonra olağan üstü bir ses ve saz ustası olarak görüyoruz. Babasının bozlaklarıyla, bağrından koparıp söylediği türküleriyle, Ankara ve İstanbul’da verdiği konserleriyle artık ele avuca sığmaz olmuştu.”
Neşet Ertaş’ la on yıl menejeri olarak birlikte çalışan Gülsüm Sarıkaya’nın Söyleşide anlattığı hususi anılar büyük bir ilgiyle dinlendi. ‘’ 2003 Yılında bir bayram sabahı tanıdım ustayı. Çocukluğumda ninnilerin peşine düştüm, ergenliğimde ve genç kızlığımda Neşet Ertaş la karşılaştım. Öğrendim ki Neşet Ertaş izmir de yaşıyormuş Görmek ve ziyaret etmek istedim. Gecenin saat 10 du geç oldu diye arayamadım sabahı zor bekledim ve aradım. Bayramın 1. Günüydü ‘ Bayramınız mübarek olsun’ dedim. ‘ Böyle bayram kutlanmaz gelir bir acı kahvemizi içer kutlarsın’ dedi. Ve böyle başladı ustayla 10 yıl ölümüne kadar sürecek yolculuğumuz… Benim o zamanlar İzmir de bir boncuk tezgahım vardı ve bunu bir süre ustamdan saklamıştım ve nihayet kısa bir süre sonra ustam bana ‘ menajerim olurmusun’ dedi. 2004 te birlikte çalışmaya başladık, 2005 yılında izmire getirdik ve bir daha dönmedi. Ustamın büyüklüğü mütevaziliğinde gizliydi. Kendisine sanatçı demeye ozan demeye çekinen bir çınardı Ruh buydu, çok büyüktü ama bu büyüklüğü mütevaziliğinde gizliydi. Bir abdalı başbakanın, cumhurbaşkanının karşısına çıkartan kimliğin yanında olmanın gururunu yaşıyorum.’’ Kırşehir’in Gün Işığı Dergisi’nden müsadeleri ile alıntı yapılmıştır.”

Neşet Ertaş ile ilgili yapılan panele hazırlıklı gittim. Birgün önce bir gazetemizin Pazar ekinde yayımlanan yazı dikkatimi çekti. Konu Neşet Ertaş idi, Ferudun Nadir yazmış, yüreğine sağlık. Yazının çıktısını aldım. Panel sonunda, panelist konuklara ilettim, sanırım sizde beğeni ile okursunuz. “Çilingirin mahcup dahisi: Neşet Ertaş
Rakı sofrasında ne dinlenir?
Bu, meze olayı kadar olmasa da bir uçsuz tartışma. Kesin olan şu ki, en fazla dinlenen iki isim vardır: Neşet Ertaş ve Zeki Müren.
Bambaşka hayatlardan gelseler, biri kent öbürü köy çocuğu olsa da aynı hayatı yaşadılar. Derin bir hüzün var her ikisinde de. Her ikisi de yorgun öldü. Her ikisini de “bizim memleketin” tuhaf halleri yordu. Birer gün arayla geçen hafta öldüler. 24 Eylül 1996’da Zeki Müren (64), 25 Eylül 2012’de de Neşet Ertaş (74).
Zeki Müren hakkımızı saklı tutup Neşet Ertaş yazalım bu hafta.
Ertaş, bir ehlikeyif ve yaratıcı aşiretin göbeğine bir abdal olarak doğdu. Abdallar; çalıp oynayıp yaşayıp giderlermiş. Dokuz abdal bir kaşıkla geçinirlermiş de eşeklerini kurt yermiş kaşık sesinden duymazlarmış. Aynı dokuz abdal bir kilimde uyurmuş, iki padişah bir kilime sığamazmış.
Abdallar, bu dünyaya on numara büyük. Kıskandıracak derecede beraber yaşama ve barış uzmanları. Mala mülke, makam mevkiye zerre kapılmadan, neşeden zevkten ödün vermeden, saygıda kusur etmeden yaşayıp giden, tamamı müzisyen bir aşiret. Yavaş yaşama pratisyenleri. Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal başka nereden çıkabilirdi?
Durumu Neşet Ertaş / Bayram Bilge Tokel söyleşisinden özetleyelim: “Yine bizim aşiretten birinin babası ölmüş, başsağlığına gelenlere babasını şöyle anlatıyormuş: Benim babam bir ölüm öldü, bir elinde rakı, bir elinde esrail! Allah böyle ölümü herkese nasip eylesin…”
Muharrem Ertaş’ın zamanına kadar müthiş bir özgürlük içinde yaşar giderler Abdallar. Biraz “devrin değişmesi”, biraz zorunlu iskân yasaları, millileşme politikaları ve sair yüzünden abdallar sefaletle tanışır.
Netice? Maalesef ölüm.
Hesap basit: Ertaş öncesinde müzik kayıt edilemiyordu. Bugün dahi kısır olan akademik çalışmalar hiç yoktu. Buna rağmen o devirden yüzlerce isim sayılabiliyor. Muharrem Ertaş’tan sonrasını saymaya çalışalım: Neşet Ertaş, Çekiç Ali, Hacı Taşan, Erol Cöke. Bitti. Hadi siz gayet tartışmalı Ekrem Çelebi ve Şemsi Yastıman isimlerini de katın. Zorlayarak altı isim sayabildik.
Otantik müzikler zordur. “Orası” için yapılmıştır. Oradan dışarı çıkıldığında alışkın olmayan kulaklar yadırgar. Neşet Ertaş yaptığı müzikle bir mucizeyi gerçek kıldı. Öyle besteler yaptı ki o güzelim bozlakları hepimizin kulaklarına “ayarladı”, evcilleşti. Bayram Bilge Toker buna “Makul tavizler verdi” diyor.
Neşet Ertaş hem her ölümlünün modunu değiştirmeye muktedir bir müzisyen, hem de babasından öğrendiğini kitlelere uygun hale getirmiş bir mühendis, mahcup bir dâhiydi.
Bu evcilleşme neticesinde limitli bir dinleyiciye ulaşabilen bu müzik bütün Türkiye’ye mal oldu. Milyonlara mal olurken ölen bir gelenekten bahsediyoruz.
Buraların müziği buraların devletinden çok çekti. İki kere Türkiye’nin müzikleri yasaklandı Türkiye’nin radyolarında. Batılılaşacağız diye aşağılandı bu müzik. Köylerden bağlamaların jandarma zoruyla toplandığı söylenir. TRT isimli o müzik düşmanı kurum güya türküye sahip çıkarken bir örnek kravatlı adamlara bağlama çaldırdı. Bağlama çalıştaki tarzı, kişiye özelliği yedi bitirdi. Zorlama “yöresel ağızlar” denedi. Aynı müzisyen bir Denizli türküsünden sonra bozlak okuyabildi. Çakma aksanlarla. Nida Tüfekçi, “anonim olmayan müzik türkü olmaz” gibi ipe sapa gelmez bir itikat uğruna Neşet Ertaş’ın TRT kayıtlarını sildi, katletti.
Bunlar zulüm tabii. Ama sadece hızlandırıcı sebepler. Halk müziğinin cenazesini sağlayan ortam daha çok maalesef içinde yaşadığımız hayattaki koşturma merakı. Türkü ehlikeyif işidir. Koşturmaya gelmez.
Ortada Neşet Ertaş gibi bir dahi yoksa bir türkü yıllarla oluşur. Birisi dertlenince yahut neşelenince bir türkü “havalandıracak”, civarı sevecek, yıllar içinde optimize olacak ve uzun yıllar sonra nüanslarla söylenen, sahibi belirsiz bir eser haline gelecek. Kimsenin artık buna vakti yok. O birisi hüzün yahut neşe basınca Tweet atıyor yahut cepten arıyor.
Türkiye’de doğal gelişime müdahale Türkünün evrilmeden devrilmesini sağladı. Devrildiği yerde duruyor.
Buraların en kıymetli isimlerinden Muharrem Ertaş sefalet içinde gecekondu köşesinde öldü. Hakkında bırakın kitabı, akademik çalışmayı, eli yüzü düzgün makale yazılmadı, fotoğrafı çekilmedi, kayıt yapılmadı.
Memleketin pek çok bakımdan en verimli bestecisi, enstrümantalisti ve icracısı Neşet Ertaş da sefalet içinde yaşadı.
Üç ay Yugoslavya’da sadece yanında kimlik olmadığı için hapis yatarken bu devletin hiç bir unsuru sahiplenmedi. Hasan Saltık isimli muhterem bütün korsanlarını mahkemeye verip topladığı parayı olduğu gibi Ertaş’a vermeseydi o da muhtemelen son yıllarını sefalet içinde geçirecekti.
Üç yaşında sonradan uğruna türkü havalandıracak kadar âşık olan, 6 yaşında babası askerdeyken köylerden bulgur-un toplayıp geçim derdine ortak olan, ilk düzgün bağlamasını -çaresizlikten- kendisi yapan, sonra beğenene bağlamasını veriveren, sırtında bağlaması memleketin her bir köşesini gezen, bütün Türkiye adını biliyorken mahcupluğundan hâlâ babasının yanında bağlama çalamayan, Zeki Müren’in (şevkten) kafasını duvarlara vurmasını tesis eden adamın yarım yamalak incelenmiş hayatı elbette bir derya.
Umarım artık halk müziğine itibarı iade edilir; paralar harcanır, sözlü tarih çalışmaları, alan araştırmaları yapılır. Türkü barlardan Cemal Reşit Rey’e doğru sınıf atlar. Erkan Oğur’un dediği gibi, “En eski müzik, en yeni müziktir.” Yarın bugüne kalanlar da masal olunca daha çok ağlarız.”

*******************
Güven, güvenli, güvenlik, güvenlikli, güvenlikçi
Bir hocanın işine son verdirecek kadar gözler dönmüş be abi. Basından izlemişinizdir. İşine son verilen hoca ile bir söyleşi yapmış, Nurcan Gökdemir. Söyleşiyi kısaltarak alıyorum. Aslında epeydir, güvenlik paketi ile ilgili birkaç cümle de ben yazmak istiyordum. Hocanın işine son verilmesi tuzu biberi oldu. Bakalım hoca ne demiş, Gökdemir’e. “NURCAN GÖKDEMİR
‘Düşman Ceza Hukuku’nun inançlı uygulayıcısı AKP hükümeti, Kobane direnişine destek gösterilerini bahane ederek hazırladığı Güvenlik Paketi ile tüm muhalifleri baskı altına almanın son hamlesini yaptı. “Hukuka düşman, kişiye düşman” olan bu anlayışla hazırlanan paketi ve dayandığı ceza hukuku kuramını, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan hakkında suç duyurusunda bulunduktan sonra üniversitedeki Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi öğretim üyeliği görevine son verilen ‘düşman’ ilan edilen Prof.Dr. Hayrettin Ökçesiz’le konuştuk.

>> Düşman ceza hukukunu, vatandaş ceza hukuku bağlamında nasıl değerlendirebiliriz?
Düşman Ceza Hukuku’nu savunanlar der ki, “kişi” olmanın yükümlülüklerini reddedenlerin, bunun “hukuk düzenini” yadsıyanların “kişi” olarak görülmesi, kişi olarak işlem görmesi gerekmez. Bunlar “düşman”dır. Çünkü toplum ya da devlet sözleşmesini çiğnemektedirler… Düzen düşmanlarına “vatandaş ceza hukuku”nun tanıdığı hakları tanıyamayız. Bunlarla ilişkimiz, çıkarlarımızın buyurduğu ilişkilerdir, onlara her şeyi yapabiliriz, haklarını korumak amacımız olamaz.

‘İNSAN AV HAYVANIDIR’
Düşman Ceza Hukuku, ceza kanununa göre bir adi suçu işleyeni kişi olarak muhatap alırken, o kanunun geçerlik taşıdığı düzeni yadsıyanı düşman olarak dışlar. Onu tüm temel haklarında ve özgürlüklerinde yok sayar. Onu insan yapan her yönünü reddeder. Düşmana ne yapılırsa, ona da onun yapılması doğrudur. İç güvenlikte daha da ileriye giden uygulamalar ortaya çıkar. Düşman ilan edilen insan bireyinin kendisini koruyan bir ordusu, bir devleti de yoktur.

’GÜVENLİK UĞURSUZ SÖZCÜK’
>> Bir iktidarın düşman ceza hukukunu hukuk sistemine temel almasının nedenleri nedir?
Böyle bir “güvenlik” kavrayışı karşısında, MOBESE’lerin, TOMA’ların, robocopların karşısında siz bir kişi değilsiniz. Terörle mücadele yasaları karşısında, gayri insani iş hukuku normları karşısında siz bir kişi değilsiniz. Araç olarak kullanıldığınız, tüketildiğiniz her yerde siz bir kişi değilsiniz. Siz potansiyel bir düşmansınız. “Düşman Ceza Hukuku”nu canavarlaştıran bir başka olgu “teknoloji” iktidarın bu “düşman” niyetlerini beslemekte ve gerçek kılmaktadır. Bugünün teknolojisi siyasi iktidarları sırtı yere getirilemez ejderhalara dönüştürmektedir.

‘İKTİDARLAR KORKUYLA YAŞAR’
>> Düşman ceza hukukunun Türkiye’deki hukuk sistemine yansımaları var mı? Güvenlik paketi bu açıdan nasıl görülebilir?

Bu tuzaklara ve kısır döngülere karşı elimizde çok güçlü bir formül vardır: Hümanist bir güvenlik tanımı… “Güvenlik, eşit ve daha çok özgürlüğün sürekli kılınmasıdır.” Onlar “güvenlik”le kendilerinin güvenliğini düşünürler. Onların bu kaygıları ve hevesleriyle vücut bulan gayri insani bir “düşman ceza hukukunu” bu ölçütü kullanarak afişe edebiliriz.

‘HUKUK CESARET MESLEĞİDİR’
Hukuk cesaret mesleğidir. Bu cesaret özellikle düşünmek alanında gereklidir. Bunu yapamadığımız yerde iktidarların oyuncağı olur sözlerimiz. “Güvenlik Paketi”nde; molotofkokteyli saldırı aracı sayılacak, maskeli eylemcilere ceza gelecek, gösteriye silahla katılanlara verilecek ceza artırılacak, silahlı eylemciye 2,5-4 yıl arasında hapis cezası verilecek, polisin arama yetkisi genişletilecek, gözaltı süresi 24 saat olacak, eylemlerde verilen zararları eylemciler ödeyecek, sanal ortamda nefret ve teröre çağrı da artık suç sayılacak, polisin yetkilerinin denetimi için Kolluk Gözetim Komisyonu kurulacak, komisyonda STK’ler de yer alacak, istihbari dinlemeleri denetlemek için Meclis’te komisyon kurulacak… Ülkemizde her alanda katliamlar yaşanmaktadır. Bunlardan biri de hukuk katliamı. Hepsine, hukuk katliamına karşı durarak, karşı çıkabiliriz.”, demiş Ökçesiz Hoca.
“Davutoğlu ‘konuştu’: AKP dünyada çığır açtı. Ana muhalefet koltuğu boş. IŞİD saldırmasaydı HDP onlarla kol kola yaşardı. Güvenlik paketiyle ‘normal vatandaşın’ özgürlükleri kısıtlanmıyor
“Başbakan Ahmet Davutoğlu, yeni güvenlik paketiyle özgürlüklerin korunduğunu iddia ederek “Normal vatandaşın özgürlükleri kısıtlanmıyor” dedi.
Başbakan Ahmet Davutoğlu, AKP’nin genişletilmiş il başkanları toplantısında konuştu. Toplantının artık farklı yerlerde yapılacağını açıklayarak il başkanlarına seslenen Davutoğlu “AK Parti’nin 12 yıl içinde yaptıkları sadece bu ülkede benimsenmekle kalmıyor dünyada da çığır açıyor. Bugün bizim siyasetimiz Türkiye sınırlarını aşmıştır. Değerli başkanlar temsil ettiğiniz dava artık Türkiye’nin sınırlarını aşmıştır. Her yerde savunmalısınız” dedi.
EN BÜYÜK IŞİD KARŞITI OLDU!
HDP’yi de hedef alan Davutoğlu, AKP’nin cihatçı militanlarla ilişkileri birçok kez tartışma konusu olmuşken “HDP ‘Zalim bana dokunmuyorsa bin yaşasın’ diyor. İki kelimede bir barış diyen HDP, IŞİD Kobane’ye saldırmasa onlarla kol kola yaşamaya devam ederdi” dedi.

‘KİMSE BİZİ SUÇLAMASIN’
Yeni “İç güvenlik paketi”nin ‘özgürlük’ getirdiğini savunan Davutoğlu, “Hazırladığımız düzenleme güvenlik paketi değil, özgürlüklerin korunması ve iç güvenlik reformudur” dedi. “Kimse molotof kokteylini eline almaya cesaret etmesin” diyen Davutoğlu “Uyarıyorum ve sonra ‘şu yaştaydı’, ‘şu gençteydi’ değil. O zaman bizi dönüp suçlamasın kimse” diye konuştu. Davutoğlu bir de ‘normal vatandaş’ tanımı yaptı: “Yeni pakette normal vatandaşın özgürlüklerini kısıtlayacak tek bir madde yoktur.”

GÜVENLİKLİ ‘ÇÖZÜM’
Çözüm sürecine dair de konuşan Davutoğlu, süreci ‘güvenlik’ anlayışından bağımsız görmeyen yaklaşımını tekrarladı: “Onlar inadına yıkarken biz inadına inşa edeceğiz. Bizim Kobane’ye ne kadar yardım yaptığımızı halkı sokağa çıkaran HDP çok iyi biliyor. Tam da bu olaylar sonrasında birçok faaliyete hız verdik. Türkiye iki şeyi aynı anda yürütmeye kararlı. Hem çözüm sürecini devam ettireceğiz hem de kamu düzenini bu topraklarda egemen kılacağız.”(Bir gazete haberinden alıntı)

“İBRAHİM Ö. KABOĞLU; ‘Kazanılmış haklar’ başlıklı yazısında
İki haftadır propagandası yapılan ve iki gün önce açıklanan “güvenlik paketi” , sivil yönetimde bir ilk. Hak ve özgürlüklere karşı güçlü dalgada ise, son 50 yılda üçüncüsü:
– 12 Mart 1971: Siyasilerin özgürlüklerden şikâyeti, Anayasa değişikliği yoluyla sıkıyönetim ortamında askerlerce giderildi.
– 12 Eylül 1982: sivillerin talepleri, özgürlüklerin askıya alındığı askeri yönetim sırasında Anayasa yoluyla karşılandı.
– Ekim 2014: Askeri darbe, muhtıra, sıkıyönetim veya olağanüstü bir hal olmadığı halde, hak ve özgürlüklere karşı dalga, “olağanüstü bir yönetim” zihniyetinden beter.
Öngörülen “polisiye yetkiler”, 1971 Anayasa değişiklikleri ile, yargısal güvencelerin yerini, “gecikmesinde sakınca bulunan haller” kaydıyla kolluk yetkilerinin almasını andırıyor. Bu yetkileri pekiştiren 1982 Anayasası ile “12 Eylül rejimi” ortaya çıktı.
2001’de, kolluk yetkilerinin önemli bir kısmı Anayasa’dan ayıklanarak, kişi özgürlüğü ve güvenliği konusunda yargısal güvenceler getirildi.
Önceki gün Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın çifte açıklaması, 2001 “Anayasa kazanımları”nı yok sayıyor: özellikle, polisin gözaltı ve arama yetkileri, kişi özgürlüğü ve güvenliği üzerinde ciddi bir tehdit. Diğerleri ile birlikte, düzenlemeler bir bütün olarak, ifade özgürlüğü ve toplu özgürlükleri boğma iradesini ele veriyor. Siyaseten ifadesi ise şu: “ Gezi temelinde ülke bütününe yayılma olasılığı bulunan demokratik muhalefeti Kobane üzerinden vurmak”.
Bu arada, “90’lı yıllara dönüş yok” şeklinde “güven telkin edici” açıklamalar karşısında, anayasal ve yasal düzlemde, dönemin olumlu adımlardan sadece ikisini hatırlayalım:
– Savunma hakkı: 1992’de CMUK’ta yapılan değişiklikle, gözaltına alınma anından itibaren tanınan avukat bulundurma hakkı, birçok Avrupa devletinde tanınmış değildi.
– 1995 Anayasa değişikliği: Başta devlet “kutsal” sıfatından arındırılarak, hak ve özgürlük yasaklarına ilişkin kayda değer ayıklamalar yapıldı.
Sonra, amaç eğer gerçekten özgürlükler güvencesi ise, kamusal mekânda hak ve özgürlüklerini kullanan geniş kitleler –şiddete başvuran tikel gruplar bahane edilerek- sürekli itibarsızlaştırılmaz ve terörize edilmez.
Olağanüstü halin bile, anayasal olarak süresi, mekânı ve sınırları belli olmasına karşılık, şu anda yapılmak istenen, bütün zamanlar için, bütün Türkiye’de ve sınırları belirsiz yetkilerin tanınması.
Bu nedenle, idari ve kolluk güçlerine tanınan engelleyici, bastırıcı ve keyfi yetkiler, aslında hak ve özgürlük öznelerinin hareket alanını daha da meşrulaştırıyor. Kuşkusuz, molotof kokteyli veya maske, özgürlük kullanımıyla bağdaşmaz. Buna karşılık, kolluk gücünün yaka numarasını saklaması veya rastgele gaz sıkması da, görev ve yetkisini kötüye kullanmasının ötesinde açıkça suç.
Ne yapmalı? Öncelikle, bu düzenlemenin arka planını sürekli teşhir etmeli. Sonra, AYM’nin iptalini sağlamaya çalışmalı. Nihayet, hak ve özgürlük kullanımında, görev ve yetki tecavüzlerine karşı sivil itaatsizlik bağlamında “direnme hakkı” alanını sürekli pekiştirmeli. İnsan hakları uluslararası –başvuru yolları dahil- standartları da, demokratik muhalefetin genişletilmesi yolunda meşru zemin olarak kullanılmalı…”diyor…
Kadir Cangızbay İD, AOÇ de başlıklı yazısında “Son bir para cezalarının yeniden yapılandırılması oyunu çıkarttılar, gerek onda, gerekse bir öncekisinde, herkese af var, ama sigara içme cezalarına yok. Bu, her şeyden önce, anayasadaki eşitlik ilkesine aykırı; ancak çok ama çok daha önemlisi, reisin kişisel kaprisinin devlete temel alınması suretiyle, gerisinde sekiz yüzyıllık Selçuklu ve Osmanlı, 90 yıllık da Cumhuriyet yatan bir ülkenin, aşiret/kabile devletinin de gerisindeki bir varoş lümpenliğine ram edilmesi: ‘Yeni Türkiye’, aşiret/kabile devletinden de daha geri; zira bunlarda yazılı bir hukuk olmasa da, İngiltere’deki yazılı olmayan anayasa misali, bayağı sağlam bir ‘teamül’ hukuku varken, Erdoğan açıkça “ben teamül falan dinlemem” diyor.
Bunlar, yer yüzü coğrafyasını ‘dar-ül islam’ ve ‘dar-ül harp’ diye ikiye ayırırlar; soykırımcı El Beşir’in Sudan’ını veya pedofil Mursi’nin Mısır’ını ‘bizim eller’, biz ‘insan’ları da ‘dar-ül harp’ unsurları olarak görüp, Siyonist devlet gözündeki Filistinli Arap misali kendi vatanımızda ‘yok’ veya ‘parya’ etmeye niyetli/yeminlidirler.
Kısacası IŞİD, Suriye’de Irak’ta çarpışadursun, İD Türkiye’de kurulmuştur bile, hem de bir zamanların o güzelim Atatürk Orman Çiftliği’nin kalbinde.”, diyor…
Peki bu gördüğünü indir, tuttuğunu götür yasası hakkında sen düşünüyorsun diyenlere söyleyecek söz bulamıyorum. Ortadoğu’nun kaosu ülkemizin içinde iken bu türden yeni güvenlik yasaları gözümü korkutuyor. Güven, güvenli, güvenlik, güvenlikli, güvenlikçi gibi sözcükler ne kadar emniyetli bu topraklarda, bilemiyorum. Tanıklık yaptığımız şu günlerde ülkemin coğrafyamın emniyetinden şüphe duyuyorum.İç ve dış koruyucu kurumlarının eli kolu bağlanmış. Sınırların yol geçen hanı olmuş. Dış basında raks eden kıvrak yönetici veya Turuva Atı’nda yardım ileten yöneticilerimizin karikatürleri hepimizin zoruna gidiyor da, bir şeyler yapılamıyor. Her ne kadar hukuka, insan haklarına saygı gerek ve geriye, Tek yol kalıyor halkın kendi gücü. Birleşik bir haziran hareketi yeniden, yine görünüyor gibi. Ben hatırlatayım da, siz kulak arkası edip, günlük rutin hususi meselelerinize mi dalarsınız, ne olacak bu memleketin hali mi dersiniz? Onu da bilemem…!
Not. M.Kemal in ölüm yıldönümü bugün, yaşananları hissediyor mu ki?

********************
Hacı Ilgar
11 Mayıs 2014 Pazar günü sabah saatlerinde geçtim bilgisayarımın karşısına klavyemin tuşlarına ne yazarım Hacı Ilgar ile ilgili diye. Hiçbir şey yazasım gelmedi. Sosyal medya üzerinden duygularını belirten, ölümünü duyuran arkadaşlarımıza geri dönen üzüntülü ifadelerini, o arkadaşlara da sor(a)madan gazetemdeki sütunumda paylaşacağım. Beni bağışlarlar umarım. Devrimci kardeşimiz Hacı ılgar için az bile yazmışlar. Işıklar içinde ol, nur içinde yat, ışıklar içinde yat. Yıldızlara selam eyle.
78 kuşağının, Mülkiye’de ve Kırşehir’deki öncü isimlerinden çok değerli dostumuz, mücadele arkadaşımız, ağabeyimiz Hacı Ilgar’ı kaybettik. Hepimizin başı sağolsun. Yıldırım Kaya
Uğur Alemdar başsağlığı dilerim
Selma Şahin Çakır Bu bizim haci dayi mi? Sıdıklıdan…
Duygu Göktas Başınız SAĞOLsun hocam
Ertugrul Gultekin Isiklar icinde yatsin
Meryem Dogan Aydogmus :(((((
Meryem Dogan Aydogmus Bende yeni duydum ademden
Döndü Özbilen cokuzuldum yurt dısındayım gelemıyom dostlar nolur eksıgıyle gedıgıyle ılımıze hızmeetı nolur kırmızı karen fıllerle donatın o cok severdı kırmızı karan fıllerı
Döndü Özbilen yıldırım hocam basımız sagolsun yurdısın dayım senın yazını gorun ce ıstemeden goz yaslarım sel oldu ona yakısır bı cenaze kaldırın onun emegı cok ılımızde
Hacer Akman Alaş Başınız sağolsun başkanım
Yıldırım Kaya Cenazesi yarın kalkacak, kır çiçekleri ve karanfillerle YILDIZLARA yolcu edeceğiz. Kırmızı karanfil ona az gelecek. Halkların kardeşliği mücadelesi bir yiğit YOLDAŞINI kaybetti.
Şaban Topak Can dost ışıklar içinde yatsın.
Ekmel Uygur Dincoz Işıklar içinde uyusun.
Kaya Emin Kaybettiğimiz her Yıldızımız derin bir üzüntü bırakıyor, sanki hayat bir anda duruyor . Işıklar içinde uyu, senden önce gönderdiğimiz tüm Yıldızlarımıza selamımızı unutma Yoldaş…
Ali Apaydin Can dost ışıklar içinde uyusun yiğit yoldaşımız.
Yıldırım Kaya Şimdi Sıdıklı Küçükboğaz köyünden dönüyoruz, yarın Aliçam Camisi’nde öğle namazından sonra, Sıdıklı Küçükboğaz Köyünde Güzel İnsan’ı yıldızlara uğurlayacağız.
Osman Biçer Başımız Sağolsun!
TC Tevfik Dündar Allah rahmet eylesin, başınız sağ olsun.
Gülizar Kılıç Başımız sağ olsun. Sana da aşk olsun YILDIRIM Dostları İhmal etmiyorsun.
Tekin Tekten Kalp krizimi geçirmiş acaba.
Mustafa Turna başınız sağolsun ışıklar içinde uyusun .yıldırım hocam
Sabri Yavuz yigit adam inancli insan partimizin dusuncelrerimizin yigit adami aile dostu arkadasim hic beklenmedik bir anda kaybettigimiz bu yigit adamin ailesine heoimize bas sagligi diliyirum rahmet diliyorum bu yigit adami asla unutmayacagiz
Mesut Duran Allah rahmet eylesin
Süleyman Atılgan ışıklar içinde uyu güzel insan.Ruhun şad olsun.
Ramazan Borhan 78 kuşağının devrimci önderi ; Mücadeleni unutmayacağız, ışıklar içinde uyu.
Orhan Toygar Başımız sağ olsun yiğit hacı nur icinde yat rahmet diliyorum
Şakir Şenol Kırşehir de devrimci hareketin ilk gözü kara neferlerinden Hacı Abi, ışıklar içinde ol.
Emir Sancar TOPRAGI BOL OLSUN
Fatih Güler Allah rahmet eylesn
Şehriban Taşdemir Başınız sağolsun
Mesut Ay-ak Hacı kardeşim nurlar içinde yat.Seni unutmayacağız.
Mehmet Deniz Basimiz sagolsun
Huseyın Nacar ışıklar içinde yatsın
Ramazan Tekin Ruhu şad olsun

Kırşehir Lisesi mezunlarından, dönem arkadaşımız Hacı ILGAR’ın vefat haberini teessürle öğrendik.
Merhuma rahmet, kederli ailesine ve tüm arkadaşlarımıza baş sağlığı dileriz.İzzet Selçuk Cumaoğlu
Sabit Gunes Sevenlerinin başı sağolsun…
TC Cihan Baktir Aydin Üzgünüm Hacı Ilgar için,tüm arkadaşlarımın başı sağolsun.
TC Tevfik Dündar Allah Rahmet eylesin, Geride kalanların başları sağ olsun.
Halıse Kavlak Oktar Allah rahmet eylesin
Fatma Taşkın Allah rahmet eylesin
TC Levent Oker Allah rahmet eylesin
Hikmet Filizgök Allah rahmet eylesin , sevenlerininve tüm arkadaşların başı sagolsun .
Atik Demir Allah rahmet ı eylesin
Ali Akdoğan Tanrım rahmet eylesin. Yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.
Yıldırım Erkal ALLAH RAHMET EYLESİN.
Rasim Özdemir Yaşam denen şey bu …bir varsın bir yoksun..O 70’li Yılların ortasında o gençliğimizin dante gibi ortasında olduğumuz yıllarda’ki Hacı Ilgar . Gözlerimin önüne geldi de !!..Ne söylenir ki, ALLAHTAN RAHMET DİLEMEKTEN BAŞKA..Başımız sağ olsun..
TC Recep Analı Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun
Nimet Arikan COK UZULDUM. HASTALIGI NEYMIS?
Turan Karaca allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun
Pınar Egeli Ertem Nur icinde yatsin..Uzun zaman hasta oldugunu saniyorum..
Sevinç Dündar Bahat Allah rahmet etsin….
Şakir Şenol Kırşehir de devrimci hareketin ilk gözü kara neferlerinden Hacı Abi, ışıklar içinde ol.
TC İzzet Selçuk Cumaoğlu Hocam, sırt ağrısı yoğunlaşınca arkadaşını arayıp haber vermiş, kalp krizi geçirdiğini anlamış, arkadaşı gelene kadar hayatını kaybetmiş.
Suphi Gülsu Sevgili Hacı Ilgar ansızın gelen kalp krizi nedeniyle kaybetmiş olduğumuzu büyük bir üzüntü ile öğrenmiş bulunmaktayım. Kendisine Allah’tan rahmet, değerli ailesine, yakınlarına ve geçmişten günümüze yanında olan, olmaya çalışan tüm dostlarının sevenlerinin başı sağ olsun. Celal Gülsu
Pınar Egeli Ertem Cok uzuldum..Ben hasta oldugunu saniyordum..Son zamanlar da hic gorunmuyordu…Nurlar da yatsin..
TC Cihan Baktır Aydin: Tüm bir hayata neler sığmaz ki? Güle güle arkadaşım .Bir dönem kapandı sanki .Çocukluk , gençlik bir solukta bitiverdi aniden .Üzgünüm

Sevgili Haci Hoscakal
• Bayram Bağcı bir namazlik saltanat , gule gule bozkirin hircin cocugu gule gule
Ebru Öztürk Kuzukıran allah rahmet eylesin iyi bir insandı severdim.
Bayram Bağcı belki yarim kalan hatiranin acisini topraga goturdun ,ama bu halkin buhatirayi tamamlayacagina inancim tamdir
Ayse Abali Allah rahmet eylesin …
SEVGİLİ ARKADAŞLAR HACI ILGAR’I KAYBETTİK.ÇOCUKLUK VE GENÇLİK ARKADAŞIMA ELVEDA DERKEN ,HEPİNİZE BAŞSAĞLIĞI DİLİYORUM
• Mine Cem Allah rahmet eylesin.
TC İzzet Selçuk Cumaoğlu Allah rahmet eylesin, başımız sağolsun.
Figen Çelikten baş sağlığı diliyorum…
Ethem Oklaz Allah rahmet eylesin.
Hikmet Filizgök Allah rahmet eylesin, tüm sevenlerinin başı sagolsun.
Nimet Arikan COK UZULDUM. NESI VARDI?
TC Cihan Baktir Aydin Kalp krizi geçirmiş Başka bilgi yok .Sevgili ogremenim
Nimet Arikan ALLAH RAHMET ETSIN. KALANLARINA SABIR VERSIN.
Şakir Şenol Kırşehir de devrimci hareketin ilk gözü kara neferlerinden Hacı Abi, ışıklar içinde ol.
Sukran Vurgun Ercan Erkenden O da birakip gitti De
Sukran Vurgun Ercan Sevenlerine , hepimize bassagligi, sabirlar diliyorum.
Özcan Gültekin ALLAH RAHMET EYLESİN YAKINLARINA VE SEVENLERİNE SABIRLAR DİLİYORUM.
SEVGİLİ ARKADAŞLAR HACI ILGAR’I KAYBETTİK.ÇOCUKLUK VE GENÇLİK ARKADAŞIMA ELVEDA DERKEN ,HEPİNİZE BAŞSAĞLIĞI DİLİYORUM. Cihan Baktır Aydın
• TC Vertcolline Capulcan Güzel Başım sağolsun arkadaşım
TC Cihan Baktir Aydin Teşekkürler .Nurhan .
Ayla Al-Balci basin sagolsun guzelim
Birol Abakay Başınız sağolsun. hemşehrilerimizin başı sağolsun
Nesrin Arık Cihancığım, başın sağ olsun.Allah rahmet etsin..
Elife Yesilkaya basiniz sagolsun
TC Suzan Köksal Şılar Basın sag olsun arkadasım
Mehmet Delikanlı Ne diyebiliriz .HACI her zamanki yaptı yapacağını.Kolay değil onun yerinde kim olsa çoktan gitmişti.O HAYATIN ACIMASIZLIĞINA , KALLEŞLİĞİNE 35 YIL DİRENDİ SAVAŞTI . ONUN BU SAVAŞINDA KIRŞEHİR VE DIŞARI’ DA YAŞAYAN BEN DAHİL YANINDA DURAMADIK.ACISINI VE SIKINTILARINI PAYLAŞAMADIK. VEFASIZLIK YAPTIK.O ÇOK KİMSELERİ TAŞIDI. AMA BİZ ,ÇOKTUK BUNA RAĞMEN TAŞIYAMADIK. HAYATIN ACIMASIZLIĞINA TERK ETTİK. LÜTFEN: BU SON OLSUN, BÖYLE CEVHER ARKADAŞLARIMIZI UNUTMAYALIM YANINDA SAF ALALIM.
Semran Kara Başın sağolsun canım
Peri Egeli Yazıcı Basiniz sagolsun Cihancim..
TC Cihan Baktir Aydin Sevgili Haci ben tiyatroda çalışırken hep gelirdi yanıma .O kadar çok protokol gelirdi ki yanıma Bir seferinde bunlar kim ki Cihan hep karsiliyorsun ilgileniyorsun derdi .Gelenlere politik durum değerlendirmesi yapar .Karşısındaki ni sessiz birakirdi. Bazen insanlar yalnızlığı tercih ederler koca bir ömre her zaman herseyi sigdiramiyoruz
Hürriyet Türkmenoğlu cicoo bizim hacı abimi ölen?
TC Cihan Baktir Aydin Evet Hurus .Bugün kalp krizinden
Hürriyet Türkmenoğlu cok üzüldüm.. başınız saolsun.. cok renkli,kültürlü ve candan insandı. en son kırşehirde kaan o ve ben birer çay ve sigara içmiştik.. ruhu şad olsun..
Zeynep Gül Özşen Işıklar içinde olsun…
T C Hayriye Kiliç Sevgili Cihan, basin sag olsun canim, Allah rahmet eylesin amin
Unutulmadin Sevgili Hacı Ilgar TC Cihan Baktır
Mehmet Delikanlı
Çok Değerli 46 yıllık canımız ciğerimiz Lise ve Ankara’ da 1972 SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ ÖĞRENCİLİK yıllarında ,Ekmeğimizi Aşımızı Evimizi Paylaştığımız YİĞİT ÖZÜ SÖZÜ DOĞRU .KADER ARKADAŞIMIZ.
Bilgi birikimi her konuda donanımlı ve hareketli ,KIRŞEHİR VE ANKARA’DA DEVRİMCİ MÜCADELESİ İÇERİSİNDE PAY SAHİBİ OLAN, EKONOMİK İMKANLARINI ARKADAŞLARI İLE PAYLAŞAN DAVA ARKADAŞIMIZ,.
Daha sonra aflarla SBF bitiren , TOKTAMIŞ ATEŞ HOCADAN DOÇ.DR luk tezini alıp Ünversitelerde görev alma azmi ile dolu, bu arada HAYATIN GÜÇLÜKLERİ ve BEHÇET hastalığı ile’ de mücadele eden, ONUNLA YOLA ÇIKAN ÇOK KİŞİLERİN. Bu gün bir yerlerde,
Hanı bir atasözü vardır ” MUM DİBİNE IŞIK VERMEZ” ” TERZİ SÖKÜĞÜNÜ DİKEMEZ ” SÖZLERİ TAM DEVRİMCİ YİĞİT ARKADAŞIMIZA ÖZGÜ SÖYLENMİŞ SÖZ GİBİ YERİNE OTURMUŞTUR.
” DİLİM VARMAYARAK ”” HACI ILGAR ”’ ARKADAŞIMIZI , HİÇ BEKLENMEDİK ,GENÇ DENİLEBİLECEK YAŞTA 09. MAYIS 2014 SAAT 16.00 SIRALARINDA KALP KRİZİ SONUCU HAYATA VEDA ETMİŞTİR. AİLESİNE VE SEVENLERİNE SABIRLAR VERSİN.ALLAH RAHMET EYLESİN. IŞIĞI BOL OLSUN.
DEFİNİ 10 MAYIS CUMARTESİ GÜNÜ KIRŞEHİR’DE YAPILACAKTIR. TÜM DOST , GEÇMİŞTE ÇOK ŞEYLERİMİZİ PAYLAŞTIĞIMIZ AHTI VEFASI OLAN VE GÖSTERMEK İSTEYEN ARKADAŞLARIMIZI ,YİĞİT CAN YOLDAŞIMIZIN VEDASINDA BULUŞMAK ÜZERE DERİN ÜZÜNTÜLERİM İÇERİSİNDE .
ALDIRMA HACIM ALDIRMA .GÖRECEK ÇOK GÜNLER VARDI AMA, OLMADI.ACELEN VARDI SANKİ, BEKLEYEMEDİN .ARTIK SEN AYDINLIK GÜNLERİ VE DOĞACAK GÜNEŞİ GÖKYÜZÜNDEN SEYREDEREK ŞAHİT OLURSUN.
HACI ILGAR SENİ UNUTMAYACAĞIZ , UNUTTURMAYACAĞIZ..YOLUN AÇIK OLSUN..
Bugün , Kırşehir ‘de, Sevgili Hacı Ilgar’ı , onu seven dostlarıyla beraber ,son yolculuğuna uğurladık. Bazı insana ölüm hiç yakışmıyor. Hacı’ya da yakışmadı. Öğrencilik yıllarımda tanıdığım zeki insanlardan biriydi Hacı Ilgar. Türkiye insanına çok faydalı olabilecekken , sosyalist düşüncelerinden dolayı, Türkiye Cumhuriyetinin Gerici, faşist, yoz hükümetleri tarafından çalışması engellenmiş devrimcilerden biriydi o. Onu hep saygı ve özlemle anacağım. Güle Güle sevgili Hacı.
Hamiyet Yonca Gönül Allah rahmet etsin.
TC Tevfik Dündar ŞUNA KISACA EMPERYALİST UŞAKLARI, YALAKALARI, İŞ BİRLİKÇİLERİ DESENE NADİR HOCA. TEKERLERİNE ÇOMAK SOKAN HERKESİ ACIMADAN HARCADILAR. NE MUTLU HACI ILGAR KARDEŞİMİZE ECELİ İLE VEFAT ETTİ. NURLAR İÇİNDE YATSIN.
Özer Uzbilek Toprağı bol olsun.
• Ali Riza Ugan tuhh bee! allah rahmet eylesinn!
TC İzzet Selçuk Cumaoğlu Allah rahmet eylesin
Şakir Şenol aynen katılıyorum, doğru söylüyorsun Nadir Abi.
Ibrahim Altunsaray ALLAH RAHMET EYLESİN !ÇOK ÜZGÜNÜM….
Hikmet Filizgök Allah rahmet eylesin,tüm sevenlerinin başı sagolsun ,üzgünüm.
Özcan Gültekin ALLAH RAHMET EYLESİN,AİLESİNE VE SEVENLERİNE SABIRLAR DİLİYORUM.
Ali Galip Küreksiz MEKANI CENNET OLSUN.AİLESİNE BAŞSAĞLIĞI VE SABIR DİLERİM.
Tahir Çakır Hacı’yı özlemle anıyorum ve hep anacağım yiğit onurlu bir arkadaşımızdı,ruhu şad olsun.Seni hiç unutmayacağız Hacı.
NOT ; ARKADAŞLAR BU YAZI VE SÖZLERİMİ SAKIN YANLIŞ ANLAMAYACAĞINIZ DÜŞÜNCESİYLE PAYLAŞIYORUM.
CEFASINI ÇEKEN ,SEFASINI SÜRMEYEN ” HACI ILGAR’ . BUNUN ÇOK FAZLASINI HAKETMİŞ BİRİDİR.
BU ÖVGÜYÜ HAK EDEN KİM OLSAYDI. AYNI DUYARLILIKLA BURADAN PAYLAŞIRDIM.
Mehmet Delikanlı
Çok Değerli 46 yıllık canımız ciğerimiz Lise ve Ankara’ da 1972 SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ ÖĞRENCİLİK yıllarında ,Ekmeğimizi Aşımızı Evimizi Paylaştığımız YİĞİT ÖZÜ SÖZÜ DOĞRU .KADER ARKADAŞIMIZ.
Bilgi birikimi her konuda donanımlı ve hareketli ,KIRŞEHİR VE ANKARA’DA DEVRİMCİ MÜCADELESİ İÇERİSİNDE PAY SAHİBİ OLAN, EKONOMİK İMKANLARINI ARKADAŞLARI İLE PAYLAŞAN DAVA ARKADAŞIMIZ,.
Daha sonra aflarla SBF bitiren , TOKTAMIŞ ATEŞ HOCADAN DOÇ.DR luk tezini alıp Ünversitelerde görev alma azmi ile dolu, bu arada HAYATIN GÜÇLÜKLERİ ve BEHÇET hastalığı ile’ de mücadele eden, ONUNLA YOLA ÇIKAN ÇOK KİŞİLERİN. Bu gün bir yerlerde,
Hanı bir atasözü vardır ” MUM DİBİNE IŞIK VERMEZ” ” TERZİ SÖKÜĞÜNÜ DİKEMEZ ” SÖZLERİ TAM DEVRİMCİ YİĞİT ARKADAŞIMIZA ÖZGÜ SÖYLENMİŞ SÖZ GİBİ YERİNE OTURMUŞTUR.
” DİLİM VARMAYARAK ”” HACI ILGAR ”’ ARKADAŞIMIZI , HİÇ BEKLENMEDİK ,GENÇ DENİLEBİLECEK YAŞTA 09. MAYIS 2014 SAAT 16.00 SIRALARINDA KALP KRİZİ SONUCU HAYATA VEDA ETMİŞTİR. AİLESİNE VE SEVENLERİNE SABIRLAR VERSİN.ALLAH RAHMET EYLESİN. IŞIĞI BOL OLSUN.
DEFİNİ 10 MAYIS CUMARTESİ GÜNÜ KIRŞEHİR’DE YAPILACAKTIR. TÜM DOST , GEÇMİŞTE ÇOK ŞEYLERİMİZİ PAYLAŞTIĞIMIZ AHTI VEFASI OLAN VE GÖSTERMEK İSTEYEN ARKADAŞLARIMIZI ,YİĞİT CAN YOLDAŞIMIZIN VEDASINDA BULUŞMAK ÜZERE DERİN ÜZÜNTÜLERİM İÇERİSİNDE .
ALDIRMA HACIM ALDIRMA .GÖRECEK ÇOK GÜNLER VARDI AMA, OLMADI.ACELEN VARDI SANKİ, BEKLEYEMEDİN .ARTIK SEN AYDINLIK GÜNLERİ VE DOĞACAK GÜNEŞİ GÖKYÜZÜNDEN SEYREDEREK ŞAHİT OLURSUN.
HACI ILGAR SENİ UNUTMAYACAĞIZ , UNUTTURMAYACAĞIZ..YOLUN AÇIK OLSUN..
Mehmet Delikanlı Ne diyebiliriz .HACI her zamanki yaptı yapacağını.Kolay değil onun yerinde kim olsa çoktan gitmişti.O HAYATIN ACIMASIZLIĞINA , KALLEŞLİĞİNE 35 YIL DİRENDİ SAVAŞTI . ONUN BU SAVAŞINDA KIRŞEHİR VE DIŞARI’ DA YAŞAYAN BEN DAHİL YANINDA DURAMADIK.ACISINI VE SIKINTILARINI PAYLAŞAMADIK. VEFASIZLIK YAPTIK.O ÇOK KİMSELERİ TAŞIDI. AMA BİZ ,ÇOKTUK BUNA RAĞMEN TAŞIYAMADIK. HAYATIN ACIMASIZLIĞINA TERK ETTİK. ADIMA UTANIYORUM.LÜTFEN: BU SON OLSUN, BÖYLE CEVHER ARKADAŞLARIMIZI UNUTMAYALIM YANINDA SAF ALALIM.
Suphi Gülsu Mehmet Abi yazın yerinde ve çok anlamlı olmuş.
Üçler Umucu ailesine başsağlığı diliyorum
Üçler Umucu Hacı ile ilgili yorumunu beğendi
Pınar Egeli Ertem Ne yazikki Ankara da oldugum icin torene katilamayacagimdan dolayi uzgunum..Allahim rahmet eylesin…Nurlar icinde yatsin..
Sabit Gunes Tüm sevenleri ve devrimcilerin başı sağolsun…
• Döndü Özbilen ben bır ıkısatır yazmıstım sakır hocam kısacık ama hacı agbıyı anlatıyordu sımdı sana yazayım hacıılgar hıc parayı sev medın hıc yalaka olmadın hep muhale fetın olması gerekenın en ıyı sını ısterdın rahat yasaman gerekırken elının tersı ıle ıtın hep zor kosullarda yasadın erken gıtın uz dun bızı halk ların kardeslıgı konusun da heponde oldun denız ler ıbrahım kay pak kayalar mazlum doganlar yoldasın olsun ısıklar ıcınde uyu dıye yazmıstım.sıradan bırı degıldı hacı agbı oyle bır ıkı kelıme ılede ıfade edılecek ınsan degıldı kırsehır kıymetını bılemedı

******************

Hak değirmen
Eskiden ufak tefek nizalarda, “hak dearmende olur”, diyerek iki taraf sulh edilmeye çalışılırdı. Demek ki değirmende ki un hakkı, sıra hakkı çok önem arz edermiş. Paryalıktan ve tebaalıktan ve de padişahın kulluğundan yeni kurtulmuş bir toplumun şahıslarının hak ve hukuku da zamanı geçince veya hiçbir zaman sunulamıyor. Mantalite aynı zira. Benim adıma beni yönetenler kendilerini benim de sahibim sanıyor. Onların verdiği kadar ile yetineceksin. Onlar devletin sahibi oluyorsa biz kim oluyoruz? Dolayısı ile bir türlü hukuk devleti olamıyoruz vesselam…
Aylarca uyutulup yaşaması için çalışılan Berkin Elvan’da, son olarak Gezi şehidi olarak tarihe geçti. Yüz binler Gezi’nin simgesi haline gelen Berkin için yürüdü. Bir milyon iki yüz bin kişi olduğu söylendi, İstanbul’da. Kırşehir’de bizde Cacabey Meydanı’nda toplanıp, hükümet partisinin il başkanlığı önüne giderek, sorumluların bulunup cezalandırılması, hesabının sorulması mealinde bir basın açıklaması yapıp dağıldık. Açıklamamız sırasında pankartımıza saldıran meczup için, davacı dahi olmadık. Basın açıklamamızı güvenlik güçlerine önceden haberdar ettik. Parti binası önü güvenlik güçlerince kapatılınca yol trafiğe kapandı, iki dakikalık. Sonra birlikte açıklama mahallinden sessizce ayrıldık. Daha Berkin Elvan’ın kırkı çıkmadan güvenlik güçlerince soruşturma başlatıldı, hakkımızda. Peki nerede insan hakkı ve hukuku? Bu konularda onlarca beraat kararına rağmen, saldırganın soruşturulacağı yerde bizlerin soruşturulması gerçekten manidar…Fazla yazmak istemiyorum, hukuk diliyorum yalnızca.
İnsan haklarına aykırı bir şekilde İstanbul Taksim Gezi Parkı’nı belediyeden korumak için başlatılan eylemlere Gezi adını verdik kısaca. Gezi için canlar verdik. Belediyenin ve valiliğin Gezi hırsı halen sürüyor anlaşılan ki; 1 Mayıs’ta Taksim’de eylem yapılmayacak kararı alınıverdi. Sınıf ve sendikalar ve sosyalistler kararlı Taksim ‘e 1 Mayıs alanına 1 Mayıs kutlamaları için çıkılacak. Bakalım uluslar arası kazanımlara uyarak geri adım mı atacak hükümet ve onun twitter ci valisi ya da her yıl olduğu gibi inatlaşma sürdürülüp insanlara saldırılacak mı, göreceğiz. Yani kısaca ne hakkı ne hukuku ne de hukukun üstünlüğü kardeşim mi denilecek?
İlimizde benimde tertip komitesinde olduğum, komite başkanına, Cacabey Meydanın da işçi sınıfına miting izni verilmeyeceği söylenmiş, şifahi olarak. Yani benim gösterdiğim yerlerden birisinde bayram kutlaması yapılacak. O kadar. Niye ? Ben bilirim. Hak, hukuk? O kadar…
İleri demokrasinin nimetleridir bunlar herhalde. Merak ettiğim bir konu var ki, bizlerden ırak. Irak demek ile olmuyor işte. Bağıra çağıra geldi çattı. Bu hafta gürültülü ya da sessizce çıkacak yeni mit yasası. Yasa çıktıktan sonra ki ülkemin yeni halini düşünmek istemiyorum. Yeni mit yasasını konu alan iki yazıdan alıntılar da bulunacağım. Umarım olayın vahametini anlarsınız. Ya da başına gelmeyenin hoşuna gelirmiş mi, diyelim?
“O günler geçti, geldik bugünlere… En büyük otorite olan devlet karşısında el pençe divan olan Efe, şimdi kendi konumunun gücüyle herkesin kendisi gibi olmasını istiyor: Korkun ulan! Titreyin benden!..

Neden?

Ben devletim!

Hayatı devlet denilen ezme makinesine karşı mücadeleyle geçmiş olanlar yer mi bu sahte Efenin naralarını?

Sahte Efe’nin gücü, bütün mahalleyi toplayıp oradan gelen geçeni pataklayan mızıkçıya benziyor. Durumu iyi ise taarruz ediyor. Yok, gözüne kestiremeyeceği biri varsa, anında çark ediyor.

Şu sıralar yine ipten kazıktan kurtuldu:

-Bağlanacak durumda! N.Alpman”

“Gerekçede ne yazarsa yazsın dünya alem biliyor ki bu Kanun muhalifleri içeri tıkmak için çıkarılıyor. Kanun maddesi MİT’e “tüm örgüt veya oluşumlar ve kişilerle doğrudan ilişki kurma” yetkisi veriyor. Teklifin 3’üncü maddesiyle MİT’e “yalan makinası kullanma, kimlik değiştirme, iletişim altyapısından yararlanma, hayali şirket kurma, hayali şahıs yaratma” gibi havalı ve anti demokratik bir sürü yetki verilmiş. Teklifin 12’inci maddesine göre “MİT elemanları görev, faaliyet ve yardımları sebebiyle sorumlu tutulamaz” hükmünü taşıyor. Görevlendiren MİT yetkilisi soruşturulamıyor ve yargılanamıyor. Suçüstü hali olsa dahi yargılanamıyor. Kameraların önünde bir MİT görevlisi bir Milletvekilini vursa yargılanamıyor. Çünkü teklifin 7’inci maddesine göre suç işleyen MİT görevlisinin soruşturulması bile Başbakan’ın ön iznine tabi. Cumhuriyet Savcılarının eli kolu bağlanmış. MİT mensuplarıyla ilgili ihbar veya şikayet aldıklarında durumu MİT’e bildirip bekleyecekler. MİT şikayet konusu işlemin görev ve faaliyet alanında olduğunu bildirirse Savcı hiçbir işlem yapamayacak. Örneğin MİT babanızı vurdu. Savcıya gidip şikayetçi oldunuz. Savcı durumu MİT’e sordu. MİT’te “bunun babası ‘devletin milletin başına beladır, bu yüzden vurduk” derse Savcı sadece “emredersiniz efendim” deme yetkisini kullanabilecek.

Bu örneklere inanmak istemeyenler kanun teklifine bakabilir. Yasa teklifinin 8’inci maddesine göre MİT’le ilgili bilgi ve belgeleri yetkisiz olarak temin edenler, başkasına veren veya yayan kişiye 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası verilecek. Bu belgeleri yayınlayanlar (gazeteciler ve televizyoncular) 3 yıldan 9 yıla kadar devletle hasret giderecek. Şimdi MİT yasası değişikliğiyle muhaberat devleti kurmaya çalışıyor. Bu sayede muhalefeti bastırıp mutlu- mesut yaşayabileceklerini sanıyorlar. Bu yasayı yapacaklar ve başlarına da belayı alacaklar. A. Erdoğdu”

“Meclis’te görüşülen AKP’nin devleti ele geçirme adımlarından en önemlisi olarak gördüğü bu yasa, geldiği gibi çıkarsa, Türkiye’nin “hukuk devleti yerine istihbarat devletine” dönüşeceği açıktır. Susurluk ve benzeri olaylar göstermiştir ki, Türkiye’de “egemenlik”, seçilmişlerin değil, bir avuç “derinli ilişkili” yapınındır. Bu yapının en önemli ayrıcalığı, kendisini hukuk devletinin dışında görmesidir. Yasa dinlemez, denetlenemez ve durdurulamaz bir gücü vardır.
• • •
Olağanüstü yetkilerle donatılmış Mülkiye Başmüfettişi Kutlu Savaş’ın meşhur “Susurluk Araştırması”nda belgeleriyle tespit ettiği bu yapı, “uyguladığı stratejilere aykırı gördüğü her yurttaşı öldürme” yetkisine sahiptir. Kişi ya da kurumların “devlete biat” etmesi için sabotaj, suikast, bombalama ve kaçırma gibi her türlü yasadışı eylemleri yapar. Meşru güvenlik güçlerinin yerine katil, terörist, çete vb gibi yasadışı unsurları çekinmeden kullanabilir.
• • •
Hepimiz bilmekteyiz ki, bu yapı düne kadar “askeri /sivil bürokrasinin” elindeydi. Siyasiler, işadamları ve mafya bu merkezin çevresini oluşturmaktaydılar. “Derin devlet” denildiğinde akla ilk silahlı unsur olan “asker” gelmekteydi. Ülke için önemli bir kurum olan MİT de asker tarafından yönetilir, her türlü bilgi ve belge ellerinde bulunurdu. “Devletin ali menfaatlerini” en iyi onlar bilirdi. Bu nedenle, ülkenin korunması ve kollanması öncelikle onlara aitti. Güvenlik güçleri arasında sayılan polis, siyasallaşmış olarak kabul edilir bu gücün dışında tutulmaya çalışılırdı.
• • •
Cumhuriyet’in temel ilkelerinin sahibi olduğu iddiasındaki bu yapı, aslında doğrudan demokrasiye geçilmesini hep engellemiştir.
Yargı, yalnızca Başbakan’ın istediğini soruşturup kovuşturabilecek. Başbakan’ın yetkileri, adam öldürmeye varıncaya dek, genişletilecek. Bu yetkiler hukuk devletinin iflası demektir. F.Sağlar”
Baştan sona dikkatlice okudu iseniz hal ve gidişin ehemniyetini kavradınız sanırım? Her yer hak, her yer hukuk olsun. Umarım bu günlerimizi de aramayız…
******************
Kurbağa sendromu misali
Vikipediye, kimilerinin hazreti, kimilerinin aziz google’si vasıtası ile girip şu bizim kurbağa hikayesini sordum. Oldukça uzun bilgiler vermiş, ben kısa bir bölümünü aldım. “Kaynayan kurbağa, yaşarken kaynayan bir kurbağayı anlatan yaygın bir anekdottur. Anekdotun temel dayanağı olan iddia, kurbağanın kaynayan suya atıldığında dışarı zıplayacağı; fakat soğuk suya konulup yavaşça ısıtıldığında neler olduğunu farkedemeyip yavaşça kaynayarak öleceğidir. Bu anekdot, genellikle insanların yavaşça gerçekleşen değişikliklere nasıl tepkisiz kaldığını göstermek için mecazi anlamda kullanılır.[1] Günümüz biyologlarına göre bu dayanak aslında doğru değildir, zira suya batmış ve yavaşça ısıtılmış olan bir kurbağa, dışarı sıçrayacaktır.[2][3] Bunun aksine, 19. yüzyılda yapılan pek çok araştırmada bu dayanağın gerçek olduğu söylenmiş, su yeterince yavaş ısıtılırsa kurbağanın fark etmeyeceği öne sürülmüştür.[4][5]”
Kurbağadan farksız görüyorum, kaynayan kurbağa sendromu mu yaşıyoruz acaba, diyorum. Bu coğrafyada bir gecede ülkenin bazı şehirlerinde yirmiye yakın insan polis kurşunu ile öldürülüyor. Gerekçe; Kobane için sokağa çıkmaları. Yirmi dört can. Ne için ölüyor? Kobane’ye insani yardım yapılsın, silah verilsin diyor. Ve/veya Hizbullah ile pkk arasında yeniden başlayan veya başlatılan husumet. Perşembe günü Bingöl’de Emniyet Müdürü’üne saldırıp, iki polisimizin öldürülmesi, ardından Genç ilçesinde beş kişinin jandarma tarafından öldürülmesi. Yine Perşembe günü Antep’te dört kişinin öldürülmesi ile, Cuma sabahı itibarı ile ölü sayımız 35(otuz beş) olmuştur. Ama, o kadar rahat ki insanlarımız. Televizyonlar güllük gülistanlık. Sosyal medyada utanmazca saldırılar. Sokağa çıkan insanlara sataşma ve saldırılar. Haberler yine aynı. Ya hu, bir gecede sabaha kadar senin ülkende otuz beş insan katledilmiş. Ne oldu bu insanların vicdanına? Benim ülkemde benim Kürt yurttaşım Kobane’de(Ayn el Arap) bulunan Kürt soydaşı için çırpınıyor. Yardım diyor, süreç diyor, barış diyor. El cevap, ateş ve ölümler. Yaşasın ışid diye bağıran çevik görevlisi de, işaret parmaklar havada tekbir ile kitlelere saldıran çevik kuvvet de, polise yardım eden sivil görünümlü eli sopalılar da inanın ne yaptıklarının farkında değil. Toplumsal cinnet bu olsa gerek. Kaynayan kurbağa sendromu yaşayan toplum ne yaptığını bilmiyor acısından. Muhalefet partilerinin kitlelerine yaptıkları çağrılar ve hükümete yaptıkları öneriler süratle değerlendirilmelidir. Her gün biraz daha geç oluyor. Yaklaşık bir aydır muhasara altında tutulan Ayn El Arap(Kobane) Kasabası sınırımıza çok yakın. Hatta bir kısmı ülkemizden giden yurttaşlarımız yardım istiyor. 400.000(dört yüz bin) insan yardım istiyor. Ve sen bunu duymuyor katil ışid’in katliamlarına arkanı dönüyorsan, senin yurttaşında insan olarak soydaşı için çırpınır arkadaş. EZİDİLER Şengal’de 600.000 kişi imiş. Şu anda yirmi bin kalmışlar. Musul ve Kerkük’te Türkmen nufusu ve akıbetlerini biliyor musun? Daha dün yirmi Türkmen vekil idam edilmiş. Telafer’de ne oldu? Şimdi ne yaparlar? Sen yurttaşlarının soydaşlarına her koşulda yardım etmelisin arkadaş. İşte, Ayn El Arap’ta yaşayan başta Kürtler olmak üzere o insanların mutlak kurtarılması ve ışid belasının bölgeden silinmesi lazım. Eziidi, Arap ve Türkmen illerine yapılamayan insani yardım, Kobane’den esirgenmemelidir.
Ak Parti, ışid katliamlarına karşı olmak için daha çok kan ve savaşı şart koşuyor.
Bölgede ve içeride etnik ve mezhepsel bir savaşı kışkırtan Ak Parti artık aklını başına almalıdır. Emperyalist barbarlığın ve çetecilerin gölgesinde pusu kurmaktan derhal vazgeçmelidir.
1- Kobane’ye yönelik insani yardımın ve her tür dayanışmanın önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
2- Kobane’den gelen yaralıların tedavisi için Sahra Hastanesi kurulmalı, gönüllü çalışan hekimlerin tüm talepleri yerine getirilmelidir.
3- Işid çetecileriyle ekonomik-askeri tüm ilişkiler kesilmeli, sınırlarımız çetecilerin geçiş üssü olmaktan çıkarılmalıdır.
4- Suriye’nin iç işlerine yönelik her tür müdahaleden uzak durulmalı, ılımlılar adı altında yeni çetecilerle kurulan tüm ilişkiler kesilmelidir.
5- Emperyalist barbarlar koalisyonundan çıkılmalı, tezkere iptal edilmelidir.
Kırşehir’de Eğitimcilerin ve Halkların Demokrasi Partisi’nin çağrısı ile basın açıklaması yapıldı. Diğer siyasi parti ve yapılarda destekledi, açıklamayı. Kobane’ye yardım ve halka itidal çağrısı yapıldı. Temsili olarak kısa bir süre oturma eylemi yapıldı. Çevreden cılız sataşma ve küfürler yapıldı. Küfürcüler nazikçe uzaklaştırıldılar, açıklama yapan kitlede alandan kendi binalarına gitti. Sanırım gelişmelere göre açıklamalar yapılacak.
Bu sabah izlediğim Yaşar arkadaşımın paylaştığı, bir video filmindeki Türkçe alt yazıları sizin için deşifre ettim. Umarım beğenirsiniz. Aslında ikinci cihan harbinde Hitler Faşizmine sessiz kalan, sonradan kominist olan bir papazın yazdığı bir yazıdan esinlenilmiş sanırım. “Başta yazarlar için geldiler/ama ben sesimi çıkarmadım/çünkü yazar değildim./Sonra öğrenciler için geldiler/ ama ben sesimi çıkarmadım/çünkü öğrenci değildim./Sonra müzisyenler için geldiler/ ama ben sesimi çıkarmadım/çünkü müzisyen değildim./Sonra çevreciler, Müslümanlar,, sendikacılar, Hıristiyanlar, Yahudiler, çingeeneler, eş cinseller, gazeteciler, sanatçılar, aktivistler, doktorlar, düşünürler, ekonomistler, anarşistler, politikacılar,, nerd’ler, avrupalıılar, Amerikalılar, koministler, internet korsanları, kaçak göçmenler ve evsizler için geldiler/ ama ben sesimi çıkarmadım/çünkü ben onlardan biri değildim./ Ama sonra benim için geldiler/ Ve benim için sesini çıkartacak kimse kalmamıştı./ Sıra sana gelmeden ve çok geç olmadan sesini çıkar./”
Işid Suriye’de kazanıyor diye sevinmesin kimse; zira ülkemiz ve akp de hedefinde örgütün, sonunda, diyoruz. Perşembe günü yaşanan suikast ve polis destekli kitlesel linç girişimlerinin, aslında tehlikenin çokta uzakta olmadığını göster miyormu?
Emperyalist barbarlardan ve mezhepçi faşist çetelerden ancak top yekün, birleşik bir muhalefet ile kurtulabiliriz…
Tüm yaşananlara ve yaşanacaklara rağmen, bir arada yaşamı savunmaktan başka yolumuz yok.
Kobane’de Kürt, Kerkük’te Solingen’de Türk, İsrail’de Arap olamaz isek işimiz zor…
**********************

Külliyen, Sizin tutanağınız ve lep topunuz
Abi sizin fatih projesi gereği her okulunuzda bilgi sayarlarınız var mı, ve hatta lep top denilen bilgisayarlarınız var mı? Var değil mi?Her okul bilgisayar ağı ile bir yerlere bağlı değil mi? Bağlı. Yıl kaç? 2014 değil mi? Peki her okulda yaklaşık 20-30-50 hadi bilemedin yüz sandık olsun. Sizin. Peki bu okulların bir bina sorumlusu eğitimcisi ve de güvenlikten sorumlu üniformalı bir veya birkaç sorumlusu var mı? Var. Sizin. Peki sayım ve dökümler sonucu her sandığın sonucu sandık kurulu huzurunda lep top vasıtası ile kayıt altına alınabilir mi? Kayıt altına alınan okul sandık bilgileri, üniformalı yoksullar ve veya parti yetkilileri ve sandık kurullarından bir veya bir kaçının denetiminde genel bilgi ağına hakim huzurunda girilebilir mi? Sizin. Sandık kurulu başkanının oyları muhafaza etmesi veya seçim kuruluna teslim etmesinin bir kıymeti var mı? Hangi çağda yaşıyoruz. Sizin. 17 olmuş ölü sayısı. İsteniyor ki büyük kutuplaşmalar olsun. Sizin. İsteniyor ki kurtulamasın Anadolu’m ilkellikten. Sizin.
Sizin hiç mi aklınız yok? Sizin hiç mi vicdanınız yok? Sizin hiç mi izanınız yok? Bu ne biçim öç alma duygusu? Bu ne biçim hak ve hukuk? Ne yapmak ve nereye sürüklemek istersiniz siz bu Anadolu alemini?
Bu mudur sizin demokrasiniz? Bu mudur sizin insan haklarınız ve özgürlük anlayışınız?
Külliyen iptal edilmeli bu seçimler bilgisayar ortamında anında teslim alınmalı sandık kurulları huzurunda o y sayımları ve teslim edilmeli hakim huzurunda tekraren seçim kuruluna.
Uzun yıllar sandık kurulu başkanlığı yapmış ve sakıncaları bilen bir bilen olarak söylüyorum. Çekil Adalet Bakanı aradan. Yukarıda belirttiğim üzere anında internet ortamında sandık kurulları huzurunda oylar teslim edilmeli. Çuvaldaki oylar, kullanıldığı okullarda muhafaza edilmeli ikinci bir emre kadar.
Hiç biriniz meşru değilsiniz, gözümde. Demokrasi, memokrasi boş işler bunlar. Kazır birileri kökünden.
Not: Haftaya basından seçmelerimi yerel seçim başlığı ile yayımlarım sanıyorum…

**********************

Madenciler
Kırşehir ili Çiçekdağı İlçemizde bulunan en önemli yer altı kaynağı florittir. Yeşil renkli bir maden olan florit metalurji sanayiinde metalleri eritmekte kullanılan yardımcı bir madendir,bu maden süs eşyası yapımında da kullanılmaktadır. Ayrıca ilçemizde linyit kömürü yatakları da bulunmaktadır ancak kömür ocakları günümüzde işletilmemektedir.
Ayrıca İlimiz Kırşehir’de çeşitli madenler bulunmasına karşılık bunlar ekonomik nitelikte değildir. İlde en
önemli madenler demir, florit, mermer ve kayatuzudur. Demir kaynakları Merkez ve Kaman
ilçelerinde bulunmaktadır. Florit yatakları, Merkez, Çiçekdağı ve Kaman ilçelerinde olup, Kaman v
e
Çiçekdağı ilçelerindeki Florit damarlarının bir bölümünde zaman zaman üretim yapılmıştır. Merkez
ilçe Kaman ve Mucur dolaylarında oniks mermer yatakları bulunmaktadır. Bu yataklardan zaman
zaman üretim yapılmaktadır. Kırşehir’de ekonomik açıdan önem taşıyan doğal kaynaklardan biri de
kayatuzudur. İldeki en zengin tuz yatakları, Tepesidelik ve Sekili’de bulunmaktadır. Çiçekdağı
ilçesindeki 60.000 ton rezervli linyit yatakları ancak yerel gereksinimi karşılayacak boyuttadır. Tuğla

Kiremit hammadesi ise Çiç
ekdağı ve Akçakent ilçelerinde bulunur.
Yörede yayılım sunan iri kalsit kristalli masif kireçtaşları Bozçaldağ kuzeyinde bilyeli
değirmende öğütülerek mikronize kalsit elde edilmektedir.
Madenciiler ile ilgili yazılmış şiirlerden bir kaçını sizin için seçtim. Bunların çoğu şarkı türkü ve marşolarak söylenmekte.

Umutsuz bir sonbahar günüydü
Çocukları uyurken çıktılar
Ereğli sokaklarına
Üzülmez’e gidiyorlardı
Kır düşmüştü kemikten şakaklarına
Diverekli kazmacı ali çakır ömrü kahır
Çehresi bakır, elleri nasır, yatağı hasır
Yanında tırnaklarını maden ocaklarında kazma etmiş hakkı kaya
Sevgili topraklarda yürüyorlar yaya
Onlara deniz kaya, yer kaya, gök kaya
Son sigaralarını bir lamba gibi yaktılar ağızlarına
Oturdular kuru yapraklı hazan ağacı altına
Etraf ıssızdı, toprak susuzdu
En dertli olanı çaycuma’lı ali uslu’ydu
Giderim bende bende
Bir arzum kaldı sende
Türküsünü söylediler hep birlikte
Yürüdüler el ele
Gidiyorlardı cennet bahçelerine
Her yıl şehit düşen kömür işçilerine kavuşmak inancı içinde
Yürüdüler yürüdüler dilaver kömür ocağına geldiler
Hakkı dedi ali satılmış dedi hakkı önleri toz dumandı
Etrafı karanlıktı
Sarsıldı topraklar kömür o canavar
Bağırdı kardaşım vay anam yandım
Verdiler el ele gönüller gönüle
Sonra sarıldılar kömürün ateşine, kibrit oldular
Yok oldular, var oldular
İşçiden yana yeraltında bir dünya var
Bir dünya var bir dünya var bir dünya var
Selda Bağcan – Maden İşçileri lyrics
Selda Bağcan – Maden İşçileri şarkı sözleri
xxxx
indim maden ocağına kara elmas diyarına
yeryüzü sıcak olsun diye dost
yıllar boyu kazma salladım buskunca bu zindanda
çocuklarım gülsün diye dost
oysa bizim evde gülen yok

yürü derler yürü derler açlığa yürü derler
kara elmas tabut olmuş gerekirse ölün derler
günü gelir utanmadan ağlaşana gülün derler
yalanlara artık sabrım yok

bugün maden ocağına kara elmas diyarına
inmedik selam olsun sana dost
ölesiye ışık hasretiyle solmuş bu yüzlere
grev grev güneş doğmuş dost
artık kaybedecek birşey yok

yeraltında ezilenler yeryüzüne seslenirler
madenler bizim derler gerekirse ölüm derler
günü geldi grev derler dost
artık kaybedecek birşey yok
zonguldak
yerin derinliklerinden geldiler
ellerinde susmak bilmeyen bir yeraltı güneşiyle
ne kadar diplere bastırılsa
o kadar boğulmak bilmez yankısıyla yüreklerinin
ağır ağır geldiler…
sonra hergün geldiler artarak geldiler
kadınları çocukları ve alkışlarıyla
yoğurt mayalar gibi geldiler
pişkin ekmekleri bölüp de paylaşır gibi
su gibi ateş gibi
her gün yeni ağızlar eklendi ağızlarına
yeni yollarla tanıştı ayakları
her gün yeni kabuklar çatladı
yeni kulaklar işitmeye başladı söylediklerini
bir kent oldular sonunda
ve adını değiştirdiler ülkenin

şiir: kemal özer
söz-müzik: grup yorum
xxxx
Madenciler (Kara Kuyular Derindir) (Söz)
Kara kuyular derindir
Burda kalır madenciler
Ücreti bir aferindir
Zehir solur madenciler

Bir de kara yüzleri var
Yaşamdan hayli uzak
Kömür gibi kadere bak
Bilmem n’olur madenciler

Grizu gelir uykuda
Nice canlar yuta yuta
Biz cennet’te, o uykuda
Toptan ölür madenciler

Dile kolay kuyu dibi
Salınır gezer sağ gibi
Bin senelik maden gibi
Fosil olur madenciler

Yeryüzünde sevda güzel
Derinlerden selam eder
Bu dünyadan kömür gider
Duman gelir madenciler

Der Mahzuni kuyu dardır
Bize kolay o’na zordur
Bir onurlu teri vardır
Bunu bilir madenciler

Kaynak: Aşık Mahzuni Şerif
Yöre: Afşin
xxxx
Benim sevdiğim yarim Zonguldak da madenci
Benim sevdiğim yarim Zonguldak da madenci
Sevdam ayrı sevdiğim ayrı yavrularım gurbetci
Benim sevdiğim yarim Zonguldak da madenci

Siz Karadenizi bilmezsiniz yabancısınız buralarda
Kış hem sert hem ılktır uçan kuşlar tanıktır

Benim sevdiğim yarim Zonguldak da madenci
Benim sevdiğim yarim Zonguldak da madenci
Sevdam ayrı sevdiğim ayrı yavrularım gurbetci
Benim sevdiğim yarim Zonguldak da madenci

Siz Karadenizi bilmezsiniz yabancısınız buralarda
Kış hem sert hem ılktır uçan kuşlar tanıktır
Kara kömürden ürkmeyin ekmek getirir alın teri
Yaşamdan ödün vermeyin yavrum can çok tatlıdır

Benim sevdiğim yarim Zonguldak da madenci
Benim sevdiğim yarim Zonguldak da madenci
Sevdam ayrı sevdiğim ayrı yavrularım gurbetci
Benim sevdiğim yarim Zonguldak da madenci

Söz ve müzik :Esin Avşar
xxxx

Gün doğarken açılır kapı uyanır maden ocağı
Simsiyah bir yol uzanır içinde yokluk sancısı
Bir mezar ki kazdığımız ne ucu var ne bucağı
öldük boğaz tokluğuna Soma oldu dert ocağı
Sağım solum kara duman bir soluk bile alınmaz
Açlık yoksulluk var diye bu kadar ucuz ölünmez
Yedi kat yerin altında kaybolur gider ömrümüz
Kader değil gözyaşımız bizim de gelir günümüz
Gün ortasında doldu caddeler yitip giden canlar için
Çözülüyor o susan diller hesap istiyor ölüler
Ankara’dan gelen beyler lazım değil taziyeniz
Ellerimiz kömür bizim kirlenmesin elbiseleriniz
Sağım solum kara duman bir soluk bile alınmaz
Açlık yoksulluk var diye bu kadar ucuz ölünmez
Yedi kat yerin altında kaybolur gider ömrümüz
Söz ve müzik: Gurup Yorum

MADENCİNİN ŞARKISI
Gider, gelir, iner, çıkarım
Bunların hiçbiri
Kendim için değil
Madenciyim ben
Madene giderim
Ölüme giderim
Madenciyim ben.

Kazar, çıkarır, terler, kanarım
Her şey patrona gider
Bir damla acı olsun değil
Madenciyim ben
Madene giderim.

Görün, duyun, düşünün, ağlayın
Bunda ne kötülük var
Her şey yolunda gidiyor
Madenciyim ben
Madene giderim
Ölüme giderim
Madenciyim ben.
(Çeviri: Adnan Özer)
xxxx
Lee Dorsey – Working in the Coal Mine
Bilmiyorum var misin?
Beni duyuyor musun
Tanrim neden bizi hep
Çocuklarla vuruyorsun

Zaten hep yaniyoruz
Cehennem ortamizda
Bir çocuk bile yok mu
Günahsiz aramizda

Ah ne yaptik
Çocuklara ne yaptik

Tanrim o cennetinde
Söyle kimler kaliyor
Ateste çocuklari
Hangi günah yakiyor

Ateste yanan kuslar
Bir gün gögü sorgular
Ardina bakmaya
Utanir suskun rüzgar
Dokunmayin sevgiye
Elleriniz yakiyor
Gögsünüze bastiginiz
Hersey parçalaniyor

Ölüm sayfalarina
Sevginiz nasil sigar
Siz vatan sevdikçe
Ölüyor çocuklar

O günahlarinizla
Vatan asklarinizla
Ah yeter vurmayin
Bizi çocuklarimizla

Bana bu sarkilari
Hiç söyletmemeliydin
Çocuklar ölürken
Tanrim sen neredeydin

Sadece rüzgar gelir
Bir güvercinin cenazesine

Söz-müzik: gülbahar
xxxx

Maden Ocağının Dibinde (Söz)
Maden ocağının dibinde
Hava yok ışık yok
Maden ocağının dibinde
Besin yok karın yok
Maden ocağının dibinde
Oğlun bile yok
Maden ocağının dibinde
Bir sen varsın, direnen
Maden ocağının dibinde
Işık yok hava yok
Maden ocağının dibinde
Besin yok karın yok
Maden ocağının dibinde
Oğlun bile yok
Bir sen varsın, direnen
Maden ocağının dibinde

Ayırdılar seni dünyadan
Aldılar elinden ışığını, havanı, besinini
Sevdiğin kadını taptığın oğlunu aldılar elinden
Ayırdılar seni dünyadan
Cem Karaca

İndim maden ocaklarına
Baktım işçi kucaklarına
Ocak mıdır zindan mıdır
Sermayenin (kapitalizmin) kanunu mudur

Gümbür gümbür maden sesi
Sanki vietnam cephesi
Patronun pis mikrop (Çirkef) sesi
[ kaynak: http://www.yenisarkisozleri.com/ali-asker/maden_ocaklari_sarki_sozu.html ]
Amerika’nın (Emperyalizmin) kisvesi

Aşkale’de (Zonguldak’ta) madendeyiz
Ölümle bir aradayız
Yaşamak (Sosyalizm) için savaşta
Yarınlar (Devrimler) için kurstayız
Söz ve müzik:Ali Asker

Yıl 1940’ lar, dünyaca ünlü madenci şarkısının sözlerini bir türlü bulamadım. Sol bir televizyon kanalında, madencilerle ilgili belgeseli izlerken, madenci şarkısı hakkında bilgi verilmiş. İnterneti alt üst ettim bulamadım. Şarkı sözleri de oldukça etkili idi aynı müziğinin etkili olduğu gibi. Türkçe madenci şarkı ve marşlarının sözlerini bulabildiğim kadarı ile paylaştım. Şarkılara türkülere konu olmuş madenci yaşamı kapıya konulacak cinsten değil ama.
Bizim ilk kömür maden ocaklarımız Fransızlar tarafından işletilmiş. Maden havzalarının çevrelerinde yaşayan insan toplulukları adeta köleleştirilerek, maden ocaklarının ölümcül koşullarında çalışmaya mecbur bırakılmış, kanunlar çıkarılmış, ahali adeta maden ile bütünleşmiş. Bu ortaçağda böyle idi. Osmanlıda böyle idi. Hatta Osmanlı döneminde madenciler tren ile seyahat dahi ettirilmezmiş. Garibim köyüne gitmek için kömür vagonuna koşarak atlayıp biner ise ne ala. Yoksa ölüverirmiş raylar arasında. Madenci eş ve aileleri göz altında,el altında tutulur; adeta rehin olarak tutulurmuş ki, madenci ocağı bırakıp kaçmasın diye… Hiç çaresiz insanlar zor ile çalıştırılmışlardır madenlerde. Hep bir umut vardır. Bir gün bir daha inmek istemez de. Gerekli parayı yaparsa hiç inmeyecektir gayrı.
Ancak Soma işletmeleri kapanınca yüzlerce insan aman açılsın madenimiz dediler. Ölümde korkutamıyor insanımızı. Çaresizlik işte. Ekin, tütün, zeytin ve meyvecilik ve dahi tüm tarım can çekişirken; uluslar arası şirketler toprağımızı tohumlarımızı yönetirken maden havzasında yaşayan köylü kentli çiftçi her kimse madene zorunlu olarak iniyor. Soma patlamadan sonra açıldı ve fakat tekrar kapatılmak zorunda kaldı.
Karaman İli’nde yaşanan maden kazasında şirket yetkilileri, şirket sahipleri, hükümet yetkililerinin çaresiz ve gülünç açıklamalarını dinlediniz değil mi? Kaderci mantık ile hükümet yönetilemez, arkadaş. Derhal madenler geri alınmalı yok pahasına sahiplenen şahıslardan.
Özellikle kömüre bağlı idi eskiden gelişmişlik düzeyi. Ülkeler son yıllarda kömürden uzaklaşıyor. Özelleştirmeler ile devlet kömür madenlerinden sıyrılacağını sandı ama beceremedi. Her göçükte devlet de göçük altında kalıyor. Yok mantıklı bir açıklamaları. Ya zararına da olsa kendin çıkaracaksın. Ya da özel işletmelere kömür dahil hiçbir madeni çıkarttırmayacaksın. Özellikle torba içine sokulan madencilik ile ilgili yasalar ile madencilerin güzel güzel ölümlerine hazırlayın kendinizi… Ancak her konuda olduğu gibi ateş düştüğü yeri yakıyor. Hiçbir konuda kıprayamadığımız gibi yine tepkisiziz. Yine sessiz sedasız işin doğası ile ve de işin fıtratı ile açıklanacak her beceriksizlik, yeni Türkiye’de korkarım…Taşeron sistemini kaldıralım diyen yok, niye ise?
Madenler ve madenciler ile ilgili bir çok öykü anlatılır. Kadın evin ineğinin isteksiz tavrını görünce sende mi mağdenden geldin diye rek kızgınlık gösterir. Madene inmenin ne kadar zor olduğunu belirtmek için anımsatıyorum bu kısa öyküyü. Bilenler bilmeyenlere anlatır …

Not:5 Ekim veya 24 Kasım fark etmez, öğretmenlik zor zenaat. Kutlarım sizi öğretmenlerim.

*********************

Milli bakiye

“Bu yerleşimi kime verelim?”, diye başlayan Nazım Alpman yazısı cuk oturmuş ülkemin mevcut seçim sistemine. Bakalım neler söylemiş neler? Ne söylemiş ise güzel söylemiş üstad “Bu yerleşimi kime verelim?
Türkiye’nin her yerinde belediye başkanlığı için yarışan aday adaylarının afişleri, pankartları, flamaları, fotoğrafları, sloganlarıyla donanmış vaziyette… Büyük bir çoğunluğu ad-soyadlarının üzerine şöyle bir tanıtım cümlesi yerleştiriyorlar:
“Yalanşehir Belediye Başkan A.Adayı!”
Gazetelere de tam sayfa ilan vererek adaylıklarını pekiştiriyorlar. Önceki gün bir tam sayfa ilana üstten bakanlar “Aaa..” dediler:
– Uydurukkent belediye başkan adayı belli olmuş!
Dikkatli bakınca bunun bir aday değil, aday adayı ilanı olduğu ortaya çıkıyordu.
Adayları halk belirlemiyor. Partilerin merkez karar ve yönetim organları aday adayları arasından birini seçip, “işte budur” diyor:
-Sizin oy vereceğiniz adayımız!
Hiçbir parti sahici önseçim yapmıyor. Önseçim diye yapılanların tümü AKP’nin icadı “eğilim yoklaması” diye üyeler arasında yalandan bir sandık operasyonu ötesine geçmiyor.
O zaman bu aday adayları caddeleri sokakları niye afişlerle donatıyorlar? Daha seçime girmeden çuvalla para harcıyorlar? Kendilerini kime tanıtıyorlar? Afişleri beğenenlerin hiçbir etkisi yok ki!
Partilerin karar mercilerinde bulunanlar aday adaylarını bu afişlerden mi tanıyıp tercih yapacaklar?
Demokrasinin en önemli kriterlerinden biri olan “seçim” yok. Üsttekilerin tercihleri demokrasi için bir katkı olabilir mi?
Peki bu aday tespitleri nasıl yapılıyor?
Tıpkı YÖK’ deki gibi, en fazla oy alan değil, ilk üçe-dörde girenler arasından bir değerlendirme ile aday belirleniyor. Eee bunun 12 Eylül yöntemleriyle ne farkı var?
Büyük bir kandırmaca yaşanıyor. Bütün partiler de buna dahil!
Eğer Aziz Nesin Ağabeyimiz hayatta olsaydı, bu sahte ön seçimlerle ilgili olarak epeyce mizah öyküsü yazabilirdi.
Merkez Karar ve Yönetim Kurulu toplantısında belediye başkan adayları saptaması yapılacaktır. İdari sekreter veya koordinatör toplantıyı açıyor:
-Gündemimiz belediye başkan adaylarının tespitidir!
Aday adaylarının dosyaları açılıyor. Aday adaylarının isimleri ve seçim bölgesi birlikte değerlendiriliyor. En gerçek soru ortaya atılıyor:
-Bu yerleşimi kime verelim?”
Bu kandırmaca demokrasicilik oyununa bütün partiler dahil demiş. Onu düzeltmek isterim. Oy oranı düşük, çok düşük, yoğunda ötesinde ki siyasal partilerin öyle bir lüksleri yok sanırım. Alpman, zannımca mecliste gurubu bulunan partilere söylüyor, bütün partiler dahil derken.
Sosyal demokratından milliyetçisine ulusalcısına ve liberaline oynanan bu demokrasicilik oyununa hizmet yarışındalar. Değiştirmek, dönüştürmek için ne yaptılar ve ne yapacaklar bundan sonra? Seçim yasası mı değişti? Siyasi partiler yasası mı değişti? Partilerdeki lider sultası mı değişti? Siyasi partilere yapılan seçim parası mı kaldırılıp, eşit koşullarda seçim mi yapılacak? Baraj kaldırılıp, milli bakiye sistemine mi geçildi? O zaman bu neyin seçimi arkadaş? Önümüze koyacaklar kendi seçimi temcit pilavlarını. Hadi bunu seç. İnanın muhtarlık seçimleri dahi bu seçimlerden dürüst ve demokratik. E şimdi biz, ben her ney ise, kendi adayımıza oy vermiş mi olacağız? Yoksa neo liberal politikaları yerel yönetimlerde en iyi uygulayabilecek bir adayı mı belirleyeceğiz? Benim adayım senin adayını döğer gibi bir şey. Bunun adı eğer demokrasi ise…Yine (mış) gibi yapacağız, iktidarından muhalefetine, anlayacağınız. Zaten, seçimler bir şeyleri değiştirse yasaklanırdı. Hem bir de bizim anlamadığımız SEÇSİS diye bir şey var. Oyna oynayabiliyorsan. Sandıklara ve hatta kişisel olarak oylarımızın peşine düşelim yinede.
Hadi birde ben sorayım. Bu şehri kime verelim? Sonra da şehri sahiplenen zat-ı muhterem. O şehirde yaşayanlara sormadan, birlikte üretip birlikte tüketme kültürünü bilmediğinden, sırça köşklerde oluşturulan planları uygular, sana da yutturur. Yutarsan tabii…Hadi hayırlısı.

*********************
Muhteşem örgütlenme
“Muhteşem bir örgütlenme” olarak, değerlendirilmişti, 6-7Eylül olayları, Orgeneral S. Yirmibeşoğulları tarafından.(Sonradan yalanladı) Olayları yaptıracaksın ve olaylar ile hiç ilgisi olmayan aydınların komünistlerin üzerine atıp aylarca ceza evlerinde tutacaksın. Aziz Nesin yıllar sonra “ipten döndük” diye anlatır olayı.
Sivas’tan 145kişi, Trabzon’dan 117 kişi, Kastamonu’dan 116 kişi, Erzincan’dan 111 kişinin İstanbul’a getirildiği söyleniyor. Toplam 489 kişi yapmadı talanı, yağmayı, doğal olarak. Onlar bindirilmiş kıta idiler. Hiç trajı olmayan bir gazete yüz binlerce bastırılıyor. Tüm İstanbul’a dağıtılıyor, Kıbrıs Türktür Derneği üyelerince.
Zaten Atina Konsolosluğumuzun bahçesinde müze olarak bulunan Atatürk’ün Evi bombalanıyor. “Atamızın evi bombalandı”, başlığı ile Demokrat Parti yanlısı gazete tarafından manşetten yazılıyor. O gazete servis ediliyor yüz binlerce. Ve saldırı başlıyor. 4 214 ev, 1000 ev, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ve aralarında fabrika, bar, otel gibi mekanlarında olduğu 5 317 mekan saldırıya uğramış. 15 yurttaş ölmüş, 300 kişi yaralanmış. 200 ün üzerinde kadın ve çocuk tecavüzü tesbit edilmiş. Polisin caydırmak yerine cesaretlendirdiğini saldırganları, bir konsolos söylüyor.
Haylayf Pastahanesi’nde başlayan saldırı kısa sürede tüm İstanbul’a yayılıyor ve hatta yurda. Saldırıların durdurulamaması üzerine sıkı yönetim ilan edilir.
6-7 Eylül olayları Kıbrıs ve Rumlar’a yönelik olarak Selanik’te yapılan bombalamanın üzerine başlatılmıştı. Ancak saldırılar sonrası görüldü ki, tahrip edilen iş yerlerinin yüzde 59’u Rumlara aitken, yüzde 17’sinin Ermenilere, yüzde 12’sinin Yahudilere ait olması, hatta Müslümanlığa dönenlere ve Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekanların bile saldırıya uğramış olmasıdır. O zaman ki para ile 1 milyar liralık hasar oluşuyor. Menderes hükümeti hasar tesbiti yapılabilen yerlere altı yüz milyon ödemede bulunuyor.
Selanik’te Atatürk’ün evini bombalayanların burslu Türk öğrenciler olduğu anlaşılıyor. Bombalayan genç Türkiye’ye kaçıp eğitimini sürdürüyor. Valilik mertebesine kadar ulaşıyor. Bitti mi? Hayır bitmedi. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta buna benzer saldırılar ve katliamlar halen hafızalarda. Peki, gerek 6-7 Eylül olaylarının ve gerek Sivas, Maraş, Çorum katliamlarının ve hatta 1 Mayıs katliamının sorumluları, azmettiricileri, saldırganları gereken cezaları aldı mı? Daha doğrusu yüzleşme yapılabildi mi?Hrant’ın katilleri bulunabildi mi? Bütün soruların cevapları hayır, değil mi? Adamlar her seferinde muhteşem örgütlenmeler yaptıklarını sanarak yabancı olana düşmanlıklar yapmışlar. Bu kendinden olmayana saldırı, yağma yok etme kültürü halen sürüyor maalesef. Katillerden hesap sorulmadığı sürece katillikler hep yapılır. Mümtaz basınımız yine 6-7 Eylül olaylarını hemen hiç hatırlamadan atladı, sayılır. Aynı 1915 Teşciri’nden, söz edilemediği gibi. Oysa insanların belleklerinde ve yazılı olmayan tarih kitaplarında mevcuttur büyük olasılıkla. İyi ki internet var. O da olmasa, habersiz bırakacaklar insanları. Belleklerini sıfırlayıp yeni format atmakla meşguller zaten insanımıza. Yeni yükselen değer İslam’ın ılımlısı. Onun için işıd’a terörist denilemiyor. Ya da mücadele edilemiyor. Işid taraftarları büyümeyi sürdürüyor. Devletimiz inkar ediyor varlıklarını. İfade ve seyahat özgürlüğünden dem vuruyor. Sınırların yol geçen hanı olmuş. 49 yurttaşın tutsaklıktan, nasıl kurtarıldı, bilen yok. Şükür kurtuldular.
Sayad Tekir, “Anlatıılan Senin Hikayendir” başlıklı yazıısında ne demiş bir bakalım. “Her ne kadar dönemin istihbarat teşkilatı Millî Emniyet Hizmeti Riyâseti’nin (MAH) organizasyonu olsa da 6-7 Eylül Pogromu; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dilinden düşürmediği ve bir demokrasi şehidi olarak bahsettiği Adnan Menderes hükümeti döneminde gerçekleşti. 6-7 Eylül Pogromu hükümetler üstü bir devlet politikasının uygulamalarından sadece biriydi. Halkları birbirine kırdıran bu politikanın amacı sermayenin Türkleştirilmesi ve toplumun etnik homojenleştirilmesidir. 1915 Ermeni Soykırımı ile başlayan bu politikalar, Cumhuriyet döneminde farklı uygulamalarla devam etti. 1923 nüfus mübadelesi, 1934 Trakya Pogromu, 1936 Beyannamesi, 1941 Yirmi Kura Askerlik, 1942 Varlık Vergisi ve 1964 Sürgünü de bu politikanın parçalarıdır.
Aslında yukarıda anlatılan anılar, Türkiyeli tüm ezilenlerin anılarıdır. Ermeni’nin, Rum’un, Yahudi’nin, Kürt’ün, Alevi’nin, işçinin, beyaz yakalının kadının, LGBTİ’nin… Türk-Müslüman-Sünni-Erkek olmayanın, sisteme biat etmeyenin ve farklı düşünenin yok edilmeye çalışıldığı bir ülkenin çocuklarının ortak hikâyesi.
Şimdi bir durup düşünelim: 6-7 Eylül 1955 Pogromu’nun üzerinden geçen koca 59 senede, devlet politikası değişmek bir yana, Rumları, Ermenileri ve Yahudileri “Affedersiniz” demeden ağza almayacak bir ayrıştırıcılığa bürünmemiş midir?
Peki ya dün 6-7 Eylül’de “Atamızın evi bomba ile hasara uğradı” diye başlık atanların, Sivas’ta 1993’te “Aziz Nesin dinimize ve peygamberimize küfür ediyor” diye bildiri dağıtanlardan ya da 2013 Haziran’ında “Camiye ayakkabılarıyla girdiler, içki içtiler” diye meydanlardan haykıranlardan farkı nedir?”

N. Alpman’ın “ 6-7 Eylül 1955” başlıklı yazısının sonuna iliştirdiği, bir yağmacı ile yapılmış ilk söyleşiyi ekliyorum. “Agos gazetesinden Funda Tosun, iki yıl önce çok önemli bir gazetecilik başarısına imza atarak 6-7 Eylül 1955’te yağmacılar arasında olan Mikdat Remzi Sancak ile röportaj yapmıştı. Bu bir 6-7 Eylül yağmacısıyla yapılmış ilk söyleşi idi. Her zaman “değerli” kalacaktır:
“O sıralar denizcilikle uğraşan Mikdat Remzi, muhallebi yerken ‘rastgelir’ 6-7 Eylül güruhuna. Ve tıpkı dedesi gibi, canhıraş bir şekilde yerini alır milli davada: “Ben o sıralar İstanbul’da yeni sayılırım. Denizciydim. Mal taşırdım. Haydarpaşa Garı’ndan Eminönü haline… Tesadüfen, o gün memleketten gelen bir arkadaşla Tophane’de muhallebi yiyorduk. Baktık insanlar koşuyor. Ortalık karıştı. Duyduk ki Atatürk’ün evine bomba atmışlar. Millet galeyana geldi tabii. Dükkânların camlarını kırıp içerde ne var ne yok alıyorlardı. Polisler de vardı ‘kırın, saldırın!’ diye bağırıyorlardı. Biz de katıldık, napalım?
Ne kadar Rum, Ermeni, Süryani, Musevi varsa hepsinin dükkânlarına girdik, evlerine daldık. Öyle bir kargaşa vardı ki, İstiklal Caddesi’nde iki gün tramvay çalışamadı. Yola kumaşlar, perdeler, eşyalar atılmıştı. Bir ara baktım bir kuyumcu dükkânına saldırıyorlar. Ben de karıştım aralarına, vitrinde ne var ne yoksa doldurdum koynuma. Küpe, müpe, altın… Epey bir süre sonra gece 12 civarı asker geldi, biz kaçıştık. Gece de gayrimüslimlerin yaşadığı Adalar’a vapur kaldırdılar, insanlar doluşup oralara da gitti yağmacılık etmeye, ben gitmedim ama. Aldıklarımı teknenin altındaki mazgala gazeteye sarıp sakladım. Aldıklarımı diyorum ama aslında çaldıklarımı demem lazım, çünkü tekneye gidince yaptığımın hırsızlık olduğunu düşündüm. Niye aldım diye biraz pişman oldum. Sabah olunca baktım teknenin biraz ilerisinde bir kese altın, başka bir yerde üç tane beşibiryerde reşat. Aldım onları da…”
Mikdat Remzi Sancak, bütün “vatan millet için çalıştıklarını” söyleyenler gibiydi: Altınları çaldık!..”
Öfkeli gençler o gün nasıl galeyana gelmiş gördünüz. Bu gün aynı öfkeli gençlik gidip terör örgütüne katılıyor, insanlar boğazlanıp katlediliyor. Beş bin üzerinde katılım olmuş örgüte ülkemden… Kadınlar tecavüzlere uğrayıp esir edilip esir pazarlarında cariye olarak satılıyor. Her şey usulüne uygun. Aç it fırın yıkar hesabı, açlara neler yaptırılmaz ki? Hükümetin ise sorumlulukları yetmez gibi telaffuz edemiyor tedhiş örgütü diye.
Geçmişte yapılanı muhteşem örgütlenme diye niteleyen zihniyet, günümüzde coğrafyamızda yaşananları nasıl karşılıyor, acep? Yine bir kumpas söz konusu büyük olasılık ile. Örgütleyen aynı, taşeron(yüklenici) farklı olabilir. Ya da bir mutasyon olmuş olabilir…Yaşayıp göreceğiz.Yine yeni muhteşem örgütlenme mi yaşıyoruz? Ancak işi hafife almaya, kimsenin hakkı yok. Yüzde altmış üç, sessiz çoğunluk ne zaman dur der bu fütursuzluklara, bilemem?

******************

Nasuh’un ardından
Kırşehir’de Sıdıklı Köyünden Hacı Ilgar Ağabeyimizi kaybetmiş ve büyük bir üzüntü içerisinde defnetmiştik. Kendirsi hak ettiği bir çok güzelliğe erişememişti. SiyasalBilgiler mezunu olması da yetmemişti, kariyeri için…Gelecekte kendisi ile ilgili yine uzun bir yazı yazmayı düşünüyorum.
Hacı Abi sıkı bir devrimcisi idi Kırşehir’in. Nasuh Ağabey ise sol siyasetin ağabeylerinden idi. Direnişin direncin örneklerindendi. Kendisi ile yüz yüze oturup konuşmuşluğumuz olamadı. Ancak insanlarımızın gönlündeki yerive eserleri tartışma götürmez…
“Evet ben Devrimciyim, halkıma ve bütün insanlara sömürüsüz, baskısız, özgürlük, bolluk ve mutluluk dolu bir gelecek sağlamak için mücadele etmeyi insanlığın ulaşabileceği en yüce ideal ve dava olarak görüyorum. Ve böyle bir davanın saflarında yer almaktan onur duyuyorum. ”
Nasuh Mitap.

On bin Nasuh Mitap, Nasuh Mitap’ı uğurladı.
Zamanında gidemedik Gaziosmanpaşa Hastanesi’nin önüne. Çünkü ülkenin her yanından gelen Nasuhları taşıyan otobüsler trafiği kilitlemişti.
Hastaneden alınıp Gaziosmanpaşa Meydanı’na getirilecek Nasuh için, Nasuhların yaptığı törenin sonlarına yetişebildim.
On bin Nasuh ile otobüslere binip Kırklareli’ne, Nasuh Mitap’a hoşça kal demek için yola çıktık.
On bin Nasuh’u görünce…
“BİTMEMİŞ KAVGA! SÜRÜYOR! SÜRECEK!” sözleri dökülüverdi dilimden.
Selah
22:25
06 11 2014
Emekçinin Sesi Gazetesi
NASUH MİTAP SON YOLCULUĞUNA UĞURLANDI
“Devrimci Yol’un önderlerinden Nasuh Mitap son yolculuğuna uğurlandı. Mitap’ın yıldız yumruklu bayrağa sarılı tabutunun arkasından binlerce kişi “Yolun yolumuzdur” diyerek yürüdü.
Devrimci Yol’un kurucu önderlerinden Nasuh Mitap son yolculuğuna uğurlandı. Gaziosmanpaşa Meydanı’nda sabah saatlerinde yapılan törenin ardından Mitap, memleketi Kırklareli’de toprağa verildi. Mitap’ın yıldız yumruklu bayrağa sarılı tabutunun arkasından yürüyen binler, sık sık “Devrimci Yol’umuz Nasuhların yoludur” sloganını attı.
Devrimcilerin ‘Nasuh Abi’si Nasuh Mitap için ilk tören Gaziosmanpaşa’da gerçekleştirildi. Sabahın ilk saatlerinde Mitap’ın 3 Kasım Pazartesi günü yaşamını yitirdiği Özel Gaziosmanpaşa Hastanesi’nin önünde binlerce kişi toplanmaya başladı. “Devrim için tek yol Devrimci Yol”, “Devrimci Yolumuz Nasuhların yoludur”, “Mahir, Hüseyin, Ulaş kurtuluşa kadar savaş”, “Faşizme ölüm tek yol devrim” sloganlarını atan kitle, Mitap’ın cenazesinin hastane morgundan çıkarılmasını bekledi.
Saat 9.15’te Mitap’ın cenazesi alkışlar ve sloganlar eşliğinde hastanenin önüne getirildi. Mitap’ın cenazesi, cenaze aracında Gaziosmanpaşa Meydanı’na doğru yolu çıkarken, aracın arkasında da binlerce kişi sloganlarla yürüyüşe geçti. Bu sırada yol trafiğe kapatıldı. Yaklaşık 10 dakikalık yürüyüşün ardından Gaziosmanpaşa Meydanı’na varıldı. Cenaze aracı ve Mitap’ı uğurlamak için yürüyen binlerce kişi, alanda bekleyen platformun önüne geldi. Ardından Mitap’ın yol arkadaşları; Cahit Akçam, Ali Alfatlı ve Akın Dirik platformdan konuşmalarını yaparak Mitap’ın dirençli, inatçı ve mütevazı kişiliğini anlattı. Alanda “Sana söz, Devrimci Yol’da kurtuluşa kadar savaşacağız” yazılı pankart açıldı. Tören 1 saat bu alanda devam ettikten sonra cenaze konvoyu Kırklareli’ye doğru yola çıktı.
Kırıklareli Çarşı’da cenazeyi binlerce kişi karşıladı. Şehrin merkezinde yapılan törenin ardından Mitap’ın naaşı omuzlara alındı. Nasuh Mitap’ın tabutu çarşıda omuzlarda taşınırken evlerin balkonlarından da kırmızı karanfiller atıldı. Saat 16.30’u gösterdiğinde mezarı başında yapılan konuşmaların ardından Nasuh Mitap toprağa verilerek sonsuzluğa uğurlandı. Mitap; Dev-Genç, THKP-C ve Devrimci Yol hareketinde verdiği kararlı mücadeleyle arkasında unutulmaz bir miras bıraktı.
‘Biz ona Kaptan diyorduk’
Nasuh Mitap’ın en yakın mücadele arkadaşlarından ve Devrimci Yol’un kuruluş sürecinde yer alan isimlerden biri olan Mehmet Ali Yılmaz, Mitap’ın Türkiye’nin gördüğü en büyük devrimci harekete rehberlik ettiğini ifade etti. Yılmaz şöyle konuştu: “Nasuh Abi’yle tanışmam tam 40 yıl öncesine dayanır. O zaman Nasuh Abi THKP-C ve Dev-Genç davasında hapisten çıkmış, biz de o zaman yeni üniversiteye gelmiş, devrimci mücadelede görev almak isteyen gençlerdik. O süreçte Nasuh Abi bizim önümüze geçti ve yönetti. ADYÖD’ün kuruluş süreci, ardından AYÖD’ün kuruluş sürecinde ve Devrimci Genç dergisinin çıkarılmasında, Devrimci Yol’un kurulmasında rehberlik bize rehberlik etti. Biz ona samimi ortamlarda “Kaptan” da diyorduk. Nasuh Abi, bu topraklardan çıkan en önemli hareketin liderliğini yapmıştır. Ölümünden önce uzun uzun sohbetler yaptık. Bu sohbetlerde hem geçmişin değerlendirmesi üzerine hem de devrimci projeler üzerine düşüncelerimizi paylaştık. Bu bakımdan Nasuh Abi’yi çok ters bir zamanda kaybetmiş olduk. Çok üzgünüm.”
Kaynak; BirGün Gazetesi, Serbay Mansuroğlu,6 Kasım Perşembe 2014
Füsun Çiçekoğlu
Nasuh abinin başı tenhalaşınca gittim ayakucuna diz çöktüm. Birkaç kızıl karanfil bıraktım gelemeyen arkadaşlar namına Haluk, Dursun, Ahmet içiniz rahat olsun. Senin de selamını söyledim, Şeyhmus.
Yanımda götürdüğüm suyu Nasuh abinin üzerine serpilen çiçeklere döktüm sonra. Bana ayırdığı tüm değerli zamanları için teşekkür ettim Nasuh abime. Fakülteye yeni girdiğimde Siyasal’ın önünde otururkenki sohbetlerde; Alime’yle ikisinin evlerine çat kapı gittiğimde beni buyur ettikleri sofralarında; evden ayrılıp çıktığım Dikmen’deki öğrenci evinin teneke odun sobası yanan tek odasında Alime’yle misafirim olduklarındaki konuşmalarımızda bana ayırdığı zamanın ne kadar değerli olduğunu hiç hissettirmediği için bir daha teşekkür ettim sonra.
Bugün eski arkadaşlarla buluştuğumuz cenazesi de Nasuh abinin kendisi gibi derin yer etti hepimizde. Bugün hepimiz eski hallerimiz gibiydik. Şu hayatın kibriyle bizi berbat edişinden azade, Nasuh abimizin şefkatine sığındık. Bize yine abilik etti.
Nasuh abi yumuşak bir ses, tatlı bir bakış, dünyanın en hoş gülümsemesiydi. Çelik bir iradenin ve saf inancın çelebilikle harmanlanmış haliydi. Eşsizdi.
Çizgi romanlar hakkında da konuştuğum tek devrimci abimdi Nasuh abi. Abimizdi. Nasuh abimizdi. Adını söylemek bile güzel: Nasuh abi…
H. Sevim
Dev-Genç’ten THKP/C’ye, Devrimci Gençlik’ten Devrimci Yol’a önemli görevler üstlenen Nasuh Mitap, “Evet ben Devrimciyim, halkıma ve bütün insanlara sömürüsüz, baskısız, özgürlük, bolluk ve mutluluk dolu bir gelecek sağlamak için mücadele etmeyi insanlığın ulaşabileceği en yüce ideal ve dava olarak görüyorum” demişti.
Nasuh Mitap 1960’ların sonunda Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdi ve kısa bir süre içerisinde Dev-Genç ile birlikte devrimci mücadele saflarına katıldı. Fakülte içerisinde Hüseyin Cevahir ile yakın bir ilişki kurduktan sonra, THKP/C içerisinde yer aldı.
Daha sonra THKP/C kadrolarından ayrışarak Devrimci Gençlik dergisi üzerinden Devrimci Yol hareketinin tohumlarını attı. Mitap, Devrimci Yol’un bir siyasal harekete dönüşebilme süreçlerinde önemli rol aldı.
12 Eylül askeri darbesi ile birlikte tutuklanan ve yoğun işkenceli sorguların ardından Devrimci Yol Ana Davası’nda idam istemiyle yargılanan Mitap, 11 yıl hapishanede kaldı. Mayıs 2013’te ağır bir mide ameliyatı geçirdi ve ardından da kanser tedavisine başladı, 3 Kasım 2014 akşamı ise yaşamını yitirdi.
Mitap, Devrimci Yol Ana Davası’ndaki savunmasında son olarak şu sözleri söylemişti:
Savunmalarımda suçlu değil haklı olduğumuzu, Devrimciliğimden dolayı yargılanıyor olduğumu anlattım. Evet ben Devrimciyim, halkıma ve bütün insanlara sömürüsüz, baskısız, özgürlük, bolluk ve mutluluk dolu bir gelecek sağlamak için mücadele etmeyi insanlığın ulaşabileceği en yüce ideal ve dava olarak görüyorum. Ve böyle bir davanın saflarında yer almaktan onur duyuyorum. Mahkemenizin vereceği karar ne olursa olsun esas olarak tarih önünde Devrimciliğimin gereklerini yerine getirememekten dolayı yargılanacağımı biliyorum. Ve bu yargılamada aklanmayı umut ediyor ve diliyorum, Sosyalizme, ülkemin ve halkımın özgür, bağımsız ve aydınlık geleceğine olan inancımı tekrar bildiriyorum. İnsanlığın en yüce değerleri için, bütün dünya işçilerinin ve ezilen halkların kurtuluşu için mücadele eden bütün Devrimcilere buradan selam ediyorum..
Yıldızlar yoldaşın olsun Yoldaşım..!!
M. Yılmaz
Nasuh Mitap ve minik bir anı
Yıl 1982 idi. 15 yaşında,Dev-Yol’un Antakya’daki son lideri !!! olarak gözaltına alınmış ve bitip-tükenmeyen işkenceler ardılı cezaevine girmiştim…Her koğuşta bir radyo vardı ve BBC Türkçe haber bültenlerine karşı aşırı hassasiyet oluşmuştu hepimizde.Haber saatleri kaçmazdı. Yanılmıyorsam sabah saat 8 bültenlerinde Nasuh Mitap’ın BBC’ye ;”Türkiye’de darbe de işkence de yok” benzeri bir mülakat vereceğini duyduğumuzda donup kalmış ve canlı yayına bağlanılacak saati tarifsiz duygularla beklemeye başlamıştık…Ve BBC muhabiri; ”Şu an Mamak Askeri Cezaevindeyiz ” dediğinde nutkumuz tutulmuş bir vaziyette sonucu bekledik elbet…Bir albay,bir yüzbaşı,askerler,Nasuh Mitap ve canlı yayına geçtiğini söyleyen muhabir…Muhabirin sorusuna ithafen Nasuh ağabeyin şu sözü hala kulaklarımda çınlar. ” Evet Türkiye’de darbe de yoktur işkence de ama Türkiye’de şu an faşizm ve ölüm vardır ve öldürebildiklerini öldürdüler,sıra bize geldi” !!! Konuşma uzadıkça albayın müdahalesi,Nasuh Mitap’ın vücudundaki işkence izlerini göstermesi ve haykırışı ve ardısıra yine darpedilerek güya koğuşuna götürülmesini bir radyo frekansından dinlemiştik…Işıklar içinde uyu suskun adam…
F. Faki
Nasuh Abi”yi Önce Oğlum Hapsetmişti
İki odalı bir evde oturuyorduk. Odalar ortadaki salona açılıyor. Salon da denmez ya işte küçücük önü balkonlu bir mekan. Bir oda bizim yatak odamız karşıdaki oda ise 4 yaşındaki oğlumuz Altan’ın odası. İkimiz de çalışıyoruz. Sabah oğlumu anneme bırakıyorum akşam alıp geliyorum.
70’li yıllar. 12 Mart’ın vahşi günleri. Devrimciler sokaklarda kurşunlanıyor. Bu günlerde bir misafirimiz oldu. Nasuh Mitap. Ufak tefek, az konuşan, güleryüzlü, sevimli, sıcak bakışlı, dost bir insan. Her gün TV’de ve radyoda yayınlanan “arananlar listesi”nde adı yok ama SBF’nin [Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi] polisin iyi tanıdığı devrimcilerinden olduğu için sokakta bulunsa hemen yakalanacak ve doğru işkenceye…
Altan’ın odasına bir divan daha ilave ettik. Orada kalıyor. Tabii oğlumuz onu kod adı ile biliyor. Zaten pek ufak olduğu için konuşup deşifre etme imkanı yok. Ancak çocuk zeki. Eve birisi geldiğinde odasının babası tarafından özenle kilitlendiğinin farkında. Bir gün ben onu annemden aldım eve geldim. Nasuh da Altan’la birlikte kaldıkları odada oturuyor. Ben mutfaktayım. Derken kapı “tık tık”. Ben hemen odanın kapısını kilitlemeye koştum ama “tık tık” eden kapı, sokak kapısı değil meğer odanın kapısıymış.
– “Ne oldu açsana kapıyı” diye seslendim.
Nasuh içerden kilitledi zannettim. Meğer Altan kapıyı dışarıdan kilitlemiş.
– “Altan beni buraya kilitledi” diye sesleniyor.
Bakıyorum kapının üstünde anahtar yok. Basit bir oda kapısı, anahtarı yok ama.
– “Oğluşum anahtarı ver bakiiim…” diyorum Altan’a. Yanıt yok..
– “Nerede anahtar?”
– “Attiiii.”
Meğer oğluşum pek sevdiği eline geçeni balkondan aşağı atma huyunu anahtar için de gerçekleştirmiş. Nasuh’u odaya kilitledikten sonra anahtarı balkondan aşağı atmış.
Eyvah ki eyvah. Ne yapacağım şimdi. Nasıl açacağız kapıyı. Derhal dört kat aşağıya koşup bahçede anahtar aramaya başlıyorum. Yok yok. Babası da henüz gelmedi, çocuğu uzun süre evde yalnız da bırakamam. Nasuh da kilitli. Yine yukarı koşuyorum kan ter içinde. Nasuh sakin. Bana sesleniyor.
– “Evde bir başka kapı anahtarı bul, balkondan benim odanın penceresine uzat.
Dediğini yapıyorum. Bir süre sessizlik. Sonra Nasuh içerden kapıyı açıp çıkıyor. Elinde çakısı. Anahtarın yivlerini kazımış boş anahtarı çevirip kapıyı açmış. Gülüyor. Altan’ın başını okşuyor. Çok soğukkanlı. Tedbirli bir devrimci.
Uzun süre kaldı bizim evde. Sessizce sokağa süzülür dışarıda arkadaşlarına yardımcı olur onların saklanmalarına yardım eder sonra yine sessizce dönerdi. Ankara’da devrimcilerin saklandıkları evler zaten sayılıymış. Genç devrimci aileler saklıyormuş onları. Biz birbirimizi elbette bilmiyorduk. Sonunda hepimiz Sağmalcılar Ceza ve Tutukevi’nde bir araya gelip tanışmış olduk.
Nasuh’la hapisten çıktıktan sonra birkaç kez görüşebildim. En zor karşılaşmamız Ankara Mamak Cezaevi’nde olanıydı.
Aradan 10 yıl geçmişti. 12 Eylül darbesi ve müthiş işkence dönemlerinden sonra iktidara gelen Turgut Özal, galiba dış kamuoyunun da baskısı ile cezaevlerine gazeteciler için bir tur düzenlenmesine izin verdi. Türkiye’nin belli başlı cezaevlerini bu tur ile gezerken Mamak’ta (Gözlemlerime göre Diyarbakır Cezaevi’nden sonra en vahşi cezaevi burasıydı) bir koğuşta Nasuh ve Oğuzhan ile karşı karşıya geldim. Onlar içerde, ben dışarıda. O acıları çekmesinler diye biz 10 yıl önce cezaevine girmeyi göze almıştık ama işte devrimcilerin kaderi değişmiyor. Yine hapisteydiler.
Sen ki halkın için kendini feda mı ediyorsun hadi bakalım cezaevine. Mahkemede şöyle demiş Nasuh:
“Evet ben Devrimciyim, halkıma ve bütün insanlara sömürüsüz, baskısız, özgürlük, bolluk ve mutluluk dolu bir gelecek sağlamak için mücadele etmeyi insanlığın ulaşabileceği en yüce ideal ve dava olarak görüyorum.”
Böyle sözler söyleyenleri hapsederler ve işkence ederler bizim ülkemizde.
Devrimci olma kardeşim. Karşı devrimci ol.
Halkı sömür, yalan söyle, din iman diye kandır. Uluslararası sömürü sisteminin elemanı ol. Aracılık et kendi halkını sömürt. Seni el üstünde tutarlar. İktidara getirirler.
Bilirim devrimci vicdanın, yaşamın, inançların, insanlık onurun böyle davranmana izin vermez. İzin vermek ne demek, aklından bile geçirmeyip bunlarda mücadele ederek yaşar ve ölürsün.
Onlar saraylarda otursun hiç önemli değil. Sen de devrimcilerin “Nasuh abi”si olarak yaşayacaksın gönüllerde. Gönül sarayından daha yücesi yoktur.
Pırlanta gibi bir yürek ile çamur gibi bir vicdansızlık arasındaki farkı herkes bilir. Gün gelir vicdansızların iktidarları yıkılır ama sen hep gönüllerde yaşarsın.
Füsun Özbilgen, gazeteci, İletişim Araştırmaları Derneği (İLAD) Başkanı. IPS İletişim Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi.

Not edip paylaştığım Twitler “uğurlar olsun güzel abi’miz.. sen bu dünya kapısından başın dik geçtin… #NasuhabiyiYıldızlaraUğurluyoruz. Yoldaşlarımıza yakışır bir ülke kuracağız.A. Taş. Bu ülkede devrimcilerin değil de islamcıların kazanmış olması islamcıların iyi ve doğru olduğunu göstermez. Sadece kazandılar, o kadar.S. İnce. Devrimciler yeryüzünde cennet kurmak isterler. Çünkü yalan ve çıkar bilmezler.S. İnce. Sağın liderleri arkalarında milyon dolarlar bırakıyorlar. Solun liderleriyse milyonlarca yürek!.. Nasuh Mitap bu yüreklerde yaşayacak! N.Alpman.”
Facebook’ta eşinin çizdiği bir resim. Resimde Nasuh tekerlekli arabada işkence sonrası hastaneye götürülürken…Ve o resmin yazısı ile resme gelen yorumlar. “Yıl 1981, aylardan Şubat’tı sanırım. 12 Eylül faşizminin ünlü işkence merkezi DAL’dayız. Aniden hücrelerimizin mazgalları birer birer kapatıldı. Merakla hücremin mazgalındaki küçük aralığa odaklandım. Çok dar olan aralıktan koridorda ne olduğunu görmeye çalıştım: Nasuh, hastaneye götürülüyordu. İşkencede yürüyemez hale getirilmiş; tekerlekli sandalyeye oturtulmuştu. O sahneyi belleğime nakşettim. 1988’de yaptığım resimlerden biri, o ana ilişkindir…
A D.Üzgünüm çok üzgünüm Alime hanım…Başınız sağolsun…
H K.Işıklar içinde uyusun Nasuh Abi
S T.Sevgili Alime Nasuh abi ölmedi! Devrimci Yolumuzda yaşayacak! Çok ama çok üzgünüm!
HA.Olağan üstü şartlarda ,olağan üstü davranış gösteren insanlar davranışlarından dolayı ya çok insanı üzerler yada sevindirirler.Nasuh abi olağan üstü direndi ve o hep sevgi ve saygıyla karşılandı.
AÖ.Bir kez daha başın, başımız sağolsun…
ÜS.Sevgili Nasuh Hemşehrisi Spartaküs ten aldığı daha iyi bir dünya, daha iyi bir gelecek ve Sosyalizm mücadelesinde hem bu ülkenin hemde Tüm Trakyanın medar-ı iftiharı oldu. Onı Doğduğu topraklarda, Kırklareli nde toprağa verirken binlerce seveni ve devrimci ”Nasuh a sözümüz devrim olacak” sloganı ile uğurladılar. Çağdaş Spartaküs ü unutmayacak….Unutturmayacağız.
SK.NURLAR İÇİNDE YATSIN ALLAH SANA EVLADIN ERTANA SABIRLAR VERSİN ALİMECİM KENDİNE ÇOK İYİ BAK ÖPTÜM
RC.Hepimize örnek olmuş bir devrimciydi
FÇ:Sen ve Nasuh Abi yüreğimizde sönmeyen yumruklu yıldızımızsınız Alime Abla
NDS:Çok acılara katlandı bu yürekler
BB:Nasuh abi direnmenin,yılmamanın ve boyun eğmemenin sembolüydü öyle kalacak sonsuz yolculuğunda bizleri yine birleştirdi,inanılmazdı…
AA:İşkence de direnenlere selam olsun…!!!
NÇT:Tarihe tanıklık eden bir resim…
BA:Acınızı anlıyorum.Başınız sağolsun Alime hanım.
MDB:Hiçbir devrimci ölmez Alime Hanım, yüreklerde yaşarlar. Sabırlar diliyorum,ışıklar içinde yatsın.
YKO:sözün bittiği yer yıldızlar yoldaşı olsun
GE:Aynı yıllarda aynı Devrimci hareketin içinde olmakda ayrı bir onur,Alime abla hepimizin başı sağolsun,gittiği.
BK:bir kasım günü
seni de yolcu ettik nasuh yoldaş
seni anlatmaya
ne yürek çarpıntısı yeter
ne gözlerde ki yaş
çoğunun kardeşi yoldaşı ağabeyisiydin
dimdiktin hep ayakta
ne rüzgarlarda ne fırtınalarda eğildin
GB:yıldızlar yorganı olacak
SEN:İçinde bir kırıntı vicdan olan ne hisseder ? Nasıl anlatabilir hissettiklerini. Kalıyorsun içinde koca bir ateş topu
AÖ:O GÜNLERİ YAŞAMAYAN BİLMEZ ALİME YOLDAŞ. AMA HER ŞEYE KARŞIN, YAŞADIKLARIMIZDA ANLATMAK GEREK. İYİ ÇALIŞMALAR, DOSTÇA YOLDAŞÇA SELAMLAR.
AYM:Sağolun arkadaşlar. Selamlar…
NB:unutmuyorum ..kafes arkasındaki kuş resimlerinizi…yıl 1989..
CE:BU RESİM ALİME MİTAP’IN “12 EYLÜL KARANLIĞINDAN” ALBÜMÜNDE YAYIMLANMIŞTI. NASUH YOLDAŞ ONURLU BİR MÜCADELE VERDİ. O’NU UNUTMYACAĞIZ. TARİH DEVRİMCİLERE İŞKENCE EDENLERİ AFFETMEYECEKTİR. İNSANLIK VE DAHA GÜZEL BİR DÜNYA İÇİN MÜCADELE EDEN TÜM DÜNYA DEVRİMCİLERİNİ SELAMLIYOR, DEVRİM ŞEHİTLERİNİ SAYGIYLA ANIYORUM. IŞIKLAR İÇİNDE YATIN.”

Devrimcilerin Nasuh Abisi’nin ardından yeniden bir şeyler yazmaya gerek görmedim. Nasuh Mitap ile ilgili bir çok yazılar yazıldı. Ben ancak internet üzerinden bana gelen iletileri not edip sizlerle paylaştım. Bu gün bizi yönetemeyenlere bakıyorum; bir de Nasuh’a. Ülke nereden nerelere geldi? Nasuhlar yok sayılarak, tarikatlar yüceltilip ülke tarikatlar koalisyonlarına emanet ediliyor. Bu arada egemenlerde de mutasyon çabaları var.
“Zorbaların, sömürücülerin iktidarlarına karşı Türkiye’yi Nasuh Mitap’ların yolundan yürüyerek yeniden kuracağız. Ona sözümüzdür, kavga bayrağını hep daha ileri taşıyacağız.”, diyenlerin sözlerine kulak kabartmakta yarar var. Ve hatta kulak kabartmak yetmez, Latin Amerika Ülkelerinde sosyalistlerin ülke yönetimlerini ele almaları gibi; Tunus’da elede edilen seçim başarıları gibi; Yunanistan’ın Syriza’sı gibi olmaya ,başarmaya birinci parti olabilmeyi; İspanyanın ‘Gezicileri’ olarak bilinen öfkeliler hareketi’nin (podemos) yaptığını başarıp, birinciliği kaptırmamalı ülkemin Haziranının Birleşik Hareketçileri. Yüzde otuz yedilik iktidar ancak böylesi bir inanç ile boşa çıkarılır… Ülkemizi teehdişçi örgütler ile komşu yapanlara en güzel cevap olur sanırım…

İlimizden cenazesine kitlesel katılım yapılabilse iyi olacaktı. Çalışma yaptığı il ve bölgelerden oldukça yoğun katılım olduğu öğrenildi. Kırşehir’den Temsili anlamda katılım yapılabildi. Işıklar içinde olsun, uyusun…



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .