TOPLU YAZILAR (6)

TOPLU YAZILAR (6)

14.03.2015

Beş bin olmuş Et yemeklerinden tiksinmeye başladım. Yemeğin içinden gelen etleri yemek istemiyorum. Özellikle paça çorbasını çok sevdiğim halde, artık hiç heveslemiyorum. Yüreğim daralıyor, midem bulanıyor. Ne veganlığım ne vejeteryanlığım mevcut. 1-Okula gidiyorlar diye 17 genç kızın katledilmiş kanlar içindeki fotoğrafları.2-Filistin’e yardım için yemekli gece düzenleyip kendilerini eğlendirenler.3- Filistin’de Rojova’da ağlayan çocuklar.4- Büyüklerin kucağında öölü […]

Beş bin olmuş
Et yemeklerinden tiksinmeye başladım. Yemeğin içinden gelen etleri yemek istemiyorum. Özellikle paça çorbasını çok sevdiğim halde, artık hiç heveslemiyorum. Yüreğim daralıyor, midem bulanıyor. Ne veganlığım ne vejeteryanlığım mevcut.
1-Okula gidiyorlar diye 17 genç kızın katledilmiş kanlar içindeki fotoğrafları.2-Filistin’e yardım için yemekli gece düzenleyip kendilerini eğlendirenler.3- Filistin’de Rojova’da ağlayan çocuklar.4- Büyüklerin kucağında öölü ve yaralı çocuk resimleri.5- Tank’a taş atan çocuk.6- İki elinde kesilmiş iki insan başı(kellesi) ile fotoğraf çektirip internette paylaşanların fotoğrafları. 7- Kelle kesme ritüelleri.8- Esir alınmış insanların sorgulanmaları ve infazlarını içeren videolar. 9-Katlettikleri canları defin etme videoları.
Bu saydığım vahşet sahneleri yüzünden olsa gerek et ve et ürünlerinden uzaklaşıyorum. Aklıma getiriyor vahşet görüntülerini. Ya da tam tersi. Çocukluğumda evimizde yetiştirilen, etlik kuzuları boğazlanınca ve kurban bayramlarında aynı duyguları yaşadığımı anımsıyorum. Yok ama bu sefer sanki kalıcı olacak gibi. İnsanlığımdan utandıran o görüntülerden sonra zaman zaman et yemeyi bırakın beslenmek dahi istemiyorum.
Anırarak kurdun bulunduğu mıntıkaya doğru giden eşek misali, hani kurdun her ulumasında yok canım kurt değildir diyerek yayılmaya devam edip sonunda nalları diken eşek misali de diyebiliriz. Acaba sıra bize de gelir mi diye diye aymazca yaşayıp beceriksiz veya bilinçli hükümet politikalarını çaresizlik ile izliyoruz. Kobane Kantonu Başbakanı Enver Müslim, “IŞİD, Kobane’yi ele geçirirse yönünü Türkiye’ye çevirecek. İstanbul, Mardin, Mersin, Adana, Ankara’yı işgal edecek. AKP hükümeti bunu öngörmeli, hesap etmeli. Türkiye’dekiler bizlerin kardeşi”, demiş…
Münafıklık yapanlar mı kabahatli,onlarla iş birliği yapanlar mı kabahatli? Libya’da çok çabuk paylaşmışlardı toprağı petrolü. Suriye’de yapamadılar. Işid Libya’da yok mu idi. Ya da onlara gerek mi yoktu? Ayrıca bu Işid neden Gazze için Filistin için İsrail ile savaşmaz? İnternetteki ciihadist sitelere göre Suriye’de savaşan Türkiyeli Işid militanı sayısı 5 000 olmuş. İlk zamanlar basında üç bin olarak yazılıyordu. İşin tuhaflığına bakın ki, son bir ayda İsrail 300 Filistinli müslümanı öldürmüşken; Işid 6000 müslümanı öldürmüş. Rabia işareti yapanlar, Rabia için ağlayanların kulakları tıkalı, gözler görmez, diller lal olmuş. Tarafsız ve suskun ülkem. Susma sustukça sıra sana gelecek…
İnteernet facebbook’ ta bir arkadaş Red Dergisi 91. Sayısında yayımlanan, Yavuz Olagan adı ile kaleme alınmış çok uzunca bir tesbit yazısını paylaşmış. Hepsini sütunlarıma alamıyorum. Merak eden internetten araştırsın lütfen. Altı çizilecek kimi bölümlerini siz okurlarımın da görmesini istedim. Buyrun bakalım.“ Ortaçağ’da Batılılar, Arap savaşçılara ‘serasen’ (saraken/saracen) diyorlardı. Bu savaşçılar, Bizans aleminin o zamana kadar uyguladığı askeri doktrine ters düşen savaş usulleri geliştirmişlerdi. Gelişmiş silahları, mükemmel askeri örgütleri yoktu, fakat çok hızlıydılar, en önemlisi kaderciydiler. Ölümden korkmuyorlardı, zira savaş meydanında düşenin doğrudan cennete gideceğine inanıyorlardı. 7. asırda ‘Seyfullah’ Halid bin Velid ve Amr bin As önderliğinde bütün Mısır’ı, İran’ı ve şimdiki Irak ve Suriye bölgelerini ele geçirdiler.
Askeri tarihçi C.W.C. Oman, onlar için şöyle der: “Serasenleri en tehlikeli düşman yapan iki özellik vardı: sayıları ve olağanüstü hareket kabiliyetleri. Anadolu’ya akın etmeye niyetlendiklerinde, açgözlülük ve fanatizm Horasan ve Mısır arasında halinden hoşnut olmayan herkesi bir araya getirmişti. Doğunun vahşi atlıları Anadolu’nun bereketli topraklarını yağma etmek için Toros ve Adana geçitlerinden devasa gruplar halinde akın ettiler.” (Oman, Kitap Yayınevi, 2002, s. 39).
Oman, daha sonra, tarihçi Leon’dan şu alıntıyı yapar: “Onlar düzenli birlikler değil, gönüllülerden oluşan karmaşık yığınlardır. Zengini ırkına onur kazandırmak, yoksulu yağma umuduyla gelir. Çoğu, Tanrı’nın savaştan zevk aldığına ve onlara zafer vaat ettiğine inandığı için savaşır.” (agy)
Benzemiyorlar mı sizce?
Farklılıklar var elbette. At yerine Toyota kamyonet, mızrak yerine RPG, kılıç yerine AK-47, hançer yerine kasap bıçağı kullanıyorlar. Fakat niyet, ideoloji, düşünce yapısı aynı. Haritaları bile aynı. İşgal edecekleri toprakları Sina Yarımadası’ndan başlatıp, Anadolu/Akdeniz havzasından geçirip, İber yarımadasına kadar genişletiyorlar. Simsiyah bir alan…
Elbette, dinler savaşının yaşandığı vahşet çağının üzerinden çok zaman geçti. Her ne kadar, daha da büyük bir vahşet gençlerin oynadığı kanlı bilgisayar oyunlarına aktarıldıysa da, medeni alemde yaşayan insanlar, kafadan kurşunlama, kesik başla top oynama sahnelerini dehşetle ve utançla izliyorlar.
Fakat bu sahnelere sempati duyan, hatta böylesine serbestçe insan öldürmeyi bir tür özgürlük olarak algılayan hiç de azımsanmayacak sayıda duyarsız (apathetic) ve umutsuz bir genç nüfusun olduğu da bir gerçek. Türkiye’den IŞİD’e katılanların sayısı 3 bin olarak veriliyor; birlik komutanlarından biri geçenlerde televizyonda akıcı bir Türkçe konuşuyordu mesela. Bunlar, selefiliğin bu vahşi versiyonunu ideoloji olarak benimsemiş olabilirler; ne de olsa AKP döneminde hızla yayılan Kuran kurslarından geçmişlerdir. Fakat yabancılara ne demeli?… IŞİD’in sadece Fransızca ve Almanca konuşulan ayrı bir askeri birlik, bir tür ‘uluslararası tugay’ örgütlediğini öğrendik. İngilizce konuşan yabancılar, herkes bu dili çat-pat konuştuğu için araya kaynamışlar muhtemelen, bu yüzden sayıları bilinmiyor.
Bunu bilerek, sembolik, ince jestler ve hesaplarla yaptılar. Amerikan Valisi Paul Bremer, Saddam Hüseyin’i Bağdat’ın Şii semtinde Şiilerin hakaretleri arasında astırdı. Şimdi, Sünni Arap kabilelerin, Saddam’ın generallerinin, kızlarının, akrabalarının IŞİD savaşçılarını desteklemesinde şaşılacak ne var? İnsanlara paranın ve silahın yol gösterdiği bir dünyada, anasının ırzına geçilmiş, babası kurşuna dizilmiş, Amerikan conilerinin evlerinin önüne kadar gelip ablasına sarkıntılık ettiği, yıllarca patlayan bombalar, ölüm ve kan içinde kalmış Iraklı çocuğun, IŞİD’e katılıp kâfir gördüğü herkesin kafasını ‘Allah rızası için’ kesmek istemesinden daha doğal ne olabilir?
İslamcı yazar İhsan Eliaçık, “IŞİD’i görüp ateist olan mazurdur,” buyurmuş. Siz ateizmi bize bırakın da dininizin nasıl olup da maddi çıkarlara ve insan halet-i ruhiyyesine (ruh haline) göre bu kadar farklı yorumlanabildiğini açıklayın. Siyasete, paraya ve silaha dokunan herkesin, her türlü sahtekârlığı, hırsızlığı yapıp her türlü cinayeti işlerken kendi meşruiyetini temin edebildiği bir tefsire imkân veren bir din olabilir mi?
Çok daha ağır ve vahim bir durumla karşı karşıyayız: Türkiye’nin siyaset kurumu siyasi İslam’ın hegemonyasına boyun eğdi. Bütün dikkatlerin üzerinde toplanması gereken gerçek budur.
Önümüzdeki iki seçim süreci Türkiye’nin zaten dönüşmekte olan sosyal hayatını tamamen değiştirecektir. Yaklaşan bu felaket daha büyük felaketlerin kapısını açacaktır.
İdeolojik hegemonya söz konusu olduğunda, başlangıçta ılımlı olan her yapı zamanla kendi çevresindeki radikal unsurların yolunu döşer. Bu gidişat değişmezse, bir iki yıl sonra İslamcı iktidarın muhalefeti daha da İslamcı olacak ve Ortadoğu’daki bütün silahlı İslamcı örgütler, mezhep savaşlarını topraklarımıza taşıyarak, tıpkı Serasenler gibi, Toroslar’dan ülkenin içlerine doğru akın edeceklerdir.
Sosyalist mücadelenin varlığı, gericiliğe karşı verilen mücadelenin somut devrimci sonuçlarına bağlıdır.”
Not: Yukarı da okuduğunuz tırnak içinde aldığım Yavuz Olagan imzalı yazının virgülüne dahi dokunmadım. Bilgileri ve kaygıları bayağı dişe dokunur. Beni vejeteryanlığa ve hatta veganlığa yönelten görüntüler demek arkadaşı da böylesi etkilemiş. Ancak duyduğumuz ses kurt ya da çakal sesi fark etmez. Bayağı yaklaştılar, haberiniz olsun…

********************
Bir yumruk
İşçiliğin ne denli zor olduğunu bilenlerdenim. Çocukluk ve gençliğimde inşaatlarda da çalıştım. İşletmelerde de çalıştım harçlığımı artırmak için. Lastik fabrikası yapılırken, inşaat firmasında çalıştım. Kısa sürede bir çok konuda joker eleman olarak firmanın kafa adamı oldum. Ancak firmada örgütlü sendikanın, çalışanların yararına çalışan bir sendika olmadığını anladığımızda, başka bir sendikayı iş yerine getirmek istediğimiz duyulunca ilk önce işten çıkarılan kişi oldum. Bilirim Türkiye’de işçi olmayı, yasaları, yasa koyucuları.
Bir yumruk iki tekme. Evet yanlış değil, “Asansör bakımı dediğin bir yumruk iki tekme”, diyor bir işçi. Elçin Yıldıral gazetesi adına, asansör kazasında öldürülen işçilerin iş arkadaşları ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Bir bölümünü aktarmak istiyorum.
“ Bir işçiyi seçerler, alimakçı yaparlar

-Alimak asansör nedir, nasıl çalıştırılır?MA: Raylı sistemle çalışan dış cepheye kurulan bir asansördür. İşçi ve yük taşır. Aşırı yük yüklendiğinde kendi kendini kilitler ve çalışmaz. Ayrıca bu asansörlerin, düşme ihtimaline karşı paraşütü ve acil fren butonu olması lazım. Bu asansörle günde 100 kere yük taşıyorsunuz. Bu nedenle de her gün ama her gün bakımının yapılması gerekiyor.

-Torunlar patronu bu bakımın yapıldığını iddia etti. Asansör firması da iki uzmanının sürekli şantiyede olduğunu söyledi.MA: Yalan söylüyor. Ben anlatayım size işleyişi: Asansör firmasından uzmanlar gelir, asansörü kurar ve gider. Şef ya da patron bir işçiyi asansörden sorumlu kılar. Ona biz ‘alimakçı’ deriz. Asansörün iki tane düğmesi vardır; birine bastığında aşağı iner, diğerine bastığında yukarı çıkar. İşçiye bu iki düğmeyi gösterirler, sonra o işçi sadece asansörden sorumlu olur.
-Peki ya asansör arızalandığında?MA: Önce bizim ‘alimakçı’ bir bakar asansörün sağına soluna. Sonra şefini arar, ‘Asansör arızalandı’ der. Şef de ona, ‘Bir bak nesi var, yapabiliyorsan yap’ der. O da asansörü bir kurcalar, sonra şöyle bir yumruklar, iki tekme atar. Çalışırsa rastgele çalışmış olur, o gün de rastgele ölmezsin. O şekilde günlerce, haftalarca çalıştırılır o asansör. Yine arızalandığında yine aynı süreç işler.

-Çalışmazsa?MA: İşte o zaman asansör firması aranır, firmadan uzman istenir. Zaten bir asansör kurulurken, bir arızayı ‘alimakçı’ tamir edemezse, bir de asansör sökülürken görürsün asansör firmasının uzmanlarını.

RY: Torunlar patronu, ‘Ben yeni bindim o asansöre’ diyor ya… Patronlar şantiyeye geldiklerinde alimak kullanıyorlar, ama onlar bizim kullandığımız alimak asansöre binmez. Bakımı yapılan, güvenli olana biner.
Patrondan işçiye ‘Taşeron ol’ baskısı

-Torunlar’da ölen işçilerin biri hariç hepsi taşeron işçisiydi. Taşeron sistemi nasıl işliyor şantiyelerde?RY: Patronlar, gözüne kestirdiği bir işçiye taşeron olması konusunda teklifte bulunuyor. Benim başıma geldi, patron bana ‘Gel seni taşeron yapalım, daha çok kazanırsın, sana yardım ederiz’ diyor. İşçiye baskı yapıyor. Aslında tek derdi kendi üzerindeki yükü hafifletmek. Çünkü taşeron olduğunda, asıl işveren sigorta, maaş, işçinin güvenliği vs.. gibi tüm sorumluluklarını taşeronla bölüşecek.

-İşçi kabul ettiğinde taşeron olmayı, nasıl bir süreç başlar?RY: İşçi kabul ettiyse hemen küçük bir firma açar, büyük bir sermayeye gerek yok, bin TL’ye açtığın firmayla bir gökdelen inşa etme yetkisine sahip olabilirsin. Eski işçi yeni taşeron patronu olan bu kişi, kendi eş dost akrabasını, memleketlisini toplar, bir ekip oluşturur. Asıl patron da vaatlerde bulunur, taşerona iş verir.
Buradan işçi arkadaşlarıma sesleniyorum, taşeron olmak doğru bir tercih değildir. Buna heves etmeyin. Taşeron ölümcül bir sistemdir. Eli kanlı, silahlı çetevari bir sistemdir. Esenyurt direnişinde tanık olduk, taşeron patronu işçilerle karşı karşıya geldiğinde işçi arkadaşlarımıza silah çekti.”
İşte gördünüz asansör bozulunca yapılan tamir yöntemini. Ve yasal zorunluluktan kurtarmak için taşeron işçiliğin özendirilmesi. Madenlerimizdeki dayı başı sistemine ne de benziyor değil mi? Bir çok sorunu içtenlik ile yanıtlamış işçilerimiz. Hepsine yer veremiyorum. Son olarak son soruya verdikleri yanıta bakalım bir de. “-Son olarak bu sömürünün, iş cinayetlerinin önlenebilmesi için neler yapılması gerekiyor sizce?SB: Örgütlenmemiz gerekiyor. Biz sendikayız, ama aynı zamanda bir sokak hareketiyiz. Sendikamızı bu sokak hareketi üzerinden krumaya çalışıyoruz. İşçi arkadaşlara da çağrımız şu: Bu harekete katılsınlar, birlikte sendikayı kuralım, güvenceli işe kavuşalım, haklarımızı söke söke alalım.

TA: İşçi sağlığı ve güvenliğinden sorumlu kişiler, mimarlar, mühendis odaları, sendikaların Çalışma Bakanlığı ile kolektif bir şekildMA: Çalışma Bakanlığı’na sesleniyorum. Hiçbir şeyi beceremiyorlar, beceremedikleri için de işçiler ölüyor. Bizlerle birlikte hareket etmeyi öğrensinler. İşçiler, iş güvenliği uzmanları, hatta Çalışma Bakanı, işçi sağlığı ve güvenliği konusunda eğitimden geçirilmeli. Çalışma Bakanı’na İnşaat İşçileri Sendikası olarak eğitim vermeye talibiz.

R Y: İşçi sağlığı ve güvenliğine ilişkin yasalar hazırlanıyorken mutlaka işçiler de sürece dahil edilmeli. İşçinin parçası olmadığı hiçbir denetim, yasa geçerli olmaz, olmamalı.e çalışması gerekiyor. Bir komisyon oluşturulmalı.”
Aslı Aydın diyor ki yazısında “İnşaat sektörünün ekonominin lokomotifi olduğu, ekonomide talep üzerinden bir canlanma sağlandığı ve bu sayede ekonomik büyümeye katkı yapıldığına ilişkin tez, ne salt AKP’ye özgüdür, ne de yeni bir stratejidir. Neo-liberal-sağ muhafazakâr iktidarların buradaki hızlı sirkülasyonla ekonomik rant sağlama ve bu sayede buradaki kazanımlarını imar rantları ve ihale paylaşımları kanalıyla siyasi gücüne akıtma eğilimleri çok sık başvurulan bir politika tercihi, neoliberalizmin tipik sermaye birikim alanlarından biridir. Nitekim 1980 sonrası Türkiye’nin neoliberal dönüşüm sürecinde bu tercihlerin büyük rol oynadığını görürüz.”
Aziz Çelik de yazısında hükümete soruyor “Hükümete sormak lazım: 12 yıl boyunca, hiçbir siyasi riski olmayan bir iş cinayetleri çözüm süreciniz neden olmadı? Neden bu cinayetleri en aza indirmediniz? Neden Avrupa’da iş cinayetlerinin en çok işlendiği ülke Türkiye? Neden Soma katliamı sonrası Çalışma Bakanı ile Enerji Bakanı istifa etmedi? Neden bu bakanlara yeniden kabinede görev verdiniz? Torunlar katliamından sonra, bugüne kadar yapmadığınız neyi yapacaksınız?”
Söylenecek çok söz var. Çokk şeyler yazıldı, çizildi. Aydınlar ve sendikacılar unutturmamaya çalışıyor iş cinayetlerini. Hükümetlerde bakar kör.Tazı ve avcı hikayesindeki tazı misali işte. İşçinin, emekçinin, çalışanın yumruğu balyoz gibi patlamadığı ve parlamadığı sürece burjuvazi her zaman gülen taraf olacaktır. Hükümetlerin düşünceleri cibilliyetleri, nezhebi pek ilgilendirmez zira sınıflarını.
Not: Bu yazı aynıgün değişik kentlerde yaşanmış iş cinayetlerinde beş işçiyi kaybettiğimiz gün yazıldı. Trafik terörü ve iş cinayetleri yarışıyor bu ülkede…

****************

Börtü böcek
Ottan çöpten yazmak bir taraf olmaktır. Ya kapitalist işletmelerin kar hırsına dahil olup sende nemalanacaksın; ya da bakirliği, doğallığı hep savunacaksın…. Ayının kırk türküsü olurmuş. Kırk türkünün kırkıda armut üstüne olurmuş. Biz de o hesap, önce yaşadığımız alanı, çevreyi muhafaza etmek için tabiattan yana davranırız. Doğal olana, doğurgana saygı duyarız. Börtü böceğin hakkını savunamayan, boşuna her hangi bir inanış taşıdığını, savunduğunu anlatmaya çalışmasın. Ot, çöp, börtü, böcek, hava, su ve tamamı bizim yanımız olacak. Biz onların yandaşı olacağız. Çocuklarımıza, torunlarımıza, sizden aldığımız emaneti size doğal olarak teslim etmenin mücadelesini verdik diyeceğiz, göğsümüzü gere gere. Bize rağmen yapılan termik santraller, nükleer santraller, hidro elektrik santraller ülkemin ve çevremin sonunun, son rötuşları olursa, vebali neo liberal kapitalist zihniyetteki parti ve görüşlerin olacaktır. Biz onlara rüzgârı, dalgayı, Güneşi gösterdik. Keyfiyet hükmedenlerin. Karınca misali en azından bu yolda kendimizi heba etmiş oluruz o kadar. Umarım sevgili halkımda, celladına aşık olmaya son verip, kendi gücüne inanır…
Pazartesi günleri yazmanın bayağı bir zorluğu oluyor. En güncel olan yazınız dahi bir iki gün gecikiyor. Örneğin bu yazımı eğer seçim günü yazmış olsa idim.. En azından sandıkların açılmaya başladığı saatlerde yazardım. İyi kötü bir tahminde bulunabilirdim.
Şu anda kim ve hangi parti muvaffak oldu emellerine bilemeden yazıyorum. Seçilen adaya ve partisine başarı dilerim. Umarım yine “oturduğu ahır sekisi, çağırdığı İstanbul türküsü” yakıştırması yapmazlar, şehrimiz için.
Bütçesinin çok çok üstünde yatırımlar planlanması ve hayata geçirilmesi çok şey ifade etmiyor. Rantabl olması, kullanılabilir olması, insana haz vermesi önemli. Tonlarca betonu boş alanlarımıza boca etmek misyona da vizyona da sığmaz. Sonuçta harcanan paralar bir şekli ile yine benim cebimden çıkıyor. Mazota, benzine, elektriğe, doğal gaza, ilaca, tüpe, şekere, yeme, ete, taşımacılığa ve hayatın tüm alanlarına yansıyor. O zaman bunca harcama niye yapılsın ki?
Yeni yönetimden ehemniyet ile isteğim. Doğal güzelliğimizin son kalesi Kılıçözü Vadisi’ne dokunmayın. Halka rağmen, halksız iş yapmayın. Şehrimizin kirletilmesine göz yummayın. Yaratabiliyorsanız yeni istihdam alanları yaratın…Kolay gelsin.
*****************
Bunun için, 12 Eylül 1980
“Her şeyden önce şunu özellikle ve önemle ifade etmek gerekirse, ihtiyar dünyamızı yöneten gizli/küresel seçkinler grubu oldukça az sayıda kişilerden oluşmakta; siyaset, sanayi, ekonomi, ticaret, banka/sermaye, silah, medya vb unsurlar başta olmak üzere birçok alanda güçlü ve gizli bir örgütlenme sağlamışlardır. Ki bundaki gayeleri, bütün dünyayı kendilerine köle yapıp “Küresel Efendiler(!) olmak istemeleridir. Dünyadaki siyasî ve ekonomik krizlerin, savaşların, ihtilallerin, siyasî cinayetlerin, hükümet düşürmelerin, salgın hastalıkların meydana gelmesinde bu küresel efendilerin rolü oldukça büyüktür. Uzm. Mehmet Deri”
Şimdi bu seksenden beri başımıza tebelleş edilen hükümetler kimin eseri diye sorarsanız, söyleyeyim o zaman. Bütün bu şerlerin belaların sorumlusu tüm dünya ülkelerine neo liberal politikaları zor ile uygulatan Dünya Ticaret Örgütü, Uluslar arası Para Fonu IMF, Dünya Bankası gibi örgütlerdir.
Tüm dünyaya hakim olmaya çalışan sermaye ise, bir sürü örgütü ile ülkeleri fiili işgal ederdi önce, şimdi ona gerek kalmadı. Ülke yöneticilerini bir şekli ile ele geçirince bütün işler ayna gibi oluyor. Hani işler ayna çal çal oyna misali işte.
Mevcut siyasal yapı ve mevcut partiler ile istedikleri her tür yasal düzenlemeyi yaptırabilecekleri yönetimler peşinde olan sermaye bizim ülkemizde önce askeri yönetimler ile dizayn ettiği toplumu, sözüm ona sivil hükümetler ile iğdiş ettiler. Şu an herkes mali oligarşinin hizmetinde.
Benim toprağım var diyen çiftçi de, benim tezgahım dükkanım var diyen esnaf ve zanaatkar da, benim işim ve sosyal haklarım ve sendikam var diyen işçiler de, benim 657. Madde ile korunan haklarım var diyen memur da, ben en iyi üniversiteyi bitirdim ve en iyi işlerde çalışırım diyen yüksek tahsillinin de, öğretmen olmak için girdiği üniversiteyi bitirmesi yetmiyor gibi, birde KPSS sınavına tabi tutulan öğretmenler de(şimdi yetmez gibi birde sözlü yani mülakata tabi tutulacaklar), ev çalışanı kadınlar da, işsizler de, yoksullar da, ötekiler de velhasıl aklınıza gelen toplumsal hiçbir katman artık yarınından emin değil. Malda yalan mülkte yalan oldu işte.
Zaten ülkemizde ne sermaye sınıfı burjuva olduğunun farkında. Ki görece de olsa burjuva demokrasisi için dahi mücadele etmiyor, külliyen teslim olmuş hükümetlere, kazancından korkar. Ve de mutasyona uğramıştır. Ne de işçiler işçi sınıfı bilimi sosyalizmin farkında. Aman işimi kaybetmeyeyim sendika da ve hatta sigorta da olmasa da olur durumuna getirilmiş. Dolayısı ile sınıf mücadelesi dahi kitabın kavlince olmuyor.
Şimdi ise ülke adeta ağlama duvarına dönmüş. Hiç kimse hükümetten ve işinden memnun değil. Medyada ve devlet işlerinde tarikatlar vızgar oynuyor. Işid çeteleri ülkemde örgütleniyor. Antep ve İstanbul’da bürolar açtıkları haberleri basında yayımlanıyor. İngilizler tarafından oluşturulan vahabilik mi, Hanbelilik mi, Teymiyecilik mi, Selefilik mi diyelim adeta insanlarla alay ediyorlar. Irak ve Suriye de işledikleri insan boğazlama videolarını özellikle yayımlatıp reklamlarını yapıyorlar. Anadolu topraklarına da bu densizlerin uzanmayacağını garanti eder mi hükümetlerimiz ve devletimiz? Sahi biz nereye gidiyoruz? Küllerinden yeniden mi doğuyor tüm tarikatlar? Özgürlükçü laikliği işte bunun için savunuyoruz, kimse yer altına çekilmesin diye. Sen, bir mezhebi devlet laikliği adına yıllarca dayatırsan olacağı buydu işte. Haydi, çıkın işin içinden. İnsanların ezberi bozuldu. Tarikat klikleri arasında yaşanan üstünlük mücadelesi milleti işinden aşından ediyor. Yeni işe gireceklerin işi artık çok zor. Artık özel işlerde dahi tarikat referansları geçerli akçe oluyor. Büyük sermayedarlar memnunlar bu alış verişten. Herkes borçlanmış bankalara, kimsenin kıpırdayacak durumu yok. İşte şimdi Nesin’in dediği “dur bakalım ne olacak?” durumuna geldik. Asgari ücretin yarısına ve sigortasız ve sendikasız çalışmaya razı insanlar ülkesi haline geldik. Göçler işsizliği ayrıca tetikledi göçenlere saldırıyor mevcut işsizler. Bunlara sebep olanlar sırça köşklerinde yalanlara talanlara devam diyorlar.
Ancak yüzde 26 oy ile iktidara getirdiklerimiz son cumhur başkanlığı seçiminde yüzde 37 oy oranına çıkmışlar. Bunun anlamı şu oluyor. Yüz kişiden otuz yedi kişi mevcut hükümet gibi düşünüyor artık bu ülkede. Yüzde 26 oy ile yüzde 67 sine hakim olmuşlardı millet vekillerinin, şimdi de yüzde 37 oy ile kubarmakta haklılar. Kubarmak yetmiyor cumhuriyetin tüm kurum ve kuruluşlarının yapı taşları ile oynuyorlar. Bunlara oy vermeyen yüzde 63 oy oranı olan insanlar ise yalnızca seyrediyor. Ama bu nereye kadar devam edecek? Yaşayarak göreceğiz. Demokrasimize, 12 Eylül 1980 de askeri faşist darbeyi bunun için yaptırmışlardı işte. Hükümet ise hesaplaşacağım 12 eylül ile diye evet çıkardı referandumdan, aklı evvel kimilerinin de yardımı ile. Ayıklayın pirincin taşını, bakalım…
Birleşik Muhalefet Hareketi bir tartışma ve çağrı metini paylaştı. Tartışılıyor bu çağrı, aydınlar tarafından. Gezi ruhuna yaraşır yeni örgütlülüklere ihtiyaç var. Önümüzde yine bir seçim var. Umarım sol daha akıllı hareket eder. Kurtulur memleket ol vakit belki, bu hal ve gidişattan…
******************
Cumhur ve Reisi
Yasal ve Anayasal bir çok yetkilerine karşın son on yıllık süreçte cumhurbaşkanlığı dişe dokunur bir tavır sergilememiştir hükümetlere karşı. Şimdi ilk kez kendisi reisi cumhurunu seçecek önüne konulan adaylardan birisinin tarafı olacak.
Ama her önüne gelende aday olamayacak. Bir oldu bitti var yine. Meclisin aday göstermesi gerekecek. Bir sürü entelektüel birikimlerin olsun, birkaç lisan konuş, bir çok üniversiteyi bitir hocalık yap intihalde yapmadan. Fark etmiyor abi illaki meclisin tezgahından geçerek aday olacaksın. Cumhurda reisini önüne sunulanın arasından seçecek. Seçmiş gibi yapacak. Miş gibi, mış gibi olacak anlaşılan.
Ülkemizin geleceği açısından cumhurbaşkanlığı kritik bir durum arz ediyor. Hükümetin mezhepçi ve tek adam zihniyetine dayanan hal ve hareketi ülkemizi bir felaketin içine doğru sürüklüyor.
Hükümet, asıl olarak kendi iktidarını sürdürmenin aynı zamanda kadrolarını güvence altına alınmasının arayışında. Yani bir nevi can derdinde.
Hükümet Haziran Direnişi ile halkın Türkiye çapında ayaklanarak geri püskürttüğü bu zorba yönetimlerini zor kullanarak ayakta tutmaya ve cumhurbaşkanlığı seçimleri ile birlikte iktidarını geleceğe taşıyacak bir yol bulmaya çalışıyor. Bu durumda hayatın her alanında birleşik direniş ve muhalefet zeminlerini yaratmak, bu hükümetten kurtulacak yeni bir Türkiye programı düşüncesi ile seçenekler oluşturmak tüm sol, sosyalist, demokrat, ezilen, emekçi kesimlerin sorumluluğundadır.
Kamucu, bağımsızlıkçı, gerçek bir laiklikten yana, emeğin haklarını savunan, ülkede ve bölgede barışı ve Kürt sorununda demokratik çözümü savunan, ekolojist, cinsiyetçi olmayan bir Türkiye programı ve aday etrafında bir araya gelinmesi gerekiyor.
Cumhurbaşkanlığı, sonrasında genel seçimler kuşkusuz önemli kırılma noktalarıdır. Ancak daha önemlisi ülkenin içinde bulunduğu uzun sureli geleceğinin belirleneceği bu dönemde eşitlikçi, özgürlükçü, dayanışmacı bir siyaset ve değerlerle yeni bir yol açabilmektir.
Hükümet ve zihniyetinden kurtulmak için gösterilen çatı adayı, yeni statükonun bir başka biçimde devam ettirileceğinin garantisidir.
Haziran direnişinin taze ayak izleri tüm zorlukları aşabilmenin mümkün olduğunu gösteren bir umut ilkesi olarak orta yerde duruyor. Ülkenin durumu da yapılması gerekenler de belli… Bu yolda ve bunun için mücadele etmenin, birleşmenin zamanıdır…

********************

Çağdaş Kırşehir
Takribi altı yıldır haftada bir gün “Arada bir karşı” adlı sütun yazıları ile düşüncelerimi memleketim insanlarına ulaştırmaya çalıştım. Güzel dostlar edindim. Güzel dönütler de aldım. 19 Aralık 1992 de başlayan serüven sona eriyor.
Teknik ve yasal nedenlerden dolayı birkaç yerel gazetenin bir araya gelerek yeni bir boyut ile yeni bir yerel gazete çıkaracağını öğrendik. Kolay gelsin. Umarım başarılı olur. Klasik anlamda şehrimizde eskiden beri çıkarılan, gazete şekli böylelik ile son buluyor. Tarihe tanıklık ediyoruz, anlaşılan. Son yazımızı da bu şekilde zorunluluktan yazıyorum. Özleyeceğiz özgünlüğünü çağdaşlığını halkçılığını mutlak. Haftada bir gün de olsa duygularımı lisan-ı münasip ile insanımız ile paylaşmak, güzeldi be.
Ailemden benden sonra gelenler için, bırakabileceğim bir kaynak olarak kalacaksın. Zira en azından kendi yazılarımı içeren sayılarını, belki bir cilt ustasına ciltlettiririm. Kim bilir belki, özenli bir çalışma ile, yazılarımdan bir kitapta oluşturabilirim.
Hani derler ya, ben senin cemaziyel evvelini bilirim. Ben de altı yılına tanıklık ettim Çağdaş Kırşehir’in. Yazılarımı hep internet üzerinden yolladım. Bir arıza oluşmadığı sürece , uğrayamadım dahi gazeteye. Tam uymasa bile belki gülümseme ile bitirmek için elime internet üzerinden ulaşan öykü ile veda edelim…
“(Ben senin cemaziyülevvelini bilirim) deyimini sık sık duyarsınız.
Gördüm ki bu meşhur deyimin anlamının bilen pek yok. Cemaziyulevvelin halk arasındaki kullanımıdır. Bir kişinin geçmişiyle ilgili olumsuzluklarını anlatmak anlamını içerir.
Özellikle kişinin geçmişteki kötü hallerine bu deyimle vurgu yapılır.
Bu deyim; ben senin geçmişini bilirim, anlamında kullanılır.
Bu meşhur deyimin bir de hikayesi vardır:
Osmanlılarda arşivciliğe büyük önem verilir ve devlete ait her belge titizlikle saklanırdı.
Şimdiki gibi dosyalama düzeninin olmadığı o dönemde devlet dairelerinde bu iş için çuvallar kullanır ve her aya ait biriken belgeler bir torbaya doldurarak korunur üzerine evrakların ait olduğu ayın adı yazılırdı. Sene sonunda on iki tane olan evrak torbaları arşive kaldırılırdı.
Arşive kaldırılan belgelerin birbirine karışmamasının ve arandığı zaman kolay bulunabilmesinin sağlanması için torbaların üzerine iri yazı ile ait olduğu ayın adı yazılır, bundan sonra torbalar mahzene indirilip, orada sıraya konulurdu.
O tarihlerde alaturka saat ve hicri takvim kullanıldığından torbaların üzerine yazılan aylar; recep, şaban, ramazan, cemaziyelevvel, cemaziyelahir şeklinde idi…
Yıllardan birinde cemâziyel evvel ayına ait belgelerin bir sandığa konulup, sandığın kapağı mühürlenerek belgelerin başka bir yere götürülmesi gerekmiş…
Arşivde görevli dar gelirli bir memur, istenilen belgeyi sandığa boşalttıktan sonra eski yıllara ait boş torbayı alıp evine götürmüş.
Bir süre sonra da yoksulluk nedeniyle bu torbadan kendine don gömlek, iç çamaşırı diktirmiş ve giymeye başlamış.
Torbanın üzerindeki saf bezir işi mürekkep, çamaşırın birkaç kez yıkanmasına karşın çıkmamış ve torbanın üzerindeki cemâziyelevvel yazısı, iç çamaşırın arka bölümünde olduğu gibi kalmış.
Bir gün hamama giden katip, orada daire arkadaşı ile karşılaşmış.
Arkadaşı katibin iç donunun üzerinde yazılı kalan cemaziyelevvel yazısını fark etmiş.
İşi anlamış ama ses çıkarmamış.
Gel zaman git zaman torba hırsızı katip mesleğinde terfi ederek müdür olmuş.
Artık kadife astarlı samur kürkler, mücevher işlemeli kaftanlar giyer olmuş.
Eski meslek arkadaşlarına tepeden bakmaya başlamış.
Hamamda rastladığı arkadaşı da onun emrinde çalışıyormuş.
Bir gün aralarında bir tartışma çıkmış.
Gururu kırılan arkadaşı eski torba hırsızı müdüre şunları söylemiş:
“Haydı canım sen de, kime hava atıyorsun?
Ben senin cemaziyel-evvelini bilirim…”
E, hadi Çağdaş Kırşehir, sağlık olsun ve hatta solluk olsun yolun da açık olsun…
********************
Çek arabanı
Daha henüz kaldırımlar büyüyüp yollar küçülmeden ve park yeri sorunu bu kadar artmadan defalarca yazmış ve uyarmıştım yerel yönetimleri, araç park yerleri için. Ancak her şey, her yer rant gözü ile görüldüğünden pek dinleyen de olmadı. Apartman bahçe ve bodrum katları zorunlu park yapılsa bir sürü park alanı çıkacak oysa. Şu anda resmen tıkandı artık, kent.
Pazar günleri ana caddeler ve sokaklarda park yeri bulunurken, hafta iiçi çift park yapacak yer dahi bulunmuyor. Bunun başlıca sebeplerinden birisi, esnafın araba sevdasıdır. İsterki sevgili esnaf kardeşim aracımda dükkanımın önünde dursun. Akşama evime aracım ile döneyim. İyi güzel de kardeşim, küçük alışverişler için kısa süreliğine aracını bırakıp alışveriş yapıp ayrılacak olan müşteri birazda senin yüzünden senin dükkanın yakınına park edemediği için, başka yerlere yöneliyor. Örneğin büyük marketler zinciri örneğin alışveriş merkezi denilen içinde bir çok çeşit malın pazarlandığı merkezlere yöneliyor yani. Sen siftahsız günler de arkadaşına komşuna bir siftah parası atamıyorsun. Kan beynine sıçrıyor. Kızıyorsun millete.
İşte tam böyle bir konuyu yazmadan geçemeyeceğim. 11 Temmuz günü, adının Ali olduğunu sonradan öğrendiğim, ayakkabı tamircisi bir hemşerimiz ile park kavgası yaşadım. Saatimin camı kırıldı. Araya giren diğer esnaflar kavga olamadan ayırdılar. Bende çektim arabamı. Yem alacaktım,tavuklarımız için vaz geçtim. Olay şöyle oldu. Daracık bir sokağın girişine bariyerler konmuş, araç girmemesi için. Diğer araçların yanımdan geçebileceği şekilde bariyerlere sıfır yanaştım. Aracımdan indim. Tam bu esnada elinde boya ve cila kutusu olan saldırgan burada bariyer var park edemezsin giremezsin diyerek sokakta bulunan dükkanından çıktı geldi. Onun dükkanı önüde değil zaten. Arıyorum çektireceğim aracı diyerek telefona sarıldı. Kardeşim esnaf park yeri olmadığı için kaybediyor zaten, bir paket yem alacağım dememe kalmadı saldırı başladı üç beş kişi zor zapt ediyor, saldırganı. Birileri git buradan diyerek beni uyardı. Anveleli ve kızgın bir kalkışla çektim arabamı. Bir saat sonra aynı sokağa gelip adını ve işini öğrendim adamın. Yemciye ve başka esnaflara anlatmaya çalıştım hali ahvalimi. Yapacak bir şey yok. Ben ne kaybedecekmişim ki? Senin gibiler yüzünden böyle oluyor diyerek sürdürdü saldırıyı.
Şahıs olarak insanları, doğayı, hayvanları severim. Kavgam iyi işlemeyen düzenledir. Onun için devrimciyim, onun için sosyalistim. Şahsi kavgalara da girmem kolay kolay. Haksızlığa da dayanamam. Bu saldırgan kendini bilmez. Mutlaka oruçlu idi. Mutlaka altında yatan bir sürü olumsuzluklar vardır. Belki siftah etse bile karnı doymuyor. Hiç bilemem.
Sorunlarının çözümü park yaptın diye yurttaşa kızmak değildir. Sorun örgütlenmemektir. Sorun birlikte mücadeledir. Sorun kapitalist emperyalist sistemin yapısal sorunudur. Öfkeni bireylere değil seni yönetemeyenlere yönelt. Ben senden belki bir cila bir boya alacağım aracımı bırakabilsem. Ama ben alışveriş merkezini tercih ediyorum, park sorunu yaşamadığım. (Buradaki ben tüm müşteriler için kullanıldı.) Geçmişten beri düzenin belkemiği ve güvencesi esnaflık tükendi artık. Hem de hükümetler eli ile. Hiçbir hükümet emperyalist sömürü ağının dışına çıkıp halk yararına kararlar alamıyor zira. Sen şehrin içine dışına sürekli AVM ler yapılmasını özendirirsen, esnaflığın köküne kibrit suyu dökersin.
Eve gelir gelmez yazmaya koyuldum. Çek arabanı sık kullanılır. Çok eski bir söz. Şimdilerde trafik ekipleri çokça kullanır oldu. İnternetten araştırdım, meğerse çek arabanı kampanyası başlamış İstanbul’da. Bu işin fikri de Yunanistan’dan çıkmış. Okuyun bakalım eylemi ve yorumları. “Park halindeki otomobilinizin üzerinde ‘çek arabanı’ yazan mor bir ilan görürseniz, şaşırmayın. İlanın arkasında “Sayın sürücü, yolları sokakları elimden aldın. Tüm şehir zaten senin. Hakkıma saygı göster. Lütfen arabanı çek! Burası benim” yazıyor. İmza: “Bir yaya.” Hiçbir yaptırımı yok. Ancak bu ilan, sizin arabanızı yayalara ait bir yere park ettiğinizi ve kınandığınızı gösteriyor.
‘Çek arabanı kampanyası’ Yaya Derneği tarafından başlatılan bir kampanya. İlk aşamada 5 bin tane ilan bastırıldı, üniversitelere, kitapçılara dağıtıldı. Kampanyaya katılmak isteyen ama ilan bulamayan ‘yaya’lar internetten çıktısını alarak da kullanabiliyor. Kampanyayı yürüten Yaya Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Barış Andırınlı otomobillere karşı olmadıklarını ama bir dengenin yeniden kurulması gerektiğini vurguladı: “Sürücüler de hayatının bir döneminde mutlaka yaya oluyorlar. Otomobillere karşı değiliz. Üyelerimizin bir kısmının arabası da var. Otomobillerle birlikte şehirlerdeki denge bozulmuş durumda. Biz sadece bu dengenin yeniden kurulması için uğraşıyoruz. Sürücülerin, kaldırıma park etmekten hemen vazgeçmeyeceğine eminiz. Ancak yanlış bir şey yaptıklarının farkına varmasını amaçlıyoruz.”

Yunanistan’dan çıktı
‘Çek arabanı kampanyası’nın fikir anası Yunan yayalar. Kampanya, Yunanistan’da ‘sokak panterleri’ diye bilinen bir grubun fikriydi. Ancak onlar araçlara ilan bırakmak yerine sticker (çıkartma) yapıştırıyorlardı. Barış Andırınlı, buna Türkiye’de cesaret edemediklerini belirterek, “Onlar biraz daha agresif bir şekilde yaptılar. Biz bunu Türkiye’de cesaret edemediğimiz için uygulayamadık. Tatsız bir şey yaşanmasını istemiyoruz” dedi.
Kampanyayla ilgili detaylı bilgiler www.cekarabani.org adresinde yer alıyor.”
Bu habere gelen yorumlar ise şöyle. “1-Ankara için konuşuyorum toplu taşıma pahalı ve sistemsiz işliyor. otobüsün saati zamanı belli değil, ayrıca güzergahlar iyi planlanmadığından bir yere gitmek için iki vasıta kullanmak gerekebiliyor e bu da kaba bir hesapla git-gel 8 lira eder, kaybolan zaman da cabası. ama otomobil sahipleri için otoban gibi şehiriçi yollar var, zaman kaybı yok toplu taşımanın sıkıntısını çekmek yok, bir yere gitmenin bedeli de aşağı yukarı aynı. özetle ankara’da insanlar özel otomobillerine binmeye mecbur bırakılıyor.2-Çok önemli bir konu. Bütün yaşam alanlarımız arabalarla işgal edilmiş durumda. Bunlar hareketli menkul gibi görünse de birnin yerine hemen başkası geldiği için sokaklarda, kapı önlerinde gayri menkul durumunu alıyor. Japonya park yeri olmayana araba satmıyor. Bizim mahallede ücretli park yeri var, genellikle boş duruyor. İnsanlar büyük paralar ödeyip aldıkları arabaları park yerlerine değil başkasının kapısının önüne pat diye koyuyorlar. Sigara, içki yasağı getiren hükümet böyle önemli bir konuda bir şey yapmıyor.3-Arabalarıyla kaldırımları işgal edenler yaptıklarının bir hak gaspı olduğunun farkında mı değiller, yoksa sadece umursamazlık mı bunun nedeni?4-yolda yürümekten korkuyorum insanlar için kaldırımı olmıyan bir kentte yaşıyoruz arabası olanlar arabayla gidenler bana göre birinci sınıf vatandaş ben ise gidecek yuriyecek yay yolum bile dogru duzgun olmadıgı için ikinci sınıf oluyorum bunu bana hissettiren bunda emeği olanlar öncelikle şimdiye kadar belediye başkanlığı yapmış olanlara hakkımı helal etmiyor ve kınıyorum bir gun inşallah kendileride yaya kalırlar ben neden yapmamışım diye kendilerinden utanırlar”
“Çek arabanı” kampanyası ve yazılan yorumları okudunuz. Bana, çek arabanı diyen esnaf ile bu kampanya tamamen farklı. O saldırgan densiz şunu bilsin ki bendeniz yaşamı boyunca yoksulun zayıfın yanında yer aldım ve alacağım. Kendisi kendini kim ya da kimin yanında görüyor bilemem. “Kahraman Bakkal, Süper Markete Karşı” adlı tiyatro oyununda olduğu gibi esnafımız mücadelesini sürdürmeli. Evvela AVM adı verilen alışveriş merkezlerinin şehir yaşam alanları dışına çıkarılması için mücadele verilmeli. İkincisi kaldırımların daraltılması ve uzun süreli park yapacaklar için ayrı park alanları yaratılması gerekiyor. Kısa süreli parklar özendirilip ücret dahi alınmamalı. Zira müşteri bakıp alayım gideyim derdinde. Eğer aracını park edip bakıp alamıyorsa kaçıyor artık çarşı içinde alış veriş yapmaktan. Küçük esnafa da siftahsız günler kalıyor.
Emekliyi, memuru, işçiyi, çiftçiyi, esnafı unutan hükümetler sermayenin yanında yer alırlar her nedense. Sermaye dediğin ne ki? Dünyanın en zengini bin insan. Gerisi teferruat. Büyük şirketler ve alışveriş merkezleri de sermayenin yeni uzantıları. Bizlerin dostu yok maalesef. Kendi aklımız ve güçlü ellerimizi kullanmaya bakalım. Hedefimiz, rakibimiz sermaye ve sermayeye hizmetkarlık eden hükümetler olmalıdır…
Şehirlerimizi on yılda, gördüğü her boşluğu betonlayan, şehirleri beton cehennemine çeviren yerel yönetimler ve belediye encümenleri, biraz da trafik ve park sorunları için halk ve esnaf ile işbirliği yapsa.
Not: 16 temmuzda Terme Caddesi’nde park yapıp, alışveriş yaptım üç yerden. Aracın yanına geldiğimde iki lira elli kuruş park ücreti alındı, benden. Dörtlülerimi yanık bıraktım hemen dönerim diye, dönemedim. Kaç dakika tuttu dedim, skırk sekiz dakika dedi görevli. Fişimi ver dedim iki ayrı fiş kesti. Birinci fiş 1.25 tl, saat 10:51 yazıyor. İkinci fiş 10:53 te başlayıp 12:23 e kadar sürmüş, o fişte 1.25 tl. Kırk sekiz dakika sürdü parkınız deniyor ancak, daha fazla park parası alındı sanırım.
Minübüslerde in bin parası gibi mi anlayamadım iki kez fiş kesilmesini. . Ayrıca insanlar fişlerini almıyor sanırım hem pazar yerinde, hem caddelerde. İstersen veriyorlar,fişini. Bu temizlik ve park şirketi Trakwaker neye göre belirliyor park ücretini? Kırşehir’in temizlik ve park ihalesinde bu hususlar encümen tarafından belirlenip ihale açılmıyor mu? Yoksa her şeyimiz el yordamı ile mi yürüyor? Ayrıca ilk yarım saat dörtlü flaşörler yakılmak kaydı ile, ücretsiz olmalıki, insanlar alışverişini yapabilmeli küçük esnaftan küçük süreliğine de olsa. Benden anımsatması.
*******************
Dinekbağlılık
Kentin kırsallarından da gelsen, başka kentlerden de gelsen Dinekbağ eski ve yeniyi çabuk karıştırır absorve eder. Dinekbağlılık oluşur ve veya sahiplenilir, karşılıklı. Bazen tren istasyonu görevi görür. Gelenler bir müddet sonra başka mahalle veya diyarlara göç eylerler. Ama kalanlar da göçenlerde hemi de Dinekbağlıyız diye konuşurlar.
Babam beş yaşa kadar Selgah’ta, annesi ve babasının vefatından sonra, çocukluğunu ablasında Dinekbağ Koru’da, gençliğini de bir başka ablasında Dinekbağ Hızırağ’da geçirir. Yokluk ve yoksulluk bağ bahçe anıları ile büyüdük babamın. Şükür biz de yetiştik ve gördük. Ancak, ancak kapitalist ilişkiler öyle ottan çöpten anlamaz. İşi gücü yıkıp betonlaştırmak ve sömürmektir her şeyi maksat. Nitekim koru ve orta sokak kayboldu, sırada Hızırağa var.
Böyle bir yazıyı yazma gereğini nereden hissettim. Babamın teyze çocuğunun gelininin vefatında baktım, uzak yakın bir çok mahalleli şu an şehir merkezinde oturan cenaze sahiplerine taziyeye geldi. Oysa Yenice veya Aşıkpaşa mahallelerinde şimdilerde, mahalleli diye cenaze taziyesi yapılmıyor.Tek katlı bağ evlerinin bulunduğu Dinekbağ Hızırağa bölümünde öyle fazla ev ve yaşayan da yoktur. Ancak insanlar aynı araçlarla yolculuk yaparken, birlikte yaşarken, birbirleri ile yakın komşu gibi olmuşlar. Apartman komşuluğu gibi. Hoş apartman komşuluğunu ve apartman yaşantısına henüz alışmış değiliz tam anlamı ile.
Umarım Dinekbağımızı da, Özbağımızı da, Kındamımızı da imara açma düşüncesi ile kentsel ve rantsal dönüşümün kurbanı yapmazlar. Şu anda bakımsız ve virane görünümlü evleri de olsa, bağ, bostan yapılabilen, nefes alınabilen son mekan ve mahallelerimiz buralar. Eskiden Kırşehir’in her mahallesi bağ ve bostan idi. Kala kala bu mevkiiler kaldı özgün. Önce imara açılacak, parsellenecek. Sözüm ona değerlenecek ve hatta bazı varsıl ailelerimiz kendilerine üç yüz, beş yüz metre karelik hobi bahçeleri oluşturacaklar. Ve hatta çocuk parkları yapılacak betondan, üzerine demir ve plastik salıncaklar kondurulacak. Herkes memnun olacak.
Peki Kılıçözü Vadisinin gerçek sahipleri(kurt, kuş, börtü böcek ve bülbülümüz) bu talandan memnun kalacak mı? İşte orası karanlık…Yerel yönetimlerimize bir kez daha hatırlatayım dedim… Ne olur ne olmaz, inek eve döner mi bilinmez de…
Not: Devrimci Mühendis kardeşim Hayri Kılıç vefat etti. Kendisi Özbağ Kasabası aşığı idi. Cenazesini de oraya defnettik. Cenazede gördüm ki uzaktan yakından bir çok hemşerisi akrabası arkadaşı cenazede idi. Kapitalizm henüz cenaze ritüelini bozamamış Özbağ’da.

*******************

Dirensoma direnşırnak
Dreinsmoadreinşnıark diye başlık yazayım dedim. Türkçe yazımkurallarına uymadığı içinyazmaktan vaz geçtim. Başlıkta yazan diren Soma ve diren Şırnak cümlesinden ne kadar anladınız, bilemem ama bu ülke haksızların ülkesi haline gelmiş. Soma’mızın maden katliamına yanamadan sürekli ölüm haberleri geliyor Şırnak’ın Cudi Dağı eteklerindeki özel kömür ocaklarından. Kimsede bir şey yapamıyor. Bu ülkede –hür teşebbüs dokunulmazlığı vardır. Nerede ise adalet mülkün temeli ve koruyucusudur. İstihdama yardımcı olduğu için hep korunur nedense, sermaye, büyüğünden küçüğüne. Güçlüler daima haklıdır.Ölümü göze alınarak çıkarılan kömür ile işletme büyüdükçae büyürde, çalışan işçi öldükçe ölür. Başkada çaresi yoktur. Günü kurtarmak ailesini ellere bakıtmamak ve oborç sarmalından kurtulmak için çaresi yoktur işçinin. IŞİD örgütünde 3 bin Türkiyeli’nin olduğu söyleniyor. Onlarda işyapıyorlar. Hem dünyalık hem ahretlik onlarınki sanırım.
Bizim çocuklar işçi cinayetlerine son, diren Soma, diren Şırnak yazarken ne kadar iyi düşündüklerini belli ettiler. Ateş düştüğü yeri yakıyor ama. Bu gün bize “ırak” gibi görünen Şırnak’da, Soma’da, Suriye’de Irak’ta aslında tam da içimizde. Hissedenler er davranıp uyarıyor. Peki biz bu coğrafyanın ayamaz insanları uyarıyı, erken uyarıyı anlar mıyız? Orası tartışılır diyeceğim.
Bülent Şık, “Boğulanlar ve kurtulanlar” başlıklı yazısında ne de güzel söz etmiş, uyarının da bir işe yaramadığını. Bakalım ne demiş? “Yoksullar, göçmenler, kaçak işçiler… Ancak bir zulmün ya da mağduriyetin öznesi oldukları zaman bir süreliğine görünür olabilenler.
Soma’daki madenciler maaşlarını ancak eylem yaparak alabildi. Facia sonrası işçilere, hem şirket yetkilileri hem de siyasîler tarafından verilen çalışma şartlarının düzeltileceğine yönelik sözler ise belli ki tutulmayacak. AKP’li vekillerin önerisi ve oylarıyla, yeraltında çalışan işçilerin haftada 36 saate düşürülen çalışma süresi yeniden 45 saate çıkarıldı. Bu sürenin 36 saati yeraltında, 9 saati de yer üstünde olacak denmesine rağmen uygulamada herkesin yeraltında çalıştırılacağını, değişen hiçbir şey olmayacağını söylemek yanlış olmaz.
Kaza sonrası verilen onca söz her zaman olduğu gibi bir boş lakırdı olarak kaldı. Devlet yetkilileri kazada hayatını yitiren insanları; her biri bir evlat, baba, kardeş ya da bir arkadaş olan insanları şehit olarak anmakla üzerlerine düşen görevi fazlasıyla yaptığını düşünüyor anlaşılan. Şehitlik payesinin yanında diğer şeylerin lafı mı olur? İçten içe böyle düşünülüyor herhalde.
İFADELER
Soma’daki maden kazasından sağ kurtulan madencilerin savcılığa verdiği ifadelerde işverenin ihmalkârlığı ya da iş bilmezliği ile açıklamanın olanaksız olduğu korkunç ayrıntılar var: Madende için için yanan kömürün ortam havasını ısıtarak solunumu zorlaştırması; karbonmonoksite maruz kalmanın yorgunluk, halsizlik, baş ağrısı ve baş dönmesi gibi bütün klinik bulgularının kazadan önceki bir ay boyunca işçilerde görülmesi; kazılan kömürler elde tutulamayacak kadar sıcak olmasına rağmen işçilerin kömür çıkarmaya ve taşımaya zorlanmaları; vardiya bitimi işçileri yukarı taşıması gereken nakil hattında kömür taşımaya devam edildiği için işçilerin 400 metre aşağıdan kimi zaman 3 km yürüyerek dışarı çıkmak zorunda kalmaları; her türlü itirazı işten atma tehdidi ve hatta bazen dayakla sindirme… gibi ayrıntılar.
Çalışanların sağlığına kasteden şirketleri birer suç örgütü olarak tanımlamak gerekli bir şeylerin gerçekten değişebilmesi için.
AUSCHWİTZ
Boğulanlar. Hayatta kalanlar. Gerçekten kurtulabildik mi?
Toplama kamplarında, insanın her türlü hakkını elinden alıp çıplak bir varoluşa indirgeyen sıradanlaşmış kötülüğün seyrelerek, daha bir görünmez kılınarak, yavaş yavaş içimize işlediğine, hayatımızın bütününe yayıldığına inanıyorum. II. Dünya Savaşı sonrası Nazilerin yargılandığı ve hüküm giydiği onca mahkemeye karşın bir hesaplaşma olmadı belki de; toplama kampları insanlık tarihinde geçici bir yoldan çıkma anı değil sonunun yıkım olacağı giderek belirginlik kazanan bir yolun ilk durağıydı belki de.”
Şimdi şu soruyu soruyorum, özel madenlerimizde çalışma koşullarının toplama kamplarından farkı var mı Hitlerin? Madenlerimiz derhal devletleştirilmelidir…
Toplu tecavüzlerin onlarca şehirde, mağdurun’da gönlü vardı diye indirimlere gidilmesi gibi. Madenlerde ölümlere de kanıksadı bu coğrafya. Yeni hazırlanan hayvanlarla ilgili yasada, hayvanlara tecavüz edenlerin hayvan edinmesi yasaklanır maddesi alel acele çıkarılmış meclisimiz tarafından.Bu ne garabetliktir? Demek ki o da güçlülerin lehine değişivermiş.
Bu ülkede azınlık olmak, öteki olmak hakim sınıftan, hakim cinsiyetten olmamak ve bu şekilde yaşayabilmek…Bir tek sosyalistler ve kendiniz anlayabilir, sizleri…
________________________________________
*********************
Eşitler
Sınıflarda her ünitenin bitiminde hayat bilgisi, sosyal bilgiler ve fen bilgisi derslerinde kümeler arası bilgi yarışları yapılarak konuların pekişmesini sağlar idik. Kümelerdeki dengeyi de mümkün mertebe sağlamaya çalışırdık. Yapılan yarışmadan herkes tad alırdı.
Sözüm ona siyasal partiler arası bir seçim yarışı yapılacak ayın otuzunda. Baraj aşmış ve siyasal gurubu olan partilere devlet olanakları sonuna kadar açılmış. Trilyonlar pay pay ediliyor. Diğer partilere zırnık koklatılmıyor. Haydi yarışın deniyor. Bırakın yarışmayı parti bayrağını astığın yere dahi müdahale etmeye çalışıyorlar. Aday pankartını evine asarsan bir şey yok. Eğer biraz güçlü isen seni su yolunda dahi görmüyorlar. Bu seçimde bayrak yarışı yerine aday resimleri yarışıyor. En büyük aday resimleri bulvar ve caddeleri süslüyor. Nerede bir boş dükkan, daire var ise hemen dev devasa afişler sarkıtılıyor. Eskiden ses araçları giydirilirdi, şimdi nerede ise tüm binalar giydiriliyor. Bu adayların resimli afişlerine harcanan paralar yine benim cebimden çıkıyor. Bunu hesap eden yok. İlan panoları için partilere eşit ücret ,eşit zaman da yer ayrılacak deniliyor da, senin paran var mı diyen yok. Ses cihazlarının sesini aman az açalım deniyor da, senin ses aracın var mı diyen yok. Oturduğum apartmana en az dört kez uğranmış bağzılarınca. Nerede bu yoğurdun bolluğu? Nerede ise hafta da iki Bakan gelecek, minnacık şehrimize. Her bakan gelişi ve veya açılışlarda tüm elektirik direkleri caddeler ve göbekler bir günlüğüne de olsa bayraklar ile süsleniyor. Biz partimizin önünü yanını bayraklarla süslemeye kalkınca olmadık yasal engeller çıkarılıyor.Bu yarış sizce eşit mi oluyor?
Hiç olmaz ise tüm başkan adayları ve mensup oldukları parti başkanları, televizyon ekranında, radyoda, belediye hoparlöründe kendilerini tanıtıp tartışabilseler. Toplam dokuz adayı en azından halkımız yan yana görürdü, boyuna posuna bakardı.
Yarışmalar eşitler arasında olmalıdır. Hiçbir koşulu uymayanlar arasında yapılan yarışında tadı ve tuzu yoktur. Hele yarıştığını sandıklarımızın uhdelerinde bir şey olmadığını, olamayacağını biliyorsanız işiniz daha da güçtür. Liderler anlı şanlı penguen medyanın kameraları karşısında adeta şov yapacak. Belediye başkan adayları da oradan kazanılan puanlar ile belki başkanlığı kazanacak. İşte böyle bir yarışmayı izlemek izlettirilmek zorunda kalıyoruz. Bu durumda bir TV yarışması izlemek ister misiniz? En iyisi kanal değiştirmek öyle değil mi? Bu seçim yarışında kanal değiştirme şansınız da yok. Kötünün iyisi hangisi ise sizce; onun gibi düşünmeye davranmaya çalışacaksınız. Sonra sizin adayınız kazanır ise mutlu olacaksınız, en azından. Başka da bir şey olmayacak. Bunu böyle bilin. Sırça köşklerde halka rağmen, halksız olarak hazırlanan projeler ile kentsel ve rantsal dönüşüm gereği yapılması malum işler organize edilecek yine…
Bu arada senin oyun sokağa atılmamış ve belki senin yakın durduğun parti kazanmış olacak. Sende böbürleneceksin benim takım kazandı diye. Hal bu ki, oyunu gerçekten sokakların partilerine atsan, yani sokağa atsan, belki bir şeyleri değiştirmenin bir başlangıcı olacak. Birlikte üretip birlikte tüketmenin kominal hazzını tadacaksın, kendine güven gelecek mesela. İşte bunu ne sen istiyorsun ne de buna izin verirler. Ama zaten, seçimler bir şeyleri değiştirse idi, kesinlikle yasaklanırdı, burjuva demokrasilerinde…Demek ki , Gezi Parkı Eylemleri siyasi partilerimizde de, hükümette de , devlet aklında da bir değişiklik yaratmamış. Partilerin aday belirleme yöntemleri ve seçim stratejileri , misyonları ve vizyonları en ufak bir değişikliğe uğramamış. Kendi düşen ağlamaz. Herkes layık oldukları tarafından yönetilir. Yapacak bir şey yok. Bu arada iki arada bir derede kalanlara da oluyor ve olacak.
Yanılmak istiyorum ama, bu siyasal partiler yasası ile anca bu kadar. Oylarınıza ve sandıklarınıza sahip çıkın.Tüm partilerin aldığı oyları partinize ulaştırın. Totalde hile yapılmasın, en azından. Umarım sağlıklı bir seçim yapılır…
Not: Twitter bir gecede karartıldı. Youtube ve face book un susturulması yakın. En iyisi interneti de yasaklasınlar. Peki bu durum hukuk insanlarımızın aklına bir şey getirmiyor mu? Hani teamüller neyi gerektiriyor acaba?… Ya da dünya devletler liginde biz nerelerdeyiz acep?



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .