TOPLU YAZILAR (1)

TOPLU YAZILAR (1)

14.03.2015

18 yıl olmuş “Kara Nisan” (Sometimes İn April) 2005 yılı yapımı bu filmi, duymuş ama izleyememiştim. Birgün gazetesi televizyon programları listesine bakarken filmin tanıtım ve eleştirisini okudum. Mutlak izlemeliyim dedim. CNBC- e televizyon kanalında orjinal seslendirme ve Türkçe alt yazılı filmi gecenin geç saatinde izlemeye çalıştım, zira dekodorumun azizliğine uğrayıp filmin sesinide duyamıyordum. Sessiz sinema […]

18 yıl olmuş
“Kara Nisan” (Sometimes İn April) 2005 yılı yapımı bu filmi, duymuş ama izleyememiştim. Birgün gazetesi televizyon programları listesine bakarken filmin tanıtım ve eleştirisini okudum. Mutlak izlemeliyim dedim. CNBC- e televizyon kanalında orjinal seslendirme ve Türkçe alt yazılı filmi gecenin geç saatinde izlemeye çalıştım, zira dekodorumun azizliğine uğrayıp filmin sesinide duyamıyordum. Sessiz sinema izler gibi yalnızca alt yazılarını okuyarak sona geldim. Yerimden kıpırdayamadım bir müddet. Aynı duyguları “Hotel Rwanda” filmini izlerkende yaşamıştım. Hotel Rwanda filmindeki, öldürülmek üzere olan küçük kız: “Söz veriyorum, bir daha Tutsi olmayacağım”, derken yürekleri dağlıyordu. “Kara Nisan” filmindeki komşuların zorla evlerinden çıkarılışı çok acıttı içimi.
Hutular ve Tutsiler. Ne de çok benziyor bize, Türkler ve Kürtler . Belçika sömürgesi Rwanda, azınlıktaki Tutsilere devrinin ardından, çoğunluktaki Hutuların 1994 nisan , mayıs, haziran gibi üç aylık bir süresince tam bir milyon(1.000.000)insanı pala, nacak, bıçak ve silah ile yok etmesini dünya milletleri, Birleşmiş Milletler sessizce izledi. Bizim güzide basınımızında umrunda olmadı. İşte her iki filmde bu soykırımı anlatıyor. DVD lerini bulursanız mutlaka izleyin. 18 yıl olmuş. Ne kadar yakın bir tarih, düşününsene… Moder n dünya nasıl olmuşsa çaresiz kalmış. Her şey bittikten sonra ise olayların suçluları aranmaya başlanmış. Nihayet Birleşmiş Milletler, işe el koymuş. 83, yazı ile (seksen üç) kişi suçlanmış 20 kişi ceza almış… Yirmi kişi ceza alıyor, bir milyon insan katlediliyor…
Yirmi yıl önce katledilen Ape Musa’nın Hayat Televizyonunda, kendi sesinden dinlediğim şu sözler oldukça anlamlı. “Türkleri biz Kürtler müslüman ettik, Selçuklu Hakanını sünnet ettirdik. Türklere demokrasiyi de biz getireceğiz”. Ape Musa katledildi umarım temennisi tutar ve gerçek halk demokrasisi ile tanışır bu topraklar…
Yugoslavya’da Sırp genç Miroslav Milankoviç, kendisine verilen silahı almasa vatan haini olacaktı. O, komşularını, arkadaşlarını başka ırktan diye öldürmek istemedi. Verilen silah ile kendisini öldürdü. Amacı savaşı önlemekti. Kendisi savaşı ve Yugoslavya’nın parçalara bölünmesini önleyemedi. Savaş istemeyenlerin sesi kısıldı, ama Sırp Miroslav tarihe geçti. Kendisini saygı ile anıyorum…
Ülkemiz ve bölgemizde yaşanan savaş ortamında, aklı selim davranmaktan gayrı bir şey düşünemiyorum. Ne olur, artık insanlarımız kırılmasın. Çocukklarımıza kıymayın efendiler. Bizi biz düşünmeliyiz.Cumhuriyetin kurucu unsuru, dostlar olarak ne yapılacaksa yapılsın gayrı. Ne Nato, ne Birleşmiş Milletler kılını kıpırdatır, birliğimiz dirliğimiz bozulursa. Bir arada eşit, özgür, demokrat, laik yaşamı savunalım. Savaş karşıtı örgütlerin sesine kulak verelim, savaş kışkırtıcısı basının değil, lütfen. Başka Türkiye yok, zira…
*******************
Anız
Gökyüzü simsiyah. Yine aynı
korku ,yine aynı keder yine aynı
nefret.
Yanıyoruz… Saatler boyunca,
neredeyse bir tam gün boyunca.
1400 hektar kadar
10 bin ağaç kadar sayısını
bilmediğimiz onbinlerce zavallı
hayvancıklar
kadar yanıyoruz. Hangi kalp bu
kadar yangını taşıyabilir, hangi
kararmış kalp bu denli büyük bir
yangını başlatabilir.
Bilmiyoruz, bilmeyeceğiz,
öğrenemeyeceğiz de… Her
seferinde olduğu gibi yine yangın
sonrası suskunluğa bürünecek
her yan ve herkes. Yine simsiyah
yüzlerle susacağız ya da
susturulacağız. Yine yangın
yerleri gibi öleceğiz.
Çünkü sistemli bir oyunun
parçası her şey. Bu bir sabotaj.
22 Ağustosta denenip başarılı
olamayan 23 Ağustosta da
garanti olsun diye iki farklı
yerden ve özellikle rüzgarlı bir
havada başlatılan bir cehennem
emsali.
Failleri yine bulunamayacak ama
bir kaç yıl sonra buralarda
yükselen yaşam alanlarının,
otellerin ya da yazlık sitelerin
kurucularından kimse hesap
sormayacak. Çünkü unutmuş
olacağız ya da unutmuş rolü
yapacağız değme oyunculara taş
çıkaran rol yapma yeteneğiyle.
Gariban bir çobana verilmiş üç
kuruş para karşılığında olup bitti
her şey belki.
Belki kafamızın basmadığı başka
bir dümen var ortada.
Anlıyamıyoruz çünkü
anlamlandıramıyoruz. Bu denli
büyük bir zalimliğin gerekçesini
çözemiyor dimağımız. Akıl karı
değil çünkü bu, başka şeylerin
karı.
Gelecek için kurulmuş hain bir
düzenin sebep olacağı
geleceksizliği , gelecek için
kurulmuş kalleş bir planın sebep
olacağı yokoluşu hangi beyin
çözebilir ki?
Bu denli büyük bir saçmalığın da
son derece klişe ve basit bir
açıklaması olacak sonunda
elbette. Yol kenarına atılan bir
izmarit filan… değil mi?
Yine kimse hesap sormayacak
belki de hesap sorması gereken
kişilerdir hesap sorulacak işleri
yapanlar. Öyleyse yazıklar olsun.
İnsan vicdanı içinde hem cennet
hem de cehennemi barındırırmış.
Dilerim sizin vicdanınızdaki
cehenneminiz yaktığınız
ağaçların ateşiyle, öldürdüğünüz
hayvanların hayaletiyle dolu olur.
Ve sen, yangını başlatan üçüncü
tekil şahıs!
Bir zamanlar sen de bir çocuktun,
bir zamanlar inanıyorum ki bir
ağaca sarılıp onun kokusunu
içine çektin, bir zamanlar sen de
babanın ağaçlara kurduğu ip
salıncakla göklere
uçtun ,mutluluk göğsünden taştı.
Şimdi nasıl kıydın onlara?
Niye büyüdün lanet olsun!
Neden kapkarasın şimdi?

Tarım yapılan arazilerimizde anız yangını, ormanlık arazilerimizde tarım alanı ve yeni oteller yapmak için çıkarılan yangınlar. Her yıl hasat mevsimi sonu yapılan çağrılar, yazılan yazılar hiç mi hiç engellemez yakıcıları. Çünkü topraklarımızın sahibi yoktur. Bir çakıl taşına kurban ederiz gençlerimizi de, topraklarımızın üzerindekilerin yakılmasını bir türlü engelleyemeyiz. Şehrimizin üzerinde bu günlerde sürekli sönmüş saman parçaları uçuşuyor. Balkon, pencere, çatı, bahçe ne varsa her taraf ise bulandı. Tarlalarını yakanların evleri iş yerleri de bu kirlilikten nasiplendi. Olsun, o işini bitirdi ya. Gerisi önemli mi? O tarla yanarken tarlanın kenarına yakanı da koyup bekleteceksin, izleteceksin. Yanan kuşlar, kurbağalar, kaplumbağalar, yılanlar nasıl kaçışıyor, çığlıklar atıyor. Adalet mülkün temeli deniyor ama. Kamusal ya da hususi topraklar üzerinde yapılan tahribatları takip ve ceza ve de eğitim maalesef mümkün olmuyor. İnsan elindekiler uçup gidince değerini anlarmış zaten.
Yukarıda ki şiiri ünlü Yönetmen Çağan Irmak, İzmir Seferihisarda, 23 Ağustos’ta yaşadığı bir orman yangını sırasında üzüntüyle yazmış. Elime yeni ulaşan bu şiiri sizlerle paylaşmak istedim. Belki birileri anlar…
*******************

Bir söyleşi
Aylar öncesi yapılmış bir söyleşi masa üstümde kayıtlı idi. Söyleşiyi benim ile gerçekleştiren Sinem kızımız, kendi el yazısı ile kayıtları kağıda dökmüş, dijital çözümü yoktu. Ders olarak arkadaşlarına sunmuş. Benim de hoşuma gitti. Ancak kağıda yazılmış söyleşiyi bilgisayarda yeniden yazmayı da göze alamadım. Zamanım yoktu zira. Gazetemdeki arkadaşlar sağ olsunlar çözümlemişler. İsimlerini de kullanmamışlar, mütevazi davranarak. “Söyleşi” başlığı ile gazetede yayımlamışlar, Sinem’in de adını yazmışlar o kadar; ancak internet sayfasında yer almamış.
Herkesin gazeteye ulaşamadığını da var sayarak, söyleşiyi köşeme alıyorum umarım, beğeni ile okursunuz. Bundan sonra neler yazarız onu ülkemin gündemi ve benim yazma isteğim belirler artık.
Uzatmadan söyleşiye bakalım…
“Öğretmekten vazgeçmeyen bir öğretmen”

İnternette Kırşehir’in gazetelerine göz atarken “Çağdaş Kırşehir” gazetesinin köşe yazarı olan Şakir Şenol’un yazılarını okudum. Arkadaşım aracılığıyla hakkında bilgi edindim ve kendisine ulaştım. Bir görüşme ayarlayıp kendisiyle buluştum.
Sıcak ve babacan tavırlarıyla bu adam herkese güler yüzlü davranır, enerjisiyle gençlere taş çıkarırdı.
Saat öğleden sonra 2’de kendisini ziyaret ettim. Çaylarımızı aldık ve sohbete başladık.
Yazarlığa ne zaman başladınız bahseder misiniz?
– Söyleşi için beni seçtiğin için teşekkür ediyorum Sinem. Kendimi ifade etmeye çalışacağım. İlk köşe yazımı lise ikinci sınıfta yazdım. “Yeşil Kaman” adlı bir yerel gazeteye göndermiştim. Konu başlığım da “Kırşehir Tozşehir”di. Aradan çok uzun zaman geçmiş, bugün 57 yaşındayım 40 yıl geçmiş. Kırşehir, yine Kırşehir, yine “tozşehir.” Demek ki iyi bir konuyla başlamışım. O zamanlar içimde olan bir şeymiş yazma isteği, ama sonra devam ettiremedim. Olaylı yıllardan sonra öğretmen oldum. Uzun yıllar yurdun değişik illerinde köy öğretmenliği yaptım. Öğretmenlik yaşamımın son dönemlerinde Kırşehir’e geldim. Yolsuz, susuz, elektriksiz, tuvaletsiz…
Yaşamım boyunca hiç görmediğim olanaksızları o köylerde gördüm. Çünkü şehirde doğdum, şehirde büyüdüm, şehirde yetiştim. Kent kültürüyle yetişmiş bir insan olarak hiç de köy öğretmenliğini beklemiyordum, istemiyordum da, ama zorunluluktan oldu diyelim.
Şöyle bir öğretmenlik istiyordum; yabancı dil öğretmenliği. Örneğin Fransızcam çok güzeldi benim. O günkü koşullarda dile önem verilmiyordu, dil puanı bu kadar çok önemsenmiyordu. Bu işte olmadı. Galatasaray Üniversitesi’ne girmekten direkten döndüm. (hikayesi uzun)
Neyse edebiyat öğretmenliği istiyordum. Daha doğrusu öğretmenlik benim içimde olan bir şeydi, istiyordum. Fakat öğretmenlik istiyordum. Birisi tıp ister, birisi mühendislik ister, birisi jeoloji ister, birisi teknisyenlik ister, ben öğretmen olacağım. Bu benim kafamda olan bir şeydi. Öğretmen oldum. Öğretmenlik yıllarımın son on beş yılında örgütlü mücadeleye katıldım. Eğit-Der yöneticiliği yaptım, Eğit-Sen yöneticiliği yaptım, Eğitim-Sen’in Kırşehir’de Kurucu Başkanlığı’nı yaptım, İl Başkanı olarak öğretmenlik mesleğimin son yıllarında yeniden yerel gazetelerde yazmaya başladım.

Niye ara verdiniz yazarlığa?

– Zaten Kırşehir’de çalışmadım ki hep köylerde, köy ortamlarında çalıştım. Uzak diyarlarda diyelim. Kentle ilişkimiz zayıftı. Öğretmenliğin son dönemlerinde Kırşehir’e geldim. Yeniden kentte yaşamaya başladım ve köşe yazarlığına bir ihtiyaçtan başladım.
Yani illaki yazmam gerek diye. O zaman ki yazımın başlığı da şöyleydi: “İnce sazın inceliğinden metalik sazın kabalığına.” Amacım da şuydu o yazıyı yazmakta, sokak düğünlerindeki metalik seslere, elektrikle bizi rahatsız eden o sokak düğünlerinden rahatsız olduğum için bu yazıyı yazmıştım. Bu şekilde yeniden başlamış oldum köşe yazarlığına.

Yazmadığınız günlerde boşluk hisseder misiniz?

– Evet, köşe yazarlığı değil de daha doğrusu sütun yazarlığı diyelim buna. Köşe yazarlığını da kabul etmiyorum. Bu sütun boş sütun olabilir, ortada bir sütun olabilir, yatay bir sütun olabilir, ama sütun yazarlığı diyelim daha doğrusu. Literatüre daha uygunu sütun yazarlığıdır. Yazarlık ya da köşe yazarlığı değil. Niye boşluk hissediyorum? Para kazanıyor muyum bu işten? Kesinlikle hayır. Para almıyorum. Ekonomik durumum kendime yetmese de para kazanayım diye ya da bir gruba, bir kişiye bağlı olmaksızın yazma isteği bu. Bu işten para kazanırsam orada bir bağımlılık ilişkisi oluşur. Yani bağımlılık ilişkisi istemediğim için. Yaklaşık sekiz yıldır yazıyorum, hiçbir bağımlılık ilişkim yok. Para ilişkim olmadığı için de yazdığım her şey kendime ait. Kendi duygularımı yazıyorum.
Kendi duygularımı yazıyorum ve de en önemli şey yaşamadan yazıyorum. Yaşamam lazım. Bazı şeyleri yaşayıp hissetmem gerekiyor. Yaşayıp hissetmezsem o yazdığım yazı benim yazım olmuyor. Yaşayıp hissetmek çok önemli. Onun için hadi bunu not al, sokakta gezerken bir şey oldu onu kafama not ederim. Eve varınca eski kağıtlar, not defterleri. Not ettiklerim böyle kağıtlara ufak ufak dökülür. Şart değil o gün bitirmek yazıyı. Bir yazı bazen bir ay sürer. Gözleme dayalı, aklına geldikçe notlar edinebildiğim, onun omurgasını oluşturduğum, omurgadan sonra ete kemiğe büründürdüğüm bir şey düşün. Çok hızlı bir şekilde, ama birçok yazımda yaşamışlık vardır. Hissederim onu. Eğer bir acı hissediyorsa ya da bir mutluluk varsa çoğu ana ortak olmak için yazarım.

Mevzularınızı arar mısınız? Sırf yazmak için masa başına oturur musunuz?

– Yazmak için masa başına oturmak kadar kötü bir şey yok. Yazmış olmak için yazayım, yazmış olayım, yazmış olmam lazım… Böyle bir şey olamaz. Ha olmadı mı, oldu. Örneğin çalıştığım arkadaşlardan “Hocam yazınız yok bu hafta” şeklinde bildirimler aldım. “Tamam gelmeye çalışacağım” gibi böyle zorlandığım haftalar da oldu, ama her hafta bir şekilde yazıyoruz.

Yazılarınızda adınızı “Öğretmen Şakir Şenol” olarak kullanıyorsunuz. Niye “Köşe Yazarı Şakir Şenol” değil de “Öğretmen Şakir Şenol?”

– Köşe Yazarı Şakir Şenol yazılmamasında amaç şu; ben otuz yıla yakın öğretmenlik yaptım. Sınıf öğretmeniydim. Bulunduğumuz çevre de hep en iyi olsun istedik, hep çevremize örnek olduk. Çevremizle iyi ilişkiler içinde olduk. Bildiğimizi öğretmeye, bilmediğimizi öğrenmeye çalıştık köylerde. Emekli olmadan yeniden sütun yazmaya başlamamın nedeni de şu; ben otuz yıl para karşılığı öğretmenlik yaptım, çocuklar yetiştirdim. Bir sürü öğrenci yetiştirdim. Ben köşeme çekilip oturmayıp, bildiklerimi, beynimdekileri, yaşadıklarımı yakın çevremdeki halkla paylaşayım dedim. En azından onun bir dönütü olur. Ülkeme dönütü olsun. Bu yaşadıklarımı, düşündüklerimi, hissettiklerimi yazıya dökersem bu da bir yerel gazetenin naçizane bir sütununda yer bulursa bunun dönütü, olur. Böyle bir duyguyla devam ettiriyorum işi.

Öğretmenlik yaparken mi yoksa köşe yazarlığı yaparken mi daha yararlı olduğunuzu düşünüyor musunuz?

– Her mesleğin bir zorluğu var, bir zevki var. İkisini karşılaştırmak dahi istemiyorum. Çünkü öğretmenlik benim uhdemde olan bir meslekti. Ama sınıf öğretmenliği değil. Biraz önce söylediğim gibi yabancı dil öğretmenliği ya da Türk dili edebiyatı öğretmenliği idi. İkisi de olmadı. Puan durumundan olmadı. Ancak sınıf öğretmeni olabildim. Ama sınıf öğretmenliğiyle sütun yazarlığını karşılaştırmak istemiyorum. Bence ikisi de öğretmenlik. Öğretmenliğim devam ediyor. Ama nereye kadar sürdüreceğimi bilmiyorum. Bir nokta koyar mıyım, koymaz mıyım bilemiyorum.
Öğretmen olmak sizin için neyi ifade ediyor?

– Öğretmen olmak ağaç dikmek gibi. Çiçek dikmek gibi. Toplumu değiştirip, dönüştürmek, insanlara haklarını, hukuklarını öğretmek. Kimsenin kimseye zarar vermeyeceği barış, kardeşlik içinde yaşanılabilecek bir toplum yaratmaktır öğretmenlikteki amacım.

Bir öğretmen olarak 12 yıllık eğitim sistemini nasıl buluyorsunuz? Daha iyi eğitim sistemi için önerileriniz var mı?

– Eğitim sistemi berbat. İçinden geliyorum. Sekiz yıl oldu emekli olalı. Şu son gelişmeler hiç şık değil. Örneğin 4+4+4 ile çocukları 60-66 aylıkken okula sokmak, onlara zorunlu eğitim-öğretim yaptırmak işkencedir.
Otuz yıl öğretmenlik yapmış bir insan olarak şunu söylerim, şunu bilirim; çocukların en sevdiği dersler resim-iş, müzik ve beden eğitimidir. Bunun dışındaki bütün dersler çocukları sıkar. Teneffüsler çocukların cankurtaranıdır. Teneffüsler hiç bitmesin isterler ve tatiller çocuklar için bayramdır. Hangi tatil olursa olsun aşı tatili, bayram tatili, kar tatili. Bu da şunu gösteriyor; çocuklarımızı eğitirken biz çok sıkıyoruz.

Peki, bunu siz öğretmen olarak yapmadınız mı?

– Tabi ki aynısını yaptım. Eğitim Bakanlığı’nın bize söylediği yönetmeliklere, kanunlara uygun olarak yapmaya çalıştık. Peki, ayrıca çocuklarınıza bir şey kazandırdınız mı derseniz tabi ki kazandırmaya çalıştım. O benim şahsımda. Çocuklarıma görmek istediğim güzellikleri, insan ilişkilerini öğretmeye çalıştım.

Nasıl bir öğrenciydiniz? En çok sevdiğiniz ders neydi?

– Türkçe dersini severdim. Öyküleri severdim. Hayal dünyam çok genişti. Halen geniş. Hayal etmezsen yaşanmaz gerçekten. İçimdeki çocuğu halen öldürmedim, öldürmek istemiyorum. Çocukluğumdan beri hep hayallerle yaşadım. Başka bir eğitim, başka bir okul olduğuna inanıyorum. Bu sistemlerden tamamen farklı, yaparak yaşayarak…
Ütopik bir eğitim?

– Evet, yani çocukları yıldırmadan, usandırmadan, bıktırmadan. Bir matematik dersini yaparak, yaşayarak. Bir tarih dersini yaparak, yaşayarak. Nasıl yaparsak, nasıl edersek… Şemaları, haritaları, oyunları, legoları… Bir şeyler yapılabilir, ama çocuğa sırf ezber üzerine dayalı oku, öğren, ezberle, anlat, aktar şeklinde olmamalı. Bir de maalesef yeni eğitim sistemimizdeki test yöntemiyle çocuklarımız yarış atı gibi yetiştiriliyor. Sadece şıklar arasından en doğruyu seçmeye çalışıyor. Bütün şıkları atıyor. Hayat bu değil. Onun için başka bir okul mümkün diyorum. Başka bir okul yaratılabilir. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak yeni okullar kurabilir insanlar. Bu okullarda gerçekten en başından insan haklarına saygılı, ezbere dayanmayan, araştıran, yargılayan, yaparak yaşayarak eğitim olabilir.
Okur oranı az olan ülkemizde yazarlık yapmak nasıl bir duygu?

– Hadi şöyle diyelim iyilik yap, denize at. Balık bilmezse Halik bilsin derler. Ben sütun yazmayı bir hizmet olarak görüyorum. Karşılıksız hizmet. Bir kişi dahi etkilenmiş olsa, bir kişiyi dahi dönüştürebiliyorsam ne mutlu.
Bunun dönütünü zaman zaman sokakta gezerken alıyorum. Gerek atanmışlardan, gerek seçilmişlerden, gerekse beni tanıyan insanlardan bunun dönütünü alıyorum.
Bugünkü gazete yazarları hakkında neler düşünüyorsunuz?

– Kimse kimseyi beğenmez. Bütün mesleklerde vardır bu. Bu benim mesleğim değil aslında, meslek gibi de algılamıyorum. Bir basın kartım yok örneğin. Gazeteci cemiyetlerine üye değilim. Teklifler geldi, ama ben öyle görmek istemiyorum. Öğretmen olarak görmek istiyorum kendimi. Yani toplumsal öğretmen. Kendimi o tarafa geçirdiğim zaman farklı bir şey olacakmış gibi gazeteci sıfatı bir türlü almak istemiyorum. Onun için öğretmenliği özellikle bildiriyorum. Hani bir mühendis, bir avukat, bir doktor, bir eczacı nasıl sıfatını söylüyor, kullanıyorsa ben de bir eğitimci olarak öğretmen sıfatımın devam ettiğini göstermek istiyorum. Sıfatım devam ediyor. Gazetecilik olduğu zaman, o ilişkilere bulaştığım zaman bir patron ilişkisi olursa, patronların hoşuna gitmeyecek diye yazı yazamazsam bu benim zoruma gider. Özgür olmak istiyorum. Şu anda yazdığım gazete ikinci yerel gazetem, ama lise yıllarımı da sayarsak üç oluyor. Ama buna ikinci yerel gazetem diyelim. Yazdığım yazıların konularına karışılmamak koşuluyla yazıyorum. Müdahale edilmeyecek.
Gazete yazarlığı haricinde başka şeyler de yazıyor musunuz? Örneğin şiir?

– Yok yazmıyorum, ama şiir denemeleri yaptım. Hoşuma gitmedi. Şiir çok güzel bir şey. Çok önemli bir şey. Herkes yazamaz. O küçük satırlarda çok büyük anlamlar ifade ediyor. Dolayısıyla çok çabuk vazgeçtim, yazmıyorum.
**************
Çanakkale çimentomuzdur
18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitlerini Anma Günü dolayısı ile, Mustafa Kemal Atatürk’ün silah arkadaşı Zonguldaklı Hüseyin Kaçmaz’ın oğlu Turgut Kaçmaz’ın konuşmacı ve tanıtıcı olarak katıldığı “Çanakkale, Atatürk ve Babam” konulu konferans ve fotoğraf sergisi vardı 9 Mart günü Kırşehir Kültür Merkezi’nde. Belediye Başkanlığı tarafından yapılan davete icaben katıldım sergiye. Günün anlamına uygun, sunulan düğ aşınıda tattım. Yaşar Bahçeci’ye teşekkürler. 9-12 Mart tarihleri arasındaki serginin tüm öğrencilerimizce ziyaretinde çok yarar var. Tüm öğrencilerimizi Çanakkale’ye götürme şansımız yok belki ama, tüm öğrencilerimizin bu sergiyi gezme şansı var. İl merkezindeki tüm okulların sergiyi izlemesi mümkün. Milli Eğitim Müdürlüğü bunun sağlanmasında görev alabilir pek ala. Haydi öğretmenler son iki gününüz… Özellikle sergide ilgimi, savaştan arta kalan mermi ve mühimmatlar çekti. Ben Çanakkale’yi gezdim gördüm ve unutamam. Ama tüm öğrenci ve öğretmenlerin bu şansı yok. Ayrıca, bir tabloda resimlenmiş, “Kuru fasulye sever misiniz?” konulu kısa bir öykünün manidarlığı tartışılmaz.
Çanakkale çimentomuzdur. Çanakkale’ye yurt savunması için gidenlere dil, din, ırk, mezhep farkı sorulmadı. O yıl bir çok üniversite ve lise mezun veremedi. Sen Ermenisin, Rumsun, Hristiyansın, Keldanisin, Arapsın ya da azınlıksın demediler. Eli silah tutan on binler Devlet-i Osmanlı’nın topraklarını canları pahasına savunmaya gittiler. Bu gün bizi klanlarımıza kadar ayrıştırmak isteyenlerin halen kabul ve idrak edemediği Çanakkale’dir.
Nasılki Tekel işçileri şanlı direnişlerini yaparken birbirlerinin diline, dinine, mezhebine bakmadan aylarca direndiler. Demekki yapay ayrılıkların da çaresi sınıfına sahip çıkmaktır. Sınıf mücadelesine inanmaktır. Sınıf mücadelesi aynı topraklarda ayrı gayrı bırakmaz zira. 12 Eylül’den beri acımasızca sınıf düşmanlığı yapanlara da duyrulur. Sınıfın argümanlarını halka anlatıp, sınıf düşmanlığı yapanlar ise iki kez vebal altındadırlar.

*****************
Çevre mi? O da ne?
Sürekli yazı verdiğim Arena gazetesi dahil en az iki üç yerel gazete de günlerce yayınlanan Türçep’in ilimizden de 26 Kasım’da, geçeceğini basın açıklaması yapacağını, maden yasasını protesto edeceğini kamuoyu duyarlılığı yaratacağını yazdı. Yürüyüş güzergahını belirtti. Maden yasasının sakatlığından söz etti TÜRÇEP.
TÜRÇEP ve İÇAÇEP’in bir birleşeni olan KIRÇED(Kırşehir Çevre Derneği) yapılacak yürüyüş ve basın açıklamasını günler öncesinden basında duyurdu. Tek tek TMMOB üyesi mühendis odalarına, KESK’e bağlı sendikalar, , Memur Bir Sen’e bağlı sendikalar, Türkiye Kamu-Sen’e bağlı sendikalar, Eğitim-İş’e, Türk-İş’e bağlı Petrol-İş ve Türkiye Haber-İş Sendikası’na, Esnaf ve Sanatkarlar Odası’na ve Derneğine, Sanayi ve Ticaret Odası Başkanlığı’na, Seyfe Koruma Derneği’ne, Ziraat Odası Başkanlığı’na, Çevre Müdürlüğü’ne ve bireylere ve de Valilik aracılığı ile Emniyet Teşkilatı’na(güvenlik açısından) çağrıda bulundu. KESK’e bağlı Eğitim Sen mazereti nedeniyle katılamayacağını belirtirken; diğer sendika, meslek örgütü ve odalardan ses çıkmadı.
Basın açıklamamıza yürüyüş kolunda bulunan illerin temsilcileri, Kırçed üyesi beş üye ve şu anda hak alma mücadelesi veren, Telekomlu Türkiye Haber İş üyesi çalışanlar katıldı.(bir zamanlar Petrol İş üyeleri de dayanışma adına destek eylemlerine katılırlardı) Bir gazete ve bir de televizyon basın açıklamamızı izledi. Birde eylemden günler öncesi haberdar edilen Emniyet Teşkilatı bünyesinden (üniformalı yoksul kamu çalışanları görev icabı) izlediler. Hatta bu yazıların sahibine hocam nümayişleri kaçırmaz serzenişlerinde bulundular ve dahi Telekom işçilerinin açıklamayı desteklemesine hayret ettiler.
Hikayede ki aktarıldığı şekliyle ‘halına ne deyim, yüzüne ne deyim.’ Ülke layık olduğu şekilde yönetiliyor. İsteyen baksın kitaptaki yerine. Özelleştirmeci yamyamlar ülkeyi istedikleri gibi yönetebilirler. Sadece ateş düştüğü yeri yakıyor zira. Biz çocuklarımıza böyle bir talan edilmiş ülke bırakacağız. Bunda herkesin sorumluluğu var. Kimse sonradan ahkam kesmesin, maval okumasın. Yağmacı, linççi bir toplumdan çok şey beklemek akıllara ziyan zira.
Bu arada kapısının önüne kadar doğal gaz döşenmiş Petlas’ın bacasından tüten kara isler fabrika artığı lastiklerin yakılmasından başka bir şey değildi ellaham. 25.11.07 Pazar günü saat 16.00 sularında gözlerimle gördüğüm dumanların başka bir açıklaması var mıdır? Acaba kaç tane (Emniyet Teşkilatı) çalışanı üniformalı yoksul kamu çalışanı arkadaşım bu çevre katliamını tespit edip, suç duyurusunda bulunacaklar ilgili mercilere merak ederim…
İşiniz zor çevre birleşeni dernekler. Yolunuz açık olsun, kolay gelsin. Siz yapmanız gereken uyarı ve kamuoyu oluşturma çalışmasını yaptınız, yapıyorsunuz, yapacaksınız. Kıssadan hisse çıkaramayacak kadar, beyinler dumura uğradıysa yapacak bir şey yok…
Bu ‘maden yasası’na’ karşı yürüyüş ve basın açıklamasını iyice bir görmediğinize, yemin eder misiniz?…, derim ilgilenemeyecek kadar meşgul olanlara.
El cevabınızı, bekleriz. Acep, Nedir? sahiden çevre mi; o da nedir?



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .