TAŞKIN’IN ANILARI (3) ve BİR ULU ÇINAR DAHA: HASAN PULUR

TAŞKIN’IN ANILARI (3) ve BİR ULU ÇINAR DAHA: HASAN PULUR

07.12.2015

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ… Av. AHMET ŞÜKRÜ TAŞKIN’IN ANILARI (3) HARBE DAİR “Mecbur olmadıkça harp bir cinayettir.” – Atatürk Her insanın doğal olarak belleği olur. Daha beşikte iken bile birtakım sesler, kokular, duyumlar gibi dış etkenleri belleğinde toplar, zamanı gelince bunlardan kalanları bilinç üstüne çıkarıp değerlendirmesini yapar. Bu bir ruhsal olaydır. Ancak bu yetenek insanlardaki […]

dursunyasitman

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ…

Av. AHMET ŞÜKRÜ TAŞKIN’IN ANILARI (3)

HARBE DAİR
“Mecbur olmadıkça harp bir cinayettir.” – Atatürk

Her insanın doğal olarak belleği olur. Daha beşikte iken bile birtakım sesler, kokular, duyumlar gibi dış etkenleri belleğinde toplar, zamanı gelince bunlardan kalanları bilinç üstüne çıkarıp değerlendirmesini yapar. Bu bir ruhsal olaydır. Ancak bu yetenek insanlardaki belleğin az veya çok kuvvetli olmasına bağlıdır.
Ben öz annemi hiç bilmem. Üvey anne elinde büyüdüm. Üvey annem Karıncalı köyündendi. Onun annesi de Çadırlı Hacıyusuf köyündenmiş. Baba tarafı ise Hacıbektaş’ın Avuç köyünden gelme imiş. Onun için de bu aileye “Avuçlular” derlermiş.
Üvey annemin çocuğu olmadığı için beni beş-altı yaşıma kadar koynunda yatırırdı. Bana kendi yeteneğine ve bilgisine göre bir şeyler anlatırdı. Bunların hemen hemen çoğu büyüklerinden duyduklarının aktarılması idi.
Bir gece bana şöyle bir olay anlattı:
Kırşehrimiz ile Kaman topraklarını birbirinden ayıran ve Karıncalı, Karakurt ve Toklumen köylerini bağlayan, kuzey batıdan yükselen sıra dağların üstünde “Kurt Gediği” denen bir yer vardır. Bu gediğin eski adı “Kervankıran Gediği” imiş. Zira orası Kayseri, Kırşehir ve hattâ Aksaray yöresinden İstanbul’a giden kervanların geçit yolu imiş. Sonradan bir olay üzerine adı “Kurt Gediği” olarak değiştirilmiş. “Kervankıran” adı da kışın şiddetli soğuğunda oradan geçen kervanların bir haylisinin donarak ölmesinden gelirmiş.

“KERVANKIRAN GEDİĞİ” NASIL “KURT GEDİĞİ” OLDU?

Üvey annemin anlattığına bakılırsa halk arasında “93 Harbi” olarak söylenen 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’nin en şiddetli günlerinden bir gün yukarıda isimlerini belirttiğim köy halkları büyük bir kervan ile karşılaşmış. Ama bu kervan alışık oldukları her zamanki kervanlara hiç benzemiyormuş. İkiyüz kadar kurttan meydana gelen bir kurt sürüsü birerli kol halinde burunları yere kadar eğik ve hiç etrafa bile bakmadan “İstanbul Yolu” diye de bilinen yolu takip ederek o gedikten aşıp gitmişler de onun için bu gediğin adı “Kurt Gediği” olarak değiştirilmiş.
Ben üvey annemin bu anlattıklarına bir mâna verecek yaşta olmadığım için her zamanki gibi uykuya daldım, ama o günden sonra bunu belleğimden de çıkaramadım. “Nasıl olur? Kurtlar yaratılışları itibariyle çiftleşme zamanları dışında yalnız gezerler. Bunun aslı nedir? Bir köy halkı arasında abartılmış bir olayın hikâyesi midir?” diye düşünürdüm.
Ama bir olayla karşılaşınca zihnimi kurcalayan bu “acaba”lar perdesi biraz da olsa aralandı. Olay şudur:
14 Mayıs 1950 seçimlerinde büyük bir çoğunlukla ülke yönetimine gelen Demokrat Parti iktidarı dışa açılma ve memlekete döviz getirme çabasına düştü. Celâl Bayar daha Atatürk’ün sağlığında İktisat Vekilliği ve Başvekillik dönemlerinde iken bile aynı ekonomik çabayı sürdürmüş, fakat o günün teknolojisinin elverişsizliği yüzünden başarılı olamamış. Bunu yöre halkından 1956 yılındaki ikinci hamlede öğrenmiş oldum. Zira yöre halkı bağlar içine atılmış boş üzüm kasalarını göstererek “Beyler, bu heveskârlığın arkasından da yine bundan otuz sene evvelindeki fiyasko çıkmasından korkarız” diye bize kuşku ile baktılar.

MISIR ve ÜZÜMLERE DADANAN HAYVANLARI KAÇIRMANIN YOLU

Ben bunları yine şu zihnimi kurcalayan “Kurt Gediği” meselesine getirmek için bir girizgâh olarak anlatmak gereğini duyduğumdan açıkladım. 1956 yılında ben Et ve Balık Kurumu’nda sıradan bir memur iken Çankaya’dan inme bir emir ile kuruma kuruluş gayesi dışında olarak bir görev verildi. Temmuz ayının başları idi. “Ege yöresinden Avrupa’ya taze üzüm sevk edeceksiniz” denildi. Bu yeni görev üzerine kuruma bağlı bütün sektörler büyük bir telâş ve çaba içinde alelacele bir ekip oluşturdu. Bu ekibe Malzeme Müdürlüğü’nü temsilen de ben katıldım. İzmir, Manisa, Ödemiş havalisindeki bağlarda üzüm kestiriyor ve geceleri de oralarda kalıyorduk. Fakat anlayamadığım bir husus zihnimi kurcalıyordu. O da bağ ve bahçe sahiplerinin geceleri havaya gelişigüzel silâh sıkmaları idi. Merakımı gidermek için yaşlıca bir adama bunun sebebini sorduğumda şu cevabı aldım: “Bak bey” dedi, “Bu havalide Yunan harbinden önce ne bu kadar çakal ve ne de domuz vardı. 26 Ağustos taarruzu 30 Ağustos zaferi ile sonuçlanıp da kaçan birliklerin ateşle takip edilmesi sırasında tâ Polatlı-Haymana hattından tutun da Batı Anadolu’daki kurt, domuz, çakal gibi hayvanlar silâh sesinden ve kurşun yarasından korkarak bu yöreye akın ettiler. Şimdi onlardan sağ kalanlarla yavruları bile silâh sesinden kaçıyorlar da geceleyin mısır tarlalarımıza ve üzüm bağlarımıza zarar veriyorlar. İşte onları kaçırmak için geceleri silâh atıyoruz.”
Bu şahsın açıklığa kavuşturduğu merakım üzerine hâfızamda tuttuğundan hiç de haberim olmayan şu iki anı canlanıverdi:

KIRŞEHİRLİLERİN EN GÜZEL HASLETİ GARİP DOSTU OLMALARIDIR

1944 yılı güzünün bir gününde Kilis’teki 57. Alay’da yedek subay iken katıldığım bir atış talimi sırasında Alayca sıkılan silâh seslerinden ve etraflarına düşen mermilerin vızıltısından tedirgin olan bağlarda üzüme dadanmış tavşanların hoplaya zıplaya nasıl gruplar halinde birleşip topluca Ispanak Boğazı’na kaçıştıkları oldu.
1934’ten sonra Hitler ile Mussolini’nin sömürgecilik sevdasına düşerek harp hazırlığı yarışına girişmelerinden kaygıya düşen Atatürk’e etrafındakiler “Paşam, siz bunca yıllar içinde harplere katıldınız, zaferler kazandınız. Hitler ve Mussolini’nin bu tutum ve davranışlarından niçin bu kadar endişeleniyorsunuz?” diye sormuşlar da Atatürk’ün yanıtı şu olmuş: “Benim kaygım bunların ikisi de harbin ne demek olduğunu bilmemelerinden kaynaklanıyor, yoksa şahıslarından değil!”
Söz harpten açılmışken bir de tanık olduğum bir olayı anlatmadan geçemeyeceğim.
Bilindiği gibi Kırşehrimiz coğrafî açıdan Türkiyemizin tam ortasına düşer. Aynı zamanda etrafa, yani diğer komşu illere nazaran oldukça kapalı bir ildir. Hele şu son zamanlarda kara yolculuğunun yoğunlaşmasından önce tâbir caizse sanki inzivaya çekilmiş bir Orta Anadolu şehri görünümünde idi. Onun için de bir harp vukuunda en emin ve sakin bir yer olarak bilinir. Biz Türkler’in 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra da hiç düşman ayağının basmadığı yerdir.
Düşman mezâliminden ve katliâmından kaçan doğu ve batı göçmenleri onun için daima Kırşehrimizi tercih etmişlerdir. Üstelik biz Kırşehirliler pek garip dostu insanlarız. Örneğin bir garip ile yerlimiz döğüşse hepimiz garibe arka çıkarız. En azından “Bir gariple uğraşmaya utanmıyor musun?” diye yerliyi ayıplarız. Bu ne güzel bir haslettir. Başka yörelerin insanlarında bu davranışı pek görmedim desem yalan olmaz.

YETİM KIZ RAMAZAN GÜNÜ EŞEK ÜZERİNDE GELİN GİTTİ

İşte bu sebeple 93 Harbi’nden, Balkan Harbi’nden, Birinci Cihan Harbi ve onun ardından Yunan Harbi’nden Kırşehir’e pek çok göçmen akını olmuştur. Bu gelenlerin bir kısmına belirli yerler gösterilerek mahalleler kurulmuş, bir kısmı da aile olarak yerlilerin mahallelerine dağıtılmıştır. Kurulan mahallelerden Garipler ve Şarklılar mahalleleri hâlen varlıklarını korumaktadır.
Bu ailelerden bizim mahalleye gelen bir aile de evimize komşu idi. Bu ailenin üç kızı ile ben emsal bir oğulları vardı. Bir kış günü duyuldu ki bu ailenin erkeği ölmüş. Mahallede yas ilân edildi sanki. Bir dul kadın dört yetimi ile ortada kaldı. Evet, herkes elinden gelen yardımı yapmak istiyordu, ama kimsenin elinde avucunda da bir şey yoktu. Herkes kendi geçiminden âcizdi. Bu aile yazları şunun bunun tarlasında ekin yolar, bostan çapalar, kışları da yerli halktan şehire göçenlerin bağ evlerinde “ıstar” dediğimiz tezgâhta halı dokuyarak kıt kanaat geçinirlerdi. Zaten çocuklar küçük oldukları için yük daha çok anne ile büyükçe olan iki kızının üzerinde idi.
O sene Ramazan ayı güze rastlamıştı. Mahalle kadınları arasında sevinçli bir dedikodu yayıldı. Meğer bu ailenin büyük kızı sessiz sedasız askerden dönen işsiz güçsüz birine verilmiş. Ve bir gün evvel de bu zavallı kızı yeni damat kimse görmesin diye tam top patlayacağı ve herkesin Allah ne verdi ise hazırlanmış iftar sofrası başında iken bizim bahçenin alt tarafından geçen sokaktan bir eşek üzerinde gelin götürmüş. Bu havadisi birbirlerine anlatan kadınların çoğunun gözleri dolup göğüs geçirdiklerinin manzarasını hiç unutmam.

DUL KALAN YOKSUL ANNE “TEK OĞLUM ÖLSEYDİ DE İNEĞİM ÖLMESEYDİ!” DİYE DİZLERİNİ DÖVÜYORDU

Aynı sene Mart ayında yine bir üzüntülü haber kadınlar arasında yayıldı: “Muhacir komşunun başlık olarak aldıkları inek ölmüş!” Kadınlar havadisi birbirlerine dizlerini döverek haber veriyorlardı. Zavallılar hepten üzüntü içinde kaldılar “Az çok bir kaşık süt alıyorlardı” diye… Kadınlar toplanıp geçmiş olsun demek için bu garip ve yoksul komşunun oturduğu bağ evine akın ettiler. Üvey annemin eteğine yapışmış olarak ben de gittim. Zaten eteğini hiç bırakmazdım. Dul anne dizlerine vurarak bağrını yerlere sürüyordu. Ben emsali olan oğlunu göstererek de “Tek şu oğlum ölseydi de ineğim ölmeseydi” diye gözlerini bir yumup dört döküyordu. Gelen kadınlardan bazıları anneye hak veriyorlar, bazıları da “Tövbe di bacım… O nasıl lâf!” diye kadını ayıplıyorlardı.
Evet, inek ölmüştü. Nasıl ölmesin ki kuru saman bile yoktu. Güzden süpürüp eve yığdıkları yarısı çürümüş gazelle beslenen inek elbette ölecekti!
Belki bu anılarımı okuyup da “O günler geçmişte kaldı. Bu gün için olmaz artık” diyecek olanlara bundan birkaç yıl önce Güney Anadolu’ya akın eden Kuzey Irak halkı ile daha dün Sırp mezâliminden Türkiyemize sığınanların perişan hallerini hatırlatmak isterim.
Allah’a şükürler olsun ki bu günkü halimiz o günlerden çok daha iyi… Yine de derim ki: “Mecbur olmadıkça harp bir cinayettir.”

BASINIMIZDAN BİR ULU ÇINAR DAHA GÖÇTÜ: HASAN PULUR

Önce Çetin Altan, ardından Leylâ Umar, sağlık sorunu nedeniyle yazılarına ara vermek zorunda kalmasının üzerinden tam altı ay geçtikten sonra da Hasan Pulur… Evet, ulusal basında ilk gözağrım Milliyet arka arkaya üç emektarını daha kaybetti. Eski Milliyet’ten bir tek dış politika yazarı Sami Kohen kaldı.
15 ay yedek subaylık yaptığım İstanbul’da hafta sonları ve zaman zaman aldığım mazeret izinlerinde ikinci evim olmuştu Milliyet… Demokrat Parti iktidarının sallandığı aylardı ve Milliyet iktidara muhalif olmasına rağmen yine de sağduyulu davranmaya ve objektif gazetecilik yapmaya çalışıyordu. Kişileri zan altında bırakacak haberleri karşı tarafı da konuşturmadan asla yayınlamazdı.
Asker olmadan önce yürüttüğüm Milliyet’in Kırşehir muhabirliğiyle ulusal basına adım atmak benim için staj dönemi olmuştu. Kırşehir’den birçok ilginç haber Milliyet’in ilk sayfasında benim imzamla yayınlanmıştı “Dursun Yastıman Kırşehir’den Bildiriyor” diye… Haberlerimi postaneden yazdırabilmek için saatlerce telefon başında beklediğim çok günler olmuştu. Haberlerimi alan da Yusuf Başalan adında polis mesleğinden gelme bir meslektaşımdı ve Türkiye daktilografi şampiyonu olduğu için haberleri ânında daktiloya geçerek Sabahattin Usta’nın şefi bulunduğu alt kattaki mürettiphaneye gönderirdi. İstanbul’a gidip Milliyet’in Cağaloğlu, Mollafenari Sokak’ın sonundaki en üst katında AP (Associated Press) ajansının faaliyet gösterdiği ilk binasına uğradığımda yazı işlerindeki herkes beni tanıyor gibi gelirdi bana ve gururlanırdım, çünkü ilk sayfa haberlerim bayağı ses getirirdi. Hele Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin lideri “Anadolu Fırtınası” Osman Bölükbaşı ağırlıklı olarak verdiğim muhalif cephesinden siyasî haberler Demokrat Parti iktidarını rahatsız ederdi.

HASAN PULUR GAZETECİLİĞE POLİS MUHABİRLİĞİYLE BAŞLADI

Milliyet Abdi İpekçi’nin yönetiminde yenilenmiş şekliyle ilk çıktığı 1950’li yılların ortalarından Abdi İpekçi 1 Şubat 1979’da suikaste kurban gidinceye kadar altın yıllarını yaşadı. Tarafsız yayın politikası ve getirdiği kendine özgü yeniliklerle basınımızda çığır açtı. Ara sıra Hasan Pulur’u da aralarında gördüğüm yazı işleri kurulunca gazetenin nasıl büyük emeklerle hazırlandığı, tek sütun bir habere bile usta sekreterlerin başlık atarken nasıl titizlikle çalıştıkları hâlâ gözlerimin önünden gitmez. Yazı işlerinde Abdi İpekçi’nin en yakın çalışma arkadaşı Turhan Aytul’du. Çok faal olduğundan adı “Deli Turhan”a çıkmış olan mizanpaj ustası Turhan Aytul adımı Şemsi Yastıman’ın adıyla karıştırır ve bana bazen dalgınlıkla “Şemsi” diye hitap ederdi.
Yukarıda da sözü geçen, haberlerimi telefonla yazdırdığım polis kökenli Yusuf Başalan’dan başka polis haberlerini takip edip yazan bir de polis muhabiri vardı Milliyet’te: Hasan Pulur… Akşam gazetesinden gelmişti Milliyet’e… Henüz fıkra yazarlığına geçmemişti o yıllarda… Sonradan “Olaylar ve İnsanlar” köşesiyle tam kırksekiz yıl Milliyet okurlarının gönlünde taht kurdu. Milliyet’i Milliyet yapan yazarlar arasında yer aldı. Sütun arkadaşı Melih Aşık’ın dediği gibi gazeteciliği meslektaşları için ulaşılması gereken bir zirve, bir eşsiz örnekti. O bir deniz feneriydi. Halk gazeteciliğinde bir okuldu. Gazeteler uzun yıllar elit tabakaya hitap etmiş, halkı ıskalamıştı. Hasan Pulur gazete sütunlarına o ihmal edilen halkı, o halkın duygularını ve düşüncelerini taşımıştı. Halkın aynası olmuştu. Yazılarını halkın anlayacağı kelimelerle, seveceği üslûpla yazmıştı. İnsanı savunmuştu. Yozlaşan toplumda kaybolmaya yüz tutan erdemleri, insancıl duyguları anımsatmıştı. Konuları bir kuyumcu inceliğiyle işlediği köşesinde Kırşehir’den de birçok ilginç ve düşündürücü olayı, hikâyeyi, fıkrayı, şiiri okurlarına aktarmıştı. 1976 yılında yayınladığı ve ön sözünü Abdi İpekçi’nin yazdığı ilk “Olaylar ve İnsanlar” kitabı ile camdan yapılmış cetvel kullanarak özenle kestiğim yazılarından birçoğunu arşivimde saklarım.
Geçtiğimiz ayın son günlerinde kaybettiğimiz Hasan Pulur için yazılacak daha çok şeyler var elbette. Bu konuda daha etraflı bir yazı sütunumuzu taşacağı için şimdilik bu kadarla yetinirken basınımızın ulu çınarı Hasan Pulur’a sonsuz rahmet diliyor, hayatta kalan tek varlığı oğlu Bülent Pulur ile Milliyet ailesinin büyük acısını paylaşıyorum

 



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .