TAŞKIN’IN ANILARI, HEPSİ DE GİTSELER, 1956’DA KIRŞEHİR

TAŞKIN’IN ANILARI, HEPSİ DE GİTSELER, 1956’DA KIRŞEHİR

01.02.2016

     Av. AHMET ŞÜKRÜ TAŞKIN’IN ANILARI (8) TÜRKİYE’Yİ HARBE SOKMAK İÇİN DOĞUDAN SALDIRAN RUSLAR’A SÜVARİ ALAYIMIZ GEREKEN DERSİ VERMİŞTİ  Yedek subay okulunda geceleri sık sık alârm çalardı. Artık alışmıştık bu borulara. Yine bir gece alârm çaldı. Silâhını alan fırladı dışarıya. Ama bu alârm alışılmışın üstünde bir alârmdı. Zira bütün subaylar tam tekmil başımızda idiler […]

 

 Dursun Yastıman

 Av. AHMET ŞÜKRÜ TAŞKIN’IN ANILARI (8)

TÜRKİYE’Yİ HARBE SOKMAK İÇİN

DOĞUDAN SALDIRAN RUSLAR’A SÜVARİ

ALAYIMIZ GEREKEN DERSİ VERMİŞTİ

 Yedek subay okulunda geceleri sık sık alârm çalardı. Artık alışmıştık bu borulara. Yine bir gece alârm çaldı. Silâhını alan fırladı dışarıya. Ama bu alârm alışılmışın üstünde bir alârmdı. Zira bütün subaylar tam tekmil başımızda idiler ve ekmek çantalarımızı, mataralarımızı kontrol ediyorlar, bütün teçhizatımızı kontrolden geçiriyorlardı. Tan yeri ağarmak üzereydi ki Harp Okulu sancağını çekip dışarıya çıktı. Ardından tank okulu da sancağı ile meydanda. Bizim sancak da göründü. O tarihte  Ankara’daki bütün birlikler Anıttepe’nin güneyi ile Harp Okulu arasındaki binalarda yığınak halinde idi. Biraz sonra sıra ile Harp Akademisi, arka taraftaki Kirazlıdere ile Balgat sırtları arasındaki süvari alayı ve topçu alayı da sancaklarını çekip istasyon yolunu tuttular. Biz bu harekâta bir mâna veremiyorduk. Normal bir alârm tatbikatı sanıyorduk. İstasyona vardığımızda güneş iyice yükselmişti. İstasyona doğu-batı istikametinde bütün hatları ile vagonlar dolmuş, etrafta kuş uçurtulmuyor, gazeteciler birliklere yaklaştırılmıyordu. Nihayet “Çök!” emri ile bulunduğumuz yere oturduk. Ama yine de her zamanki gibi bir tatbikat yapıyoruz, ne var ki bu günkü daha kapsamlı bir tatbikat sanıyorduk. Ve böylece üç-dört saat oturup sabah çorbasını orada yudumladıktan sonra kışlalarımıza dönme emri geldi. Ama yine de bizde bir tatbikat kanısı hâkimdi.

Ertesi günü gazeteleri okuyunca işin iç yüzünü anladık. Meğer bu bir tatbikat değil, bir doğu yolculuğu hazırlığı imiş. Çünkü o gece sırf bizi bir oldu bitti ile harbin kucağına itmek için oldukça büyük bir Rus birliğini doğu hududumuzdan içeriye daldırmışlar. Bunu haber alan İsmet Paşa tam kadrosuyla uçağa binip Kars’a uçmuş ve giderken de Garnizon Komutanı Orgeneral Hüseyin Hüsnü Kılkış Paşa’ya “Ankara’daki bütün birlikleri harekete hazır tut” emrini vermiş. Tabiî ki uçan kadronun içinde Kâzım Karabekir Paşa’nın olmaması düşünülemezdi. Zira Kâzım Paşa o havalinin halaskârı idi. Ve Nahcivan üzerinden bir süvari alayı daldırılarak topraklarımıza sızan Rus birliğine gereken ders verilmiş, böylece bu büyük tehlike sanki bir olağan hudut olayı imiş gibi kapatılmıştı.

 GÜRCÜ RUS LİDERİ STALİN

DOĞU İLLERİMİZİ İSTEDİ

Nihayet 1945 yılı… Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atılan atom bombası felâketi ile dünyanın batılı müttefiklere kayıtsız şartsız teslimi… Yalta Konferansı… Altı sene süren bir harbin hesaplaşması… Bunun hesabını Almanya verecek, Japonya verecekti. İyi de ya Türkiye ne olacaktı? Türkiye’nin kuzey komşusu Rusya ve onun lideri Gürcü asıllı Stalin uçsuz bucaksız bir ülkenin hâkim-i mutlakı durumuna gelmişti. Komşularına ve özellikle Türkiye’ye ne dese yaptırır sevdası içindeydi. O halde tam zamanıydı. Hemen şu Kars, Ardahan ve Artvin’in bir Rus kolonisi konumundaki Ermenistan’a teslim edilmesi istenmeliydi. Ve Dışişleri Bakanı ve Stalin’in sağ kolu Molotof’un imzasıyla Rusya Türkiye’ye nota verdi.

İsmet Paşa hemen yurt gezisine çıktı. Ve tabiî önce baba diyarı Malatya, ardından Adana… Ben İsmet Paşa’yı ilk kez Adana’da gördüm ve en uzun konuşmasını bir yedek teğmen olarak orada dinledim. “Gelsinler, teke tek de olsa onları yerden yere vuracak güçteyiz” diye haykırıyordu.

Meclis’te bir  gensoru… Bu rus notasına ne cevap verilecekti? Meclis Başkanı Kâzım Karabekir Paşa bütün rütbe ve nişanlarını taktığı büyük üniforması üzerinde olduğu halde başkanlık kürsüsündeydi.

Bunların hepsi iyi de aradan üç yıl geçtikten sonra hayata gözlerini yuman Kâzım Paşa’nın şu top arabası üzerindeki tabutuna neden ona lâyık bir bayrak örtülmemişti. Siyasetti bu… Bilmediğimiz bir durum mu vardı, örneğin İsmet Paşa ile aralarında bir kırgınlık mı bulunuyordu? Ama bu da olamazdı, çünkü Paşa’yı ebediyete uğurlayan kortejin en başında İsmet Paşa yürümüştü.

Tuhaf olmuştum. Ne olursa olsun Kâzım Karabekir Paşa’nın tabutuna o yırtık bayrak örtülmemeliydi. Bu kadar vefasızlık Türk’e ve Türklüğe yakışmazdı. Hırsımdan yerdeki kar yığınlarına vuruyordum, kulaklarım uğulduyordu.

KARABEKİR PAŞA’YA SARILAN

YIRTIK BAYRAĞIN SIRRI

Dairede masamın üzerine dirseklerimi dayayıp ağlamsı bir halde bulunuyor, çalışamıyordum. Cenaze merasiminde gördüklerimi rastgele arkadaşlara anlatıyor, onların anlattıklarıma ilgisiz kalmalarına kızıyordum. Kafamı iyiden iyiye bu yırtık bayrağa takmıştım. Tarihî kişilere karşı beslediğim hayranlık ve saygı duygularının hepsi kafamın içinde cirit oynuyordu sanki. Ara sıra “Bana ne de kendimi bu kadar hırpalıyorum. Senin şu toplum içinde belki bir tahta kurusu kadar bile yerin yok” diyesim geliyor, ama vesvese beni terketmiyordu ki…

Yalnız olduğum için canım yemek falan istemedi ve yattım. Karmakarışık rüyalar, sağa sola dönmeler…

Çoğu kez gündüzleri karşılaştığım olayları yatınca unutur, sabahları hiç olmamış gibi uyanırdım. Ama o gün bu bayrak simgesi benden önce uyandı, gözlerim doldu yine. Bir türlü hazmedemiyordum. “Yazıklar olsun böyle bir bayrağı Karabekir Paşa’nın üzerine atana!” diye haykırasım geliyordu.

Sabah dairede herkes bana bir tuhaf bakıyordu. Gözlerim kanlanmış, rengim sararmış. Bekir Cankat adındaki arkadaş sordu: “Neyin var Şükrü Bey?” “Bir şeyim yok, ama şu dün anlattığım bayrak meselesi beni çok üzdü. Ne bir şey yedim, ne de doğru dürüst uyuyabildim” deyince bir kahkaha attı. “Sen boş yere kendini perişan etmişin. O bayrak ne imiş biliyor musun? Rahmetlinin Kars’ı Ermeniler’den kurtardığında kendi eli ile Kars Kalesi’ne çektiği bayrakmış. Vasiyeti üzerine saklanmış ve tabutu üzerine örtülmüş” deyince nasıl rahatladığımı anlatmaya kelime bulamıyorum. Bayraktaki yırtık ve delikler de Ermeni kurşunlarının açtığı delik ve yırtıklarmış.

_______________________________

HEPSİ DE GİTSELER KEŞKE…

Türk olmayanlar gitse keşke diyorum kendi kendime…

Önce Ermeniler beğenmiyorlarsa terketsinler; ama Balyan Ailesi’ni ve yaptıkları Çırağan Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, Kuleli Askerî Mektebi, Selimiye Kışlası, Gümüşsuyu Askerî Hastanesi, Malta Köşkü ve Bezmiâlem Valide Sultan Camii, Ortaköy Camii, Hamidiye Camii, Pertevniyal Valide Sultan Camii ve daha nice dünyanın hayranlıkla izlediği mimarîlerini de alsınlar giderken…

Ve Ermeniler giderken kesinlikle Adile Naşit’i götürsünler istiyorum. Onno Tunç’u, usta Ara Güler’i, Ayhan Işık’ı da alsınlar. Cem Karaca da şarkılarını alıp gitmeli ki tam olsun. BİZ’den başkası kalmasın. Tiyatronun kurucusu Agop Vartiyan’ı (Güllü Agop) ve ilk opera topluluğunu kuran, ilk operetimiz Dikran Çuhacıyan’ı vs vs vs unutmasınlar. Ermeniler hepsini alıp gitseler keşke diyorum.

Bizim bir tanemiz dünyaya bedeldir. Sadece BİZ’ler kalalım.

Rumlar da gitsin istiyorum. Giderken mutlaka o güzel cumbalı ahşap evleri, hayranlıkla izlediğimiz, hiçbirimizin estetikten anlayabilip köyümüzde falan yapmayı bile denemediği, şehirlilerin ise “Ah bir tane satın alabilsek” diye hayal ettiği Rum taş evlerini ve Arnavut kaldırımlarını da götürsünler istiyorum.

Koca Mimar Sinan’ı… Ve Selanik türküsünü, o güzel Rum meyhanelerini ve hep içtiğimiz rakıyı da alıp gitmeliler.

Kim neyi varsa alsın da gitsin.

Kürtler Yaşar Kemal’i, Ahmed Arif’i, İsmet İnönü’yü, Bülent Ecevit’i, halayları, halk oyunlarını, ağıtlarını, şarkılarını… Deniz Gezmiş’i, Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı, Erol Taş’ı ve Teoman’ı… Ne bileyim işte, bütün profesörlerini, öğretmenlerini, kara cahilini vs alıp da gitmeli.  Araplar Battal Gazi’yi, kebaplarını ve tavlalarını…

Bulgarlar şarkılarını, türkülerini, “Ayletme beni”yi, “Arda boyları”nı, damat halayını, şarkıcı Ciguli’yi ve akıtmalarını, börek çöreklerini, tatlı bozalarını… Taklitleri yapılan komik aksanlarını, Naim Süleymanoğlu’nu ve Sabahattin Ali’yi… alıp da gitmeli.

Çerkesler de terketmeli burayı… Ama terkederken Yeşilçam’dan Türkan Şoray’ı, Türk edebiyatının içinden ise Ömer Seyfettin’i çekip alsınlar istiyorum. Nâzım Hikmet Ran ve isterlerse Çerkes Etem’i de götürsünler giderken…

Lâzlar fıkralarını, takalarını, horonu, hamsiyi, muhlamayı ve Topal Osman’ı, hattâ Kâzım Koyuncu’yu…

Süryanîler ise kaburga dolmalarını, içli köftelerini, şaraplarını, Coşkun Sabah’ı ve Anılar şarkısını da alabilmeli giderken meselâ…

Romanlar, çingeneler toplasın sazlarını, çadırlarını; Neşet Ertaş’ı ve türkülerini de götürsünler istiyorum giderken.

Aynı ırkımız, dilimiz ve dinimizle bir tek BİZ kalalım istiyorum.

Sonra birbirimize bakalım uzuuun uzun…

Ve soralım istiyorum…

“BİZ kimiz?” diye.

———————————–

ZAMAN TÜNELİ

60 YIL ÖNCE KIRŞEHİR

Hazırlayan: DURSUN YASTIMAN

Kaynak: KIRŞEHİR SESİ Gazetesi 

Bu köşede aktarılan haber, yazı ve ilânlar yazım   kurallarına göre düzeltilerek ve üslûbuna dokunulmadan yayına hazırlanmaktadır.     

 ——————————————–

Su ve elektriğe zam 

Geçen sayılarımızda müstakil Belediye’nin yeni icraatlarını (?) okuyucularımıza bildirmiştik. Haber aldığımıza göre yeni icraat cümlesinden olarak Belediye Meclisince suyun metreküpünün 25 kuruştan 30 kuruşa, elektriğin kilovatının 42 kuruştan 45 kuruşa çıkarılmasına karar verilmiştir.

İlâçlama ve sair hiçbir muameleye ihtiyaç olmadan Ökse suyundan alınan içme suyunun 30 kuruşa yükseltilmesi halk tarafından iyi karşılanmamıştır. Elektrik fiatının indirileceği yerde yükseltilmesi sebebiyle evlerine elektrik almak isteyen birçok şahıs elektrik almaktan vazgeçmişlerdir.

Ağaçlandırma faaliyeti

Belediyece Ankara şosası ve çarşı dahilindeki yolların ağaçlandırılması için faaliyete geçilmiştir.

Geçen sene dikilen ağaçlardan birçoğu muhafaza edilememesi sebebiyle kurumuş olduğundan emek ve masrafın boşa gitmemesi ve bilhassa şehrimizin Ankara’dan giriş yolu olan Ankara şosasının iki taraflı olarak bir an önce ağaçlandırılması için dikilen ağaçların iyi bir şekilde muhafaza edilmesini temenni ederiz.

Kaman ve Hacıbektaş’ta çift  hâkimli mahkeme kuruluyor

Dâvaların artması sebebiyle vatandaşların işlerinin bir an önce görülmesi ve dâvaların sür’atle intaç edilmesini temin etmek maksadıyla Adliye Vekâletince Kaman ve Hacıbektaş kazalarında tek hâkimli asliye mahkemelerinin çift hâkimli asliye mahkemeleri haline getirilmesine karar verilerek gerekli hazırlıklara başlanmıştır. Hazırlıklar ikmal edildikten sonra bu kazalarda hukuk ve ceza mahkemeleri müstakilen faaliyete başlayacaktır.

Adliye Vekâleti’nin bu müsbet ve yerinde kararı her iki kaza halkınca memnuniyetle karşılanmıştır.   

Emniyet Âmiri emekliye sevkedildi

Şehrimiz Emniyet Âmiri Rifat Erdem kanunî müddetini doldurduğundan emekliye sevkedilmiştir.

Yakında şehrimizden ayrılacak olan sayın Rifat Erdem’e hayırlı yolculuklar dileriz.

Teşekkür

Sahip olduğu medarı iftihar yüksek şahsiyeti, ilmî bilgi ve kudreti ile hastalığıma koyduğu teşhis ve ihtimamla yaptığı tedavi neticesinde beni salâha kavuşturan Kırşehir Devlet Hastahanesi Baştabibi Dahiliye Mütehassısı Sayın NACİ DEMİRCİOĞLU‘na sonsuz minnet ve şükranlarımı sunar, ziyaretimde bulunmak zahmetine katlanan kıymetli meslektaşlarımla arkadaşlarıma ayrı ayrı teşekkür ederim.

Ağır Ceza Mahkemesi Aza Muavini

TAHSİN BAÇÇIOĞLU

 

TARİHTE KIRŞEHRİ-GÜLŞEHRİ

Yazan: CEVAT HAKKI TARIM

Bedeli: 250 Kuruş

Satış Yeri: Gazete Bayii

Bay ALİ BAYTOK – KIRŞEHİR

 ———————————————

Tarihe düşecek açıklayıcı notlar

* Daha önceki notlarımda da belirttiğim gibi liseden fizik öğretmenimiz ve aynı zamanda avukat olan Fazıl Yalçın 1956 yılında müstakil (bağımsız) olarak Kırşehir Belediye Başkanı seçilmişti. Fazıl Yalçın 1957 seçimlerinde Cumhuriyetçi Millet Partisi’nden Osman Bölükbaşı (Genel Başkan), Hayri Çopuroğlu ve Osman Canatan’la birlikte milletvekili olmuş, daha sonra parti değiştirerek Cumhuriyet Halk Partisi’ne geçmişti. Fazıl Yalçın’ın milletvekili olmasından sonra yenilenen seçimde halkın “Hacezin Vehbi” lâkabıyla bildiği Vehbi Demir Cumhuriyetçi Millet Partisi’nden Belediye Başkanı olmuştu. Müteahhitlik yapan Vehbi Demir Yenice Mahalle’de yaptırdığı kendi adını taşıyan apartmanla ünlü olmuştu. Vehbi Demir 27 Mayıs 1960 ihtilâline kadar bu görevde kalmış, Menderes Kırşehir’e son gelişinde halkı cipin üzerinde selâmlarken yanında yer almış, Menderes’in de yargılandığı Yassıada Mahkemesi’nde tanık olarak dinlenmişti.

* O tarihlerde Kırşehir ilçe olduğundan Emniyet teşkilâtının başı Emniyet Âmiri idi.  D. Y.

(Köşemizdeki haber, yazı ve ilânlar 10-17 Mart 1956 tarihli gazetelerden alınmıştır.)

____________________________________________________________________

KIRŞEHİR SESİ / Haftalık Siyasî Gazete / Fiatı: 10 Kuruş / Sahibi: R. Esensoy / Yazı İşlerini İdare Eden: Avukat Vahit Esensoy / İdare Yeri: Atatürk Caddesi No. 68/2 – Kırşehir / Basıldığı Yer: Kırşehir Basımevi – Kırşehir / Abone Şartları: Seneliği 5 Lira – Altı Aylığı 250 Kuruş / İlân Tarifesi: Resmî ilânların santimi 3 liradır.

 

 



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .