TAŞKIN’IN ANILARI (2) ve LEYLÂ UMAR’DAN GERİYE KALAN YAZILAR

TAŞKIN’IN ANILARI (2) ve LEYLÂ UMAR’DAN GERİYE KALAN YAZILAR

30.11.2015

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ… Av. AHMET ŞÜKRÜ TAŞKIN’IN ANILARI (2) Bu güne kadar bu başlık altında kim bilir ne kadar yazılar yazıldı, ne kadar sözler söylendi. Elbette ilk akla gelen ve bir ata sözü hâlini alan “Hayâli cihan değer” sözüdür. Bu sözün geçerliliği sadece gençler için olabilir. Zira geçmişte öyle anlar olur ki değil hayâl […]

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ…

Av. AHMET ŞÜKRÜ TAŞKIN’IN ANILARI (2)

Bu güne kadar bu başlık altında kim bilir ne kadar yazılar yazıldı, ne kadar sözler söylendi. Elbette ilk akla gelen ve bir ata sözü hâlini alan “Hayâli cihan değer” sözüdür. Bu sözün geçerliliği sadece gençler için olabilir. Zira geçmişte öyle anlar olur ki değil hayâl etmek, anımsanmak bile istenmez. Nitekim Mehmet Âkif Ersoy’a sormuşlar “Bir İstiklâl Marşı daha yazabilir misin?” diye de “Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı daha yazdırmasın” buyurmuş.
Efendim, her yıl Ramazan ayını ve bayram günlerini ihya etmek için bir dizi röportajlar yapılır ve bunlar gazetelerde, televizyon ve radyo kanallarında yayınlanır. Ancak bunların hemen hemen bir zamanların taşı toprağının altın olduğu söylenen İstanbul’un gün görmüş ailelerinden hayatta kalanların, ya da onların dedeleri ve ninelerini dinleyenlerin anlattıklarından oluşturulur. Aman efendim, ne çeşit yemekler, tatlılar yapılırmış, ne çeşit bayramlık giysiler hazırlanırmış, ne türlü eğlence yerleri kurulurmuş! Eh, böyle bayramların da hayâli cihan değmez mi hiç?
Ben küçüklüğümden beri hâfızamın çok kuvvetli oluşu ile tanınırım. Tahsil hayatımdaki başarılarımın da etkeni bu olsa gerek. Zira bütün olanaklardan yoksun olarak bu günkü duruma gelemezdim.
Onun için belki üç, ya da dört yaşlarımdan bu güne kadar unutamadığım olayları sırf şu “hayâli cihan değer” olan o canım İstanbul’un ağız sulandırıcı ve imrendirici tantanalı geçmişinde değil, bir de garip Anadolu’da yaşayın bakalım derim.

BU GÜNLERİ İLERİ GÖRÜŞLÜ ve OTORİTER İDARECİLERE BORÇLUYUZ

Ben 1921 doğumluyum. Yani Balkan harplerini, Birinci Cihan Harbi’ni, İstiklâl Harbimizi görmüş ve bu harplere bilfiil katılmış olanların anlattıklarını sıcağı sıcağına dinlemiş, o günlerin barut kokularını koklamış biriyim.
Hele İkinci Dünya Harbi’nin bütün zorlukları içinde gerek öğrenci olarak, gerek yedek subay olarak yaşamış ve yaşayanların içinde bulunmuşumdur.
Bunun içindir ki o tarihlerden bu günlere kadar unutamadığım olayları düşünülüp ibret alınır diye, ya da özellikle “Dünya benimle yaratıldı, benimle bitecektir” gibi bir düşünce içinde bulunan yeni nesillere bir öğüt olur düşüncesi ile bir dizi yazı yazmaya karar vermiş bulunmaktayım.
Yoksa hiç kimseyi eleştirmek niyetinde olmadığım gibi kendimi övmek, kimseyi kendime acındırmak niyetinde de değilim.
Eğer bu gün oldukça büyük bir refah ve bolluk içinde isek bunu o devirdeki yöneticilerin ileri görüşlülüğüne, âdil ve otoriter idarelerine borçlu olduğumuzu unutmamalıyız.
Türkler olarak bizi bütün dünya erkeği cesur, kadını vefakâr ve sâdık olarak tanır ve öyleyizdir. Bunu en iyi ifade edenlerin başında ünlü Fransız generali Napolyon gelir. Bu büyük asker ilk yenilgisini Akkâ Kalesi’nde Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu Cezzar (Arapça “insan kasabı” demek) Ahmet Paşa’dan alınca şöyle der: “Dünyada hiçbir milletin erkeği Türkler kadar cesur, hiçbir milletin kadını da Türk kadını kadar vefalı ve sâdık olamaz.” Ve yine aynı lider “Bana Türk’ün askerini verin, bütün dünyayı fethedeyim” der.
Bu hasletimizi özellikle bağımsızlık savaşımızda en iyi şekilde kanıtlamışızdır.

İSTANBUL’U BIRAKIN, BİRAZ DA ANADOLU’YA GELİN

Ne ise, biz yine İstanbul’da yapılan röportajlara dönersek derim ki: Bu anlatılanlar az bile gelir. Zira orası İstanbul… O İstanbul ki ora nüfusuna kayıtlı olanlar askere alınmazlardı. O İstanbul ki üç kıt’adaki gelirin payitaht payı oraya akardı. Ve o İstanbul ki bütün dünyanın transit merkezi idi. Tarihî “İpek Yolu” oradan geçerdi. Padişahlar, sadrazamlar, vezirler, paşaların yanı sıra Anadolu’yu kasıp kavuran mütegallibeler, yani devlet dairelerinde âmir ve memurları elde ederek zengin olanlar orada otururlardı. Bu saltanat onlara az bile gelirdi. Hele bir de Anadolu’ya gel. Orada ömrünün en az dörtte birini cepheden cepheye koşarak geçiren, adı “Gazi”, kendisi perişan erkekler görürsün. Orada 25-30 dönümlük tarlasını sürmek için karasaban boyunduruğunun bir yanına kocası askere gitmiş gelinini, öbür yanına da beli yaralı eşeğini, ya da ineğini koşan, daha 35 yaşında iken beli bükülmüş, kamburu çıkmış asker analarını görürsün. Geceleyin eğer bir evin duvar dibinden geçersen inilti halinde şu dörtlüğü söyleyenleri duyarsın:

Kalkın yavrularım, yatalım
Aşı uykuya katalım
Bir delik sahanımız kaldı
Onu da sabahleyin satalım

ORTA HALLİLER KIŞI “AHIR SEKİSİ”NDE GEÇİRİRLERDİ

O devirlerde kışlar pek uzun ve soğuk geçerdi. Kar çok yağardı. Tam anlamı ile bir bozkır iklimi yaşanırdı. Kömürün adı bile bilinmezdi. Daha çok tezek ve kığ (küçük baş hayvanların dışkısı) yakılırdı.
Zenginler yazdan özellikle odunlarını ve Çiçekdağı tarafından arabalar ve hayvanlarla getirilen meşe kömürü yakarlardı. Yaz yaklaşınca şehir evlerinden bağ evlerine göçerlerdi. Bağ ve bahçelerindeki mahsullerini güz aylarına kadar toparlayıp şehir evlerine taşırlardı. Bunlar daha çok ağa takımı idiler. Orta halliler ise kışları ahır sekilerinde geçirirlerdi.
Ahır sekilerini bilenler pek kalmadı. Onun için biraz bu sözcüğü açıklamak istiyorum. Her ailenin oturduğu yer ev halkının azlığına, çokluğuna ve hayvan sayısına göre değişik büyüklüklerde olurdu. Ortalama olarak onbeş metre uzunluğunda, sekiz metre genişliğinde, dikdörtgen şeklinde bir oda düşünün. Bunun yarısı diğer yarısından 70-80 santim yükseklikte olurdu. Bu yüksek kısım “seki” diye tâbir edilirdi. Burası ev halkına aitti. Daha çok güneye bakan bir-iki penceresi bulunurdu. O devirde pencere sözcüğü bilinmezdi de pencereye “muşamak” denirdi. Bu muşamaklar daha çok 70×100 santim boyutundaki muşamak kâğıtlarıyla kaplanır, saydamlaşıp ışığı geçirmesi için de zeyrekten elde edilen bezir yağıyla yağlanırdı.

ODANIN ÇUKUR YERİ ISINMAK İÇİN AHIR OLARAK KULLANILIRDI

Bu dirlik her aileye nasip olmayacak bir dirlikti. Onun için kız sahipleri kızlarını daha çok bu evlerde oturanlara vermeye çalışırlardı. Odanın çukur tarafı ahır olarak kullanılırdı kışın hayvanlar ve insanlar birbirlerinin ısılarından yararlansınlar diye.
Güz gelince ev kadınları kış hazırlığı olarak oturulacak kısımdaki fare deliklerini falan çamurla kapatırlar, çamur iyice kuruduktan sonra üzerine ot, yoksa gazel denilen kuru ağaç yaprakları sererler, onun üzerine de pala, kilim gibi yaygılarını serip minder ve yastıklarla döşerlerdi. Bu yaygıların altına serilmesi gereken ot ve gazel yerine hasır bulunursa bu lüks sayılırdı. Ama en iyilerinden biri de zeyrek sapları idi. Çünkü bu saplar kış boyunca hiç ezilip tozlaşmazdı. Ne mutlu böyle bir düzeni tutabilene… Onun için de böyle bir düzene her nasılsa sahip olup da biraz övünüp caka satanlara yazın bağa, kışın şehre göçen ağa takımları biraz da kıskanarak “Şuna bak, oturduğu ahır sekisi, çığırdığı İstanbul türküsü” derlerdi.
Evet, şimdi o bayram günlerini, ya da Ramazan aylarını İstanbul’daki zengin kalıntıları ile yaptıkları röportajlarla süslemeye çalışan medyacılara sesleniyorum: Lütfen zahmet buyurup da bunları yazın. O zaman daha benim de bilemediğim nice perişanlıkların öyküsünü bulursunuz. Ve o zaman bu vatanın bir harp alanı olmaması için, bir kuru hırs uğruna vatan evlâtlarını daha hayatlarının baharında kara toprağa teslim etmemek için uykularını feda eden Atatürk’leri, İsmet İnönü’leri rahmetle anmamıza vesile olun.

LEYLÂ UMAR’DAN “GERİYE YAZILAR KALDI”…

Leylâ Umar’ı tanımayanlar Şevket Güner’in geçen yazısından az-çok öğrenmişlerdir kim olduğunu. Geçen yazımda ben yazacaktım Leylâ Umar’ı; iyi ki yazmamışım, Şevket birlikte yaşadığı bir anısına dayanarak benden önce anlatmış onu. Aynı gün Leylâ Umar için yazılmış iki yazıyı birden okumak da sıkıcı olabilirdi. Yine de Leylâ Umar’ı kısaca tanıtayım.
Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Leylâ Umar ilk kadın gazetecilerimizdendi. Fidel Castro, Nelson Mandela, Patrik Bartholomeos gibi dünyaca ünlü isimlerle yakın dostluklar kurarak onların iç dünyalarını okurlarına yansıtmıştı. Haber ve röportajları sayesinde yurt dışında da ün kazanmıştı. Asıl adı Refika Leylâ idi. 1928 yılında Ankara’da doğmuştu. Babası Selanik kökenli İhsan Bey, annesi Ayşe Mihriban Alam’dı. Kudüs’ün son mutasarrıfı Mithat Alam’ın torunuydu.
Ailesi önce Samsun, ardından Zonguldak, daha sonra İstanbul’a taşındı. İlkokuldan önceki yılları Zonguldak’ta geçti. İstanbul Nişantaşı Nilüfer Hatun İlkokulu’ndan sonra devam ettiği Üsküdar’daki Amerikan Kız Koleji’nde yedi yıl yatılı okudu.
Gençliğinde 1950’den 1955’e kadar Amerikan Konsolosluğu’nda görevli Amerikalılar’a beş yıl Türkçe dersi verdi. İlk eşinden boşandığı zaman iş arıyordu. 1955 yılında “İngilizce bilen muhabir aranıyor” ilânıyla başvurarak işe başladığı Milliyet gazetesinde uzun yıllar tek kadın gazeteci olarak çalıştı ve “Cemiyet Haberleri” köşesini hazırladı. Bu arada Şevket Rado’nun Hayat, Metin Toker’in ünlü Akis, Yusuf Ziya Ortaç’ın Akbaba dergilerinde de yazılar yazdı. Bâbıâli’de iyi para kazananlardan biri oldu. Daha sonra Londra’da BBC’de çalışmaya başladı. Londra ve Amerika’da yaşadı. Milliyet ile de bağını kesmedi. 1977’de Türkiye’ye döndü. Aynı yıl ikinci eşi Refik Erduran’dan ayrıldı ve 22 yıl çalıştığı Milliyet’ten emekli oldu. Bağımsız gazetecilik yapmaya başladı.
Haberleri GAMMA ve SIPA ajansları sayesinde dünyanın 42 ülkesinde yayınlandı. Dünyaca tanınmış liderlerle röportaj yaptı. Bunlardan bazıları Fidel Castro, İdi Amin, Nelson Mandela, Carlos Menem, Yaser Arafat, Raissa Gorbaçov, Felipe Gonzales gibi siyasîlerdi. Söyleşi yaptığı diğer kişiler arasında Julio Iglesias, Kirk Douglas, Diana Ross ve Lisa Minelli vardı. Son günlerine yaklaşırken bütün mal varlığını sokak çocuklarına bağışlamıştı.

NECİP FÂZIL ZONGULDAK’TA ATTAN DÜŞÜP YARALANDI

Ulusal çapta gazeteciliğe ilk adım attığım Milliyet gazetesinde geçen yıl yitirdiğimiz Vasfiye Özkoçak’tan sonra tanıdığım ilk kadın gazetecilerimizden Leylâ Umar’ın aramızdan ayrıldığını öğrenir öğrenmez “Geriye Yazılar Kaldı” adlı anı kitabını kütüphanemdeki binlerce kitabımın arasından bulup defalarca karıştırdım. On yıl önce Mart 2015’te Epsilon Yayıncılık’ın yayınladığı kitabın son 16 sayfasında Leylâ Umar’ın fotoğraf albümünden seçmelere yer verilmişti. Ahmet Şükrü Taşkın’ın anılarının arkasına Leylâ Umar’ın yazdıklarını eklemek yakışık alır mı bilmem. Ama Umar’ın anılarından öğreneceğimiz herkesi ilgilendirecek o kadar acı-tatlı şeyler var ki bunlardan birkaçını sizlerle paylaşmaktan geçemedim. Gelecek yazılarıma anılarından bir demet daha sıkıştırabilirim belki…
1933 yılında beş yaşında olan Leylâ Umar “Büyük Doğu” ekolünün kurucusu ünlü şair Necip Fâzıl Kısakürek’in Zonguldak’ta atan düşerek yaralanmasına tanık olmuş ve bugün kimsenin bilmediği bu olayı kitabında şöyle anlatmıştı:
“Hafta sonu pikniklerimize ara sıra ince bıyıklı, yüzündeki garip tiklerini hatırladığım bir adam da katılırdı. Bir gün at yarışlarının düzenleneceği haberi geldi. Zonguldak’a indik. Herkes heyecanla yarışı bekliyordu. Düdükler çaldı, birkaç at koşmaya başladı. Kaç dakikanın geçtiğini hatırlamıyorum, ama birdenbire yarışmanın birincisi olacağını söyleyen o ince bıyıklı adam atın üzerinden takla ata ata önümüze tepe üstü düştü. Herkes yerinden fırlayıp ona doğru koşmaya başladı. ‘Ah Necip Fâzıl ah, öldü galiba!’ diye bağrışıyorlardı. Bir sedye getirildi; adamcağız başından kanlar akarak oradan hastaneye götürüldü. Necip Fâzıl’ın sağlığı günlerce Zonguldak’ın baş konusu olmuştu.
“Çok sonraki yıllarda Necip Fâzıl Kısakürek’i bazı davetlerde gördüm. Yanına gidip bir ‘Geçmiş olsun’ demeyi içimden geçirdim, ama gergin yüzünden ürktüğüm için vazgeçtim.”

MISSOURI BÜYÜKELÇİMİZİN CENAZESİYLE BOĞAZ’A DEMİR ATTI

“Yatılı okul hayatımdan hatırladığım en ilginç olaylardan biri 1946’da Missouri Savaş Gemisi’nin Boğaz’da demirlediği andı. Birbirimizin üstüne çıkıp bu koca gemiyi seyrederken kırdığımız camların parasını sonra ailelerimize ödettiler. Missouri zırhlısı Ahmet Ertegün’ün babası Washington büyükelçimiz Münir Ertegün’ün cenazesini taşıyordu. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Truman’ın bu jestini Türkiye’ye dostluk simgesi olarak gösteren gazeteler yıllar sonra tam tersini yazacaktı. Üstelik gençlerin Amerikan bahriyelilerini denize atarken fotoğraflarını baş sayfalara basarak…
“İki gün sonra okulun tüm yatılı öğrencilerinin gemiyi ziyaret edeceği bildirilince nedense hepimiz çok sevindik. Bize gemiyi gezdiren genç subay ayrılırken okulumuzun adıyla ismimi sormayı ihmal etmedi. Ertesi gün gölgesinden korktuğumuz Müdür Miss Martin beni odasına çağırttı. Yanında o genç deniz subayı duruyordu; bir elinde gül demeti, diğerinde çikolata ve o zaman Türkiye’de bulunamayan kocaman bir Amerikan çiklet kutusu vardı. Miss Martin’in ince dudakları çizgi halini almıştı. Öfkeyle niçin adresimi ve adımı verdiğimi sorduktan sonra yanıtımı beklemeden adamı kovmaktan beter etti. Bana da hışımla baktıktan sonra ‘Her halde bu hediyeleri sana vereceğimi düşünmüyorsun, değil mi?’ dedi. Yalvaran bir sesle ‘Bari çikletlerin bir kısmını verin’ dediğimde yılan gibi gözleri daha da kısıldı, ‘Çık dışarı!’ dedi.
“Sınıfa döndüğüm zaman heyecanla beni bekleyen kızlara olanları anlatınca ‘Bari güllerle çikletleri verseydi kız kurusu!’ diye isyan ettiler.
“Hiç evlenmemiş bu misyonerlerden çektiklerimizi düşündükçe hâlâ tüylerim ürperir.”

REFİK KAYIKTA İTİRAF ETTİ: “NÂZIM’I BEN KAÇIRDIM”

“Refik (Erduran) ile romantik ilişkimizin birinci ayıydı. Bir gün moda koyundaki kiralık kayıklardan birinde beni gezdiriyordu. Birden pat diye kürekleri bıraktı. ‘Sana ileride gazetecilik yaşamında en önemli röportajı sağlayacak bir olay anlatacağım. Ama dinledikten sonra hiç kimseye bundan bahsetmeyeceğine söz verir misin?’ dedi. Tabiî ki, sözümde duracağımı biliyordu. Bir solukta ‘Nâzım’ı yurt dışına ben kaçırdım’ dedi. Göğsüme yumruk yediğimi sandım.
“Robert Kolej’in parlak, uçarı öğrencisinde burnunu kırmasına neden olan, boks dahil her türlü spor deneyen bu genç adamda o güne kadar beğenmediğim şeylerin başında hovardalığı geliyordu.
“Nâzım olayının şokunu henüz atlatamadan onu nasıl kaçırdığını tüm ayrıntılarıyla anlattı o gün Moda koyunda. Ama o gün Nâzım’ı kaçmasını sağladığı için karşımdaki cesur adama hayranlığım arttı. Hele kaçış öyküsünü anlatırken hiç böbürlenmemesi, hattâ bu işi biraz da maceraperestliğinin sınırlarını zorlamak için yaptığını ısrarla söyleyecek kadar alçakgönüllü olması beni daha fazla etkiledi. Artık Refik benim kahramanımdı.
“Refik yıllarca sonra Nadir Nadi’lerin evinde bu kaçırma olayını ayrıntılarıyla Çetin Altan, İlhan Selçuk ve Yaşar Kemal’e de anlattı, ama ben sözümü tuttum. Bırakın bu öyküyü başkasına anlatmayı, düşünmemek için dahi her türlü baskıyı beynimde uyguluyordum.
“Hele o sırada sınıf arkadaşı Haldun Sel ve askerlik arkadaşı Ertem Eğilmez’le kurduğu Çağlayan Yayınları’nda çıkan ‘Yağmur Duası’ romanını okuyunca yepyeni bir Refik Erduran’la tanıştım. İdealist, ülkesini her türlü maddî değerin üstünde tutan, Nâzım, Kemal Tahir gibi hapiste yatan arkadaşlarına sürekli yardım eden gerçek bir sosyal adaletçi…”



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .