TOPLU YAZILAR (3)

TOPLU YAZILAR (3)

14.03.2015

Hrant’ın Arkadaşları 15 Eylül BirGün gazetesi yazarı ve ayrıca Agos genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in doğum günü. Yaşasaydı 57 yaşında olacaktı. Sevdikleriyle yeni yaşının tadını çıkaracak, geleceğe umutla bakacaktı. BirGün yazarı Ümit Alan 14 Eylül tarihli “Köşenizi Hrant’a ayırır mısınız?” başlıklı yazısını Hrant’ın arkadaşlarının Başbakana yaptıkları çağrı mektubuna ayırmış. 15 Eylül19 Eylül arasında tüm köşe […]

Hrant’ın Arkadaşları
15 Eylül BirGün gazetesi yazarı ve ayrıca Agos genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in doğum günü. Yaşasaydı 57 yaşında olacaktı. Sevdikleriyle yeni yaşının tadını çıkaracak, geleceğe umutla bakacaktı. BirGün yazarı Ümit Alan 14 Eylül tarihli “Köşenizi Hrant’a ayırır mısınız?” başlıklı yazısını Hrant’ın arkadaşlarının Başbakana yaptıkları çağrı mektubuna ayırmış. 15 Eylül19 Eylül arasında tüm köşe yazılarında, bu mektubun yayınlanmasını istiyorlar, yaratılan karanlığa karşı sesimizin daha gür çıkmasını istiyor ve umuyorlar, Hrant’ın Arkadaşları. Bakalım hangi köşe yazarları bu mektubu köşesinde yayınladı ve yayınlayacak. Bu çağrıyı dolaylı yoldan alsam da, bu haftaki yazımı Hrant’ın Arkadaşları’nın Başbakan’a yazdıkları mektuba ayırıyorum. Işıklar içinde uyu Hrant. Seni koruyamadığımız için tekrar özür dileriz…

“Sayın Başbakan,

Arkadaşımız Hrant Dink’i öldürdüler.

Beşinci yılına yaklaşan adalet arayışımız kadük kalmıştır.

Dilekçe verdiğimiz topyekun devlet, kendini katile yakın gördü.

Zaten; katil, polis, bayrak ve muzaffer gülümseme kahramanlık posterinde poz vermişti.

Bir türlü ilamını malum edemediğiniz o kalabalık güruh, elbirliği ile kıstırmışlar, hain pusuda kurşun sıkmışlar, kaçmışlar, saklanmışlardı

Şikayetçiyiz.

“Namus Sözümdür Adalet” diye ölü evinde ant içtiğiniz halde, Hrant Dink’i işaret parmağıyla gösterip “bunu” diyen yardımcınızı “Meclis Başkanı”, resmi makamda, adamları resmen “yakarız canını bak” diyen valinizi “Vekil”, emanet edilen canı kollamayan, kötülerin işini kolaylaştıran Emniyet Müdürü’nüzü “Vali”, 17 yaşındaki O.S.’yi kocaman “Ogün Samast” ettiniz.

Kan adaletle susar, şikayetçiyiz.

İsim verdik soruşturun diye, İçişleri Bakanı’nız olmaz onlar bizim çocuklar dedi.

Dışişleri Bakanı’nız AİHM savunmasında bu toprakların yiğit evladına “Nazi” dedi.

Çevik kuvvetleriniz Rakel Dink önlerinden geçerken katillere yazılan methiye türkülerini mırıldanarak Beşiktaş Adliyesi’nde koro yapıverdiler .

Katillerimizi adalet evine getiren Jandarma, cezaevi aracına “Ya sev ya terk et” diye yapıştırma asmıştı.

Sayın Başbakan, nedir daha derine inmeyi engelleyen o büyük kasabanın sırrı”? Nedir sözünüzü tutmanıza mani olan?

Azınlıklardan gasp edilenin birazını geri vermeniz sebebiyle seslendirdiğiniz nutukta “Bu ülkede hiç kimse ruh tedirginliğiyle yaşamayacak artık.” diyordunuz Hrant’ın veda mektubuna atfen.

İnanın tedirginliğimiz her zamankinden büyüktür.

Sayın Başbakan, mala gelenin telafisi bulunur

Cana gelene de davranınız.

O Anadolu Toprağı’ndan Hrant Dink’in payına bir metrekare toprak düştü; mezarıdır!

Kamera denilen vaka-ü nüvis silinmiş, bize kalan azıcık 19 Ocak 2007 seyirliğinde 5 kişi saydık Hrant’a pusu kuranlardan.

Kim bunlar Sayın Başbakan?

Görüneni, görünmeyeni, katillerimizi istiyoruz, adalet olsun, hak hakim olsun diye.

Bizim hakkımız bizde saklı duruyor, helalleşmekten başka çarenin kalmadığı savaş yorgunu memleketimizde.

Suallerimiz cevapsız… Adalet nöbetçisi “Hepimiz Hrant’ız” diyen yüz binlerin eli hâlâ vicdanında… Cevaplarımızı almadan susmayacağız, sormaya devam edeceğiz.

Hrant için, Adalet için.

Hrant’ın Arkadaşları”

Ümit Alan Köşenizi Hrant’a ayırır mısınız?14 eylül
****************

İzlesin Hikmet Sami
Anayasa Refarandumundan sonra izlesin cezaevlerinde Hayata Dönüş için imza atan bakan, “F tipi filmi”. Ülke nasıl olsa tamamen F tipine dönmek üzere. Eseri ile ne kadar övünse azdır sayın eski bakanın.
F tipi filmi izledim. Eve gelince yeniden film hakkında kısa bir araştırma yaptım. “F tipi hapishanelerin kapalı kapılarının ardında yaşananları beyazperdeye aktaran film, 10 farklı yönetmenin çektiği 9 kısa filmin uzun metraj şeklinde yeniden kurgulanmasıyla ortaya çıktı”,diyor ilk eleştiride. “Cezaevlerinin, nasıl birer ezaevine çevrilidiğini anlatıyor olması bile, F Tipi Film’i değerli kılıyor. Her kısa film aynı sanatsal kalibrede olmasa da birkaçı var ki sanatsal anlamda zirveye oynuyor…
Herkesin bir gün cezaevine girebileceği olasılığı, başımızın üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallanıp dururken F Tipi Film gibi önemli filmlere daha çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum…”diyor bir başkası. “türkiye sinemasında yeni bir soluk. korkusuz sinema örneği. gerçekleri öğrenmeye cesareti olan herkese filmi izlemeyi öneririm.”, diyor daha başkası. “10 yönetmenin bir araya gelip siyasi öfkelerini kustukları vasat bir film”, diyor bir başkası da…
Hayata Dönüşten sonra çok şeyeler yaşadı bu ülke. Daha yaşayacağı da geride. Siyasi yapımıza ve düşüncemize uymuyor diye açlık ve ölüm oruçlarında yalnız bırakılmıştı bu insanlar. Yasa dışı örgüt ya da örgütlere mensup insanların bir şey yapmasına gerek yoktur, cezaevine düşmesi için. Potansiyel suçludur zaten. Onlar onurları ile onurları için mücadele ettiklerini söylerken, onları mahkum edenlerde hep yasanın hizasına çektiklerini iddia ederler. Üstlerine atılan suçlara bakarsın; öğrenci, memur, işçi eylemlerine katılmıştır ya da 1 Mayıs Bayramına katılıp düzenli yürümüştür. Veya bildiri dağıtmıştır. Bunları yasal sol ve sosyalist parti ve düşünceler zaten yapar ve yapıyor. Yok olmaz sen yasa dışısın. Bu inat karşılıklı sürüyor. Son olarak yapılan Avukat tutuklamalarıda aynı düşüncenin ürünü değil mi?
Velhasıl ülke F tipine dönmenin eşiğinde iken çok iyi düşünülmüş bu filmi izlemenizi öneririm.
ÇHD’nin hazırlayıp gerçekleştirdiği panel sonrası internet ortamında banada ulaşan “siz de göz altına alınabilirsiniz başlıklı” yazıyı siz lerle paylaşmak istedim. Saklayın , ne olur ne olmaz. Malum bu ülkede her an her şey olabilir.
“Siz de Gözaltına Alınabilirsiniz, Mutlaka okuyun paylaşın! Çağdaş Hukukçular Derneği, baskınları ve operasyonları dikkate alarak gözaltı, ev araması ve tutuklama süreçlerine maruz kalındığında yapılması gerekenleri kapsayan bir eğitim paneli gerçekleştirdi.

Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi, neredeyse gün aşırı yaşanan ev baskınları, gözaltılar ve operasyonları dikkate alarak sürece maruz kalanların yapması gerekenler ve şüpheli haklarını kapsayan bir eğitim paneli düzenledi. “Muhalifseniz, olağan şüphelisiniz” diyen ÇHD, bu kapsamda bir dizi eğitim gerçekleştirecek.

İstanbul Barosu Orhan Adli Apaydın Salonu’nda gerçekleşen ilk eğitimde ÇHD İstanbul Şube Başkanı Taylan Tanay, gözaltı, ifade tutanağı, arama kararı, delil gibi birçok kavramı da açarak sinevizyon eşliğinde, soL’un aktardıklarına göre, ilk aramadan mahkemeye kadarki süreçte neler yapılması gerektiğini anlattı.

-Gözaltına Alındığınızı Bir Yakınınıza Haber Vermek Zorundasınız-

Gözaltı gerçekleştiğinde bir yakına haber vermenin zorunda olduğunu belirten Tanay, “Gözaltına alındığınızda sizin belirleyeceğiniz bir yakınınıza gözaltına alındığınızı haber vermek zorundalıktır. Bu hakkın kullanımıyla kayıt dışı gözaltına ve gözaltında kötü muameleye engel olabilirsiniz. 90’larda kayıt dışı gözaltılar hayli yaşandı. Yeni CMK’da sizin belirleyeceğiniz bir yakına haber verme hakkınız var” diyen Tanay, yakalama ile gözaltına alınma arasındaki farkı tarif etti.

-Gözaltı Süreleri 4 Günden Fazla Olamaz-

Tanay, “Yakalandınız, hemen Cumhuriyet Savcısına haber verirler. Savcı iki işlem yapar, ‘Ya serbest bırakın ya da gözaltına alın’ der. Gözaltı işlemi böyle başlıyor. Gözaltı süreleri önemlidir, ihlali de 141. Madde uyarınca tazminat doğurur” dedi. Gözaltı süresinin 24 saat olduğunu söyleyen Tanay, “Gözaltına alınan, 24 saat sonra adli merci önüne çıkarılmak zorundadır. Ancak Özel Yetkili Mahkemelerde süre 48 saattir. DGM kapsamına giren suçlar açısından da gözaltı süresi 4 günden fazla olamaz. Her süre uzatımı kararı tebliğ edilir, avukatınız buna itiraz edebilir” şeklinde dile getirdi.

-Neyle Suçlandığınızı Söylemek Zorundalar-

Gözaltına alınan kişiye neyle suçlandığının söylenmek zorunda olduğunu belirten Tanay, “Gözaltında neyle suçlandığınızı söylemek zorundalar. Bir avukatın hukuki yardımından faydalanabileceğinizi hatırlatmak zorundalar. Susma hakkı yasal bir haktır. Avukat istemek haktır. Teşhis, yer gösterme, ifade alma işlemlerinde de avukat bulunmak zorundadır. Kimsenin duyamayacağı bir biçimde avukatla görüşme yapabilirsiniz” diyerek hakları tanımladı. Eğer Terörle Mücadele’de gözaltı söz konusuysa 24 saat avukatla görüşün yapılamayacağını belirten Tanay, “24 saat görüş yaptırmayarak hakkınızı engelliyorlar. Bu süre içinde kolluk ifade işlemi, yer gösterme ve teşhis işlemlerini yapamaz. Bu süreyi sadece operasyonun maiyeti açığa çıkmaması için bu tip gizlilik kararı aldıklarını söylerler ama avukat bulundurmak zorundasınız diyerek avukatsız işlemin yapılamayacağına dikkat çekti.

-Avukat Seçiminiz Çok Önemli-

Avukatla alınan ifadelerin kesin olduğunu belirten Tanay, “Artık avukatın huzurunda alınan ifade kesindir. Eğer avukatla hata yapıyorsanız durumunuz kötüdür. Avukatın tayini kritiktir” diyerek avukat seçiminde çok dikkatli olunması gerektiğini vurguladı. TEM’de bazı kadrolu avukatların olduğunu söyleyen Tanay, “Önce kişiyi yoruyorlar daha sonra TEM’in kadrolu avukatı ifade imzalıyor. Avukatınız değiştirmek isteseniz de maalesef ifade ve soruşturma işleminde sadece bir avukattan faydalanabiliyor” dedi.

-Doktora Ne Rahatsızlığınız Varsa Gösterin-

Yakalandıktan hemen sonra mutlaka doktora götürülme zorunluluğu olduğunu belirten Tanay, “Doktorla yalnız görüşme hakkınız var, doktora ne rahatsızlığınız varsa gösterin. Gözaltına alış, götürülüş, gözaltı süresinin uzatılma süreçlerinde dahi doktora çıkarmak bir zorundalıktır. Doktor işkencenin, kötü muamelenin belgelenmesinde önemlidir. Doktor emniyet ekiplerini içeride tutamaz, eğer böyle olursa doktorun ismini kaydedip İstanbul Tabip Odası’na şikayet edin. Kadınlar için de kadın doktor istenebilir” diyerek doktor aşamasında bulunan haklara değindi. Tanay, nakil işlemlerinde kelepçe takılamayacağını da vurguladı.

-Gözaltında Özgeçmiş Vermeyin-

Gözaltında hangi işlemlerin yapıldığını dile getiren Tanay, “Gözaltında yapılan işlemlerde ifade, teşhis ve yer gösterme işlemleri yapılır. Bu işlemlerden önce avukatınızla görüşebilirsiniz. Size sorulacak ve isnat edilecek suçlamalara susabilirsiniz. Haklarınız hatırlatılmamış, okumanıza izin verilmemişse, anlayamayacağınız hukuk cümleleri varsa tutanakları imzalamayın. Hükümlülüğü yok, imzalamak zorunda değilsiniz” dedi. Teşhis tutanağını da imzalama zorundalığı bulunmadığını belirten Tanay, “Tutanakların tamamı okunamıyor ve size bir sureti verilmiyorsa imzadan imtina edebilirsiniz. Kimliğinize ilişkin sorulara doğru cevap vermek zorundasınız. Kimlik bilgileri derken sadece kimlikte bulunan bilgilerdir. Özgeçmiş vermeyeceksiniz” dedi.

-Önce Sorular Sorulacak, Sonra Susma Hakkı Kullanılacak-

Bazı dosyalara konulan gizlilik kararlarından ötürü gözaltına alınma gerekçesinin öğrenilememesine değinen Tanay, “Gizlilik kararı alındığında neyle suçlandığını bilemiyorsunuz. CMK uyarınca size isnat edilen suçlar için bu soruların hepsi tek tek sorulacak ki ben neyle suçlandığımı bilerek susma hakkımı kullanayım. Önce sorular sorulacak sonra susma hakkı kullanılacak. Tutanağı imzalamak zorunda değilsiniz, yasal haktır. Şerh düşebilirsiniz. Ayrıca tutanakların avukatlara verilmesi gerekiyor” diye konuştu.

-Gözaltında Kollukla Sohbet Etmeyin-

Gözaltı esnasında kolluk kuvvetlerinin ‘sohbet’ adı altında konuşturmaya çalıştığını söyleyen Tanay, “Kollukla hiçbir arkadaşlık kurmayın, yasal değildir. Sohbet, görüşme, mülakat gibi şeyler yasa dışıdır. Avukatınız sizinle gözaltı esnasında dilediğiniz kadar görüşebilir. Polis kanuna aykırı vaatte bulunamaz, işkence yapamaz” dedi.

-Arama İşleminde Neler Yapılması Gerekir?-

“Üstünüzde, evinizde, işyerinizde arama gerçekleşir. Kapalı mekanlarda gündüz arama yapmak zorundadırlar. Güneşin doğumundan 1 saat önce ile batışından 1 saat sonra arasında arama yapılabilir. Kolluk sabahın ilk saatlerinde arama işlemi yapar, bir suçüstü hali söz konusuysa gece de arama yapılabilir” diyen Tanay, arama işleminin mutlak suretle kararla gerçekleştiğini belirtti. Arama kararında, ‘Adrese, suç eşyasının ne arandığına ve aramanın süresine’ bakılması gerektiğini belirten Tanay, “Kolluk kapınızı çaldığınızda arama kararında adres, saat ve suç kontrol edin. Aramada Avukat, savcı, muhtar ya da iki komşu bulunması gerekiyor. Arama işlemine hemen başlatmayın, eğer avukatınız 15 dakika içinde gelecek derseniz beklemek zorundadır kolluk kuvvetleri. Galoş giymelerini isteyin ya da ayakkabılarını çıkarsınlar. İstedikleri zaman istedikleri odayı da arayamazlar” dedi.

-Kitaplara El Konulacaksa, Toplatma Kararlarını İsteyin-

Arama işleminde kontrollü davranmak gerektiğini ve ‘delil koymaları’ engellemek için dikkat etmek gerektiğini ifade eden Tanay, “Arama işlemine başlarken kontrolünüz altında olması gerekiyor. Her odaya birer birer girecekler. Yeterli sayıda kolluk personeli içeride olabilir. Eğer birden fazla polis varsa bir yerlere bir şey koyabilirler. Arama esnasında hiçbir eşyaya dokunmayın. Eşiniz, kardeşinizle mektuplarınız varsa da el koyamazlar” diyerek aramada her şeye el konulamayacağını anlattı. “Aramada her şeye el konulamaz. Kitaplara el konulacaksa, toplatma kararlarını isteyin. Arama işlemi bu şartlar altında yapılır. Tutanak tutulur, okuyun. Gerçeği yansıtıyorsa imzalayın. İmza atmıyorsanız gerekçelerini altına yazın” diyerek arama sürecinde yapılması gerekenleri anlattı.

-Bilgisayarınızı Alıp Götüremezler, Bilgileri Kopyalamak Zorundalar-

Bilgisayarlar üzerinden elde edilen ‘delillere’ değinen Tanay, “Bilgisayarlarda her veri transferleri hangi silici programı kullanırsanız kullanın geri dönüşümle elde ediliyor. Son dönemlerde gözaltına alınanlar için bilgisayarlar delil oldu. Bilgisayarın zaptı için ayrı bir karar olması gerekiyor. Bilgisayarınızı alıp götüremezler, bilgileri kopyalamak zorundalar, imajını almak zorundadırlar” dedi. Polisin savcılık talimatıyla bilgisayarı alıp götürebildiği durumların da yaşandığını söyleyen Tanay, “Bilgisayarın imajını aldıktan sonra size teslim etmek zorundalar. Polisin yedeklediği bilgiler neyse, kendi çıkarttığı imaj neyse onun aynısını vermek zorundadır. Mesela Abdullah Öcalan’ın indirilmiş bir videosu, Kandil’de gerilla görüntüleri vs. delil olabiliyor. Arama işlemi için alınan karara itiraz etme ve tazminat isteme hakkınız da bulunuyor” dedi.

-Savcılıkta da Susma Hakkınız Var-

Savcılıkta da susma hakkının kullanılabileceğini belirten Tanay, “Gözaltında yaşadıklarınızı savcıya anlatabilirsiniz. Savcılıkta da susma hakkınız var. Birden fazla savcı aynı işlemi sürdürürken karar verecek olan soruşturma savcısıdır. Savcı ifadelerden sonra ya serbest bırakır ya da mahkemeye tutuklama istemiyle sevk edilir. Savcının serbest bırakması hakkınızda dava açılmadığı ya da açılmayacağı anlamına gelmez” diyerek savcılık sürecine değindi.

-Her İşleme İtiraz Hakkınız Var-

Tutuklama kararına 7 gün içinde itiraz edilebildiğini belirten Tanay, “Tutuklanınca 7 gün içinde itiraz edebiliyorsunuz. Ayrıca her aşamada tahliye edilmenizi talep edebilirsiniz. Her işleme itiraz hakkınız var. İtiraz ettikçe fark yaratmış olursunuz, kolluğun oluşturmaya çalıştığı standardı bozmuş oluruz. İtiraz ederken çok ayrıntılı yazmayın. Çünkü daha sonra delil diye dosyaya konuluyor” diyerek hukuki prosedür olarak yapılması gerekenleri anlattı.”
E hadi hepimize kolay gelsin.

*****************
Kabadayılığın mafyalığa evrimi
Osmanlı tokadı, kabadayı sillesi dilimizdeki deyimlerdendir. Tarihimizde meşhur birçok kabadayı vardır. Şener Şen`in oynadığı kabadayı filmini duyunca filme gitmemek biraz lüks olurdu. Tüm Türkiye sinemalarında 14 Aralık Cuma günü aynı anda vizyona girdi. Bizim şehirde de doğal olarak. İlimizde de Klas sinemalarının varlığı bir nimettir bilen için. Teşekkürler Mesut kardeşim yeni filmleri sinemana taşıyıp bizlere izleme olanağı verdiğin için. Umarım umduğun gişeyi yaparsın. Emeğin ve tüm sinema emekçilerinin emeği zayi olmaz. Bu sektörden ekmek, et yiyenler sinemalarda yapılan gişelere bakıyor kuşkusuz.
Filmde eskinin bilekli, yürekli, yoksul dostu kabadayılığıyla günümüzdeki sırtını derin ağabeylere dayamış haksız kazanç peşinde koşan zavallı piyonları arasındaki çelişki işlenmeye çalışılmış. Günümüzde artık `resmi` destekler olmadan kanunsuz işlerin yapılamayacağı anlatılmaya çalışılmış. Kimin beyin kimin maşa olduğu, kimin ya da kimlerin muhbir yapılabileceğini bekamız adına verilmeye çalışılmış. Kenan İmirzalıoğlu, Şener Şen, Rasim Öztekin rollerini çok güzel oynamışlar. Rasim Öztekin`in canlandırdığı eşcinsel tiplemesi çok başarılıydı. Yıllardır öteki-leştirilen eşcinsellere de hoşgörüyü öngörüyordu film. Muasır medeniyetlere ulaşmak 1930`ların medeniyetini savunmak olmasa gerek. Bombacılar, muhbirler korunarak muasır medeniyeti geçebileceğimizi sananlar yanıldıklarını yıllar sonra itiraf etseler de, ülkeme zarar veriyorlar, biline. Toplumlar daima ileriye bakar zira. Kabadayılık ile mafya ilişkilerinin farkı çok güzel anlatılmış.
Osmanlı Tokadı`nın nereden geldiğini, CNN televizyonundaki `Nasıl Yani` programında Beyaz`dan öğrendim. Osmanlıda küçük yaşta devşirilen iri yapılı gençler, özel olarak tokat atmak için yetiştirilir, ordunun en önünde kefenleriyle bulunur, düşman askerlerinin atlarını ürkütür, bir tokatta yere sererler-miş. At bir tarafa binicisi bir tarafa düşermiş. Osmanlı Tokadı`nın bir deyim haline gelmesinin öyküsü buymuş. Gençlerin ellerinin büyümesi ve güçlenmesi için akşama kadar yağlı mermer taşa ellerini vurarak talim yaparlarmış. Kabadayı sillesi nereden gelir onu bilemem. Yalnız filmde Kabadayı Ali Osman, Mafyacı kabadayı müsveddesi Devran`ı tokatlarken izleyiciler zevk aldılar bence. Neyse siz en iyisi filmi izleyin, yavaş yavaş filmi anlatacağım neredeyse. Yavuz Turgul ve Ömer Vargı`nın daha birçok güzel filme imza atacakları aşikâr. Birazda yakın tarihimizdeki 12 Eylül diktatörlüğü ve sonrası travmalarını konu alan filmleri imzalamaları geçmişimizle yüzleşmemize yararı olacaktır diye ümit ediyorum.

*****************

Kızlı erkekli

Bu kadar da olmaz, olmamalı dedirtecek bir kelam edildi hükümetin başı tarafından. Hükümette dahi tartışmalar yarattı. Balıklama atlayan içişleri mensupları da olmadı değil. Biz bu cümleleri tartışırken başka işlerde çevrilmiyor değil milletin aleyhine. Ne yazmalı, ne yapmalı, ne etmeli bu cümle ve davranışlara? Aynı gün ve birkaç gün sonrası da bir gazetenin yazarlarından bazılarının yazılarını kaydettim masa üstüne. Düzce Vekilinin söylediği gibi kız-erkek ayrı eğitim mi yapsın? Şemsi Yastıman’ın “Harab etti tütün beni” türküsündeki gibi harab etti on yılda bu hükümet. Bi şey yapmalı artık “Moğollar”ın dediği. Şimdi sizlerle kaydettiğim yazılardan parçaları paylaşmak istiyorum.
Ali Murat Irat, “Ahlaksız bir siyahlıktır Türkiye” yazısında “Koca bir devlet bağırıyor “Kızlarla erkeklerrrrrrr, ahlakkkkk, edepppp, erkannnn…” Ve ses gittikçe yükseliyor. Ahlak büyük bir imanla yeniden hatırlatılıyor bu ülkenin “ahlaksız” gençlerine. Bense yalnızca geçmişi hatırlıyorum ahlak denilince. Örneğin bu ülkenin “yalnız ve güzel” olduğuna olan imanımı Sivas yandığında kaybetmiştim ben. Sivas’ta bir otel değil koca bir ülke yandı benim içimde. Görülen “son” davanın sonucunu başbakanın hayırlamasıyla anladım bu coğrafyanın “ahlakının” ne olduğunu. O tarihten bu yana Türkiye haritasının tam ortası koca bir boşluktur benim için. Ahlaksız kapkara bir boşluk. Ve sokaklarında kadınlar öldürülürken erkeklerine, eşcinseller sözde aşağılanmaya çalışılırken heteroseksüellerine, ahlak konuşurken devlet büyüklerine olan inancım yitip gitti benim. Tecavüzün ,serbest öpüşmenin yasak olduğu bir ülkede bir şehir, bir kavim ve bir ana kaybettim ben. Durduk yere adından dolayı kurşuna dizilen nice dili, nice dini, nice kavmi kaybettim. Ahlaksa bütün bu kayıpların ortasında bir iktidar oyuncağıydı oradan oraya savrulan hepsi bu. Ve bütün bunlara benzeyen binlerce aşağılık olaydan dolayıdır ki ve bunlar hep tekrar ettiği içindir ki ve bunların failleri sanki hiç bulunmayıp, sanki cezalarını hiç çekmediğindendir ki, bu ülkede ar, namus, ahlak denildiğinde benim midem hep bulanır oldu. Devlet büyükleri bağırıyor: “Kızlarla erkeklerrrrr…” O ses daha yankılanmadan Adana Valisi atılıyor. O ileri atılırken mecliste bir kargaşa. Namus ve ahlakın peşine düşen bu devletin Sayıştay’ı raporlarını meclise teslim edemiyor çünkü kimin parası kimin elinde, kimin eli kimin cebindeyi gönderemiyor meclise. Muhafazakar demokrasi hesap vermeyerek “ilerlemeyi” seviyor. Devletin namusu olan raporları veremiyor, ama yine de kızlarımızı düşünüyor o. Ve ben bir kere daha gericiliğin dine değil, bu dünyaya teslim olmak olduğunu, namaz kılmak değil, yetim hakkı gözetmemek olduğunu, hacca gitmek değil, Sayıştay raporlarını göndermemek olduğunu anlıyorum” diyor.
Güneş Duru, “Her yer kadın, her yer seks” yazısında, “Bir kesim için kadın, erkeğin kendi nefsiyle imtihanı olarak görüldüğünden kadın bacılaştırılarak, analaştırılarak “zararsız” bir form içinde tektipleştiriliyor. Ancak erkeğin bastırılmış nefsinde büyüyen canavar hor görme, aşağılama, taciz, şiddet ya da tecavüz olarak kız çocukları ve kadınlara gerçek yüzünü gösteriyor. Başbakanın kızlı-erkekli çıkışının ardında da aynı mesele, yani kadın kavramıyla bir türlü barışamamış adem olmak yatıyor. Başbakan öğrencinin kadın olma “ihtimalini” bile sevemiyor, kabullenemiyor. Ülkeyi meslek lisesi kıvamında üniversitelerle donatan Erdoğan, ağacı yaşken eğmek istiyor. Yaşlandıkça gençlik günlerine, Milli Görüş’üne öykünüyor. Ötekilerden beslenmek değil, ötekilerden kurtulmak, onları kendi çizgisine çekmek istiyor. Seçime, tabana değil, kendi toplumsal düşüne oynuyor” diyor.
Kadir Cangızbay, “Muhtar muhtarlığını bilmeli” yazısında, “Çocuklarımız işte bunlara emanetmiş. Birincisi, çocuk kimseye emanet edilmez. İkincisi, devlet hiçbir yetişkini emanet alamaz. Ancak en önemlisi, bunlara hiçbir şey, kedi, köpek, hatta tavuk bir yana, bisiklet bile emanet edilemez; zira seksomanik hezeyanlarla karşı karşıya olduğumuz çok açık.
Seksomani, sanılmasın ki seks düşkünlüğü. Tam tersine seksi, aslında sekse en uzak objelerde aramak diyelim, yuvarlak hatlı bir otomobil bagajını kadın kalçası olarak görmek veya bir erkek olarak sivri burunlu bir şehir hatları vapuruyla kendi kendisini özdeşleştirip o vapurdan başka erkeklerin kolunda inen her kadına kendisini aldatmış bir aşufteymiş gibi bakıp hınç bilemek vb… Seksoman seksomanlığıyla kalsa yine iyi; ancak bugün Türkiye’de yapılmak istenen, meşru hayat-gayri meşru hayat söylemi üzerinden bir ‘vurun kahpeye’ ortamı yaratıp, neo-liberalizmin kendisini sürdürebilmek için her gün biraz daha böcekleştirmek zorunda olduğu insanları, kendilerine sahte zafer, söz ve iktidar sahipliği duyguları yaşatarak bir süre daha oyalamak” diyor.
Veyine Cangıbay, “AKP’nin şiarı” yazısında, “Hatta ve hatta ateistin de hukukunu da koruyacağız.’ Bu söz başbakana ait. Engizisyon papazından veya çiğ çiğ insan kalbi yiyen Kaide’ciden kaç mikron mesafede? Aslında engizisyoncuya haksızlık ettim; onlar çiğ çiğ insan organı yemezlerdi, pişirilmişini de; hatta Kaide’cilere de haksızlık yapıyorum galiba; zira onlar laik bir Cumhuriyetin başbakanı değil, savaş içine sürülmüş profesyonel caniler. Ama biz hep söyleye geldik, yaratılanı yaratandan ötürü sevdiğini söyleyenin, aslında yine aynı yaratandan ötürü yaratılanı sevmemenin, pataklamanın, öldürmenin, çiğ çiğ veya kızartarak yemenin yolunu yapıyor, vizesini çıkartıyor olduğunu. Dolayısıyla siyasal dincinin ılımlısı ile radikali arasındaki mesafenin aynı bir fotoğrafın negatifi (Arap’ı) ile pozitifi arasındakinden daha fazla olmadığını. Ama başbakanın ‘sandık’ dediği şey de zaten aslında sandık değil, darbeci eşkıyanın silah zoruyla dayattığı bir ‘hokkabaz/sihirbaz kutusu.’ AKP örneği üzerinden gidersek, bu sözde ‘sandık’a 34 olarak girip, 66 olarak çıkabilirsin ve bu anti-demokratik ve gayri adil olmaktan da önce, doğrudan doğruya ve de mükemmelen gayri ahlaki bir siyasal irade hırsızlığı, dolandırıcılığıdır. Ama sandık adilane bir sandık olsa bile demokrasi insanın kendi celladını seçme hakkı olmadığı gibi, ‘milli irade’yi çoğunluğun tercihine indirgemek, daha kalabalık olanın daha az kalabalık olanı linç etmesini meşrulaştırmaktan başka bir şey değil, doğrudan doğruya vahşetperestlik olup, insanı hayvanın altında bir konuma yerleştiren bir yaklaşımdır da; zira hayvanın en vahşisi bile sadece vahşidir, ama vahşetperest değil. Kısacası, “ne kadar vahşet, o kadar cennet.” Cennetin ‘bu dünya’dakisi AKP kodamanlarına, ‘öbür dünya’dakisi de afyonlanmış cihadistlere düşmek üzere” diyor.
Kemal İnal “Öğrenci evleri fetvası” yazısında, “On binlerce üniversite öğrencisine sırf rant değeri düşük diye yurt yapmayan, o öğrencileri tarikat evlerine mecbur bırakan Kredi ve Yurtlar Kurumu ile TOKİ’nin oturup düşünmesi lazım. Mesele kızlı-erkekli öğrenci evi değildir. Mesele sizin görevinizi yapmamanızdır. Bu anlamda başarısızsınız. Yurt yapmamakla taşra şehirlerinde insafsız, gözü paradan başka şey görmeyen muhafazakâr ev sahiplerine mecbur bıraktığınız öğrencileri mahvediyorsunuz. Ebeveyninden gelen üç kuruşun büyük kısmını ev kirasına vermek zorunda kalan öğrencinin üniversite hayatını çekilmez kılıyorsunuz. Suçlusunuz” diyor.
Ünal Özmen “Milletin (ümmetin) hassasiyeti yasası” yazısında “Bu örneklere bakarak “meşru hayat, gayri meşru hayat” ayrımının ardından olacakları görüyoruz, hatta dün itibariyle Adana valisi marifetiyle yaşıyoruz. Bireysel ahlak anlayışımızı, dünyanın en acımasız yasası olan “ümmetin hassasiyeti” karşısında yeterince savunmamamız Erdoğan’a kapımıza dayanma cesareti verdi. Şimdi oturmuş yasaların konut dokunulmazlığı, bireysel hak ve özgürlükler maddelerini sayıp kapıdan döndürmeye çalışıyoruz bu ukala saldırganı. Gitmez; sanırım oklavayı, kapının ardındaki maşayı alıp bir daha dışarı çıkmak gerek” diyor.
Diyor, o diyor, bu diyor, biz diyoruz. İnanın geçen hafta boyunca yayımlanan birçok yazının konusu kızlı erkekli idi.
İlimizde yapılan YÖK protestosu için hazırlanmış pankartın bir köşesine iliştirilmiş olan cümle ise aynen şöyle idi:
“Biz bu pankartı kızlı erkekli yazdık”
Ancak gördük ki bu gündem sürerken Güneydoğu gündemi cuk oturdu, herkesin gündemine. Ancak Eğitim-Sen’in 23 Kasım tarihinde Ankara’da yapacağı gösteri ve gündemleri öyle kolay kapatılacak, unutturulacak cinsten değil. Dur bakalım, ona da bir başka gündem atağı ile yanıt verecekler mi?
Valla helal olsun yaklaşık yüzde 34 ile ülkeyi hallaç pamuğu gibi attılar da, halen demokrasicilikle oynatılıyoruz, sosyalimiz, sosyal demokratımız, sosyalistimiz yuttuk zokayı be abi, hem de kızlı-erkekli…

*****************

Luo ve Kiku
Kenya’da 27 Aralık 2007’de yapılan devlet başkanlığı seçiminden sonra, muhalefetin sonuçları tanımamasıyla, çıkan siyasi krizin etnik şiddete dönüşmesiyle, ölü sayısı 600’e çıkmış. Biz bu filmi Bosna’da da görmüştük. Biz aynı filmi Ruanda’da da görmüştük. Birkaç ayda 1.000.000 yazıyla da yazalım bir milyon insan katledilmişti; Ruanda’da Hutu ve Tutsiler arasındaki savaşta. Kenya’da Luo ve Kikular arasında başlayan halkların birbirini boğazlaması bakalım ne kadar sürecek? Kaç cana mal olacak? Elimizden bir şey gelmiyor üzülmekten gayrı. Aslında insanların hayvanlardan alacağı çok hayvanlık dersi var. Bir çok yırtıcı hayvan dahi karnını doyuracağından fazlasını avlamazken. Düşman bildiğimiz bir çok hayvan dişileri birbirlerinin yavrularına annelik yaparken onlardan kapacaklarımız olmalı.
Yer küreyi küçük bir köye dönüştüren yeni dünya düzencisi de dediğimiz globalistler, neo liberal politikaları sayesinde ülkeleri ve toplumları aşiretlerine, boylarına, klanlarına kadar ayırıp parçalayıp bölme ve yutma sevdasındalar. Bizler ise üzülerek izliyoruz. Burnumuzun dibindeki Irak’ta gün geçmiyor ki bombalar patlamasın onlarca yüzlerce insan katledilmesin. Ne adına patlatılıyor o bombalar? Amerika’ya karşı anti emperyalist bir düşünceyle. Şimdi o bomba eylemlerini kabul mu edeceğiz?
Ülkemizde de dengeler o kadar hassas ki. Her bombalı eylemin ardından verilen sözler, atılan hamasi nutuklar ne yazık ki tekrar unutuluyor. İşte Diyarbakır’da patlatılan bomba. Yedi ölü ve onlarca yaralı. Ateş düştüğü yeri yaktı yine. Bir avuç savaş karşıtının sesi çabucak boğulup gidecek. Tekrar rutine mi döneceğiz? Mış gibi mi yapacağız? Uzaklar da ve yakınımızda ve de içimizde gelişenlerden bir ders mutlaka çıkarmalıyız. Boşa geçen her gün barış ve kardeşliğin yara almasıdır. Bu gün biz Bosna’da Sırp, Hırvat, Boşnak, Makedon boğazlaşmasını nasıl çaresiz izlediysek, Irak’ta ki milyonlarca mülteciyi ve yüz binlerce ölümü göremiyorsak. Ruanda’da birkaç ayda öldürülen milyonlarca insanı unuttuysak. Kenya’da birkaç haftada altı yüz ölüyü ve on binlerce mülteciyi göremiyorsak. Gelecekte içimizde olabilecekleri de tahmin edemiyoruz demektir. Temenni etmem ama, bizi de televizyon ekranlarından izleyip; sadece üzülürler belki…
Aklı selim davranmaktan gayrı bir şey düşünemiyorum. Ne olur artık insanlarımız kırılmasın. Bir arada eşit, özgür, demokrat, laik yaşamı savunalım. Savaş karşıtı örgütlerin sesine kulak verelim lütfen. Başka Türkiye yok, zira…



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .