TOPLU YAZILAR (4)

TOPLU YAZILAR (4)

14.03.2015

Örnek aydın: ÖMER YILMAZ (Kırşehir, Türkiye,1932-Sudbury, Kanada, 1995) Şehrimiz ünlü aydın ve avukatlarından Adil Gül Vahaboğlu ağabeyimizin lirik duygularla öğretmeninin anısına 3 Ekim 1995 tarihinde yazdığı makaleyi aynen sizlerle paylaşmak istiyorum. Ömer Yılmaz en son Toronto ve Sudbury Üniversiteleri’nde görev yapmış, Köy Enstitülü bir aydınımızdır. Makalede adı geçen Kürşat ağabey ve onun kardeşi Ardanuç doğumlu […]

Örnek aydın: ÖMER YILMAZ (Kırşehir, Türkiye,1932-Sudbury, Kanada, 1995)

Şehrimiz ünlü aydın ve avukatlarından Adil Gül Vahaboğlu ağabeyimizin lirik duygularla öğretmeninin anısına 3 Ekim 1995 tarihinde yazdığı makaleyi aynen sizlerle paylaşmak istiyorum. Ömer Yılmaz en son Toronto ve Sudbury Üniversiteleri’nde görev yapmış, Köy Enstitülü bir aydınımızdır.

Makalede adı geçen Kürşat ağabey ve onun kardeşi Ardanuç doğumlu Aykut benim ilkokuldan itibaren dostluk yaptığım değerli insanlardır. Kendileri yaklaşık 30 yıldır Kanada’da yaşamalarına karşın halen görüşür, telefonlaşırız. Moda terimle chatleştiğimiz de olmuştur. Face arkadaşlığı da yapıyorum Aykut ile.
Bir gayrimenkul meselesi nedeniyle yanına gittiğim Adil Başkan ile geçmişten gelecekten söz ederken, Ömer Yılmaz’ın vefat ettiği yıl bir makale yazdığını, hatta oğlu Kürşat’a ulaştırması için bir arkadaşına da verdiğini söyledi, makaleyi. Bir de ben okuyayım dedim. Araştırmalar sonunda bulunan yazıyı okudum ve çok beğendim. Derhal bilgisayarda taratarak Kanada’da yaşayan çocuklarına facebook aracılığı ile ilettim. Çok memnun oldular. Onların memnuniyeti beni de çok bahtiyar etti.

Ömer Hoca’yı lise yıllarımda tanıdım. Aykut ile beni Terme Oteli’nin bahçesinde çok enfes ve bol muhabbetli bir masada ağırladı. Uzun uzun geçmişten, gelecekten söz ettik. Kendisi hakikaten zoru başaran güçlü bir insandı. Hasanoğlan Köy Enstitüsü mezunluğu hayatla mücadelede dayanıklılığı öğretmişti. Rahmetli Fakir Baykurt’un da yakın dostuydu. Kendi ağzından yaşamını dinleme fırsatını buldum. Kendisi, yaşamın acı gerçeklerinin, Aykut ile benim kan kardeşliğinden de öte dostluğumuzun bir gün zorunlu olarak sona erebileceğini anlattı. Biz o gün ona karşı çıktık. Gerçekten de ikimizde evlenip çoluk çocuğun sorunları, geçim derdi ve hatta ülkenin gördüğü askeri diktanın da etkisiyle 15-20 yıl irtibatı kopardık. Kendisi bana tekrar ulaştığında hayat dersimizi de yavaş yavaş tamamlıyorduk. Ömer Yılmaz haklıydı, yarın ne olacağımızı kestiremezdik. Belki de ona inat onca araya rağmen tekrar görüşmeye başladık. Kentimizin yetiştirdiği önemli şahsiyetlerden birisidir. Birçok kimse bilmez, ama şu an Sudbury Kent Mezarlığı’nda yatıyor. Mezar taşının üzerinde Türkçe olarak “Kırşehir Tepesidelik köyünden Prof. Ömer Yılmaz”, diye yazıyormuş. Işıklar içinde yatsın Ömer Yılmaz.

İşte öğrencisi, Avukat Adil Gül Vahaboğlu’nun makalesi:

“Ömer Yılmaz, Ardanuç Ortaokulu’nda Türkçe ve İngilizce öğretmenimdi. Hayata karşı direnmeyi, zorlukları aşmayı, ben ve birçok arkadaşım ondan öğrenmiştik. Büyük işler başarmada, zorlukları yenmede ‘Manda Masalı’nı anlatırdı. Adamın biri mandayı kucakladığı gibi kaldırabiliyormuş.
Sormuşlar:
‘Nasıl oluyor da kocaman mandayı kaldırabiliyorsun? Bundaki hikmet, keramet nedir? Bunu nasıl izah edersin?’
Adamın yanıtı şu olmuş:
‘Bakın, bunun kerameti merameti yoktur. Sırrı da şudur: Bu kocaman mandayı doğduğu gün ahıra gidip kucaklayıp kaldırdım. Ondan sonra her Allah’ın günü sabahleyin ilk iş olarak bunu tekrarladım, giderek mandanın ağırlığını hissetmez oldum ve bana zor gelmedi. Alışkan-lık ve sabırla direnme zorluğu kendiliğinden ortadan kaldırdı.’
“Ömer Yılmaz bu fıkrayı başarılı olmanın bir yolu, yöntemi olarak yinelerdi. Türkçe-edebiyat öğretmeni olduğu halde İngilizce çalışıyor, bizim de boş geçen bu dersimizin dolmasını sağlıyordu, yani manda misalini hayatında tatbik ediyordu. Giderek İngilizcesini ilerletti. Önce Pakistan Karaşi Üniversitesi’ne öğretim görevlisi olarak atandı. Orada Türkçe öğretmenliği yapıyordu. Derken İktisat Fakültesi’ni bitirip buradan da doktora payesini almıştı. Türkçe, İngilizce ve iktisat doktorası derken birkaç yıl sonra Kanada’da iktisat profesörü olduğunu duydum. Gönendim, kıvanç duydum. Böylesine yoğun ve verimli bir hayat çok çabuk sona ermemeliydi.
“Manda Masalı’nı anlattığında bir de ölümsüz insan Atatürk’ün, ‘Nasıl başarılı oldum’ sorusuna verdiği yanıtı yinelerdi. Atatürk’e başarılarının sırrını sormuşlar. O da, ‘Ben nasıl başarılı olurum, bu işi nasıl başarırım diye düşünmem. Başarıma engel olacak koşulları değiştiririm, başarı kendiliğinden ortaya çıkar’ diye yanıt vermiş. Öğrendiklerini hayata uygulayan örnek bir aydındı Ömer Yılmaz. Anadolu’nun utanmaz ve rezil aydınlara, aydın geçinen cahil cühelaya değil, böylesi dev aydınlara gereksinmesi vardır. Gazi Eğitim Enstitüsü’nden aldığı esin onu dünya çapında bir Türk aydını yapmıştı. Çalmayı çırpmayı, aşırmayı bilmezdi. Milli Eğitim Bakanlığı bu tip aydınların hayatlarını araştırıp, çocuklara örnek olmaları bakımından bir kitapta toplamalıdır. Kafaları şeriat uçurumuyla yıkayacağına, bu kabil olumlu işlere girmelidir.
“Ömer Yılmaz Ardanuç’ta hem hocamdı, hem de komşumuzdu. Yeni evlenmişti. Yanı başımızdaki bahçeli tek katlı bağımsız evde oturuyordu. Bana sık sık mektuplar verirdi postalamam için. O zaman buzdolabı yoktu veya bu kadar yaygın değildi (1956-1957-1958). Su testilerini derin ve serin olan Ardanuç’taki kaya oyuklarına koyardık. Gerçekten de son derece güzel ve sağlığa zararlı olmayacak derecede soğuk suları bu metotla içerdik. Ömer Yılmaz’ın testilerini Cehennem Deresi’nin kayalıklarının oyuklarına ben koyar, akşamları geri getirirdim. Babamla da iyi tanışıyorlardı. Tanınmış bir tacir olan babamın Kırşehir aşkı o yıllarda başlamıştı. Buralara yerleşmek istiyordu. Bunda Ömer Yılmaz’ın da teşviki vardı. Ama nasip olmadı. Orta Anadolu özlemi babamda ölünceye dek sürüp gitti. En önemli gerekçesi de şuydu: Orta Anadolu’nun harp, işgal görmemiş topraklar olması.
“Ortaokul birinci sınıftan ayrılıyordum. Babamın manifatura dükkanını çalıştırıp tüccar olacaktım. Ömer Yılmaz engel oldu. Dükkanımı-za gelen Ömer Yılmaz babama: ‘Bu çocuk girişken; tüccar da olur, ihra-catçı da. Ama tahsil yapsın. Ticareti her yaşta yapabilirsiniz, ama eğitim-öğretim öyle değildir’ derdi. Bunun üzerine tasdiknamemi ortaokula geri verdik. Devam ettim ve o yıl iftihara geçtim. Sırayla öğretmenlerimizin elini sıkıyorduk. Hiçbirinden ses çıkmıyor, kazık gibi duruyorlardı. Ömer Yılmaz her zamanki duyarlılığıyla, ‘Aferin Adil, sen bir ara okulu terk ediyordun, bak şimdi iftihara geçtin. Böyle devam et’ dedi. Bu söz beni kamçıladı. Gerçekten de ondan sonra tüm sınıflarda iftiharlık öğrenci olacak kadar çalıştım.
“Ömer Yılmaz, kulübe gitmezdi. Kumarı, içkisi yoktu. Durmadan okurdu. Sanırım bu yüzden de karısıyla arası yoktu, sık sık çekişirlerdi. Oğlu Kürşat o yıllarda dünyaya gelmişti. Şu anda Ömer Yılmaz’ın Ardanuç’ta Cehennem Deresi kayalıklarına karşı elinde çay bardağı, türkü mırıldandığını duyar ve yaşar gibi oluyorum. Hayatta örnek aldığım tek insandı. Ölümünü amcası Halil İbrahim Yılmaz’dan öğrendim; çarpıldım, vuruldum! Kanada’da Türk Mezarlığı’na gömmüşler. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın. Kırşehir’in yetiştirdiği bu örnek aydın tüm Kırşehirlilere, tüm Türk gençlerine örnek olmaya devam etsin!”
*****************

Pisuvar, zinhar
İlimizin bir çok resmi dairesinde pisuvarlar sessiz sedasız ya üzerine arızalı yaftası yapıştırılıyor, ya altından damlatıyor ya da tamamen ortadan kaldırılıyor. Çevre büyük illerde de rastladım, aynı uygulamalara. Yerel yönetim hizmet binamız nasıl?, bilemiyorum. İnternetten Ekşi Sözlük’ten pisuvar sözcüğünü araştırdım. Vaktiniz olursa o sayfaya bir girin derim. Ben en ilgincini buldum. “çorum’un iskilip ilçesi’nde ilçe müftüsünün “ayakta işemek günah” fetvası üzerine akp’li belediye başkanının genel tuvaletlerde bulunan 20 pisuvarı sökmesi olayı.”Pisuvar, zinhar mı demek ki? Şimdi daha iyi anlıyorum helâlarda pisuvarların neden hep arızalı olduğunu. Adamlar yeni binalara da koymuyorlar artık. Özel sektöre ait helâ pisuvarları da aynı taktikle kullandırılmıyor. İskilip’te bu müftümüz hangi tefsir kitabından yararlanarak bu fetvayı verebilmiştir? Hangi bilimsel verileri içeriyor? Tıp insanlarıyla konuşmuş mudur? Konuştuğum, televizyonlardan izlediğim hekimler ‘defini hacet’ işinin ayakta ya da çömelerek yapılması konusunda tutucu değiller. Hangisinde rahatsanız, öyle def edin hacetinizi, diyorlar. Artı, günde en az beş vakit, abdest öncesi tuvalete giden bir insanın, ayakta hacet gidermesi esnasında sağa sola değip sıçrayan sidiğin(ürik asit) pantolon ve şalvarına bulaşması olasılığı da pek muhtemel. Aynı kirli elbiseyle ibadete durmasının makbuliyetini de kendilerine bırakalım…
Yıllar önce yazdığım yazıda ‘Hela kültürü’ başlıklı yazımızda ışığa duyarlı pisuvarlar konusunda bakın ne demişim. “ Özellikle birlikte kullanılan ya da erkeklere ait tuvaletlere ürik asit kokusundan giremezsiniz. Zira erkeklerimiz tuvalet gereksinimlerini çoğunlukta ayakta giderirler. Su dökme alışkanlığı zaten yoktur. Oysa her işletmede özellikle erkekler için ışığa duyarlı akıllı, pisuar ve lavabo yapılmasında ve yaptırılmasında hijyen, temizlik ve koku açısından büyük yarar olacaktır. AB’ye girince mi bu normları yerine getireceğiz? Etkili ve yetkili seçilmiş ve atanmışlar Sanayi Çarşısı’ndan, Ankara Caddesi’ne kadar tüm işletmeleri ve pasajların tuvaletlerini bir incelesinler lütfen.”
Mucur Öğretmenevi ve Kırşehir MEDAŞ’ta pisuvardan geçtik, tuvaletlerde havalandırma da yok.
Seçilmiş ya da atanmış idarecilerimizin bu konuya hassasiyet göstereceklerini umuyorum.

Yerel yönetimimiz Yenice Mahallesi Atatürk Caddesinde ve Şeyh Edip Ali Kavşağı çevresinde güzel ağaçlar dikmiş. Küçük sokak lambalarını yenilemiş. Eskileri ne olacak bilemiyorum. Şu anda küçük sokak lambalarının çoğunluğu yakılmıyor zaten. Medaş’la bir sorun mu var? Onu da açıklayan yok. Ben yaptım oldu mantığı sürdü, sürecek. Demokrasi ve katılımcılık anlayışımız bu kadar, zira. Kilit parke taş döşeli sokaklarımızda yer altında oluşan şebeke arızalarında taşlar sökülüyor arıza gideriliyor. Çevre insanları şikayet edinceye kadar bekletiliyor. Ekipler bu konuda uyarılmalıdır. Mezarlıklarda bulunan demir korunakların kaldırılması olumlu bir çalışma. Duvarlarında ya boyları alçaltılmalı ya da kaldırılmalıdır. Uçurtma şenliği hava muhalefeti nedeniyle ertelendi. Oysa tamda uçurtma uçurulacak bir gün yaşandı. Bir çocuğun dahi kalbi kırıldıysa, yazık oldu. Çadır topumu olduğumuz için halen; meydanlarımız çadırlardan bir türlü kurtulamıyor. Geçtiğimiz günlerde bazı öğrenciler bir arkadaşlarına maddi destek için arkadaşları kermes düzenlemek isterler. Kendilerine Ahi Evran-ı Veli Meydanı gösterilir. Birkaç kez de ben uğradım. İşleri kesattı. Zira çok hareketli bir meydan değil o meydan. Cacabey Meydanı, Heykel Meydanı, Beğendik Önü konusunda kimin yetkili olduğu meçhul. Emniyet mi, belediye mi karar veriyor? Öğrencilerin çabalarına üzüldüm gerçekten. Meydanları kullandırma konusunda çifte standarttan vaz geçilmesi gerek…
******************
Sarı Gelin ve Güz Sancısı
‘Salkım Hanım’ın Taneleri’ filmindeki ‘Sarı Gelin’ müziği izleyenleri derinden etkilemişti. Yılmaz Karakoyunlu tarihimize ışık tutmaya çalışıyor, eserinde. Kutlamak gerek kendisini. Filmde aynı güzellikte çevrilmeye çalışılmıştı. Sarı Gelin şimdilerde ise bir DVD ye isim olmuş. Milli Eğitim Bakanlığı tüm okullarımızda izlenmesini istiyor bu DVD nin. 1915 olaylarını konu alan “Sarı Gelin Ermeni Sorununun İç Yüzü Belgeseli” DVD’lerinin İlköğretim Okullarında gösterilmesine karşı tepkiler de dinmiyor bu arada. Türkiye’de gösterimin durdurulmasına ilişkin imza kampanyası başlatılmasının ardından Almanya’da da “Soykırım Karşıtları Derneği” tarafından yapılan açıklamada: “Çocukların inkâra zorlanmaması gerektiği, etnik ayrımcılık etnik düşmanlığa dönüştürülerek hayata, ilkokul çocukları arasından arkadan tetik çekerek, satırla insan boğazlayacak, kanlı baskınlar düzenleyecek, toplu kıyımlar gerçekleştirecek, katil namzetleri hazırlanmak isteniyor”, denilmiş.
Söylenecek söz bulamıyorum. Türkiye’de vicdan sahibi aydınların başlattığı özür kampanyası sürüyor sanırım. Karşı taraftan başlatılmak istenen özür kampanyasının ise ASALA tarafından tehditlerle engellendiğini üzülerek öğrendik. Şahinler her yerde şahinliğini yapıyor demek ki. Çocuklara yaptırılan, ürkek güvercinin katli ise bir çocuk oyuncağı oluyor.
Geçtiğimiz günlerde gösterime giren ve halen vizyonda olan “Güz Sancısı” filmini izledim. Eve geldiğimde ilk işim filmin veb sayfasına duygularımı yazmak oldu. Bakın ne yazmışım sayfaya “Mutlaka gidilmesi ve izlenmesi gereken bir baş yapıt. Elinize, yüreğinize, beyninize, emeğinize teşekkür ederim. Ben doğmadan yaşanmış böyle bir trajediyi filme almak fikri çok mükemmel. Görüldüğü yerde gidilmesi gereken bir film olmuş. Film bittiğinde yerimden kalkamadım. İzleyiciler ya gerçek fotoğraf kareleriyle yüzleşmek istemediler ya da alışkanlık gereği film bitiş müziğiyle salonu birer birer terk ettiler. Keşke tüm yüzleşmelerimizi birer birer yapsak, bedellerini ödemeye çalışsak ta insanlık liginde bir üst sıraya terfi etsek. Saygılarımla.”

Evet, yine bir Yılmaz Karakoyunlu eseri olan “Güz Sancısı “ filmini mutlaka izlemelisiniz. İzlemelisiniz ki ibret alasınız. Zenginliklerimizi nasıl kendi ellerimizle yok etme becerisini gösterdiğimizi göresiniz. Yarın çok geç olabilir…
Not: Yaklaşık dört yıldır yerel bir başka gazetemizde yazılarımı sizlerle paylaşmaktaydım. Yaklaşan yerel seçimlerle birlikte yazdığım gazeteyle bir makale yüzünden yollarımız ayrıldı. Dört yıllık emeğim hiçe sayıldı. Ancak, mahlas kullanarak yazabilen bazı zatlara istikbal uğruna tercih edilmeyi kabul edemedim. Yaklaşık iki aydır sizlerden ayrı kaldım. Bundan sonra yazılarımı Çağdaş Kırşehir Gazetesi’nde “Ara da bir karşı” adıyla yayınlayacağım. Her şey gönlünüzce olsun.
******************
SIAMO MOLTO ADDOLORATI
Acımız çok büyük demekmiş İtalyanca, yukarıdaki dilimiz dönmeyerek okuduğumuz tümce. Milliyet gazetesinin attığı bu başlığa benzer Türkçe ya da İtalyanca başlıklarla çıktı 13 Nisan 2008 tarihli bir çok gazetemiz. Acımız gerçekten büyüktü. Hepimiz İtalyan, hepimiz Pippa Bacca olduk. Bütün ölümler acıdır zaten. Pippa kızımız barış için yola çıkmıştı haftalar öncesi İtalya’dan. Barış için gelinlik giyerek otostopla İtalya’dan İsrail’e gidecekti. Barışı saf ve temiz bir gelinliğe benzetmişti. “barış gelinleri” projesi için yollara düşmüştü. Bizim haberimiz de yoktu. On gün önce kaybolduğunu basından duyduk. İşte o zaman eyvah dedim. Başına gelebileceklerin en kötüsü gelmişti. Sapık bir katilin avı olabileceğini ne bilsin. Yazık oldu barışa ve Pippa’ya. Pippa’nın Internet sayfasına dünyanın her tarafından mesajlar yağmış. Türkiye’den giden mesajlarda acı, öfke ve utanç varmış. Evet bu tür üzücü olaylar dünyanın her ülkesinde olabilir. Ama ülkemizde olabilme olasılığının ne kadar yüksek olduğunu tahmin edebilirsiniz herhalde. Özellikle turistlere yönelik taciz ve tecavüz olaylarına her yıl rastlayabilirsiniz. Çünkü mantığımıza göre yabancı turistler güçlü Türk erkeğinin cazibesine dayanamazlar. Hemen elde edilebilirler. Karşı koymanın cezasını da kesmiş cani yurttaşımız. “Şark Ekspresi ya da Hamam” gibi filmler yapılınca tepkilenip, üzülüyoruz ülkemiz adına. Turizmin baltalandığından söz ediyoruz. Bu olaydan daha başarılı turizm baltalanır mı? Her şeye rağmen, ülkemize gelmek isteyen turistlerde turizm turlarıyla gelip otellerinde yer, içer,harcar bir tek esnaftan alış veriş yapmadan ülkesine döner. Ama ülkenin hali bu maalesef. Kadın erkek ilişkilerinin çok zayıf olduğu, cinsel yönden aç bir toplumda bu türden istenmeyen sapık olayların çok yaşanması da kaçınılmaz şüphesiz. Bunda, eğitim sistemimiz kadar güzide medyamızın (magazin programlarının) da çok büyük katkıları var…
Son yıllarda etek, elbise giyen kadınlarımızın gözle görülür şekilde azaldığının farkında mısınız? Kamu da kadınların pantolon giyme serbestisinden sonra etek giyen cesur kadınlarımızda azaldı. Etek giyenler ise cinsel açlık içerisindeki toplum tarafından gayri ihtiyari ya da bilinçli olarak aç bakışlarla rahatsız ediliyor. Aydın kadınlarımızın onun için etekten vaz geçmemeleri zaruridir.
Bir ay kadar önce bir kızımız kadife etek döpiyes giymiş. Bacaklarında ise koyu renkli bir çorap vardı. Esen rüzgarın etkisiyle etekleri uçuşmaya başlayınca olduğu yerde durup eteklerini tutmaya başladı. Bende tam yanından geçerken çekinilecek bir şey yok lütfen rahat olun diyerek gülümseyerek yanından ayrıldım. Ancak ne kadar güven versem de o arkadaş soyucu ve yiyici gözlerden rahatsız ve mahcuptu. Sanki bir suç işlemişti.
Yıllar önce İstanbul’da (dsd)nin sendikal bir semineri sonrası Kumkapı’da yemeğe çıktık. Yaklaşık 150 kişi vardık. Yakınımızda oturan iki yabancı çiftle yarı tarzanca yarı İngilizce sohbet ettim. Eşleriyle sırasıyla dansa kalktım. Bizim grupta bulunan arkadaşlar önce şaşırdılar, gıpta edenlerde, kınayanlarda oldu, sonra alıştılar. Gecenin ilerleyen saatlerinde turist arkadaşlar halayımıza, fidaydamıza da eşlik ettiler. İnsanımızın sıcak kanlılığını hissettiler. Aydın bir topluluktan zarar gelmeyeceğini gördüler. Vedalaştık ayrıldık. Aynı insanlar şimdi aynı davranışı gösterirler mi?, bilemiyorum. Pippa Bacca kızımız gibi otostop yaparlar mı Türkiye’de? İnanın ülkemiz otostopçu ya da karavanacı turistler açısından otuz yıl önce bundan çok daha emniyetliydi.
Yaşanan gündelik kadın cinayetlerinden birisini daha gördü ülkem. Ama bu sefer saklayamadık. Rezil rüsva olduk. Cinsel açlığımız ve eğitim sistemimiz bu şekilde sürdüğü müddetçe daha çok şiddete, tacize, tecavüze açık olarak yaşamaya mahkum olacağız. Savaşsız bir ülke ve gezegen istiyoruz. Bir barış aktivistimizi yitirdik. Şu an hepimiz İtalyan ve hepimiz Pippa Bacca’yız… www.sakirsenol.ws.tc

*****************

Suriye
Yüzde 88’i Arap kökenli bir ülke Suriye. Başlatılan, domino etkili Arap Baharı rüzgarından da etkilenmemesi olası değil. Halkın yüzde 74’ü Sünni, yüzde 11’i Nusayri (Şii), yüzde 3’ü Dürzi, yüzde 1’i İsmaili, yaklaşık binde 1’i Yahudi, yüzde 10’u Hıristiyan.

“1960’lardaki soğuk savaş döneminde bölgede (Türkiye’de de buna örnekler gösterilebilir) gücü ele geçiren ve bütün elde edilen gücü tek elde devşiren yönetimler ortaya çıktı. Gücün tek elde toplanması, o dönemin Rusya-Amerika çekişmesinde aktör sayısını azalttığından ve dolayısıyla dışarıdan bölgenin kontrolünü kolaylaştırdığından, o dönemde halkların taleplerine hiç kulak asılmaksızın, bölgede totaliter rejimler giderek güçlendiler ve neredeyse yarım asır boyunca bu güç ve egemenliği korumayı başardılar.
Suriye’de ortaya çıkan rejim bir Alevi hareketi değildi. Baştaki yönetim aynen Irak’ta olduğu gibi Baasçı ideolojin ortaya çıkardığı bir güçtü. Her otoriter iktidarda olduğu gibi Suriye’de kısıtlı küçük bir zümreye sırtını dayayan askeri yönetim, hiç bir zaman Aleviliği yayma, bunu devlet dini ve ideolojisi haline getirme gibi bir girişimde olmadı. Tam tersine, Suriye, belki Türkiye’den de daha başarılı bir şekilde laikliği ön plana alan, insanları (üniversite öğrencilerini vs.) sadece Baas partisine üyeliğe zorla teşvik eden bir sistem ortaya koydu. Hiç kimsenin dinine karışmadı, kimseye dini yüzünden baskı yapmadı, kimsenin de dini bir ideoloji olarak rejime karşı politik bir yapıya büründürmesine izin vermedi.

Ama rejim şunu yaptı. İnsanlara inanç özgürlüğü sağlamasına karşın, düşünce ve fikir özgürlüğü sağlamadı. Siyasal temsil gibi siyasal alana dair haklara açık kapı bırakmadı. Ekonomik özgürlükler konusunda sadece rejime yakın çevrelere bazı imkanlar sağladı, farklı ekonomik grupların ortaya çıkmasına şans vermedi. Eğitim konusunda da nispeten fırsat eşitliğine benzer bir durum ortaya koysa da, insanların tamamen özgürce bir eğitim alıp, farklı imkan ve olanaklar kazanması için eşitlikçi bir ortam yaratmadı.”

“arapalevi.blogspot.com” sitesinden alıntı.

“İran’ın Şii bir devlet olduğunu biliyoruz. Ilımlı İslam sürecinin tüm bölgemiz için öngörülen bir masa başı çalışması olduğunu da! Türkiye’de buna uygun bir iktidar var zaten. Yakın doğu devletlerinin deli hükümranlar eliyle yönetilmesi ABD ve işbirlikçilerinin elini güçlendirdi. Demokrasi söylemi haklı olarak halklarda karşılık buldu. Kukla önderler devrilmek istendi. Başarıldı mı? Şimdilik tam değil.

Ancak tüm bölgenin özellikle Türkiye modeli denen Sünni, muhafazakar, azıcık demokrasi soslu, kapitalizme bolca uyumlu bir şekilde düzenlenmesi isteniyor. Hal böyle olunca da özellikle buradaki halkların ez zayıf yönü tahrik ediliyor. Esat rejimi diğerlerinden farklı olarak sosyalizme yakın. O yıkılmadan İran üzerinde bir tasarruf olanaksız.

Suriye’yi içten çökertmenin tek yolu mezhep, din savaşları. Azınlık olan Alevi iktidarına karşı Sünni çoğunluğu kışkırtarak yol almak istiyorlar. Kapımıza dayanan sığınmacılar birden ortaya çıktı. Kendini melek sanan Angelina geldi, başarılı bir halkla ilişkiler çalışması yapıldı ve hüküm verildi.

Bölgedeki kanlı olayların altında biz de Sivas’ta ortaya çıkan ve devletin tüm temizlenme, arınma isteğine karşın yakalanamayan Cafer Erçakmak’lar var. Hani Aziz Nesin ve aydın, sanatçı, bilim adamı ve Alevileri yakmak isteyen adam. Devletin gözü her şeyi görür, kulağı herkesi işitirken bulunamayan adam.

Eğer Suriye’de gerçek bir iç savaş çıkarsa. Bu savaş iktidarda bulunan Aleviler ve Sünniler şeklinde cereyan ederse, esas o zaman sınırlarımızda nasıl bir yığılma olduğunu göreceğiz. İktidar değişirken çıkacak çatışmalar, Antakya’da yaşayan soydaşlarına doğru büyük göçler yapmasına neden olacak Alevilerin. Asıl o zaman sahici bir din, mezhep savaşını ne olduğunu göreceğiz. Endişem bu emperyalist projenin görmezden gelinmesidir. Komşumuz yanarken biz rahat edemeyiz.

Cafer Erçakmak’lar her yerde. Dün bizdeydi, bugün Suriye’de. Yakın doğu yeniden kurgulanırken bize sıçratılmak istenen bir mezhep çatışması korkunç olur.

Bir ülkeyi tanımadan, oranın suyunu içip, ekmeğini yemeden ahkam kesenlere duyurulur.
Demokrasi gerçeği açığa çıkarmak için gereklidir. Halkla ilişkiler çalışmaları için değil” enveraysever@birgun.net diye yazmış.

“Suriye’de yaşananlara “insani” duyarlılıklarla taraf olmak, sığınanlara kucak açmak, yiyecek giyecek, ilaç yardımı yapmak başka bir şey; silah geçişine, yabancı asker geçişini göz yummak, dahası olası bir savaşın doğrudan tarafı olmak bambaşka bir şey. Birincisi, uzun vadede de saygınlık ve etkinlik sağlayacak bir tavırken, ikincisi başkaları adına Ortadoğu’nun cadı kazanına atlayıp uzun süre oradan çıkamamak anlamına gelecek” L. Doğan Tılıç, “Tam gaz Irak” yazısının sonunda diye yazmış.

Evi camdan olan, komşusuna taş atmasın diyor bir Rus atasözü. Bu sözden çıkaracağımız çok ders olmalı, diyorum. Irak’ta yapmadığımızı Libya’da yaptık. Libya’nın günümüzdeki halini anlatmaya gerek yok. Aynı hatayı Suriye’de yapmaya kalkışırsak, vay halimize o zaman. Suriye’de yaşanacak mezhep ve iktidar kavgasının ülkemize sıçramayacağının garantisi kim? Suriye ve İran’dan sonra sıra kime geliyor, dersiniz?

Hani sıfır sorun ile sınırlarımız açılmış, ticari anlaşmalar yapılmıştı? Kraldan çok kralcılık ile Kürecik’e radar üsleri niye kurduruldu? Ülkemizin ve bölgemizin yeni bir Yugoslavya olmasına sessiz mi kalacağız?

AB muhatap olarak muhalifleri tanıyacakmış. Fransa elçiliğini kapatacakmış.
Eşit, özgür, özgürlükçü laik, çağdaşlığa ve bilime saygılı olarak bir arada yaşamayı savunmak ve komşularımızla iyi geçinmekten başka da yolumuz yok.

Ve Türkiye yurttaşlarını Suriye’yi terk etmeye çağırdı. Türkiye’de Libya’dan getirilen paralı askerlerin konuşlandırıldığı söyleniyor.

Şimdi gün, emperyalist müdahale politikalarına karşı bağımsız Türkiye mücadelesini yükselterek Ortadoğu halklarıyla dayanışmayı büyütmenin zamanıdır.



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .