TOPLU YAZILAR (5)

TOPLU YAZILAR (5)

14.03.2015

17 Aralık 17 aralık şahsım adına önemli bir gün. Babam ve anamın evlilik yıl dönümüdür. Yeğeni için yapılan düğün hazırlıkları sırasında; onlarında aynı düğün de, törenlerinin yapılması kararlaştırılmış. Zira elde de yok avuçta da yok. Ablası ve eniştesi yapılan masrafa babamı da dahil ederler. Sonradan da babam borçlarını tek tek ödemeye çalışır. İşte böyle karlı […]

17 Aralık
17 aralık şahsım adına önemli bir gün. Babam ve anamın evlilik yıl dönümüdür. Yeğeni için yapılan düğün hazırlıkları sırasında; onlarında aynı düğün de, törenlerinin yapılması kararlaştırılmış. Zira elde de yok avuçta da yok. Ablası ve eniştesi yapılan masrafa babamı da dahil ederler. Sonradan da babam borçlarını tek tek ödemeye çalışır. İşte böyle karlı kışlı yağışlı bir gün de olmuş düğünleri. Anam hep acı gülümsemeler ile anlatır, çekilen yoksulluklarımızı. Kolay gelmediğimizi bu günlere, hep söz eder. Babamın anası iki yaşında, babası beş yaşında mefta olunca; yoksullukta, yoksunlukta hep at başı gider. Bizlerde zor koşullarda yaşadık. 17 aralık gününü hep anımsarız ailecek. 128 milyar dolarlık serveti olduğu sanılan, bir zamanlar sıradan bir çalışanken bu günlere nail olanların da böyle özel günü var mı ki?
Hükümetin 17 Aralık’ının üstünden haftalar geçti, aylar geçti. İşte böyle bir günde internet ortamında, bazı televizyon kanallarında paylaşılan telefon konuşmaları ve birkaç tirajı düşük bağımsız gazetede yayınlanan konuşmalar. Ardından gelen ataklarla görevden almalar, uzaklaştırmalar. Hakimler savcılar ve polislerle oynanması hayra alamet değil. İnsanın kanını donduruyor. Bu kadarına pes dedim. Dedim demesine ama, bir tek kelime dahi yazmak geçmiyor içimden. Patronsuz, bağımsız bir gazetenin mart ayında o gün yazan köşe yazarları olayları nasıl değerlendirmiş, onlara baktım. Kısa kısa paragraflar alayım dedim. Umarım beğenirsiniz. Ece Temelkuran “Geçen günlerde Nuray Mert şöyle bir söz söyledi:
“Toplumlar pinpon topu değildir. Dibi görünce bir anda zıplayıp yükselmezler.”
Bu sözcüklerle değilse de ne zamandır içimden geçen bu. Twitter ekranlarının başında “Du’ bakalım daha neler olacak” diye beklerken sanmayalım ki çukurun dibini bulacağız ve ordan yere ayağımızı sağlam basıp hooop düze çıkacağız.” Melih Pekdemir “Geçen hafta dilimizde Dombıra vardı, bu hafta da İngilizce iki söz: “shame on you” ile “scandal”.
Malum babacık-oğulcuk telefon konuşmalarının montaj olduğunu ispatlamak için Amerikan şirketine başvurulmuş ve oradan sözde bir rapor alındığı söylenmişti. Şirket ise böyle bir rapor vermediğini derhal açıklamış ve sözlerini şöyle noktalamıştı:
“Shame on you!” Nazım Alpman “İş üstünde yakalanmış olmalarına karşın kısa bir süre bile durmuyorlar! Ha babam, de babam işlerine devam ediyorlar.
Suçüstü yakalanmış olan bakan çocukları ve onların yakın dostu yabancı işadamı yargılanmadan serbest bırakılıyorlar. Başbakan da “Sağlam İrade”si ile diyor ki:
-Hak yerini buldu!
Eğer bu “yerini bulmuş hak” tespiti doğruysa tahliye edilen çocukların babaları neden bakanlık görevlerinden alındılar?
Memleketin bütün hâkimlerini, savcılarını, emniyet müdürlerini, jandarma komutanlarını size “özel güvenlik şirketi” haline getirebilirsiniz ama temizlenmiş olabilir misiniz?” Aykut Erdoğdu “RTE ve arkadaşları 1999 yılında milli görüşçü hocalarından ayrılarak ılımlı İslam (Moderate Islam) anlayışıyla AKP’yi kurdu. Dünya alem bu hareketin bir neo-con projesi olduğunu biliyordu. Irak’tan Kıbrıs’a, ekonomiden tarıma, uyguladığı tüm politikalarda kendisine çizilen neo-con yol haritasına uydu. Bu tespiti onlarca örnekle delillendirmek mümkün. Neo-con yol haritasını harfiyen uygulayan AKP yönetimi nefsine yenik düştü. Bulaştığı rüşvet ve yolsuzluk batağı uluslararası finans sitemini tehdit etmeye başladı. Başına olmadık işler geldi. Rezil oldular. Şimdi, RTE “bu bir emperyalist oyundur, Allah’ını seven defansa gelsin” diyor. Anti emperyalistlerden rüşvetini, kara parasını ve cinayetleri aklamasını istiyor. SAKIN!” Selçuk Candansayar “Bir Tanrı ne zaman ölür?Artık ona inanan kimse kalmadığında…
RT Erdoğan, içine düştüğü derin krizden çıkış stratejisi olarak üç temel taktik geliştirmiş durumda. İlkin kendi varkalımıyla partisinin varkalımını bir ve aynı hale getirmek. İkincileyin hukuk ve meşruiyeti tümüyle askıya alarak ‘devletin kurumsal işleyişini’ ortadan kaldırmak. Bu iki taktiğe toplumsal taban oluşturabilmeyi amaçlayan üçüncü taktik ise bayağılaşmış yalanla örülü propaganda dili.
Erdoğan, bile isteye ya da başka çaresi olmadığından kendisini bu sırat köprüsünün üzerinde buldu. Aslında ilk hamlelerini belirleyenin bir politik seçim ya da akılla verilmiş kararlar olmadığının en önemli kanıtı 17 Aralık sabahı oğluyla yaptığı görüşmelerde sesine sızan panik düzeyindeki korkuydu. Bugün dönüp bakıldığında, Erdoğan’ın 17 Aralık sabahı bir süreliğine de olsa gerçekten çok ama çok korktuğu anlaşılıyor.
Seçimler bu yanıyla bir milat olamayacak. Erdoğan’ın son dönem yaptıkları ise kendisi, ailesi ve dar çevresi için bir piramit inşa etmekten başka bir şey değil.
En trajik olan ise Erdoğan’ ın kendisinin de Erdoğan’a ve gücüne inandığının ortaya çıkmış olması.”
Nihal Kemaloğlu: “Başbakan’ın nefret belagatiyle vatandaşlıktan ihraç ettiği, kamu kurumlarında şehvetle fişlediği, seçmenine “işte düşmanınız” diye kodladığı “Aleviler, solcular, teröristler, ateistler” için insanlık onurunun kutsandığı bir gökyüzünü temsil ederdi..
Geçen hafta Metris Cezaevinin önünde bekleyen lüks siyah mercedes, iktidarın altın “yükü” Rıza Sarrap’ı alıp yaylanarak hızla uzaklaşıyordu.
Uzaklaşan otomobilin arka koltuğundan sanki Metris’in önüne serdikleri kırmızı halıyı kollarının altına sıkıştırmış bakanlar bize, “adalet siyasi güç ve paranın sahiplerine hizmetkârdır” diyorlardı.
Rüşvetçi Bakan çocukları da 54 günde bu imtiyazlı kast için yasal değişikle tahliye edilince on binlerce siyasi tutuklu, yüzlerce veda hakkı tanınmayan ağır hasta mahkûmu, Şakran, Pozantı, Manisa Çocuk Cezaevler’inde sistematik taciz ve işkenceye uğrayan çocukları “içeride” çürüten” Başbakan “hak yerini bulmuştur” cümlesini kurmuştu..”

Bir gazete haberi: “17 Aralık’ta ortaya saçılan yolsuzluklara dair en ilginç yorum AKP İstanbul Milletvekili Metin Külünk’ten geldi. Külünk, 17 Aralık operasyonuyla “insanların günah işleme özgürlüğüne müdahale edildiğini” savundu. Külünk, savunmasıyla bir yandan da iddiaların gerçek olduğunu dolaylı olarak kabul etmiş oldu.
Külünk, geçtiğimiz günlerde Habertürk’te Balçiçek İlter’in yayınladığı programda yolsuzluk iddialarıyla ilgili sorulara cevap verdi. Külünk, sorulara cevap verirken 17 Aralık operasyonunun bir darbe girişimi olduğunu iddia ettikten sonra özetle şu ilginç ifadeleri kullandı:
“Bu noktada kaçırdığımız çok önemli bir ayrıntı var. Allah, insana günah işleme özgürlüğü vermiştir. Günahsızlık talep etme hakkı vermemiştir. Af dileme hakkıyla günah işleme özgürlüğü vermiştir. Hz. Peygamber günahları açan değil örtücü olan bir rahmet geleneğinin mimarıdır.
17 Aralık’ın felsefi boyutu konuşulmadı. 17 Aralık’la insanların günah işleme özgürlüğüne müdahale edildi. Günahları ortaya saçarak Allah’ın hududuna müdahale ediliyor.”
11 Mart 2014 günü sabah saat yedide yumdu gözlerini Berkin. Yüreği durdu. Cumhurbaşkanı’nın ailesini aramasını beklememiş 289 gün. Aynı gün ve gecesi 32 ilde eylemler yapıldı. 12 Mart günü toprak ile buluşacağı saatler için DİSK ve KESK iş bırakma ve basın açıklaması kararı aldı. 12 Mart günü bir çok gazetenin tam sayfa manşeti, Berkin için ayrılmıştı.Gezi direnişinin son küçük kurbanı Berkin, herkesi etkiledi. Işıklar içinde uyu Berkin çocuk. BirGün’ün geçmişte manşetten yazdığı bir cümleyi yeniden anımsamak istiyorum. “Onların çocukları çaldı, bizim çocuklarımız öldü”

Biz de sık kullanılan bir deyim vardır.Tekrarlamak isterim. “Abdalın eşeği kaçmış, Allah verede löngürdeye idi.”, demiş.
Umarım, akıllanırız gayrı…
********************
24 Ocak ve TİB
Kırşehir’de kaç kişi dinleniyor acaba?Eğer dinlendiğimi seziyorsam, bildiğim tüm yabancı dilden küfürleri sıralıyorum. Zira bu dinleme işinin sadece yerel veya ulusal ölçekte olduğuna inanmıyorum. Uluslar arası bağlantıları da açığa çıkmalı. Kırşehir’e şehir giriş ve çıkışları ile şehir içine döşenen kamera sistemlerini, güvenlikçilere sorduğumuzda trafik ve diğer suçluların takibi için döşendiğini söylemişlerdi. Şu an TİB ile ilgili haberleri görünce, ilimiz dahil tüm ülke gözetleniyor hissi doğdu içime. Demek dinlemek yetmiyor izleyelim de demişler ellaham.
24 Ocak, 5 Nisan, 5 Ocak, Derviş Yasaları, 17 Aralık, 25 Aralık, 14 Aralık tarihlerinin yanına TİB ile ilgili Milliyet Gazetesi’nde manşetten yayımlanan, Tolga Şardan’ın haberini de, tarihe not düşmek gerekir. 24 Ocak’ı anımsayalım “• “İthal ikamesi” (ithal etme içeride üret yöntemi) yöntemi yerine “ihracata yönelik sanayileşme” yöntemine geçiş • Aşırı değerlenmiş kurun gerçekçi kur seviyesine düşürülmesi • Mal fiyatlarının mümkün olduğunca serbest piyasada belirlenmesi (Devletin ekonomiden elini çekmesi) • KİT reformu (Aşırı istihdamın önlenmesi, temel mallarda sübvansiyonların kaldırılması) • Yabancı sermayenin ülkeye girişinin kolaylaştırılması (Devlet tekelindeki çeşitli üretim alanlarının yerli ve yabancı özel sermayeye açılması) • Faizi devletin değil, piyasadaki arz ve talebin belirlemesi .
%32,7 oranında devalüasyon yapılarak günlük kur ilanı uygulamasına gidilmiş, Devletin ekonomideki payını küçülten önlemler alınmış,KİT’lerdeki uygulamaya paralel olarak tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırılmış, Gübre, enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonlar kaldırılmış, Dış ticaret serbestleştirilmiş, yabancı sermaye yatırımları teşvik edilmiş, kar transferlerine kolaylık sağlanmış, Yurtdışı müteahhitlik hizmetleri desteklenmiştir. İthalat kademeli olarak libere edilmiş, ihracat; vergi iadesi, düşük faizli kredi, imalatçı ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti, sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi ile teşvik edilmiştir.

5 Nisan 1994′te hükümet dengeleri yeniden kurmak amacıyla yeni kararlılık önlemleri paketini ilan etti. Dövize olan akını kesmek ve kısa dönemli kamu borçlarını ödeyebilmek için Mayıs 1994 tarihinde %400 faizli borçlanma kâğıtlarını piyasaya sürmek zorunda kaldı. Dengeleri düzeltmeden yapay yolla faiz oranlarını düşürme çabası faiz oranlarında çok daha yüksek oranda bir sıçramaya sebep olmuştur. Sonuç, ücretlerin düşürülmesi, işsizlikte artış, yüksek bir kur ayarlaması ve üç basamaklı enflasyon döneminin açılması olarak kendini gösterdi.

“ABD’DEN GELDİĞİ GÜN BAKAN OLAN DERVİŞ VE 15 GÜNDE ÇIKAN 15 YASA

Yaşanan ekonomik krize çare bulmak amacıyla Amerika’dan Kemal Derviş getirilerek bakan yapıldı. Derviş’in çantasındaki çözüm için Türkiye’nin en büyük gelir kaynağı olan Kamu İktisadi Teşebbüsleri satılmalıydı. Bunun sağlanması içzin de yeni yasalara ihtiyaç vardı. Tüyü bitmemiş yetimin hakkıyla kurulan fabrikaların peşkeş çekilmesi için 15 günde 15 yasa çıkarıldı. Kemal Derviş istediği için satılan fabrikalarda çalışan on binlerce işçi işsiz kaldı, bu yasalara da “Derviş yasaları” ismi de verildi. DSP-ANAP-MHP koalisyon hükümeti oldukça sıkıntılı bir döneme girdi.” Kaynak: 24 Ocak Kararları | CeReZFoRuM
Copyright ©CeReZFoRuM
17-25 Aralık Operasyonlarının yıl dönümünde kontratak yapılarak 14 Aralık gerçekleştirildi hükümet tarafından. Sosyalist sol parti yöneticileri nasıl karşıladı bakalım. “Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genel Başkanı Alper Taş, geçmişte AKP ve Cemaat’in zalimlikle ortaklık yaptıklarını vurgulayarak zalimleri alkışlamayacaklarını belirtti. Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, cemaate yönelik operasyona gösterdiği tepkide; Hükümetin karşıtlarına yönelik operasyonlarını ayrım gözetmeden sürdürdüğünü ve Zaman gazetesine yönelik operasyonun ağır bir basın özgürlüğü ihlali olduğunu söyledi. Komünist Parti Merkez Komitesi tarafından yapılan açıklamada, “Bu sabah düzenlenen operasyon daha önce yargı ve poliste örneğine rastlandığı gibi, bir yol düzleme operasyonudur” ifadeleri kullanıldı.” ‘Bir gazete haberi’
“Tolga ŞARDAN-Milliyet
Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfi Elvan’ın, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) yeniden yapılandırılacağını açıklamasının perde arkasında, kurumda “usulsüz ve yasadışı telefon dinlemelerinin saptanması” amacıyla başlatılan incelemelerde elde edilen sonuçların bulunduğu ortaya çıktı. TİB’deki incelemelerde, 150 Petabyte’lık (PB) sistemde, 50 Petabyte’lık iletişim dinleme verisi bulunduğu anlaşıldı; incelemede kurumdaki kablolama sistemleri bile çözülemedi. Şu andaki TİB yetkililerinden ise vahametin boyutunu gösteren, “binanın gömülmesi” önerisinin geldiği öğrenildi.
Servis sağlayıcı GSM operatörleriyle ilgili başka bir uygulama da yine ortaya çıktı. Haklarında teknik takip kararı alınan hedef kişilere ait dinlemeler, GSM firmalarının kontrolünde yapılıyor ve ses verileri bu şekilde alınıyor. Ancak, TİB’in içinde bu konuda ayrı sistem kurulduğu da anlaşıldı. Böylece, kapalı devre bilgi alışverişi sistemi oluşturulduğu, genel iletişim sistemi içinde güvenlik zafiyeti oluşmasına neden olduğu tespit edildi.
İncelemeler sırasında yaşanan bir olay ise yönetimin, kurumun kapatılması yönünde görüşünü hızlandırdı. Sistemde yaşanan arızanın giderilmesi amacıyla kurum dışından getirtilen bir uzman, arızayı giderme çalışması kapsamında sistemde olmaması gereken bir bilgiyi tespit etti. Uzman, sistemden sorumlu kişiye yaptığı başvuruda, ‘eski bilgi onları sil’ yanıtını aldı ancak talimatına uymayarak daha üst düzeyde TİB yetkilisini bilgilendirdi.
Olayın, TİB Başkanı Çelik’e anlatılmasının ardından TİB uzmanları, söz konusu dosyaya erişim engellenmesi amacıyla cihazın sökülerek koruma altına alınmasını sağladı. Daha sonra zaptedilen malzemeler TİB yönetiminin doğrultusunda kilitli bir odaya alınarak 24 saat polis nöbeti tutulmasına başlandı.”
Biz bu memlekette kime güveneceğiz? Uluslar arası sermayeye güllük gülistanlık yapılmak üzere, 1980, 12 Eylül faşist diktatörlüğü ile başlayan yok etme harekatı tüm ülkeyi adım adım yok ediyor, haberiniz olsun. Kırşehir’de bize bir şey olmaz sanmayın. Düşman bu sefer Haymana’da kalmaz…
Tüm bu sistemden canı yananlar Haziran’da yapılan şekli ile ayağa kalkmaz isek, bizden sonraki nesiller bizi affetmeyecek…Meleklerin cinsiyeti ile uğraşmaktan vaz geçmek lazım…

******************
42 yılında
Denizler idam edileli tam 42 yıl olmuş. Ben orta okulda öğrenci idim. Çok çok üzülmüştüm çocuk kalbim ile. Yakalandığında Kırşehir üzerinden Ankara’ya giderken de haberimiz olmuş, üzülmüştük.
Her yıl bir şekli ile anılarına layık şekilde anılmaya çalışılır, ilimizde. Kimi zaman bir gençlik yapılanması kimi zaman bir siyasal parti anma düzenler ve davete icab edenler ile Denizlerin anması yapılır idi.
Bu yıl değişik siyasi yapıdan gençler anma işini beereber yapma kararı alır. Kimi çağrıcılar diğer yapıların hepsi neden yok diye yapılanmadan ayrılır.(dört gün sonra da kendileri anma yaparlar) Oysa tüm yapılar anma etkinliğine davet edilecekti. Bu durum bilinmesine rağmen arkadaşlarımızın siyaseten çekilmelerini manidar buluyorum. Geriye kalanlar bir anma düzenlerler.
İlimiz üniversitesi önünden başlayan yürüyüş ile Terme Caddesi’de ki nümayiş başlar. İdam edenlerin yanlışları tel’in edilerek Cacabey Meydanı’na ulaşılır. Meydanda yapılan protesto konuşmasından sonra kitle sessizce dağılır. Anma görevlerini yapmanın ağır başlılığı ha
kimdir toplulukta. Her zaman ki baş ağrısı basın açıklama meczubunun çevrede bulunması da etkilemez topluluğu.
42 yıl sonra şehrin sosyalistlerinin bir yürüyüş ve basın açıklaması yapmasından, şehrin en büyük meydanında; övünç duyulması gerekir. Denizlerin halen ölmediğinin resmi idi Kırşehir’de yapılan anma. Aynı günlerde L.Doğan Tılıç 6 Mayıs’ta “Mahir’i Anmak” başlıklı yazısında neler demiş bakalım. “6 Mayıs’ta Mahirleri anmak, bugün ortak bir mücadeleyi örmenin önüne armudun sapı ve üzümün çöpünü çıkarmamak açısından önemli. Hem Mahirleri hem Denizleri anmaksa, hiçbir koşulda yılgınlığa kapılmamak açısından! İnsanlar, doğar, büyür, yaşar, ölürler. Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir” diyen Deniz Gezmiş, nice ak saçlı filozofun önündedir bu sözleriyle.

Ölümden dakikalar önce, “Babam yarın ayağımda bu lastik ayakkabıları görünce oğlumun doğru dürüst bir ayakkabısı yokmuş diye üzülecek. Ayakkabımı bile giyemeden beni apar topar buraya getirdiler. Babama söyleyin ayakkabım yoktur diye üzülmesin, onlara hediyem olsun”, diyen Hüseyin tepeden tırnağa sevgiye kesmiş bir çocuktur! En saf hali devrimciliğin…

Ve “Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için, bir defa, şerefimle ölüyorum. Sizler bizi asanlar şefersizliğinizle her gün öleceksiniz”, diyerek ölüme giden Yusuf nasıl bir cesaret, kararlılık ve vakardır!
Çok öldük, öyle çok öldük ki… Lakin, bir damla yolsuzluk, bir küçücük çalma çırpma yok ölenlerden bize kalan. Hele yılgınlık, o hiç yok!
O genç ve çok ölüler, çokça cesaret, kararlılık, vakar, bir de “ölümüne birlikte olabilme”yi bıraktılar arkalarında.
Biraz daha uzun yaşıyorsak eğer, bu mirasa da sahip çıkmak gerek!”
Kendisi avukat olan Sabri Kuşkonmaz bakın neler demiş, “Deniz bizim temiz sicilimiz” başlıklı yazısında “Deniz mahkemeye mi düşmüş? Denizin avukatı olmak için biz de yollara düşelim. Yakın tarihimizin yürümesi zor, dar yollarına.
Avukatlığını yaptığımız çok sayıda “sanık” oldu. Herkesin kendine göre özellikleri, ayırıcı nitelikler ve ayrı bir değeri olduğu tartışmasızdır. Bu nedenle, özellikle bu yazıyı okuyan “sanıklar” hiç alınmasınlar. Mahkeme kapılarında yirmi beş yılı geçerken henüz “o” Deniz’in avukatı olamadım galiba.
Yine de temiz bir geçmişimiz var. Deniz gibi, Denizler gibi bir geçmişimiz var. Onlar bizim temiz sicilimiz.

Not: Bu yazı beş-altı yıl önce yazıldı ve yayınlandı. Her Mayıs idamı döneminde yeniden…”
6 Mayıs Salı günü idrak edilen Denizleri anma ve idamları protesto nümayişine, ilimizde ki yerel gazeteler ve ajanslar maalesef hak ettiği saygıyı ve rağbeti göster(e)memiştir.Tek adam yönetimine doğru giden sevgili ülkemizde idam edilen Denizler de, onları kurtarmak için eylem yapıp katledilenlerde ne kadar haklılarmış, değil mi? O gün mecliste bulunup mebus olanlar sağından soluna azıcık çaba gösterseler Denizlerin asılması engellenecekti.Nurlar içinde yatın, selam söyleyin tüm yıldızlara…
Not: Gezi eylemlerinde, Eskişehir’de dövülerek katledilen İsmail Korkmaz’ın, Kayseri de görülen 2. Mahkemesine gidilmesi için,ilimizde dahil, çevre illerde örgütlü sendikaların, araç temin etmemesini ayıplıyorum.

*******************
Aralık’ta Haziran
Kırşehir ilimizde de 6 Aralık, 14 Aralık ve 25 Aralık’da ne olacak bu memleketin hali deyip, yaşananlara kayıtsız kalıp tarih önünde suçlanmamak için haziranda ayağa kalkanlar, hep birlikte güzel işler yapmaya koyuldular. Altısında aralığın kültür merkezinde buluştular, on dördünde aralığın Eğitim Sen salonunda delegelerini ve konseylerini seçtiler, yirmi beşinde aralığın Kırşehir’in meydanında çağırdılar ve duyurdular halka, denizin halen tükenmediğini…
27-28 Aralık’da Ankara’da Haziran Hareketi Türkiye Meclisi, illerden katılan delegasyon ile toplanıp bir dizi kararlar aldılar. Böyle bir meclisin bir araya gelebilmesi, umudun tükenmediğini gösteriyor. Türkiye Meclisi’nde konuşan B.S.Çetinkaya’nın konuşma videosu ve metnine internetten ulaştım. İşte size bir umut diyeceğimiz bir konuşma…B. S. Çetinkaya’nın salon konuşması: “Kardeşlerim, kız kardeşlerim erkek kardeşlerim, yoldaşlarım,
Benim ömrün kadar mücadeleye emek verenler daha bugün bu salonun kapısından girerek, yahut mahallesinde bir foruma katılarak bu mücadeleye başlayanlar,
Haziranın hepimizi eşitleyen güneşinin altında bugün buluştuk,
Hoş geldiniz.
Berbat bir dünyada karanlık bir çağda yaşıyoruz. Her şeyin iyi gideceğine dünyanın daha iyi bir yer olabileceğine, iyi bir geleceğe dair ümidimizi boğmaya çalışıyorlar ve bugünümüzü, bu anımızı çalıyorlar….
Dünyanın her yerinde canımıza kastediyorlar dolaylı ya da doğrudan.
Bin yıldır üzerinde yaşadığımız müştereklerimizi, bir avuç zenginin çıkarı ve iktidarı için talan ediyorlar. Toprağımıza suyumuza havamıza el koyuyorlar. Derelerimizi HES’e, ormanlarımızı RES’e dağımızı taşımızı ürünümüzü ve aşımızı siyanürlü altına hayatımızı çağımızın tanrısı paraya ve iktidara kurban ediyorlar. Daha ürünümüzü pazara ulaştıramadan mazot, gübre, ilaç parası diye ellerinizi cebimize sokup son kuruşumuza kadar çalıyorlar. Patentleyip gdo’layıp bin yıllık tohumlarımızı bize geri satıyorlar. Toprağımızın verdiği ile geçinemez hale geldikçe bizi kitleler halinde madenlerin içine karanlık dehlizlere yerin altına sokuyor, öldürüyorlar.
Bizi yerimizde yurdumuzda yaşayamaz hale getiriyorlar. Dayanıyoruz şehirlerin kapılarına. Aç ve çaresiz. Esnek ve ucuz işçiler oluyoruz. Ömürlerimizi öğütüyoruz makinelerinde fabrikaların. Durmadan fazla mesaiye kalıyoruz. Çok çalıştıkça daha çok kazanırız sanıyor, yanılıyoruz. Mesai ne kadar uzarsa uzasın, maaşın kuyruğu kirayı, suyu elektriği ödemeye yetmiyor. Fazla mesaiden yüzünü göremediğimiz çocuklarımıza harçlık veremiyor boynumuzu büküp yutkunuyoruz. Kimimiz sendikalaştığı için kapı önüne konuyor. Kimimiz sendikalaşmasa da kapı önüne konuyor. Kaderimizi gün be gün daha çok kazanan patronun iki dudağının arasında.
Daha esnek daha ucuz daha çok çalışıyoruz. Bangladeş’te yıkılan binanın altında binlerce, ekolojik felaketlerde yüzbinlerce, madenlerin dibinde 301’lerce, Davutpaşa’da, Ermenek’te, Karadon’da Torunlar’da ölüyoruz. Tohumlar gibi gömülüyoruz toprağın altına…
Bu büyüsü bozulmuş dünyada, kalpsiz bir dünyanın çığlığını bastırıyor yerine kendi arsızlıklarını koyuyorlar. Tanrısı para olanlar iş güvenliği almak yerinde işi ucuza getirip satılık vaizlere arkamızdan cuma vaazı verdirtiyor iş güvenliği almak Allah’a güveni sarsar diye.
Çocuklarımıza aynını öğretmek için okulları imam-hatiplere çeviriyorlar. Kız çocuklarını “küçük kadınlar” olarak görüp örtmeye kalkıyor, her fırsatta kadınları toplum içinde aşağılıyorlar.
Kentlerin merkezlerinden sürülüyoruz. Bu sistemin en kutsal saydığı mülkiyet hakkı biz mevzubahissek rafa kalkıyor. Nerede bir ağaç park yeşil görseler makinelerle saldırıyorlar. Parasız oturabileceğimiz bir ağaç gölgesi bile kalmasın diye. Alışveriş merkezleri plazalar dikiyorlar yerlerine…
Plazaların içlerinde kavanozlardaki kelebekler gibi çırpınıyoruz. Beyaz yaka ve statü verip onur ve hayatımızı çalmak pazarlığındalar…Emeğin esnekleşmesi üzerine tez yazmak kurtarmıyor ne kendimizi ne de kimseyi. Varoluş krizleri, ve intiharla, işsizlik ve parasızlıkla sınanıyoruz akademisinde hayatın…
Dövüşerek ve ölerek elde ettiğimiz eşit yurttaşlık haklarımız yoksa sayılıyor. Dünyanın her yerinde egemenler tıpkı bir kaç yüzyıl önceki gibi ırk din etnik köken göçmenlik ayrımları üzerinden faşizmin ruhunu geri çağırıyorlar.
Nefes alamıyoruz!
Boğazımızdaki eli gevşetmek, nefes almak için sokağa çıkıyoruz.
Sokağa çıkan kara ve yoksul öfkeyiz. Ferguson’u, Paris’in gettolarını, Atina’nın sokaklarını ateşe veriyoruz. Kendimizi otoyolların ortasına atıyoruz. Yerde tam 34 saniye haykırıyoruz. Nefes alamıyoruz. Kara, beyaz, sarı, Latin, yerli göçmen renkleri birbirinde ayırt etmek olmuyor.
Dünyanın her yerinde elimizden almak istedikleri insanlık onuruna tutunup ayağa kalkıyoruz sonra.
Kendini dünyanın sahibi sananların tüm güçlerine karşı bir araya geliyor, direniyoruz.
Yeniliyoruz, yeniyoruz, yeniden yeniliyoruz.
Dünyanın tüm sokaklarında: Direniyoruz!
O sokakların satıcısıdır Buazizi…Diploması seyyar tezgahında asılı. Kendini o sokaklarda yakmıştır. Giuliano
O sokaklar ki Giuliano, kardeşim Alexis, Berkin, Ethem, Mehmet, Ali İsmail, Hasan Ferit, Medeni, Ahmet ve Michael o sokaklarda katledilmiştir.
O sokaklar ki derelerin denize kavuşması gibi meydanlara kavuşur.
Sintagmaya, Rojava’ya, Ramallah’a, Occupy Wall Street’e, Tahrir’e, Nevroz meydanlarına, Del sol’a, illa da Taksim Meydanı’na kavuşur.
Ölülerimizi ve akan kanlarımızı arkada bırakmadan meydanlara akıyor öfkemiz.
Yetti artık! diyoruz.
Taksim Meydanı’nda tomaların önüne yatıyor, göğsümüzü tazyikli suya açıyoruz. İki kıtayı birleştiriyor, Boğaz Köprüsü’nü yaya trafiğine açıyor, gazabınıza gülerek yanıt veriyoruz. Gazınızdan boğuluyor, nefes alamıyoruz.
Taksim Meydanı’nın öte yanında, o küçücük parkta atıyor yüreğimiz. Nefes alıyoruz. Orada başka bir hayatı anımsıyoruz. Yeniden insan yeni bir toplum oluyoruz. Az ötemizdeki başkası kendi canımız kadar kıymetli.
Bir arada, eşitlik ve huzur içindeyiz. Herkese yer var. Herkesi içine alıyor o küçücük park. Herkese istediği kadar, herkes istediği için. Aç yok açıkta kalan yok. Elimizi ötekinin omuzuna hiç çekinmeden yüz yıldır tanır gibi koyuyor, ağız dolusu gülüyoruz.
Sonra Ölülerimize ağlıyoruz. Katlettiklerinize….
Kolay değil böyle genç yaşta kırılmak
ölmek bir haziran vakti…elbet bir bildikleri var bu çocukların…
Kolay değil onların arkasından hayatta kalmak….
Büyük isyanımız ve öfkemizi muradına erdiremiyoruz. Alaşağı edemiyoruz tiranları.
Ne partilerimiz, ne sendikalarımız, ne örgütlerimiz o güne kadar biriktirdiklerimiz o isyanı bir adım daha öteye taşımaya yetmiyor.
Bugün buradayız.
Her gün yaşadığımız zulmü azaltmak için doğrudur.
Boğazımıza daha az basılsın diye.
Haklarımızı savunmak için,
Hırsız ve çetelere teslim olmamak için.
Okullarımız imam hatibe dönüştürülmesin diye.
Ormanlarımız kesilmesin, parklarımız betonlaştırılmasın, kent merkezlerinden sürülmeyelim, kadınlar çocuklar gençler katledilmesin, dağlarda bombalanmasın, gazeteciler güvencin tedirginliğinde yaşayıp, hapsedilip öldürülmesin, birkaç gün içinde 34 kişi ölmesin diye.
Ve bir daha asla tanık olmamak için:
Anaların çocuklarının sıcaklığı yerine soğuk mezar taşlarına sarıldığına,
Kalp kırıklığından öldüklerine,
Boş kalan yüreklerini Galatasaray Meydanı’nın taşlarına serdiklerine,
çocuklarının parçalarını dağlardan topladıklarına…
Way daye, way daye way…..ez kuştim ser çiya way……(Çima naye denge min..Xwuşk ü biraye cane min…bi bihse şina min…..)
Ağıtlara bir daha asla tanık olmamak için.
Gözdağı verilen biz kadınların günbegün ölümlerine, tecavüzle hiçleştirilip her gün aşağılanmamıza, trans cinayetlerine, çocukların hapishanelere atılmalarına, çalıştırılmalarına bir daha asla tanık olmamak için…
Madenciler tohumlar gibi yüzler halinde planlı bir cinayetle yerin dibine gömüldüklerinde,
Arkada kalanlar işten atıldıklarında, yakınları tekmelendiğinde,
Madencinin babası yırtık lastik ayakkabısı ile en aşağılık politikalara meze edildiğinde,
Yırca’da kadınlarımız zeytinlere kendilerini siper ettikleri için saçlarından tutulup sürüklendiklerinde,
Dünyanın en ağır işçileri olan madencilerin suratına dayıbaşı o tokatı patladığında,
Bir daha asla o kadar çaresiz olmamak için buradayız.
Ey tarihin sonu ilan edenler!
Ey iktidarlarının ebediliğini ilan edenler!
Kendilerini sultan, çar ilan edenler
Ey isyanların devrimlerin tabutuna son çiviyi de çaktık diye bayram edenler…
Görüyor musunuz?
Dünyanın üzerinde bir hayalet dolaşıyor.
Türkiye’nin üzerinde bir haziran hayaleti dolaşıyor.
Şimdi tam burada fıtrattan bahsetmenin tam sırası:
Sizin fıtratınızda dün kardeş olduklarınızın, dün birlikte komplolar kurduklarınızın bugün gözünü oymak var.
Bizim fıtratımızda asılacak arkadaşımızı kurtarmak için ölmeye gitmek, sonuna dek birlikte dövüşmek, barikatta elini tutup ne olursa olsun bırakmamak var..
Sizin fıtratınız şana şöhrete, iktidara, dünya malına tamaha, aksırıp tıksırıncaya kadar yemeye, ayakkabı kutusu biriktirmeye, olmadı sıfırlamaya uygun.
Bizim fıtratımızda elimizde ne varsa onu paylaşmak, emeğimizle yaratmak, onunla yeni bir hayat kurmak, komşusu açken tok yatmamak, ser verip sır vermek var…ölene dek mücadele etmek ama illa o sarayları başınıza yıkmak var.
İnanmıyorsanız Kışlık Saray’a bakın, Paris Komünü’ne, Batista’nın Sarayı’na bakın.
İlla örnek istiyorsanız Mahire, Deniz’e bakın. 15-16 Haziran’a, Yeni Çeltek’e, Fatsa’ya, ser verip sır vermeyen yiğitlere bakın…
İlla örnek istiyorsanız Gezi’ye, Haziran’a bakın…
İşte bu sayede, bu yüzden buradayız…
Ölülerimizin ölümlerini anlamlı kılmak için….
Tarihin bu karanlık anında yüreklere bir ateş düşürmek için
Gezinin öfkesini muradına erdirmek için…
İktidarınızı başınıza yıkmak için…..
Bu daha başlangıç mücadeleye devam!…..”
Aralık soğuğunda Haziran Güneşi gibi doğup toplanan meclisde, Çetinkaya’nın konuşması bir meltem gibi geldi, körfezden sanki. İşte onun için bu haftaki yazıma konu yaptım.
Alper Bahçekapılı’nın ‘Asayiş tesis eden mahalle ağabeyleri’ yazısından bir bölümü özellikle alıyorum. “Mahallelerde rastgele dolaşıp, komünist olduğundan şüphelendikleri insanları tek tek topluyorlar. Kanları etrafa çok fazla yayılmasın, kötü kokuyor diye, insanları tellerle boğuyorlar. Paralarını, değerli eşyalarını alıyorlar, canlarından önce. Kimsenin gözyaşına bakmadan, gencini yaşlısını ayırmadan, suçlamaları –ki o da zaten ‘sözde’ komünist olmak- yargılayacak bir mahkemeye dahi çıkartmadan, infaz ediyorlar. Tahmin edilen rakamlara göre 500 binin üzerinde insanı tecavüzlerle, işkencelerle öldürüyorlar. 1966-67 arasında, Endonezya’da. Kim yapıyor bunu? Başarısız bir ‘sözde darbe’ girişimini cezalandırmak/kontrol altına almak adına Endonezya Ordusu. Orduya arka çıkan, katliamları kişisel ‘yardımlarıyla’ korkunç boyutlara getirenler kim? Ordunun açıkça desteklediği, kanuna dayalı yetkileri olmayan, sivil ölüm mangaları. “Gerektiğinde asker, vatanını savunan şehit olan,” mahallenin ağabeyi “kahramanlar.” “Gerektiğinde asayişi tesis eden polis, adaleti sağlayan hâkim, hakem olan” mahalle ağabeyleri.”
Bahaçekapılı’nın yazısını da özellikle aldım; zira 6-7 eylül’ü olan bu topraklarda, her daim uyanık olmak lazım.
Yeni Türkiye derken paramiliter yapıların da oluşabileceği akıldan çıkmamalıdır. Son haftalar da Maraş bahanesi ile üniversitelerde yapılan ortaklaşa saldırıları unutmayalım.
İşte onun için Haziran Hareketi gelecekte ki misyon ve vizyonu da oluşturabilir umarım.
Umarım, bireyler üzerinden başlayan ve devam eden Haziran Hareketi mevcut örgütlü yapıların çok üzerinde güzel işler başarır. Umarım hükümete, hükümetlere dur diyecek cevherleri yaratır bu hareketlenmeler.
Beton severlerin, iştahları bir türlü kapanmıyor. Doğanın katledilmesi, kentlerin her alanının betonlaşması. Ve yani eskiye ilişkin ne var ise yok edip kendi tarihlerini inşa etmeye çalışıyorlar. İşte onun için Haziran gibi davranmak gerek Kırşehir’imiz de de…

******************

Atamalar
Kırşehir ilimizde sessiz sedasız yapılan atamalardan yararlandı mı acaba? Son günlerde mecliste ve basında dillendirilen, sosyal medyada üzerinde çokça durulan konu atamalar.
Meleklerin cinsiyeti tartıştırılırken adeta, toprak kayıyor ayağımızın altından haberiniz olsun.
Aşağıdaki alıntıları internet ortamında yaptığım araştırma ve bana gelenlerden devşirdim. Google’ye atama nedir?, açıktan atama nedir? Nakil yolu ile atama nedir? diye sordum ve bir kısmını aldım sorularıma yanıt olarak. Bu soruları niye sorduğumu sorarsanız söyleyeyim. Bir kısmı bakan ve milletvekili yakını olmak üzere, sınavsız KPSS’siz dört yüz bin kişinin açıktan atandığı söyleniyor. Hem de sessiz sedasız. Kimisi üç yüz bin, kimisi dört yüz bin diyor. Eskiden ‘alıştıra alıştıra’ diye bir terim vardı. Sanki algı lar yönetiliyor, sessizce kabulu isteniyor yapılan her haksızlığı. Yüzde 37 lik oy oranları belki daha az; yüzde 63 te susturuluyor. Biri çıkıyor anlaşma yoksa ,görüşmeden bir şey çıkmaz diyor. Biri çıkıyor, “Elbette yolsuzluk da ayıptır, günahtır ve suçtur, ama bu suç, hırsızlık suçu değildir” ,diyor. yolsuzluğun ‘hırsızlık’ olmadığına vurgu yaparken, “yolsuzluğa ‘hırsızlık’ demenin hem seküler kanun hem de İslam ceza hukukuna göre hata, yalan ve iftira olduğunu ve yolsuzluğun hırsızlık suçu olmadığını” , söyleyebiliyor.
Eğitim Şurası din şurasına çevriliyor, adeta. İki yüz yıllık meselelerden dem vuruluyor. Sendikalar çaresiz. Bakanlık laf anlamaz. Milli Eğitim Şurası’nda yüksek perdeden cumhuriyetin tüm kazanımları ile hesaplaşan konuşmalar yapılması. Lideri konuşturan tabanın biatıdır. Lideri konuşturan tabanın tebaalaşmasıdır.
İnsanlar yoksullaştırılıp, biata zorlanıyor. Kadınların ve gençlerin dörtte üçü işsiz.
“Öte yandan bugün yoksulluk sınırı 4 bin liranın üzerine çıkıyor. Bu rakam, 4 kişilik bir hanenin insanca yaşam için gıda, barınma, eğitim, sağlık gibi yapması zorunlu harcamalar dikkate alınarak hesaplanıyor. 4 kişilik haneye gelir nasıl ve kim aracılığıyla giriyor? Geniş tanımlı işsizlik oranı kadınlar için yüzde 25’e dayanmıştır, yani her 4 kadından biri işsizdir. Asgari ücretli sayısı ülkemizde resmi olarak hesaplanmadığı için tam olarak bilinmemekte fakat 15 milyonun üzerinde bir sayı tahmin edilmektedir. 15 yaş üstü nüfusun sayısı 57 milyon, kayıtdışı çalışanların oranı yüzde 36. Şimdi tüm bunları topladığımızda ortaya çıkan tabloda nüfusun yüzde 43’ünün asgari ücretle geçinmekte olduğu, bu hanelerden dörtte birinin evine tek başına asgari ücret girdiği gözükmektedir. Asgari ücretlinin eline ise bugün 891 lira geçiyor, bu net ücretten bile dolaylı vergiler kanalıyla devlete yüklü bir gelir transferi gerçekleştiriliyor.”, diyor, Aslı Aydın..
“OECD, Türkiye’deki gelir adaletsizliğine dikkat çekiyor. Dünyanın en kötü ‘paylaşım’ oranına sahip olan ikinci ülke olduğunu açıklıyor. Türkiye yüzde 17.1 işsizlik oranıyla AB’nin birincisi. Her 4 gençten 3’ü işsiz. GSMH’ sinin yüzde 90’ını, nüfusun yüzde 10’una peşkeş çeken bir siyasi partiyi kurtarıcı olarak görmek, saf dilliktir. Kısaca işsiz, aç ve de en önemlisi, umutsuz olan bu insanlar, neden bu illüzyona kapılıyorlar?
RTE’nin başarılı olduğu iç politika yeterince dikkatle takip edilmiyor. Toplumsal muhalefetin güçlü olamayışı RTE’nin elini kuvvetlendiriyor. Yüzde 50’lilerin çok üstünde olan çoğunluğun, AKP’li azınlığın önünde birleşik halde hareket edememesi bir siyasi zaaftır. Muhalefetin örgütlenmesi ve halk direniş güçlerinin yüreklendirilmesi ideolojinin varlığına,hedefin sadeliğine bağlıdır. Kararlı, cesur ve iddialı olmak savaşı kazanmak için ön şart. Ve uyanık olmak birinci adım.
RTE ve gölge RTE’nin amacı, Latin alfabesini bırakıp Arap harflerine geri dönüştür. Cumhuriyet’in harf devrimine karşı duruştur.
Daha da vahimi, din derslerini birinci sınıftan itibaren zorunlu hale getirmektir. Dindar ve kindar nesil yetiştirerek Cumhuriyetle, demokrasiyle çağdaşlıkla hesaplaşmaktır.
RTE ,”Bu 200 yıllık meseledir” diyerek, Tanzimat dönemini kabul etmediğini ‘Osmanlıcığını’ daha önceki dönemle bağıtladığını itiraf ediyor.
TİME dergisi de buna “pes yani“diyor.
Esad’ı RTE’nin önüne koyuveriyor.”, diyor Fikri Sağlar..
KPSS dediğimiz, sınav sistemi niçin getirildi bu ülkeye? Atama yapabilmek için getirildi değil mi? Bir çok eksiğine rağmen beğenelim beğenmeyelim üniversiteler bitiren gençliğin önüne konulan son baraj KPSS sınavı oldu. Buna rağmen insanlar razı oldular ve KPSS yi de aşmaya başladılar. Pekiyi sen, siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? Kimse çocuklarını yüksel tahsil yaptırmasın, kimse okula da göndermesin o vakit. Eğer bu atamaları araştırmıyorsa savcılıklar, emniyetçiler, valilikler, maliyeciler, sayıştaycılar; söyleyecek söz yoktur.
Eğer bu söylenenler doğru ise(kpss siz, sınavsız atamalar) sessiz çoğunluk, yeni adı ile makul suçlular (eski adı ile potansiyel suçlular oluyor), biz niye eğitim öğretim görüyoruz? Niye eğitim ve öğretim gördürüyoruz çocuklarımıza? Niye sınavdan sınava koşturuyoruz çocuklarımızı?.Adamlar yüzde 37 lik oy oranları ile ülkeyi hallaç pamuğu gibi atıyorlar haberiniz ola. Öyle onlara yanaşıp, baston deyeneği olup küçük mutasyonlar ile kurtaracağınızı sanıyorsanız aldanırsınız. Sonra geride mücadele edilecek değer kalmayacak, sen de…

“Açıktan atama nedir?
Hali hazırda memur olmayanbir kişinin, boş memur kadrolarına atanması açıktan atama olarak adlandırılır.Uygulamada 2 şekilde gerçekleşir:
Açıktan İlk Defa Atama
Sınavlı veya sınavsız alım usulü ile daha öncehiç memuriyeti olmayanların ilk defa Devlet memurluğuna atanmalarıdır.
Açıktan Yeniden Atama
– 657 sayılı DMK 92. Maddesi uyarınca yapılanaçıktan yeniden atama:- İki defadan fazla olmamak üzere memurluktan kendiistekleriyle çekilenlerden veya bu Kanun hükümlerine göre çekilmiş sayılanlardantekrar memurluğa dönmek isteyenlerin ayrıldıkları sınıfta boş kadro bulunmasıve bu sınıfın niteliklerini taşımaları şartıyla atanmalarıdır.

– Diğer personel kanunlarına göre çalışırken görevden ayrılanların atanması:
657 sayılı Kanuna tabi olmayan personelden kendiistekleri ile görevinden çekilmiş olanların boş kadro bulunması ve gireceğisınıfın niteliklerini taşımaları kaydı ile bu Kanuna tabi kurumlardakimemuriyetlere atanmalarıdır.
Nakil yoluyla atama nedir?
Halihazırda bir kamu kurum ve kuruluşunda Devlet memuru olarak çalışanların, başka bir kamu kurum ve kuruluşunun durumuna uygun münhal kadrosuna atanmasıdır.”
Muhalefet Org sitesinden gönderilen bir paylaşım var elimde incileyelim.
“AKP’nin devlet kurumlarında kadrolaşmak için sözleşmeli çalışma yöntemini kullandığı ortaya çıktı.

Sözleşmeli personel olarak KPSS sınavına girmeden alınanların daha sonra memur statüsüne geçirildiği ve sayıların yüzbinleri bulduğu belirtildi.

CHP’nin gündeme getirdiği ve AKP’lilerin yakınlarının KPSS sınavına girmeden devlet memuru olarak atandığı iddiaları, bu kez de Devlet Personel Başkanlığı verileriyle açığa çıktı. 3 yılda 300 bin kişinin sözleşmeli personel statüsüyle devlet memurluğu kadrolarına alındığı ortaya çıktı.

Devlet Personel Başkanlığı verileri, sözleşmeli memur alımının kamudaki kadrolaşmanın atlama taşı olarak kullanıldığını ortaya koyuyor. AKP döneminde ‘doldur boşalt yöntemi’ ile sözleşmeli çalışanlar kadrolu memur yapılırken, kısa bir süre sonra sözleşmeli kadroları yeniden dolduruldu. 2011’den sonra sözleşmeli çalışan 300 bin kişi kadroya alındı. Bunların önemli bir bölümü KPSS şartı aranmaksızın işe başlayanlardan oluştu.

‘Sözleşmeli’lik devlet memurluğuna ‘atlama taşı’

Devlete memur alımında torpili önlemek için KPSS şartı getirilmişti. Ancak bu sistem sözleşmeli memur alımı için ‘by-pass’ ediliyor.

Devlet Personel Başkanlığı verileri, sözleşmeli memur alımının kamudaki kadrolaşmanın atlama taşı olarak kullanıldığını ortaya koyuyor. 2011’den sonra sözleşmeli çalışan 300 bin kişi kadroya alındı. Bunların önemli bir bölümü KPSS şartı aranmaksızın işe başlayanlardan oluştu.

En çok kadrolaşma Belediyeler, TOKİ,TİKA,üniversiteler

Verilere göre Belediyeler başta olmak üzere TOKİ, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ve TİKA, KPSS şartı aramadan personel istihdam eden kurumların başında geliyor.

Devlet Planlama Teşkilatı verilerine göre AKP iktidara geldiğinde sözleşmeli sayısı 157 BİN kişiydi. Sözleşmeli memur sayısı 2009’da 271 bin kişiye ulaştı. Hükümet sözleşmeli alımına son vereceği iddiasıyla 2011 Haziran seçimlerinden önce 260 bin sözleşmeliden 200 binini kadroya aldı.
Bir sonraki yıl, sözleşmeli sayısı yeniden 135 bine çıktı.
2013’te ise sözleşmeli çalışan sayısı 148 bin oldu. Bu kişilerin de 100 bini aynı yıl kadroya alındı. Bir yıl sonra, yani 2014 Eylül ayı itibarıyla sözleşmeli çalışan sayısında 43 bin kişilik artış gerçekleşerek sayı 91 bin kişiye ulaştı.

Bir gün çalışıp kadroya geçiyorlar

Sözleşmelilerin kadroya alımı öncesinde bu kadrolar iddiaya göre parti teşkilatları tarafından dolduruluyor. Geçen yıl sözleşmelilerin kadroya alınması öncesinde binlerce kişiyi belediyelerde işe başlattı. Birkaç gün çalışan bu kişilerin tamamı devlet memuru oldu.
Bazı belediyelerde, kadro haberinin açıklanmasından bir gün önce, sabaha kadar personel girişi yapıldığı, torpilli kişilerin birkaç saatliğine sözleşmeli personel yapılıp Sabah ise kadrolu memur olarak atandıkları iddialar arasında.
KPSS sınavı olmadan personel alan kurumlar

Aile Ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Kamu İhale Kurumu, TÜBİTAK ve üniversiteler, Devlet Personel Başkanlığı sitesi üzerinden KPSS şartı aramadan sözleşmeli alımı için ilana çıkmış durumda.”
Hak kaybına uğrayanlar mutlaka başvurmalı mahkemelere.
Eğer ülkemi baştan ayağa dar-ül harp ilan edip, yapılan her bir haksızlık ve yolsuzluk caiz ilan edilecekse; ünlü saz ve söz üstadı Kırşehirli hemşerimiz, Şemsi Yastıman abimizin dediği gibi ‘Vay Haline’, vay halineki vay haline…
Umarım, 2015 yılı şehrimize, ülkemize, bölgemize uğur getirir…

********************
AVM duaları 

Özgür Gürbüz ‘Elektirik ve Laiklik’ başlıklı yazısında bakın ne önermiş. “Camiler, Türkiye’deki Sünni Müslümanlara hizmet etmek için kurulmuş. Sayılarının 15-20 milyon olduğu tahmin edilen Aleviler, başka dini inanca sahip Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları veya ateistler camiye gitmiyor. Ancak camilerin aydınlatma masrafları, devletin bu hizmetini kullanıp kullanmadığınıza bakılmaksızın diyanet bütçesinden yani herkesten tahsil ediliyor. Halbuki aynı otoyol gibi, bu hizmetten yararlananlar da ayrıca ücretlendirilebilirler. Giden öder, gitmeyen ödemez. Camilerin ısıtma giderleri için cemaatten para toplanabildiğine göre pratikte sorun yok. Buna aydınlatma ve imamın maaş giderleri de eklenebilir.
Enerjide laik düzene geçmenin önündeki tek engel camilerin elektrik faturaları değil. Bir de TRT engeli var. Türkiye’de elektrik fatura bedellerinin yüzde 2’si TRT’ye aktarılıyor. Bu sayede TRT, izleyici kaybederim, reklam alamam korkusu olmadan, hükümetin dini ve siyasi görüşünün propagandasını yapabiliyor. Parasını ödeyen sizlerin görüş ve inançlarına uygun düşmeyen yayınlara yer verebiliyor. Ne kadar mı bu bedel, onu da Elektrik Mühendisleri Odası Enerji Birimi Koordinatörü Olgun Sakarya’nın yardımıyla hesaplamaya çalıştım. 2012’de bu tutar kaba bir hesapla 870 milyon TL’yi buluyor. Hesap yanlış, eksik diyenler doğru bedeli çıkarır görürüz. TRT’nin yayınlarının bu ülkedeki her dine, mezhebe, dinler içerisindeki farklı görüşlerle ve dinsizlere hitap ettiğini kimse iddia edemez. Yabancı ülkelerde de devlet kanalları var ama hükümetin sesi olmadığı için halk maddi desteğe sesini çıkarmıyor. TRT payı da zorla yapılan bir tahsilat. Demokrasilerde işi olmaz.
“Alt tarafı yılda 1 milyar TL, abartma” diyenlere de bir çift lafım var. Kaçak elektrik kullanımı gündeme gelince “Ben tüketmediğim elektriğin parasını niye ödüyorum” diye soranları olayı abartmakla suçluyor musunuz? İzlemediği, kendisini hiçe sayan televizyona para vermek istemeyene de kızamazsınız. Bu aralar baskıyı, dayatmayı özgürlük gibi göstermek moda oldu. Madem derdiniz özgürlük, gelin önce dini özgürleştirelim. Devletin, inanmayanın parasından kurtaralım, kendi yağıyla ve inananların bağışlarıyla kavrulsun. İmamların maaşını, camilerin suyunu ve elektriğini o hizmetleri kullananlar ödesin. İşe de elektrik şebekesini laikleştirmekten başlayalım.” Yani Gürbüz bizden zor ile alınan paralar keyfi biçimde harcanıyor, oysa ki herkes aldığı hizmetin karşılığını ödesin diyor. Aracımda HGS belgesi yoktu bu sene alıp cama yapıştırdık. Niye derseniz, oto yollarda gişelerde memur bulunmuyor artık. Kullanılan oto yolun bedelini araç sahipleri peşinen ödüyor anlayacağınız.
Başbakan, Ahi Evran-ı Veli Esnaf ve Sanatkarlar Bayram kutlamaları çerçevesinde ilimizi ziyaret etti. Ziyaret ama ne ziyaret. Böyle eziyeti reva görenleri memleketime, kınıyorum arkadaş. 12 saat tepemizde uçurulan biri polise ait helikopterlerin yaptığı ses ve görüntü kirliliği insanları çileden çıkardı. Anladık devlet tepemizde bizi gözlüyor, izliyor, ben buradayım diyor. Bu kadarını ne Cumhurbaşkanı ziyaretinde ne Neşet Ertaş’ın Devlet Töreni ile defnedilmesinde yaşamıştık. Ahi Evran-ı Veli Külliyesi açılışına girmek isteyen halk içeri sokulmuyor, insanlar tartaklanıyor. Bu arada tepede hep var devletin helikopteri. Normal zamanlarda park yaptığımız cadde kenarları park yapmaya yasaklanmış. Sanki yeni başbakan ilimizde park ve trafik sorunu yaşadığımızı bilmiyor. Mahiyeti ile en az yirmi araçlık konvoyun caddelerden süratle geçmesi için düşünülmüş caddeleri boşaltmak, demek. Bir çok caddeye çıkış yasak. Şehir kuşatılmış abi. Ben aracımla birkaç kez şehirde kayboldum. Nedir bu üst düzey güvenlik? Yenice Mahallesi Atatürk Caddesi tüm kavşaklar parti bayrakları ile donanmış. Parti başvekili mi geliyor diye de söylendim. Diğer kavşaklar balon ve renkli bayraklar ile donanmış. Harçlık isteyen Gazi’ye, “param yok benim param bayraklara balonlara harcanıyor dedim”.Harçlığını sonra vereceğim, zira param yoktu.
İkinci il ziyaretini Kırşehir’e gerçekleştiren Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun konuşmalarından bir bölümü paylaşmak istiyorum. “Konuşmasında esnafı, AVM’lere ezdirmeyeceklerini savunan Davutoğlu AVM’lerin dualarla açılması gerektiğini söyledi: “Esnafımızı AVM’lere kurban etmeyeceğiz. Esnafımızın bir bardak çayındaki lezzeti hiçbir yerde bulamazsınız. O çayın tadını kaçırtmayacağız. Hem esnafımızı yaşatacağız, hem de yeni yapılacak AVM’ler de esnafımız için yüzde 5’lik kontenjan ayıracaklar. AVM işletmecilerine sesleniyorum, siz de AVM’leri dualarla, helal rızıkla besleyin. Ahilik geleneğini oralarda da yaşatın. Dualarla işyerlerinizi açın. Esnafımıza sahip çıkacağız. Esnafımız toplumun belkemiğidir. Onlar mutluysa toplum da mutludur.”
Esnaflar için yeni bir yasa hazırladıklarından da bahseden Davutoğlu şunları söyledi: “Perakende Yasası ile ilgili bir yasa tasarı üzerinde çalışıyoruz. Esnafa, alışveriş merkezlerinde yüzde beş kota açılacak. Buradan esnaf geleneğinin sürmesi bakımından bütün ilgili taraflara bir kez daha seslenmek istiyorum; kesinlikle esnaflarımızı AVM’lere, alışveriş merkezlerine kurban etmeyeceğiz. Esnaf geleneğimiz sürecek.”
Küçük zanaatkar ve el sanatları zaten yok olmak üzere, kapitalist üretim ilişkileri nedeni ile. Küçük esnaf dediğimiz, kendi küçük işyerinde alış veriş yapan esnaflarımızın ise yok olmaya, eli kulağında. Bir zamanlar kahraman bakkal süper markete karşı mücadele etti. Konu ile ilgili tiyatro oyununu ilimizde ilgi ile izlemiştik. Şimdi market devride kapanacak. AVM dediğimiz, alış veriş merkezleri açılacak. Kırşehir’de bulunan süper marketlerde gıda üzerine en az on on beş kalemde ticaret yapılıyor. Yetmiyor, giyim kuşam, oyuncak gibi gıda dışına yönelenlerde var. Başbakan’ın sözünü ettiği AVM benim bildiğim kadarı ile yok. Eğer olur ise büyük AVM lerimiz, yüzde 5’i küçük esnafa ayrılacakmış ve kendi tabiri ile söylüyorum ”esnaf geleneğimiz sürecek” Olmasını da istemem zaten, AVMlerin. Yüzde beşi ayrılacakta esnafa, esnaf kiralayabilecek mi dükkanı. Keşke ilimizde bulunan tüm marketler de il dışına taşınsa. Servis araçları ile müşteri alsalar marketler. İşte o zaman kent içinde bulunan küçük esnaf belki biraz rahat nefes alır. Tabii trafik sorunu ve alış veriş için cadde kenarlarında bekleme süreleri de uzatılarak. (Esnaf ve park sorunu ile ilgili ‘Çek arabanı’ başlıklı yazımı okuyabilirsiniz)
Yine de her şeye rağmen Ahi Bayramınız kutlu olsun. Bayram için emeği geçenlere de teşekkür ederiz. Esnaf dua ile açıyor dükkanı da AVM ler dua ile açar mı bilemeyiz. Duaları, AVMlerin şerrinden kurtarır mı esnaf ve zanaatkarı?

******************
AYÖP dursun artık
“Her zaman farklı görüş yansıtan eğitim sendikaları şubatta 30 bin ek atama için birleşti.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Öğretmen atamaları yılda bir kez ağustos ayında yapılacak” açıklaması, atama bekleyen öğretmenleri üzdü.

Şubat 2013’te en az 30 bin atamanın gerçekleşmesi için çeşitli eylemler yapan öğretmenler, taleplerini ilgili birimlere iletmek için bu sefer sendikaları araya soktu.

Eğitim- Bir-Sen, Eğitim-Sen, Türk Eğitim- Sen, Aktif Eğitimciler Sendikası, AnadoluEğitim,Öğretim ve Bilim Hizmetleri Sendikası ile Eğitim ve Bilim İş Görenleri Sendikası’nın genel başkanları, ilk kez aynı görüşte birleşerek şubatta 30 bin ek atama yapılması için ortak bir protokole imza attı.

Dilekçe MEB,Maliye Bakanlığı ve Başbakanlığa iletildi.

Eyleme hazırlanıyorlar

Kamuoyunda ‘şubatçılar’ olarak da bilinen atanamayan öğretmenler, 29 Aralık’ta geniş kapsamlı bir eyleme
hazırlanıyor.” Bugün gazetesi haberi.
Anadolu Eğitim Sendikası’ndan Murat Mehmet Güler’in “Yan alan saçmalığı” başlıklı yazısına bakalım. “Bu durum; 20 yıl önce tıp fakültesinden mezun olmuş bir aile hekimine, nasılsa zamanında bu eğitimi aldı diyerek kalp ameliyatı yaptırılması ile eş değerdir. Çünkü iki durumda da söz konusu olan candır.
Bunun yanı sıra binlerce branş öğretmeni kpss sınavını aşıp atanmayı beklerken bir gecede hayalleri kabusa döndü, hatta hali hazırda üniversitelerin branş öğretmenliği bölümlerinde okuyan öğrencilerin ruh hallerini düşündüğümüzde ne kadar saçma bir uygulama yapıldığını anlayacağız.
Bakanlığa tavsiyem: sınıf öğretmenliği fazalalığını eritmek için uyguladığı bu çağ dışı uygulamadan bir an önce geri dönmesi gerekmektedir.”
Yukarda eğitim sendikalarının ortak metne imzalarını ve fazlalık öğretmenlerin yan alanları seçmeye zorlanması ile ilgili iki yazı okudunuz.
AYÖP yani Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu eğitim sendikaları ile sürekli görüşmeler yaparak atamalarının yapılması için yıllardır çaba gösteriyorlar. İlk defa da tüm eğitim sendikalarına ortak metne imza attırmışlar. Davalarının haklılığı gün gibi ortada zira. Ben yazımın başlığını AYÖP dursun diye yazdım. Yani artık böylesi platformlara ihtiyaç duyulmasın. Yazıktır günahtır. Öğretmenlik mesleği ile bu kadar oynayamazsınız. Ruh sağlığı bozulmuş öğretmen atansa dahi kaygıları sürecektir.
Yıllardır savunduğum fikri bir kez daha yazmak istiyorum. Nasıl ki ihtiyacınız olan askeri ve polisi ihtiyacınız kadar yetiştirip çok kısa sürede mesleğe atama yapıyorsanız, öğretmenlerimizi de ihtiyacımıza göre yetiştirip atamalıyız. Belki onlarca alanda öğretmen yetiştirmek zorundayız .Bu iş için seçilecek bir veya bir kaç gelişmiş metropol üniversi tüm öğretmen ihtiyacımızı karşılar.Eğitim fakültelerinin görevlilerini de uygun üniversitelere geçiş yaptırırsınız. Her tabela üniversitesinin kurduğu eğitim fakültelerinden mezun olan çocuklarımızda mesleğe atanma korku ve sıkıntısı yaşamazlar. Öğretmenlik mesleği okulun ilk ayı ilk yılında başlar mezuniyet ile taçlanır, atama ile devam eder. Amele pazarından amele seçer gibi mesleğini edinmiş genci tekrar kpss ile mağdur etmemelisiniz. Öğretmenlik hiç bir mesleğe benzemez. Kırıp incittiğiniz gençleri bir çok azaptan sonra mesleğe atarsanız, dönütü hiç hoş olmaz. Onun için artık yeter diyorum. Durdurun bu saçmalığı, öğretmenler de ihtiyacımız kadar yetiştirilsin, asker ve polis gibi…
*******************

“Bağbozumu şarkıları”
Şükrü Erbaş İlimizde idi 22 Ocak Çarşamba günü. İlgi ile izledik soluksuz. Söyleşi öncesi edindiğim “bağbozumu şarkıları” adlı, Altın Portakal şiir ödüllü, şiir kitabını bizzat imzalattırdım. Özel söyleşimizde Kırşehir’e bir dahaki gelişinde mutlak Ahi Evran Üniversitesi’nde buluşmasını önerdim, sevenleri ile buluşma mekanı olarak. Kendisi Yozgatlı olmasına karşın hiç söyleşiye gitmemiş. Lakin Kırşehir’de beşinci ağırlanışı imiş. Ben ikisinde bulundum. Üstadımıza da üniversite kampuslarında söyleşiler layık elbet. Ancak küçücük Kültür Müdürlüğü Tiyatro Salonu’nu dolduramamış olmanın ezikliğini yaşadım şahsımda. Organizeyi yapan eğitim sendikamız Eğim Sen güzel hazırlanmış. Dia gösterileri video gösterileri çok iyi idi. Kesk Genel Merkezi ve Eğitim Sen yöneticileri de konuk olarak katılmışlar. Söyleşi için Şükrü Erbaş seçimi, sendikanın kuruluş yıldönümü ve şimdi aramızda olmayan Fevzi Kılınç dostumuzun anılması ve de emekli üyelerimize cam plaket ve yemek verilmesi onurlarına; velhasıl hepsi güzel ama. Basın ayağı ve reklam ayağı noksan olmuş. Üniversite öğrencilerinin kentte olmaması da, sanırım etkili oldu dinleyici azlığında. Neyse her şeye rağmen her şey güzeldi. Emeği geçen arkadaşlara teşekkür etmek gerek. Yaklaşık iki buçuk saat süren konuşmalar, video gösterileri ve Şükrü Erbaş muhabbeti’ne gelmeyenler, gelemeyenler çok şey kaçırdı aslında. Şükrü Erbaş şairlik dersi verdi adeta, yeniden. Genç arkadaşlara öneririm Şükrü Erbaş kitaplarını.
“bağbozumu şarkıları”, çocukluğumun bağ bozumlarını anımsattı. Günlerce süren yorgunluklar. Kesilmesi ayrı bir dert, toplanması ayrı bir dert, çiğnenmesi, kaynatılması, hevenkler yapılması, serilmesi, köftürler, sucuklar, ayva kaynatmalar, sirkesi, pekmezi vs. hepsi güzel bir o kadar bıktırıcı ve bir o kadar vaz geçilmez bağ bozumlarımız. Hepsi birer birer aktı usumdan. Nemlendim birazcık. Bağ bozumlarında türküde çığırırdık herhalde.
Erbaş’ın kitabının arkasına işlenen şiirin son bölümü paylaşmak istiyorum.
Bu kalabalıkta bu tenhalık-/
Sevgilim, bütün sözlerimi/
Mazlumların rüyasından seçtim ben./
Budur, düşünmeden bildiğim/
Budur, ayaklarına serdiğim has bahçe…

Eğitim Sen tarafından hazırlanan iki kişilik söyleşi davetiyesinin ikinci sayfasına yazılan şiirin sonu ile sonlandıralım bizde tek taraflı muhabbetimizi.
El vermek nedir dosta dostluk nedir ki/
Hep bir oyuna gelmekti korkuları/
Güvensiz büyüttüler çocukları/
********************
Baran ve Barboros farkı

Büyümez ölü çocuklar
“İzmir Emniyeti, 19 yaşındaki Baran Tursun’un katili polis memuru Oral Emre Atar’ın adresini bulamıyor.

İzmir’de 2007 yılında “dur ihtarına uymadığı” gerekçesiyle Baran Tursun’u başından vurarak öldüren eski polis memuru Oral Emre Atar’a, adresi bulunamadığı için tebligat yapılamıyor. BirGün’e konuşan Baba Mehmet Tursun, katillerin Emniyet tarafından gizlenmesinin veya kaçan katillerin bulunamamasının yeni bir gelişme olmadığını belirtirken, Atar’ın maddi tazminattan kaçmak için gizlendiği değerlendirmesini yaptı. Baran Tursun adına kurulan Baransav (Baran Tursun Vakfı) sosyal medya üzerinden Atar’ın bulunması için kampanya başlatırken, vakıf ulusal gazetelere ilan vermeye hazırlanıyor.

EMNİYET: ‘NEREYE TAŞINDIĞI BELLİ DEĞİL’
Tazminat davasını kazandıklarını ancak oğlu Baran Tursun’un katili eski polis memuru Oral Emre Atar’ın bulunamadığını ifade eden Baba Mehmet Tursun, “Emniyet Müdürlüğü ile ilişkisini kesen Atar’ın adresi bulunamıyor ve böylelikle kendisine mahkemelerden gelen tebligatlar yapılamıyor” dedi. MERNİS ve UYAP veri tabanlarında kaydına rastlanmayan eski memur Atar’ı, mahkeme kararı üzerine aramaya başlayan İzmir Emniyeti de bulamadı. Atar’ın kayıtlı son adresine giderek adreste kimsenin bulunmadığı tespitini yapan Emniyet birimleri mahkemeye, “Şahıs adreste yaşamamaktadır. Nereye taşındığına dair not bırakmamıştır” yanıtını verdi.

Emniyetin etkin bir araştırma yapmadığını kaydeden Baba Tursun, “Emniyetin klasikleşen, baştan savma tavrından başka bir şey değil. Zaten Atar’ın 5-6 yıldır o adreste yaşamadığı biliniyor ancak Emniyet gerçek adresin tespitine uğraşmıyor ve eski mensubunu özellikle kolluyor. Havada uçan kuşu tespit eden Emniyetin katili bulmaması mümkün değil” dedi. Tursun, “Tazminatlar polislere rücu edildiğinde, yani para cezası Hazine yerine faillerin kendisinden istendiğinde polisler özellikle kaçıyor, sahip oldukları mülk veya motorlu araçları başkalarına devrediyorlar. Atar da bu yüzden kaçıyor” açıklamasını yaptı.

KAMPANYA BAŞLATILDI
Atar’a tebligat yapılabilmesi için Baransav yoluyla sosyal medya üzerinden bir de kampanya başlatılırken, vakfın başkanlığını yürüten Mehmet Tursun kampanyanın genişletileceğini belirtiyor. Atar’ın adresi ilk etapta bulunamadığı takdirde ulusal gazetelere “Aranıyor” ilanları vereceklerini ifade eden Tursun, “Sadece oğlumun katili için değil, cinayet işleyen diğer polis memurlarına da hukuk mücadelesini bırakmayacağımız, peşlerinde olduğumuz mesajını vereceğiz” diye konuşuyor.

Baran Tursun trafikte seyir halindeyken “dur ihtarına uymadığı” gerekçesiyle polisin açtığı ateş sonucu direksiyon başındayken kafasından vurularak öldürülmüştü. 2 yıl süren yargılamanın ardından delilleri karartmak ve evrakta sahtecilik yaptığı iddialarıyla yargılanan 10 polis beraat ederken, Oral Emre Atar taksirle adam öldürmek suçundan 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı.”
Yukarıda okuduğunuz yazı D.Eroğlu isimli bir haber muhabirine ait.Haberin başlığı: “Katil, polis olunca, adres bulunamıyor” şeklinde idi. Haber dikkatimi çekti ve hemen not ettim. Zira bundan 34 yıl önce Kırşehir Çarıklı çiftliği yakınlarında tatil için memleketine gelen öğretmen Barboros Kadıoğlu yapılan uyduruk bir baskın ile katledilmişti. Planlayan ve tetiği çeken güvenlikçiyi o dönemi yaşayan herkes iyi kötü biliyor. O şimdi nerede ne yapar? Halen huzur ile yaşar mı? Belki tetik çektiği, can aldığı için makamı yükseltilmiştir? Belki emekli olmuş torunlarını sevip, yağlı boya resim tabloları yapıyordur? Vicdanı rahat mıdır? Varsa vicdan tabii.
Barboros’un ailesi Baran’ın ailesi gibi katilin peşine düşemedi. Günün koşullarında çaresiz kadere boyun eğdiler. Ve hatta çok sevdikleri memleketi ahi terk ettiler.
Bir dost muhabbetinde, Barboros’un Kabri’nin onarılması ve başında bir anma yapma gibi bir düşünce oluştu. Mezarı onarıldı, mezarı başına gelebilen insanlar ile bir anma yapıldı, gayet mütevazı…“Büyümez ölü çocuklar”, dedik işte o an. Aynen duruyordu, yiğit çocuk. O ülkesinin ve insanlarının daha müreffeh bir yaşam sürmesini istedi. Emperyalizme faşizme ve oligarşiye hasımlığı onun içindi. Bir de şimdi bizi yöneten ve yönetmeye namzetlere bakın… Ya biz? Ya bizler? Kapitalizmin bize sunduğu her tür imkandan yararlanmayı sürdürdük. Evlendik, çocuk, torun ve belki bir insan için her şey, diyelim… Peki Barboros Hoca öyle yapabildi mi? 34 yıl gecikme ile de olsa baş ucuna ilişiverdik Barboros Öğretmenin. En insani en kalbi hislerimizi sunmaya çalıştık. Zira biz de ölebilirdik o günün sıcak koşullarında.
Peki biz bunları yaparken güvenlik güçleri ne yaptı? Bizi uzaktan izledi. Demek halen korkuyorlar Kadıoğlu’ndan. Oysa görevleri Barboros’un katil ya da katillerini araştırıp adalete teslim etmektir. Barboros’u hatırlayanları takip aczdir.
Eğer izleyecekleri rapor edecekleri bir iş var ise güvenlikçilerin, o da bu gün Suriye’de, Irak’ta kelle kesen 30 bin militanı olduğu söylenen örgütlerin Anadolu uzantılarıdır. Eğer izleyecekleri rapor edecekleri bir iş var ise ‘Bonzai’ adı verilen, gençliği uçuruma sürükleyen uyuşturucu trafiğidir. Eğer izleyecekleri rapor edecekleri bir iş var ise küçücük kentlere kadar uzanan seks ticaretidir…
Ancak halen eski berbere traşa devam ediliyor anlaşılan. Herkes uzman olduğu işi sever ve yapar. Güvenlik çizgileri, hassasiyetler ve duyarlılık kodları tekrar araştırılmalı…Kısaca yeni format atılması lazım.Peki mevcut hükümetle bu iş olur mu derseniz işte o zor. Seçilecek Reis-i Cumhur güvenlik kodlarının düzelmesine kafa yorar mı? İşte o da zor. Velhasıl bu topraklarda sosyalist olmak da zor, emeğin politikasını savunmakta…
Barboros ve Baran farkı bu iki acı olayda ortaya çıkıyor.
Baran’ın ailesi emeline nail olup o katilin cezalanmasını sağlayacaktır elbet. Aynı akıbet umarım birgün, Barboros Öğretmen içinde gerçekleşir…

*****************

Bartın’ ın mancarı
Kara mancar çorbası, mancar sarması, mancar kapuskası, mancarlı pilav, mancar turşusu aklıma gelen isimler bunlar. Lahana sarması yapıldığı zaman mutlaka aratan lahanalardan kabuksa pişirilir evde. Ancak benden başkada kimse fazla rağbet etmez. Eskiden beri sebze yemeklerine çocuklar burun kıvırır zaten.
Etsiz olarak pişirildi bu kez. Et tüketmiyorum artık. İki gündür yalnızca ben tüketiyorum. Eşim yemek istemedi, etsiz olduğu için. Hemen gözümün önüne geldi mancar çeşitleri ve saydım, tek tek. Eşime de anlattım öyküsünü, tekrardan.
Yıl 1976 sanırım.Bartın’da yeni açılan Bartın Eğitim Enstitüsü’ne yatılı olarak kaydımı yaptırdım. Birinci yedek iken, isteğim ile sözüm ona Savaştepe’den şutlanmıştım, Bartın’a. Çok kısa bir sürede, okulun yatakhanesinden de okuldan da atıldık büyükçe bir dayak faslı ile. Gazetelere manşet olaraktan.
Para yok, giysi yok kış günü kaldık yedi arkadaş ortada. Memleketlere gidip dönen de oldu. Gidip okulu terk eden de oldu. Biz terk etmedik ne okulu ne Batın’ı. Bartın insanı severdi bizi. Neyse biz aylarca avare biçare yaşamaya çalıştık. Kimi iş buldu. Kimi memleketten idare etti. Ailelerimizin de haberi olmadı ilk zamanlar. Dolayısı ile küçücük kentte Töb Der ve kendi derneğimize giderdik. Bulduğumuz işte de çalışırdık.
Bir evimiz oldu tek odalı. Banyosuz, tuvaletsiz. Hamam’ın karşı tarafında. Şimdi restore edilmiş, turizm amaçlı. İkinci gittiğimizde evimizi de bulduk Hayati ve Hikmet ile. Zaman zaman iki yatak bir ranzada on kişi de yatmışlığımız oldu, yatağa dik uzanarak. Bartın’ın en çok sokaklarını ve ahşap evlerini sevdim. Bıraktığımız gibi duruyor. Devletin mutlak tüm evleri onartması gerek. Bir daha Bartın evleri olamayacak zira. Safranbolu evlerinin birkaç katı Bartın evleri külliyen turizme kazandırılmalı.
Bize kucak açan öğretmen örgütünün(Töb Der) çaycısı Koçero’ya, ben ocakta çay demleyeyim; sen de bana öğle yemeğimi ver bir de Birinci sigarası alırsan, para falanda istemem, dedim. Koçeero ister istemez razı oldu birkaç hafta yardım ettim kendisine. Koçero yoksuldu, yemek evden sefer tası ile gelirdi. Her gün ama her gün istisnasız lahana ile yapılmış bir yemek gelirdi. Yemek istemiyorum deme şansım yoktu. Geçen yıl gittiğimde Erhan Samancıoğlu dostumuz Kerim, Alaaddin ve beni Hendek yanında bulunan mini meyhanesi önünde yakaladı; bira ikram etti. Gözlerim yaşardı. Sonra meşhur çay bahçemize gittik. Halen yerinde ve şu an üçüncü kuşak işletmecilik yapıyor. Eskiden her lokantanın vitrininde kızarmış hamsi ve barbunya bulunurdu. Yemek üstüne de iki tek parlatılıverirdi. Bizim o dönemde öyle alkol alma gibi bir istek ve alışkanlığımızda yoktu, olamazdı da. Madden ve manen bu böyle idi. Bu sene tesadüf bu ya, Hendek yanı caddesinde ilerlerken yine karşıladı bizi Samancıoğlu Erhan. Yok illa yemek ısmarlayacağım. Zor ile pide ikram etti. Akşam da yine toplanmamızın şerefine düzenlenin yemekte birlikte olduk. Bartın’ın güzelleri parçası ile de gece sonlandı.
Bu sene seçilen balık lokantasının yeri güzeldi. Balık da güzeldi. Yalnız göndermedik doğal olarak. Seneye gelebilir miyim, bilemem. Bu sene her şey güzeldi.
İki dönem mezun verdikten sonra kapatılan okulumuzun halen yerinde durması. (Şimdi meslek lisesi olmuş)Çok ama çok hoşuma gidiyor. Ahmet Baran Müdürümüzün mezarını ziyaret ayrı bir duygu yükü. Hendek yanı caddemizin devrimci halkı ve küçük esnafı, ırmak kenarı, sokakları, evleri , İnkumu, Amasra daha ne olsun ki?
Otuz dört yıl kesintiden sonra, iki yıldır Bartın Eğitim Enstitüsü Mezunları’nın bir araya gelmesine vesile olan yoldaşlarıma, sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Özellikle Zonguldak, Bartın, Karabük’te yaşayıp ta bu güzide buluşmalara gelmeyen, gelemeyen arkadaşlar epey bir şeyler kaçırdılar. Aramızdan ayrılan arkadaşlarımız, ışıklar içinde olsunlar.
Bir lahana kapuskası bakın neleri anımsattı bana. Bartın’da lahananın adı mancar. Sağ olsun Koçero. Sayesinde hiç unutamam lahanayı. Umarım yaşıyordur. Bu coğrafya ile uğraşanlar, umarım ve dilerim ki avuçlarını yalarlar. Başka bir Türkiye yok arkadaş. Sen Işid’i öfkeli gençler diye nitelersen, mutlak bir karşı koyacaklar olacaktır. Bu ülkenin devrimcileri var, korkmayalım diyorum. Devrimci birleşik muhalefet yaparak coğrafyamıza, kültürümüze, insanımıza yapılan tüm saldırıları püskürtmenin yolu, devrimci yeni yollar açmaktan geçiyor. Başka da çare yok.



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .