TOPLU YAZILAR (2)

TOPLU YAZILAR (2)

14.03.2015

‘Gazi’ vekiller kime karşı savaştı? 85 lira yaşlılık ve sakatlık maaşı için birbirini ezen insanların yaşadığı ülkemizde, Aziz Nesinlik ne olaylar yaşanıyor her gün. Bir taraf uzay çağını yaşarken, bir taraf sefilleri oynuyor. Milletvekilleri bile hiçbir savaşa girmeden `gazi` olmuşçasına bu olanaklardan yararlanacak artık! Bu bizim vekillerimiz var ya çok masrafları oluyor garibanların o Ankara`nın […]

‘Gazi’ vekiller kime karşı savaştı?
85 lira yaşlılık ve sakatlık maaşı için birbirini ezen insanların yaşadığı ülkemizde, Aziz Nesinlik ne olaylar yaşanıyor her gün. Bir taraf uzay çağını yaşarken, bir taraf sefilleri oynuyor. Milletvekilleri bile hiçbir savaşa girmeden `gazi` olmuşçasına bu olanaklardan yararlanacak artık!
Bu bizim vekillerimiz var ya çok masrafları oluyor garibanların o Ankara`nın yüksek kaldırımlarında. Ziyaretçilerine sunulan çaydır, yemektir vb bir sürü ikram… Memlekete yapılan seçmen ziyaretleri… İş takipleri, telefon faturaları… derken gariplerim evin yolunu bile bulamıyor.
`Su akarken küplerini doldurmak` şöyle dursun küplerindekinden de oluyor garipler. Bunun için bu kadar yüksek maaş vermeyelim milletvekillerine. Asgari ücret mi olur, Kore gazilerine ödenen para kadar mı olur? Belirli bir miktar maaş verilmeli kendilerine. Ancak tüm zaruri giderleri, Mec-lis`teki giderleri faturalandırılmak koşuluyla kendilerine ödenmelidir. Daha yetmezse memur ve emekli maaşlarından biraz kısıntı yapılarak kayıpları giderilmelidir, vekillerimin. -Bu yazdıklarım ya düşlerde veya sosyalist bir iktidarda olur ellaham-ya da cuma günleri yardım kampanyaları da düzenleyebiliriz. Demokrasilerde çare tükenmez ne de olsa değil mi?
Eğitim Sen bir araştırma yapmış geçtiğimiz günlerde üniversite öğrencileri arasında. Yüzde dörtfük bir kesim hariç bölümlerinden memnun değilmiş öğrenci kardeşlerimiz. Hepsi gelecek kaygısı taşıyormuş. Sevdiği okulda okuyan üniversitelilerin oranı yüzde 4,3. Eğitim Sen`in `Üniversitelerimiz` başlıklı araştırması Türkiye`yi nasıl bir geleceğin beklediğine ilişkin önemli veriler ortaya koydu. Üniversite öğrencilerinin yüzde 95`den fazlası “sırf okumuş olmak için okuyor.”
ÖSS`de gençler istedikleri için değil, puanlarının yeteceğine inandıkları için okullara yöneliyor. Barınma zorlukları da gençlerin yaşadığı kentlerdeki okulları seçmelerinde etkili oluyor. Araştırma üniversite sürecindeki önemli eşitsizlikleri de ortaya koydu. Üniversitelilerin yüzde 87,9 `u il ve ilçe merkezi doğumlu. Üniversite sınavı öncesi dershaneye gitmek ise artık neredeyse bir zorunluluk olmuş durumda. Üniversitelilerin yüzde 93`ü ÖSS öncesi dershaneye gidiyor, yüzde 13`ü özel ders alıyor. Sadece yüzde 6,6`sı okullarındaki kursla yetiniyor. Ben diyorum ki, ne gerek var üniversite bitirmeye. Siz biraz daha çalışın vekil olun! Kendinizi, geleceğinizi kurtarın!
Sahi bizim `gazi vekiller kime karşı savaştı acaba` diye son dakikada aklıma da bir soru takılmadı değil hani?

***************

Gel de vegan olma
Aşağıdaki Başak Özge Taneli’ye ait yazıyı dikkatlice okumanızı öneririm:

‘VEGAN… Ben ne kadar sebze seven biriysem, en yakınlarım etsiz yemeğe yemek demez. Günde beş öğün tavuk, balık, dana falan yiyebilseler onlardan daha mutlusu olmayacak. Ben ne kadar limonlu mercimek çorbasıysam onlar bir o kadar kelle paça. Onlar için et; kan, damar, kas ve tendon gibi kelimelerin tabaktaki hali değil. Öyle bile olsa, önemli değil. Onlar balığa çıktıklarında tuttukları balıkların büyüklüğüyle gurur duyup hatıra fotoğrafları çektirenlerden. Ben gizli gizli kovadaki balıkları denize geri atanlardanım. Ve evet, herkes et yerken ben bazen sebze yediğimden, sebep olarak vicdan azabımı öne sürdüğümden, her seferinde masada eğlence konusu olanlardanım. Vejetaryen değilim. Olabilirim. Konu bu değil.

Vegan kelimesini ilk defa bundan dört yıl önce, bir vegan tarafından duydum. Sütlü çikolatamı paylaşmayı önerdiğimde ki bunu çok sık önermem, verdiği “hayır” cevabı karşısında önce sevindim sonra reddetme nedeni olarak sunduğu “veganım” cevabını duyunca şaşırdım. Önce “neyse, bütün bir çikolata bana kaldı” diye geçirip içimden, kelimenin anlamını -ya da- onun çikolatamı paylaşmama nedenini umursamadım. Ancak sonra içimi bir merak saldı. “Çikolata yedirtmeyen zalim bir hastalığın pençesinde zavallı” diye düşünürken içim parçalandı. Ve hemen ardından artık bencilce mi dersiniz, insanca mı, ikisi de bir mi dersiniz ne dersiniz bilemem, ama “bulaşıcı mı acaba” korkusu sardı birkaç saniye önce parçalanmış olan içimi. Dur bir sorayım, öğreneyim dedim. Sordum. Anlattı. “Biz veganlar, vejetaryenler gibi et yemiyoruz. (Buraya kadar her şey “normal). Onlardan farkımız ise hayvanlardan elde edilen hiçbir ürünü yemememiz (buradan sonrası zor). Yumurta, süt, peynir, yoğurt gibi ürünleri tüketmiyoruz.” Açıkçası, o sırada dile getirememiş olsam da içimden “deli mi ne” diye geçirmedim değil. Sütsüz kahve, sütsüz çikolata, balsız bir hayat çok tatsız gözüktü gözüme. Bir yandan onun sıra dışı olmak için kendini zorlayan ya da gereksiz duyarlı biri olduğunu düşünürken, bir yandan boş sütlü çikolata paketindeki inek resmine bakıp kendimi vahşi biri gibi hissetmekten kendimi alamadım.

Bütün bunlar bir yana, hayvanların temizlik, kozmetik ürünleri ya da moda için katledilmelerine, depolarda, hareket bile edemeyecekleri dar alanlarda tutulup daha fazla verim elde edebilmek için gagalarının kesilmesine, suni ışıkla yumurtlandırılmalarına, makinelerle zorla gebe bırakılmalarına sonuna kadar karşıyım. Bunun yanında biraz da bilinçsizim. “Kürk monta karşıyım ama ipek, kaşmir, yün gibi kumaşlar da hayvanlardan üretilen tekstil ürünleri, o zaman onları neden giyiyorum?” diye düşünmeye başladığınızda, içinizdeki durduramadığınız bir vicdan azabı varsa ne demek istediğimi anlarsınız belki. Hayvan severlik kucağımıza alıp, sevip okşayabildiğimiz hayvanların dışında kalanları da sevebilmek, sevmesek de saygı gösterebilmek ve elimizden geldiğince onları korumaya çalışmaktır. Günümüzde hayvanların insanlar yüzünden nelere maruz kaldıklarını düşününce, tavuk ya da inek olarak dünyaya gelmediğimize şükretmekten öte yapabileceğimiz bir şeyler olmalı onlar için. Artık hayvanlar kendi doğal ortamlarında, özgürce yaşayamadıklarına göre veganları anlamaya çalışmayı, insanlığın geldiği son noktayı sorgulamak açısından önemli buluyorum. Hadi hepimiz vegan olalım, vahşiliği bırakalım yazısı değil bu tabii ki. Ama bilinçlenelim artık. Hayvanlar üzerinde deney yapan markalardan uzak durarak, o markalarla iletişime geçip, bu konuyu eleştiren bir mail atarak bile değiştirebileceğimiz şeyler var bence. Bırakın bize deli desinler. İlk defa başımıza gelen bir şey değil ne de olsa.

Kısacası vegan olmak bir hastalık değil, bir yaşam biçimidir. Şiddet karşıtı bir görüşü savundukları, etik, çevresel açıdan hassas bir yaklaşımları oldukları ortada. Bitkilerin acıyı algılayacak bir sinir sistemi olmadığını hatırlatmadan bu yazıyı bitirmek istemem. Bir de soru sormayan insan gerçekten de mutlu olan insanmış, bunu bir kez daha anladım. İster yoğurtlu İskender yiyin, isterseniz vegan olun. Etsiz yemek, yumurtasız kek, balsız bir dünyadan çok, duyarsız, bencil ve acımasız insanın yarattığı dünya üzerine düşünün biraz. İsteyen fazla da düşünebilir.’

Yazıyı sabır ve merak ile okuduğunuzu var sayıyorum. Gerçekten de bizim aç gözümüzü doyurmak için, özellikle kümes hayvanları ile büyük ve küçükbaş hayvanlara yapılan zorla besleme ve kilo aldırıp, kesime getirme çalışmalarını okuyunca insanlığımdan utanıyorum. Et yemek istemiyorum. Bir büyükbaş hayvanın beslenebilmesi için gereken, yem bitkileri yetiştirmek için ne kadar çok toprağın heba edildiğini, tonlarca su harcandığını ve o hayvanın içtiği tonlarca suyu düşününce, dünyamızın neden kuraklığa doğru hızla gittiğini anlarsınız. Ayrıca büyük ve küçükbaş hayvanların, dünyaya yaydığı sera gazlarını da hesap edin. Sera gazları ise atmosferi sürekli zehirleyerek, yaşanmaz hale getiriyor gezegenimizi.

Her şeye kulak tıkayarak hem vejetaryen, hem de vegan olmayıp son sürat bir şekilde beslenmeye çalıştığımızı düşünelim. Et ve et ürünleri yemeyenleri de düşünelim. Ne yaparsak yapalım kapitalizmin başımıza bela ettiği GDO var. Yani Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar. Bitkilerin daha çok ürün vermesi için onların genleri ile oynayıp insanlığı doyuruyorlar, doyurduklarını sanıyorlar. Diğer taraftan tüm dünya topraklarını zehirliyorlar, klasik tarımı yapılamaz hale getiriyorlar. Yoksulların en fazla tükettiği buğdaya dahi el atmışlar. İstanbul’da fırınlarda yapılan denetimlerde, unların yarısı GDO’lu buğday unu çıktı. Alın bakalım. Ne olacak şimdi? Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık. Ne ile besleneceğiz o zaman? Kapitalizmin dini, imanı, sınırı, bayrağı yoktur. Kapitalizm ve emperyalizm gölgesinden yararlanamadığı ağacı dahi keser sözü, ne kadar doğru…

GDO karşıtı gruplar internet üzerinden GDO’lu ürünlerin en azından etiketlenerek satılması konusunda imza kampanyası başlatmışlar. Bende imzaladım. İnternet üzerinden gönderilen, “yemezler” başlıklı yazıyı sizinle paylaşıyorum:

‘GDO’lu yemle beslenen hayvanlardan elde edilen süt, peynir, yumurta, et gibi temel besinler ne yazık ki doğrudan soframıza geliyor. Üstelik etimizin, sütümüzün, yumurtalarımızın etiketlerinde hayvanların GDO’lu yem ile beslenmiş olduğuna dair hiçbir uyarı yok. GDO, dünyamız ve canlılar üzerinde yapılan tehlikeli bir deney. GDO’lar insan sağlığı ve çevreye ciddi zararlar verebilir. Halkımızın tercih hakkı da, güvenle beslenme hakkı da elinden alınıyor. Üstelik bu durum yasalara da aykırı. Çünkü yasa, tüketicilerin tercih hakkının ortadan kalktığı durumlarda GDO’ların ithalatına izin verilmeyeceğini söyler.
325 binden fazla kişi “Yemezler” kampanyasına katılıp, TGDF’nin 29 adet gıda amaçlı GDO için ithalat başvurusunu geri çekmesini sağlamıştı. Şimdi de aynı başarıyı elde edebiliriz. Yapmamız gereken bir araya gelip, isteğimizi dile getirmek.
Şimdi sen de form doldurarak, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’den bu ürünlerin etiketlenmesi için gerekenlerin yapılmasını iste. GDO’lara dur diyelim.
Etiketsizse Yemezler: GDO’lu yemle beslenen hayvanların ürünleri etiketlensin (imza kampanyası)
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Sayın Mehdi Eker; GDO’lu yemle beslenen hayvanlardan elde edilen süt, peynir, yumurta, et gibi temel besinler ne yazık ki doğrudan soframıza geliyor. Bu ürünlerin etiketlenmesi için söz vermiş olduğunuz değişikliklerin yapılmasını arz ederim.”

İnsanları çaresiz bırakıyorlar inanın. Bu derlemeleri yapıp sizle paylaştım, ama kendi aile fertleri ve hatta torunlar ile bile kavgalıyım. Market ürünleri konusunda o kadar uğraşıyorum, ama halen çözüm bulmakta zorlanıyoruz. Gel de şimdi vejetaryen ve vegan olmayın.

******************

GÜVERCİNİ UNUTMADIK
Bu topraklarda kuşları beslemenin erdemli bir davranış olduğu bilinir. Su ve ekmek kırıntılarıyla onları beslemenin sevabından söz edilir. Hatta tutsak kuşları azad etmenin büyük sevaba erişileceği söylenir. 16. yüzyılda bir yabancının anlattığına göre kuş avlamak yasak ve günah kabul edilirmiş. Aradan o kadar uzu süre geçti ki artık bu topraklarda güvercinleri de avlıyorlar… BirGün Gazetesi köşe yazarı ve Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink… Dört yıl olmuş. Bizim güvercinin ölümünden tam dört yıl geçmiş. Katilleri ve azmettiricileri halen serbest. Yargılama yılan hikayesine dönüştürüldü. Cinayetin azmettiricileri ve davanın üzeri gizli eller tarafından örtülüyor adeta. Bu aymaz durum Hrant’ın ailesini ve arkadaşlarını daha da üzüyor. Her defasında güvercin bir kez daha katlediliyor. Umarız gerçek failler bir gün hesap verir. Seni hiç unutmadık güvercinimiz. Hrant Dink’in öldürülmeden önce son yazdığı makaleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Işıklar içinde uyu güzel insan. Seni koruyamadığımız için özür dileriz…
‘Ruh halimin güvercin tedirginliği…
Başlangıcında, “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada “Türk olmadığımı… Türkiyeli ve Ermeni olduğumu” söylediğim için “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum. Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri. Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti. Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.</p><p>Kendimden emindim… Ama hayret işte! Dava açılmıştı. Yine de iyimserliğimi kaybetmedim. O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı. Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu. Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.
“Ya sabır” çeke çeke… Ama dönülmedi. Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi. Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi. Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım… Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı. “Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca. Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle. Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu. Tüm bunlara “ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum. Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.
Tek silahım samimiyetim… Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım. Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti. Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi. Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı. İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum:
Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.”
Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi. Kara mizah… Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk. “Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek. Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki? Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor. “Türk Devleti adına…” İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “adalet sistemi”ne ve “hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım. Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu? Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı birçok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil. Yargı yurttaşın haklarını değil, devleti koruyor. Yargı yurttaşın yanında değil, devletin güdümünde. Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi? Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu? Azınlık Vakıfları’nın mülklerini ellerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?
Başsavcının çabasına rağmen… Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu? Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu. Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı. Ama ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.
Güvercin gibi… Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular. Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü. (Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.) Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil. Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence. “Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren. Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum. Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye. Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik. Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim… Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım. Başım onunki kadar hareketli… Ve anında dönecek denli de süratli.
İşte size bedel… Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek? “Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?” Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi… İşte size bedel… İşte size bedel… İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..? Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?
“Ölüm-Kalım” dedikleri… Kolay bir süreç değil yaşadıklarım… Ve ailece yaşadıklarımız. Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu. Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında… O noktada hep çaresiz kaldım. “Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım. İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı. Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı. “Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem kalacaklardı.
Kalmak ve direnmek… İyi de, gidersek nereye gidecektik? Ermenistan’a mı? Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi? Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi. Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım? Rahat bana batardı! “Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi. Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık. Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi. Kalacaktık ve direnecektik. Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama… Tıpkı 1915’teki gibi çıkacaktık yola… Atalarımız gibi… Nereye gideceğimizi bilmeden… Yürüyerek yürüdükleri yollardan… Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı… Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere… Her neresiyse.
Ürkek ve özgür… Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten. Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum. Bu dava kaç yıl sürer, bilemem. Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim. Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım. Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kim bilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.’ Hrant DİNK
********************
Hela kültürü
Rahmetlik Sadri Alışık’ın Turist Ömer adlı dizi filmlerinden birisinde, İstanbul’da bir Fransız kadın turiste rehberlik ediyordu. Tarzanca olarak tabii ki. Ancak ilerleyen sahnelerde turist sürekli olarak oh tualet diyor, sıkıntısını belirtiyordu. Bizim Turist Ömer berberinden, gelinlik mağazasına bir sürü mekanı gezdirdi turisti ama, tuvaletin ne olduğunu neden sonra anladı, anladı anlamasına da bu seferde tuvalet bulmak için dolandılar neredeyse tüm İstanbul’u. Aslında şimdide bir çok irili ufaklı işletmenin maalesef tuvaleti yoktur. Pasajlardaki bakımsız tuvaletler ya kapalıdır, ya da paralıdır. Acep, dünyanın her ülkesinde de büyük bir rant kaynağımıdır helalar? Değişen bir şey yok velhasıl. İlimizde de bir çok kahvehane, pastane, kafe, dönerci ya da lokantalarda çok küçük, bakımsız ve hatta pis tuvaletler var. Büyük çoğunluğunda klozet yok. Özellikle birlikte kullanılan ya da erkeklere ait tuvaletlere ürik asit kokusundan giremezsiniz. Zira erkeklerimiz tuvalet gereksinimlerini çoğunlukta ayakta giderirler. Su dökme alışkanlığı zaten yoktur. Oysa her işletmede özellikle erkekler için ışığa duyarlı akıllı, pisuar ve lavabo yapılmasında ve yaptırılmasında hijyen, temizlik ve koku açısından büyük yarar olacaktır. AB’ye girince mi bu normları yerine getireceğiz?Etkili ve yetkili seçilmiş ve atanmışlar Sanayi Çarşısı’ndan, Ankara Caddesi’ne kadar tüm işletmeleri ve pasajların tuvaletlerini bir incelesinler lütfen. Bu arada değinmeden geçemeyeceğim bir konu da pastahane ruhsatıyla çalıştırılan kafeler. Lütfen bir çözüm bulun artık sayın yetkililer. Üniversite öğrencilerimizin rahatlıkla gidip geleceği, gerektiğinde canlı müzikte yapılır hale ne zaman getirilecek şehrimizdeki kafeler? Eğer siz denetim yapmak istiyorsanız o kadar çok eksikleri var ki. Siz onları düzelttirin. Ama bir yol bulun lütfen artık. Bir statüleri olsun, yükümlülükleri olsun. Sizde kurtulun kafelerde kurtulsun. Ama kapatma ruhsat iptali gibi konular biraz ilkel oluyor. Herkes döner dükkanı, çay ocağı mı açsın pasajlara, cami avlularına? Kafelere ihtiyaç yok mu gerçekten? Canlı müzik dinlemek, şiir ve söyleşiler yapmak gençlerin gereksinimi değil mi sizce? Ne yapsın öğrenci, nereye gitsin? Bir kafeyi de çok mu görelim onlara?
UNESCO bu yılı tuvalet yılı ilan etmiş. Yanı tuvalet kullanma kültürünün edinilmesi amaçlanıyor anlaşılan. Bir firmamızda bu nedenle YİBO denilen yatılı bölge okullarında hijyen ve su kullanımı konusunu önüne koymuş. Çok sevindirici bir proje. Gelecek kuşaklarımız suyu bulabilirlerse eğer. Yalnız, dikkat ettim, proje kapsamında katı sabun kullanıyor öğrenciler. Oysa sıvı sabun bile yetersiz su tasarrufu ve hijyen konusunda. Sıvı sabunu köpük halinde çıkaran mekanizmalar, makineler kullanılmalı. Ucuza temin edebilmeli aileler, kuruluşlar bu makineleri. Köpük haldeki sabun ile ellerin daha da iyi temizlenebileceğini sanıyorum. Böylelikle el köpürtmek için harcanan sudan da tasarruf edilecektir. Helada, su kullanma da bir kültür. Zamanla gelişeceğine inananlardanım.
*******************
Hiçbir
Son günlerde dünya ve ulusal basınımızda fazla yer almayan ancak facebookta dolaşan resimler var. Ve hatta video görüntüleri hazırlanmış. Videoyu pek inandırıcı bulmadım. Bir arkadaşımdan gelen Burma Myanmar’da yapılan bir katliam resmi insanlığımdan utandırdı. Olamaz böyle bir görüntü dedim. Bir film karesi mi acaba diye dakikalarca izledim. Yok böyle bir şey, olmaz olamaz dedim. Yüzlerce insan cesedi soyulmuş, yüz üstü yatırılmış, başlarında da sanırım rahipler vardı. Tekin arkadaşım bu facia, insanlık dışı fotoğrafın altına kendi şu yorumunu eklemiş:
“Sınıflar ve özel mülkiyet yokken, din kavramı da yoktu. Özel mülkiyetin, sömürünün ortaya çıkması ile DİN kavramı hemen ortaya çıkmış, hangi çeşit din olursa olsun öz itibariyle AYNI GÖREVLERİ İFA ederek günümüze kadar gelmişlerdir. Bütün SÖMÜRÜCÜ sistemlerin ana sebebi EMEK ÜRETKENLİĞİNİN az zamanda çok ve çeşitli iş yapacak yeteneğe ULAŞMASIDIR. İnsanlığın bu günkü EMEK ÜRETKENLİĞİNİN GELDİĞİ SEVİYEYE bakarak SÖMÜRÜNÜN SON BULMASININ MÜMKÜN OLMADIĞINI ve ÖZEL MÜLKİYETİN HİÇ Mİ HİÇ kalkmayacağını düşünebiliriz. AMA çok büyük yanılmış oluruz. ZİRA İKİNCİ BİR ÜRETKENLİĞİMİZ olan BİLİNÇ ÜRETKENLİĞİMİZ, EMEK ÜRETKENLİĞİMİZDEN daha ÖNEMLİ BİR ÜRETKENLİĞİMİZDİR…
Bu resimdeki vahşetin SİVAS, MARAŞ, ÇORUM, MALATYA katliamlarından toplu iğnenin ucu kadar bir farkı yoktur. Bu MÜSLÜMAN insanlara MÜSLÜMAN oldukları için acımak ve karşı çıkmak doğru bir yaklaşım değildir. İNSAN OLDUKLARI için bu katliama karşı çıkmak doğrudur. Ayrıca MÜSLÜMANLIĞA İNANIYORLAR ORANIN YERLİ DİNİ Budizm’e İNANMIYORLAR DİYE KATLEDİLMELERİ DE karşı çıkılacak ÖNEMLİ BİR SEBEPTİR. İllaki ben senin dinin gibi inanmak ve davranmak NİYE ZORUNDA OLAYIM Kİ…”
Aradan bir kaç gün sonra başka face arkadaşlarımdan da benzer fotoğraflar aldım. İnternet birçok şeyi o kadar çabuk tüketiyor ki anlatılamaz. Tam da kapitalistlerin istediği bu sanırım. Tüket, tüket, tüket ve öl. Bu yazıyı da hemen tüketilmesin diye yazmaya karar verdim. Kapitalizm bu arada insanlığımızı da, dünyamızı da tüketiyor. Kimsenin buna aldırdığı yok ama. Binlerce yıl önce yeryüzünde inanılan dört bine yakın dini inanış ve sayısız ırk varmış. Sümerler zamanında Tanrı sayısı dörde düşürülmüş, en sonunda da tek Tanrı’ya inanılmaya başlanmış. Her devrin egemenleri ise insanların saf dini inanışlarını kullana gelmişlerdir. Günümüzde din ve ırk uğruna yaşanan boğazlaşmalar unutulacak gibi değil. Emperyalistlerin dini de, imanı da paradır. Sınırlar, dinler, bayraklar bizler için vardır. Biz bu filmleri çok yakında Bosna’da Sırplar, Boşnaklar, Hırvatlar arasındaki savaşta görmedik mi? Ruanda’da Huttu ve Tutsiler arasındaki savaşta görmedik mi? Kenya’da Luo ve Kikular arasındaki savaşta görmedik mi? Irak, Libya ve şimdi Suriye’ye getirilen demokraside görmedik mi? Suriye’de gerek etnik, gerek mezhepsel savaşlar bölgemizi beklemiyor mu? Kenya’daki Luo ve Kikular arasındaki boğazlaşmada, “Yerküreyi küçük bir köye dönüştüren yenidünya düzencisi de dediğimiz globalistler, neo liberal politikaları sayesinde ülkeleri ve toplumları aşiretlerine, boylarına, klanlarına kadar ayırıp parçalayıp bölme ve yutma sevdasındalar” diye yazmışım. Değişen bir şey yok anlayacağınız. Burma’da yaşananlarda tıpkısının aynısı, senaristler ve yapımcılar aynı, oyuncular ve mevkiiler farklı. Bu Cuma namazından sonra camilerde ibadet de yasaklanacakmış Burma’da. Türkiye’de ise “CHP Dersim Milletvekili Hüseyin Aygün bu perdesi açılıp kapanan piyese bir mola verdi. İçinde cami ve mescit bulunan TBMM’de cem evi açılmasını talep etti. Milli iradenin kalesi Meclis, topu Diyanet’e attı. Diyanet ‘olmaz’ dedi. Sebep? İbadethane değil. Kim diyor? Sünni İslam’ın temsilcisi bir kurum.”
İşte görüyorsunuz. Devlet ne karışır insanın havra, cami, kilise ya da cem evinde ibadetine? Gözde Bedeloğlu “Camide değil özgürlükte” başlıklı yazısının son cümlesinde; ‘Unutmamak gerekir ki, “tek din” bir sürçme değil, AKP politikasıdır ve bizi asıl birbirimize düşürecek olan da budur. Aynı yerde ibadet etmemek değil, aynı özgürlükte buluşmamak bölecek bizi’ diyor. Burma ile ilgili yazıları araştırdım. Banu Avar’ın yazdığı makaleden bazı alıntıları paylaşmak istedim sizlerle:
Son iki yılda iki şey hızla gerçekleşti Burma’da:
Özelleştirmeler ve açılımlar! 2 yıl öncesine kadar Burma ‘Asya’nın Libya’sı’ gibiydi… Kamu sektörü güçlü, halkına bedava eğitim ve sağlık hizmeti veren bir ülkeydi. . ‘Dİ’ çünkü son 6 ayda adeta bir Kemal Derviş dokunuşuyla ‘demokrasi kervanına’ katıldı ve nesi var, nesi yoksa özelleştirdi. Yasalar peş peşe 15 günde çıktı. O zamana kadar yabancılara sanayi kuruluşları ve toprak satışı yasaktı. Yasallaştı. Sanayide sadece Burma vatandaşlarını çalıştırma zorunluluğu vardı, zorunluluk kaldırıldı. Ortalığı işsizlikle beraber yabancı ‘köle işçi’ler sardı. Merkez bankası küresel çetelerden bağımsızdı… Bağımlılaştırıldı! Dört bir yandan ‘işgal’e uğrayan ülkede düşmanlıklar arttı, açlık ve işsizlikle birlikte batı beslemesi çeteler işe başladı… Hükümet yolsuzluk ve rüşvet batağındaydı. Muhalefet ondan beterdi… <p>Washington’daki ofislerde üzerine çarpı çekilmiş, ‘demokrasi’ getirilecek ülkelerden biriydi Burma!</p> <p>Neden? Burma’nın haritadaki yerine bakın. Burma ABD’nin 2 yıl içinde deniz kuvvetlerindeki gemilerinin yüzde 60’ını konuşlandırmayı düşündüğü coğrafyanın en stratejik yerinde.
Bir yanında Çin var: ABD’nin nihai hedefi! Öbür tarafı Hindistan, içinden çıktığı ülke… Açılımlardan sonra Amerika’nın Burma’ya 22 yıldır uyguladığı yaptırımlar sonlandı ve ülkeye bir ABD büyükelçiliği açıldı… Malum fıkrayı hatırlayın: ‘Neden Amerika’da terör faaliyeti yok? Cevap: Çünkü orada bir ABD büyükelçiliği yok!’ İşte öyle de oldu. Burma Güney Asya’da gazın, petrolün, mücevherin, kerestenin, pirincin, deniz ürünlerinin bir numaralı merkezi… Batan bir gemi gibiydi… İnsanlar işsizlikle tanıştı, açlıkla tanıştı, etnik çatışmalar için düğmeye basıldı… Tıpkı Irak’ta yaptıkları gibi, bir gün bir Budist’i öldüren Müslüman kılığındaydılar, diğer gün Müslüman’ı öldüren Budist… Irak’ta Şii ve Sünni ibadethaneleri bombalayan İngiliz istihbarat örgütü ajanları yakalanmamış mıydı? Batı basını her gün ‘Şiiler, Sünni camileri bombaladı!’ ‘Sünniler, Şii ibadethanesini bastı!’ haberleri yapmamış mıydı? Her ikisini de bombalayanlar, basanlar, kadınlara tecavüz edenler, çocukları kaçıranlar, batı istihbaratı kışkırtmasıyla ayağa kalkan, maaşa bağlanan, ‘demokrasi’ kuruluşlarıyla irtibatlı olan çetelerdi. Başlangıç yapıldıktan sonra arkası nasılsa gelirdi! Burma’da insanlar ölüyor, Müslümanlar da, Budistler de, diğerleri de kana bulanıyor… Burma ‘büyük oyun’da önemli bir nokta… Kaosa taşınacak bir başka Güney Asya incisi Libya ile benzetilirdi! Libya bombalandı varı yoğu alındı. Burma yönetimi ise katillerinin ayağının altına kırmızı halı serdi, celladını evine davet etti.. Şimdi olan, gününü kurtarmaya çalışan Tibet ve Himalayalar’ın barışsever insanlarına olacak! Oyunun farkına varamazlarsa Burma kan rengine bulanacak! Arakan’a Angelina Jolie gelip bir dolanacak. Kavgadan kaçanlar sınırlara yüklenecek. Gri bölgeler oluşacak ve Barış Gücü askerleri kavgayı ayırmak için bölgeye yerleşecek… ABD deniz gücü Bengal Körfezi’ne ve Arakan kıyılarına gelecek…”
“YURTTA ve DÜNYADA; SAVAŞIP TOPTAN ÖLECEĞİMİZE; BARIŞIP BİRLİKTE YAŞAYALIM gezdik ve gördük. dünyayı karış karış yarısı savaş istiyor insanların yarısı barış savaşanlar ayrı dursun bizden sen gel bize karış soyadımız İNSAN’dır adımız da BARIŞ diye yazmış Muzaffer Yıldırım abimiz. Katılmamak elde değil. Ünlü siyah özgürlükçü Martin Luther King ise bakın ne demiş: <p>“İnsanlar pek çok şeyi öğrenmişler. Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi. Fakat çok basit bir şeyi, kardeş gibi yaşamayı öğrenememişler.”
Bütün yaşananlardan sonra yaşayan hiçbir ırkın masum olduğuna inanasım gelmiyor. Ama etnik, ama dinsel, ama mezhepsel, ama bölgesel hır çıkaracak bir şey buluyor insanlık. Buna insanlık denirse… Her şeye rağmen, “bir arada yaşamı savunalım” ülkemizde, bölgemizde ve dünyada.



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .