Su

02.05.2015

Tarihte Kırşehir çok değişik isimler almış ve değişik milletlerin idarelerine girmiştir. Kırşehir’in bilinen en eski adı Kibert haritasında geçtiği şekliyle, Aquae Saravenas (Aqua Saravenae – Akova Saravena) yani Su Şehri’dir. Anadolu toprakları 65 milyon yıl önce yer hareketleri sonucu Tetis denizinden yükselmiştir. Tüm İç Anadolu da uzun süre küçük bir iç deniz olarak kalmıştır. Tuz […]

Tarihte Kırşehir çok değişik isimler almış ve değişik milletlerin idarelerine girmiştir. Kırşehir’in bilinen en eski adı Kibert haritasında geçtiği şekliyle, Aquae Saravenas (Aqua Saravenae – Akova Saravena) yani Su Şehri’dir. Anadolu toprakları 65 milyon yıl önce yer hareketleri sonucu Tetis denizinden yükselmiştir. Tüm İç Anadolu da uzun süre küçük bir iç deniz olarak kalmıştır. Tuz Gölü bu iç denizin parçasıdır. Kırşehir’e su şehri denmesi tarihte tesadüfi değildir. Kent içinde halen varlığını sürdüren Hılla Gölü ve onunla aynı özellikleri taşıyan Şelbe Gölü(maalesef yerel yönetimimize ısrarla hatırlatıp, göstermeme,proje önermeme karşın gereken ilgi ve ayrıcalık tanınıp Şelbe hak ettiği şöhrete kavuşamadı. Umarım yeni terminal ile birlikte daha bakımlı hale getirilir)Seyfe Gölü’nü anlatmaya hacet yok insan eli ile yok edilerek can çekişiyor.
Mahalle çeşmelerimiz bir elin parmakları kadar neredeyse. Dağlardan direkt mahallelerimize gelen sular, boruları yenilenerek belediye tarafından tekrar getirilemez mi? Ben evimde halen terkos suyumuzu kullanmaya içmeye özen gösteriyorum. Aynı özeni yerel yönetimimizden beklemekte hakkımız değil mi? Su firmalarının ürettiği şişelenmiş hem pahalı hem kimyasallar katılmış suları tüketmek zorunda mıyız? Hemide, Aqua Saravenae(Kırşehir) gibi henüz sanayisi gelişmemiş, yer altı suları kirlenmemiş bir şirin kentte para ile şişe suları tüketmek, tükettirmek akıl karı değil…İşte size yerel bir hizmet imkanı sayın yerel yöneticiler.
Ferhan Demiral kardeşimiz yazmış, ilköğretim seviyesinde bir şiir. 22 Mart günü
Dünya su günü
Kutlu olsun
Küresel ısınma
Tehdit ediyor
Susuz dünya uzak değil
Petrolden de önemli
Evsel endüstriyel atıklar
Kolayca suya karışır
Tarım ilaçları
Fabrika bacaları
Kirletir suyumu
Anlamalı vahim durumu
Sularımız bozuldu
Plastikte dizildi
Güneş ışığı görünce
Yosunlaştı bozuldu
Nakliyesi giderdir,
Hammaddesi dolardır
Doğadan kaybolması
Bin yıl gerekir.
Doğayı kirletmeyin
Söylemedi demeyin
Sağlıklı su için
Arıtma cihazları *kullanın
Musluk suyunu
Bir çok işlemden geçirir
Sağlıklı su üretir
Çocuklar yaşlılar herkes
Güvenle tüketir,
Bu gün olmasa bile,
Bir kaç yıl içinde
Tüm evlere girecek,
İnsanlar içtiği suyu
Hep kendi üretecek
Vücudun yüzde yetmişi
Kanın yüzde doksanı
İçtiğimiz sudandır.
Suya önem vermeli
Hep tasarruf etmeli
Sağlıklı nesiller için,
Arıtma cihazları*kullanmalı
Dünya su gününde
Suyu iyi kavramalı
Gelecek nesillere
Yaşanılabilir dünya bırakmalı,
Geç kalmamalı….
*şirket markaları yerine arıtma cihazı yazılmıştır.
Buna benzer birkaç şiir daha var, internet ortamında. Ancak böylesi önemli hayati bir sıvı hakkında yazılmış şiir sayısı bile sınırlı sanırım. Susuz bir dünya yaşamı olamayacağını beyinlerine halen sokamamış anlaşılan nema(kar) hırsı ile yaşayan sermaye. Hatta, yukarıdaki şiir dahi bir işletme tarafından yazdırılmış sanırım. İçeriği bakımından yazıma ekledim. Bizlere hep suyu akılcı kullanmamız. Suyu sarf ederken dikkatli olmamız öneriliyor. Doğrudur. Bireyler olarak en az su ile idare etmeliyiz. Suyun dünyada her şeyden üstün olduğunu ancak onu kaybedince anlayacak insanlık. Kola fabrikalarının kola üretmek için, otomobil fabrikalarının bir araç için ne kadar suyu kirlettiğini bir düşünseniz. Bir kilo dana eti yiyebilmeniz için bir dananın yetiştirilmesi için harcanan suyu bir bilseniz. Ne kola içesiniz, ne et yiyesiniz ne otomobile binesiniz kalır. İnsanlık son 30 yılda dünyayı kirletmenin yok etmenin doruğuna çıktı zaten. Bundan nasıl geri döneriz meçhul. Uzaylıların mı uyarması gerek, bilemem? Su haftasında,yasak salar konuşmalar. Hamasi nutuklar. Göstermelik hafta kutlamaları ile insanlık eğitilemez. Suyun yok olduğunda kendisinin de yok olacağını bilince çıkaracak insanlık. Hesler ile yok edilen suların çekildiği alanlarda sermaye bolca kaya gazı arayacak mesela. Doğanı tahrip edecekler.
Susuz tarım olamaz, yine bir başka bir tarım ve tohum sorununu Olcay Bingöl “Hindistan’da Çiftçi İntiharları ve Ötesi” başlıklı yazısında çok güzel işlemiş. Yazının tamamını internetten bulabilirsiniz. Ben çok az bir kısmını aldım. Çiftçilerimize hatırlatmak için. Okuyalım. “Şirketler, Yeşil Devrimden bu yana, tohum ayırma ve saklamayı patentler ve genetik mühendisliği ile engelledi. Bu da yoksul çiftçilerin her ekim döneminde yeniden ve yeniden tohum satın almasına yol açmaya başladı. Bu tür harcamalar, yoksulluğu arttırdı. Tarımda makineleşme ve üretim araçlarından yoksunluk çiftçileri borç batağına itti. Dış girdilere bağımlı olmadan kendi tohumunu seçme, saklama ve yeniden üretme bilgisinin kaybolması tam da bu yoksulluk halinin temel yapı taşı oldu. Hem ekonomik hem de sosyal çıkmaz içindeki çiftçilerin derin feodal ilişkiler ve kast yapısının da etkisiyle güvencesizlikleri sosyal ve siyasal bir krizi tetikledi. Bir sonraki ekim döneminde ürünü olacak mı? olacaksa ne kadar olacak? o ürünü alabilmek için gereksinim duyacağı girdileri satın alabilecek mi? tefeci ve bankalara borçlarını ödeyebilecek mi? sağlıkla ilgili gereksinimlerini karşılayabilecek mi? sosyal harcamalarını yapabilecek mi? gibi soruların yarattığı belirsizlikler ve üretim araçlarından kopuş, çiftçiyi modern zamanın proleterine dönüştürmeye başladı. Çiftçi, yaşama hakkına dair bile bir güvence duymaz oldu. Bu güvencesiz halden kaynaklı yüksek kaygı ise çiftçilerin kendi köyleri ve aileleri içinde ilişkilerini zayıflattı, çaresizliğin tesellisi ise çoklukla tarım ilacı içerek intihar oldu.
İntihar eden çiftçiler çoklukla sosyal ve ekonomik yönden dezavantajlı diye tanımlanan ‘Geri Sınıf’lardan–Backward Classes ve aşağı kastlara ait topluluklardan. İntihar edenlerin dikkate değer bir diğer kısmı ise geleneksel olarak tarım yap(a)mayan kastlardan. Bu kastların üyeleri, yerel pazarlarında yerel ürünlerin yerini endüstriyel ürünlerin almasından kaynaklı yaşadıkları iş ve pazar kaybı sonrasında tarım yapmaya başlayanlar. Bu yeni üreticiler yoksullaşmadan kaçmak isterken kendilerini çok büyük borç içinde bulma çaresizliğini yaşamış olanlardı.”
Su haftası nedeniyle de iki çevreye duyarlı yazarın yazılarından alıntılar yapacağım. Umarım beğenirsiniz.
GÖZDE BEDELOĞLU(Yuvadır betona, örtüdür ranta)
Olmuyordur değil mi? Çocuklara artık, “tohumlar fidana, fidanlar ağaca, ağaçlar ormana dönmeli yurdumda” diye şarkı söyletilmiyordur. Milli Eğitim Bakanlığı, “yuvadır kuşlara, örtüdür toprağa, can verir doğaya ormanlar yurdumda” dizesinin üzerini çizdiğini açıklamış ve “bir tek dal kırılmadan, ormansız kalmadan, her insan bir fidan dikmeli yurdumda” mısrasını müfredat dışında bıraktığını açıklamıştır. Yönetimde bütünlük bunu gerektirir çünkü… Sonra, Allah muhafaza tarım alanlarında yapılaşmanın önüne geçilmesi gerektiğine dair kendine kamu spotu hazırlayan Tarım Bakanlığı’nın durumuna düşmek var. Milli Eğitim, ‘milli iradenin’ kestiği ormanların şarkısını söyletmesin artık çocuklara.
• • •
Zeytin ağaçlarına dozerle girildiğinde sesini çıkarmayan Tarım Bakanlığı’nın kamu spotu nasıl ki iç bulantısına neden olduysa, iktidarın fidan güzellemesi de şiddetli bir karın ağrısından başka bir şey değil. Memleketin girilmemiş ormanı, kurutulmamış deresi kalmadı. Sözler emire, emirler ihaleye, ihaleler felakete döndü yurdumda. Yuvadır betona, örtüdür ranta, can verir iktidara ormanlar… Her yandaş bir bina dikmeli yurdumda… Aman! Memleket çimentodan, reklam panoları projeden mahrum kalmasın. Yaşanması her geçen gün daha da büyük bir ızdırap haline gelen İstanbul’un, kalan tek nefes kaynağı Kuzey Ormanları da üçüncü köprüye kurban edildi. Bu, erişilebilen son temiz hava ve su kaynağıydı.
• • •
Köprüler İstanbul’un trafiğine çözüm olmaz, yapıldığı yerde kendi kalabalığını üretir, olan doğaya olur, dendiğinde “beğenmiyorsanız köprüyü kullanmayın, boğazı yüzerek geçin ehe ehe” diye dalga geçmelerinin nedeni, günü kurtarma üzerine kurulmuş bir geleceksizlik vizyonu! Sanıyorlar ki oradan söktükleri bir ağacın yerine şuraya on fidan dikmekle mesele hallolur. Bunun da adı, ‘Fidan dikme töreni’ olur, devlet erkanının elde kürek fotoğrafları Anadolu Ajans’a ne de güzel yaraşır. Ne var ki, aradığımız ekosisteme oradan kestim yüz tane, buraya diktim bin tane ile ulaşılamıyor. Kuzey Ormanları gibi belirli bir kısımda bulunan ağaç, böcek, kuş, taş, kaya, toprak gibi birbirini saran ve süreklilik arz eden ekosistemin oluşması için binlerce yıl gerekiyor.
• • •
Binlerce yılı bir günde yok etmenin adı olan ‘çılgın proje’ nin ayrıntılarını, bir doğrunun bin yanlışla harmanlandığı torba yasalarda bulmak mümkün. Şöyle ki; başta bilim insanları olmak üzere, hayat bilgisi dersini başarıyla tamamlamış herkesin yüksek sesle dillendirdiği üzere, 70’li yıllardan beri trafiğe çözüm olamadığı gibi, aksine karayolu trafiğini teşvik eden bir yöntem olan köprücülüğün fayda getirmediği ortada. Deniz ulaşımı ve raylı sistemin teşvik edilmesi gerekirken, peki neden köprücülük sorusunun ise tek bir cevabı var. Rant! Denizin dalgası satılmaz; ama köprünün geçtiği toprak imara açılabilir. Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı iken, çağdaş kentleşme ve şehir içi ulaşım sistemi için ölümcül sonuçlar doğuracağını söylediği ve bir cinayet olarak tanımladığı 3. Köprü için bugün lideri olduğu iktidarın, torba yasanın içine Kuzey Ormanları’nı yapılaşmaya açan maddeler eklediği ortaya çıktı. 1 Mart 2014’te yürürlüğe giren torba yasadaki Orman Kanunu’nun ek 9. maddesine dahil edilen fıkra ile, karayolları sınır çizgisi içindeki ormanlık alanlara, eş dost rahat rahat AVM-otel yapabilecek.
• • •
En başından beri mesele ne trafiğe çözüm bulmak, ne de halkın gereksinimlerine cevap vermekti. Öyle olsaydı iktidar bir kulağını bilime, diğer kulağını da tohumlar fidana şarkısına verirdi. Adı, trafik çilesiyle özdeşleşmiş bir kent için köprülerin ulaşım sorununu azaltmadığı, aksine yeni bir trafiğe neden olduğu ve daha çok çevre kirliliğine davetiye çıkardığı bilimsel olarak kanıtlandı. Hükümetin ısrarı ; bilimi algılayamamasında değil, önünü alamadığı hırsından, rantçılığından… Şüphe duyulmasın, insan ömrü denen o kısacık zaman diliminde, tohumla orman arasındaki o kadim hayat yolunu tahrip etmenin bedelini hepimiz ödeyeceğiz.
Xxxxxxxxx
Yağmur Ormanları’nın yok edilmesi, aşırı kullanım ve kirlenme nedeniyle su kıtlığı yaşayan Sao Paulo’da 45 günlük su kaldı. Ulusal Su Ajansı Başkanı ‘Kenti ancak bir tufan kurtarabilir’ derken, Kuzey Ormanları’nın yok edilmesi de İstanbul için aynı soruna sebep olacak
BÜLENT ŞIK(Sao Paolo’ya bak İstanbul’u gör)
Satürn gezegeninin uydularından biri olan Enceladus’da sıcak su kaynakları olduğu belirlendi. Bir gökcisminde su varsa hayatın da var olma ihtimali ortaya çıktığı için bu keşif büyük bir heyecan yarattı. Su hayat için olmazsa olmaz gereklilikte tek varlık. Her koşulu yerine getirse de üzerinde su barındırmayan bir gezegenin hayata ev sahipliği yapması mümkün değil. En azından böyle bir hayatın neye benzeyeceğini söylemekte zorlanıyoruz. Ama içinde su olan ve hayatın büyük bir çeşitlilikle serpildiği gezegenimizde susuz kalmanın ne gibi sorunlara yol açacağını söylemekte zorlanmıyoruz.

Günümüzün dev kentleri yakın bir gelecekte insanlar için yaşanabilir yerler olmaktan çıkabilir. Devasa gökdelenler güvercinlere yuva olabilir. Nüfus yoğunluğunun fazla, madde ve enerji akışının yoğun olduğu mega kentler bir susuzluk durumunda bütün cazibesini yitirecek. Yağmur ormanlarının yok edilmesi, aşırı kullanım ve kirlenme nedeniyle su kıtlığı yaşanan Brezilya’nın Sao Paulo kentinde olduğu gibi örneğin. Kentin 45 günlük suyunun kaldığı açıklandı. Sao Paulo’da son birkaç yıldır yaşanan susuzluk 20 milyonluk kenti kaosun eşiğine getirmiş durumda. Brezilya Ulusal Su Ajansı başkanı Vicente Andreu Sao Paolo’yu ancak bir tufanın kurtaracağını söylüyor.
İnsanlar herhangi bir felaket durumunda doğal bir dayanışma duygusu içinde davranırken; söz konusu felaket, su gibi bir doğal kaynağın kıtlaşması olduğunda dayanışma duygusundan eser kalır mı? Geçmişte yer alan örneklere bakılırsa kalmıyor. Doğu Akdeniz’de günümüzden 3200 yıl önce yaşanan ve 150 yıl süren kuraklık Hititler, Akadlar, Mısır ve Miken uygarlıklarını çöküşün eşiğine getirerek kent medeniyetlerinin dağılmasına neden olmuştu. Benzeri bir kuraklığın önümüzdeki on yıllar içerisinde çok daha geniş bir coğrafyada tekrarlanması oldukça muhtemel.
SU VE GIDA KRİZİ
Birleşmiş Milletler Örgütü önümüzdeki 30 yıl içinde iklim değişikliği ve kuraklığa bağlı olarak küresel gıda üretiminde dörtte bir oranında bir azalma olacağını belirtti. Büyük Sahra, Gobi, Arabistan, Hindistan ve Büyük Hint Çölü gibi uzun yıllardır çöl ikliminin egemen olduğu yerlere 2050 yılına doğru Türkiye, Irak ve İran’ın da eklenmesi bekleniyor. (http://tinyurl.com/lm5p3hp).
Uzun vadede gerçekleşmesi muhtemel durumlar için şimdiden önlem almak mümkün mü sorusunun olumlu bir yanıtı yok. Karşımıza çıkacak sorunların büyüklüğü ancak kolektif bir irade sağlanabilirse çözüm bulunabilecek ölçekte ve uluslararası bir işbirliği ile bunun sağlanabileceğine yönelik bir emare ne yazık ki ufukta görünmüyor. Ama en azından neleri yapmamamız gerektiğini biliyoruz. Sulak alanları kirletmemek, bir bölgedeki yağış rejiminin güvencesi olan yeşil örtüyü yok etmemek gibi. Peki, uygulamada ne yapılıyor?

İşbaşındaki iktidar yapılmaması gereken her şeyi yapmaya ant içmiş gibi davranıyor. 1 Mart 2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Torba Yasa ile Orman Kanunu’nun Ek 9’uncu maddesine bir fıkra eklendiği Üçüncü Boğaz Köprüsü güzergâhında yapılaşmaya izin verildiği, üstelik yapılacak AVM ve otel gibi tesislerden de bedel alınmayacağı ortaya çıktı. Köprü yapımında açılacak yol için tahminlere göre 2 milyon ağaç kesilecek. Bu doğa tahribatının burada bitmeyeceği, açılan yol ile beraber torba yasada verilen yapılaşma izni ile İstanbul’un en önemli yeşil alanlarından birinin kısa zaman içinde yok edileceğini düşünmek yanlış olmaz. Bu tahribatın en çok su varlığını etkileyeceği ve İstanbul’u susuzluğa mahkûm edeceği de aşikâr.
Önümüzdeki seçimlerden, başkanlık sistemi ve otoriter rejim tartışmalarına; çözüm sürecinden, İç Güvenlik Yasası’na değin gündemde yer alan pek çok sorun nasıl bir ekolojik geleceğin bizi beklediği sorusuna hiç değinilmeden ele alınıyor. Hayat da, siyaset de bir mekânı kendine ev edinmez mi? Siyaset yapmak her şeyden önce bir gelecek tasavvuru içinde eylemek değil miydi?
Kırşehir’de, hastane, emniyet, adliye gibi gördüğüm bir çok resmi dairede pisuarlar ya yapılmamış, ya sökülmüş ya da arızalı denilerek üzeri kapatılarak kullanıma kapatılmış. Büyük bir sevap kazanıyordur mutlak yetkililer. Her kim fetva verdi ise, erkeklerin ayakta hacet gidermesi ile ilgili, on yıldır resmi daireler ağız birliği etmişçesine pisuarları yok sayıyorlar birer birer. Oysa pisuarlarda harcanan su ile tuvaletlere dökülen sifon sularının hacmini hesap edin bakalım. Her defin hacet gidermede sifona basılması ile ne kadar kullanılabilir temiz içilebilecek suyu heba ediyoruz biliyor musunuz? Ben mühendis değilim ancak hesaplansa insan kafayı yer. Evlere dahi ayrıyeten pisuvar yaptırılmalı ki su sarfiyatı azalsın. Bir kişi akşama kadar evde küçük su dökümü için en az on kere tuvalete gidiyor olsa, her seferinde en az beş litre suyu sifon ile kanalizasyona gönderiyor. Siz şu müsrifliğe bakın.
Bu arada geçmiş, “ 22 Mart, Dünya Su Günü”’nüz kutlu olsun…
Not:Çocuklarımızın Bayramı Kutlu Olsun.



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .