ŞART OLSUN GÜMÜŞ KÜMBETLİYİM… Horla-Karacaören Savaşları!

ŞART OLSUN GÜMÜŞ KÜMBETLİYİM… Horla-Karacaören Savaşları!

15.03.2016

Kırşehir’in Horla köyü halkı şimdiki yerleşim yerlerinden yıllar önce devlet tarafından Seyfe Gölü kenarındaki ‘Obruk Evleri’ denen mevkiye yerleştirilmiş, ekip biçmeleri için de kendilerine Hazine’den arazi tahsis edilmiş bir Kürt aşiretiydi. Yerleştikleri yer göle yakın olduğundan etraf sivrisinekten geçilmiyordu. O yıllarda şimdiki gibi sivrisinekle mücadele olmadığından dolayı köylü bu durumdan rahatsız olmakta, vücutları kaşımaktan yara, […]

Kırşehir’in Horla köyü halkı şimdiki yerleşim yerlerinden yıllar önce devlet tarafından Seyfe Gölü kenarındaki ‘Obruk Evleri’ denen mevkiye yerleştirilmiş, ekip biçmeleri için de kendilerine Hazine’den arazi tahsis edilmiş bir Kürt aşiretiydi. Yerleştikleri yer göle yakın olduğundan etraf sivrisinekten geçilmiyordu.
O yıllarda şimdiki gibi sivrisinekle mücadele olmadığından dolayı köylü bu durumdan rahatsız olmakta, vücutları kaşımaktan yara, bere içinde kalmaktaydı. Gerekli tedavileri yapılamadığından ‘sıtma’ hastalığına yakalanıp ölüyorlardı. En kısa zamanda buradan başka bir yere taşınmanın hesabı içindeydiler. Ama bu nasıl olacaktı! Köyün ileri gelenleri bir araya gelerek düşünüp taşındılar, aralarından bir sözcü seçerek Karacaören’e gidip orada Kürt’ün Mehmet Çavuş’u ikna edip o köyün arazisinden kendilerine bir kısım yer verilirse bu illetten kurtulacakları kanısına vardılar. Ne de olsa Kürt’ün Mehmet Çavuş çevrede sözü geçen birisi olduğu gibi ‘Kürt kökenli’ olmasından dolayı onların bu isteklerini yerine getirirdi.
Kurtuluş Savaşı’nın yapıldığı yıllarda Anadolu’da bazı kişiler savaşa katılmamış, Ege Bölgesi’ndeki efeler gibi gruplar oluşturarak kimseye bağlı kalmaksızın kendilerini yurdun iç güvenliğini korumakla görevli addederek bazen iç isyanları bastırmışlar, bazen çoğu askerde olan erkeksiz ailelerin malını, canını, namusunu eşkıyalardan, hainlerden, hırsızlardan korumuşlardır. Savaş bittikten sonra gruplar halinde bir araya gelerek çıkan iç isyanların bastırılmasında Mustafa Kemal’in askerlerine katılmak için kendisine haber salmışlardır.
Haberi alan Mustafa Kemal onların Yerköy’de toplanmalarını, çıkan Yozgat isyanını bastırmak için kendilerine görev vereceğini, yalnız Büyük Millet Meclisi’nin görevlendireceği 5-6 milletvekilinin Yerköy’e gelmelerini beklemelerini gelen elçiye iletir. Çok geçmeden gelen görevliler onları bir ay kadar eğitimden geçirdikten sonra Yozgat isyanını bastırmakla görevli askerlere dahil ettirirler.
Yozgat isyanı ve buna benzer isyanlarda devletin yanında olan bu kişileri Mustafa Kemal gerek parayla, gerekse maaşla ödüllendirmek isterse de bunu onlar kabul etmezler, isyanlar bastırıldıktan sonra da evlerine dönerler.
Bu kişilerden birisi de Kürt’ün Mehmet Çavuş’tur ki namı Ankara, Kırşehir, Kayseri, Nevşehir, Niğde, Yozgat illeri ile kaza ve köylerinde yaptığı iyiliklerinden dolayı duyulur, anılır olmuştur. Halen Hacıbektaş ve çevre köylerinde uyumayan çocukların ‘Kürt’ün Mehmet Çavuş gelir ha hemen uyuyun’ diye korkutulduğu söylenir.
Horla’dan gelen heyeti ağırlayan Kürt’ün Mehmet Çavuş, onları dinledikten sonra köylülerinin itirazlarına rağmen isteklerini yerine getirir, ‘Horla’nın gedik’ denen dağın geri arkasındaki Seyfe Gölü tarafındaki araziyi ev yapmaları için verir.
Yine eskisi gibi Karacaörenliler ‘Parlak’ denen sulak yerde hayvanlarını sulayıp otlatıyor, çamaşırını, yününü, yatağını yıkıyorlardı. Aradan geçen yıllar içerisinde ‘ayrık hesabı saçakları yer tutan’ Horlalılar yapılan bu işlere itiraz etmeye, çöl denen araziyi ekip dikmeye, işlemeye giden Karacaörenlilere, “Köyün içinden geçmeyin, kendinize başka yol bulun köy toz içinde kalıyor” diye önce itiraz etmeye, sonra da tek düşürdüklerini dövmeye başladılar. Zamanla köylerine daha çok sahiplenip önce Parlak’ta hayvan sulamayı, temizlik yapılmayı, sonra da hayvanların yaylımını Karacaörenlilere güç birliği yaparak yasaklama yollarına gittikleri gibi daha da ileri giderek kendi hayvanlarını Karacaören’in ekilmiş tarlalarında yaymaya başladılar.
Güdük İreşid’in Hasan askerden yeni gelmiş, biraz gezdikten sonra köy kır bekçisi olmuştu. Atıyla araziyi gezerken tarlada yayılan Horla köyüne ait inek sürüsünü yanındaki bekçi arkadaşıyla toplayıp köy korumasına getirmeye çalıştığında yetişen Horlalılardan hem dayak yemişler, hem de ekinlerin yaylımını önleyememişlerdi. Bu ve bunun gibi ufak tefek olaylar olsa da iki köyün ileri gelenleri ortalığı yatıştırırken Karacaörenliler yaptıklarından dolayı Kürt’ün Mehmet Çavuş’a ‘intizar’ yağdırıyorlardı. Bazen olayların büyüdüğünde Boztepe’den Jandarma gelip dövüşenleri ayırt ediyordu.
Günün birinde Hacı Mustafa’nın Halil, Kürt’ün Mamo, Topal Memed’in Musa ve Maacir Omar iki traktörle Parlak’ın yanındaki tarlalarını herk ediyorlardı. Az sonra oraya toplanan Horlalıların, “Burası bizim arazi ne halt yemeye herk ediyorsunuz” diyerek onları dövmeleri savaşın (!) başlamasının büyük kıvılcımı oldu. O gün köyde Hamitlerin Necip’in düğünü ‘gelin getirme’ noktasında gelmişti. Evde toplanan kalabalık tören gereği kız evine gidecek oradan davul zurnayla gelin alınacaktı.
Düğün alayı büyük bir neşeyle evden çıkmış kız evinin yolunu yarılamıştı ki savaş (!) çıktı duyumunu alan herkes düğünü, derneği bir tarafa bırakarak olay yerine bulduğu atla, arabayla, yaya olarak ulaşmaya çalışırken gelini ancak 10-15 erkekle kadınlar ve çocuklar, kız evinden teslim almıştı.
O gün Melaan Irza, oğlu Ali’nin doğumundan dolayı savaşa (!) katılmadığı için çok üğündü. Kalabalık nüfusa sahip olan Karacaörenliler, Horlalıları alt ediyorlardı ki Badılı köyünden bazıları vicdanen buna dayanamayıp ellerine aldıkları silahlarla Karacaörenlilere ateş etmeye başlayınca bundan arkalanan Horlalılar karşı saldırıya geçtiler. Olaylara müdahalede yetersiz kalan Boztepe Jandarmasının imdadına Çuğun’dan gelen askerler katılsa da olayları durduramıyorlardı. Nasıl haber edildi bilinmez Nevşehir’den gelen bir müfreze asker olaya dahil olup az nüfuslu Horlalıları korumaya alınca naçar kalan Karacaörenlileri püskürttüler. Sıkışan Karacaörenliler Jandarmaya yakalanmamak için Seyfe, Dalakçı, Boztepe köylerine kaçışırken yakalananlar da Karacaörenli olmadıklarına vallah billah yemin ediyorlardı.
Karacaörenli Sağır Irza’nın Mamo şehirde bir marangozun yanında çalışan 17 yaşlarında bir gençti. O gün köyde izindeydi. Eline geçirdiği bir sopayla dövüşe katılmıştı ki yakalayan Jandarma elindeki köteği alıp birkaç darbe vurduktan sonra elini bağlayıp cipe attığında arabada kendisinden önce yakalanan yediği sopadan yüzü morarmış Mulla Memed’in Hidayet’i yüzükoyun yatarken gördü.
Atılan kurşunlardan birisi Karacaörenli Şemsi’nin Maamıdın Sali’ye isabet etmiş, adam yerde kanlar içinde feryadı figan ederken olaya şahit olan Çolağın Şık Hasan bilincini kaybetmiş, ceketinin ucunu kafasına siper edip kaçarken “Şeyini şey ettiğimin şeyleri erkekseniz atında beni de vurun” diye bağırıp kaçarken ceketinden kurşun geçemez sanıyordu. Neyse ki yanından geçen birkaç kurşun vınıltısının sesini duysa da yara almamıştı.
Horla savaşına (!) katılan bir yaşlı adam eşeğini tarla anına yanaştırıp kendisini onun altına sakladığında eşeğin karnından gelen karın gurultularını mermi sesleri sandığından dolayı ‘kelimeyi şahadet’ getiriyordu.
Halise’nin Ahmet savaşa (!) bindiği at arabasıyla katılmıştı. Karacaörenlilerin geriye çekilmesiyle köylü tarafını jandarma tuttuğundan aklına ilk gelen Kümbet’teki kızının evine ulaşmayı denedi.
Atlara kamçıyı öyle sallıyordu ki arkasından gelen çelikçilere ait kamyonu jandarmanın jipi sanıyor bir an evvel kızının evine yetişmenin heyecanı içindeyken baygınlık geçiriyordu.
Güdük İreşid’in Hasan askerde hatırı sayılır bir çavuş idi. Kendisini yakalamaya çalışan başçavuşa, kır bekçisi olduğunu, bu vesileyle devlet görevlisi sayıldığını bin bir cinlikle anlatmaya çalışsa da o da yakalanan 20 kadar köylüsüyle kelepçeyi takınıp Kırşehir Jandarma Karakolu’nun nezarethanesine atılmaktan kurtulamıyordu.
Nezarethane göz hapsinde tutulanlara tahsis edilmiş olup aynı zamanda karakolun odun, kömür ve erzak deposu görevini görüyordu.
Gözaltında tutulanlar penceresi olmayan bu karanlık odada birbirlerini göremedikleri için seslerinden tanıyorlardı. Aradan geçen zaman içerisinde karanlığa alıştıklarında birbirlerini görmeye başlasalar da içerdeki havasız ve nahoş koku onları çok rahatsız ediyordu.
Dışarıdan içeriye sesler gelse de içerdeki konuşmalardan dolayı ne denildiği pek anlaşılmıyordu.
“Ne demek bana kır bekçisi karşı geldi, onu zor zapt edip teslim aldım, o kimmiş de sana kafa tutar” diye başçavuşa kızan karakol komutanının bağırtısını duyunca gözaltında tutulanlar hemen konuşmalara kulak kesildiler.
Yediği fırçalardan dolayı kendisini zor toparlayan başçavuş “komutanım altın dişli biriydi” diyebildi.
Konuşmalara kulak kesen Hasan, uyanıklık yapıp dişlerine yerden aldığı kömürü sürse de ağzındaki yaşlardan dolayı altın dişi açığa çıkmış, yediği sopaları köyde kimseye dememeleri için içerdekilere yalvarıyordu. Serbest kaldıklarında Kürt’ün Mamo arkadaş olduklarından dolayı olayı köyde yaymış herkes Hasan’la dalga geçmişti. Hasan da altta kalır mı o da doğruca Mamo’nun anasına koşar, “Aman Meryem bacı karakolda Mamo’yu çok dövdüler, doktorun bana tembihi var, aman oğlun hanımıyla en az bir ay ayrı yataklarda yatacak” der.
Hacı İrbam’ın Hacı Karacaören’de muhtar azası olduğundan dolayı bundan faydalanıp köylülerini kurtarmak için şehirde çalmadık kapı bırakmasa da köy azasını kim tanır ki…
Şaşkın ve biçare çarşıda dolaşıyordu ki karşıdan gelen köylüsü o günlerde şehirde amelelik yapan Tatoğlan Memet Ali’yle karşılaşır.
Hal hatırdan sonra Memet Ali köylüsünün tavırlarından bir şeyler olduğunu sezinler, sebebini sorduğunda da olayları öğrenmiş olur.
Yakalananların içinde ikisinin de kardeşleri vardır. Onları nasıl kurtaracaklarını birbirlerine fikir alışverişlerinde bulunsalar da ellerinden bir şeyin gelmeyeceğini anladıkları için, “Açtırlar; hiç olmazsa şuradan biraz yiyecek bir şeyler alalım da kumandandan izin alıp karınlarını bari doyuralım” derler.
İki arkadaş nöbetçi komutanın odasında soluğu alırlar. Kem kümden sonra köy azası olduğu için söze titrek ve ürkek sesiyle kendisini tanıtan Hacı başlar. Dışarı akşam olmaktadır. Günün yoğunluğu ve yorgunluğunun verdiği stresle komutanın yüzünden düşen bin parçadır. Sabırla da olsa yinede Hacı’yı bir müddet dinler, ama arkasını getirmesini beklemeden, “Defol şuradan şimdi seni de onların yanına atarım ha” derken bu kez kızgın gözlerini Memet Ali’ye dikerek, “Senin derdin ne be adam yoksa sende mi Karacaörenlisin?” der.
O an Memet Ali üstünden kamyon geçmişe dönmüş, korkudan eli yüzü bembeyaz kesilmiş, dokunsan yere düşecek vaziyete geldiğinde Karacaörenli olmadığına yeminler ediyor, fakat bir türlü komutanı ikna edemiyordu.
Komutan yerinden kalkıp tam ona vuracakmış gibi yaptığında, “Komutanım şa şa şart olsun ki gü gü Gümüş Kümbetliyim. Anamın adı şu, babamın adı şu” diyerek Kümbetli olan ebe ve dedesinin adını kendi ana babasının adıymış gibi sıralarken kekemeliği ve onun getirdiği komiklik, sinirden yüzü mosmor olan, elleri titreyen komutanı gevşetmiş, güldüğünü onlara belli etmemek için öte dönüyordu.

ÇANAKKALE İBRETTİR

Yedi düvel birleşmiş, hunharca saldırıyor
Beden candan ayrılmış yanar Çanakkale’de
Bir cehennem misali görenler çıldırıyor
Kör kurşunlar ölümü sunar Çanakkale’de
Esmer, sarışın, yamyam gelmişler maceraya
Boğazdan geçecekmiş bizim Anadolu’ya
Özenip bakıyorlar akan masmavi suya
Gerçekler hayallere kanar Çanakkale’de
Destan yazıyor Lazı, Çerkezi, Türkü, Kürdü
Teninden duvar örmüş savunuyor bu yurdu
Var mı eşi emsali, böyle kahraman ordu
Müttefikler hayretten donar Çanakkale’de
Karadan, denizden, havadan giremiyorlar
Yiğidim iman güçlü kırıp yaramıyorlar
Sinesi çelik zırhtan yere seremiyorlar
İngiliz, Fransız şaşkın, siner Çanakkale’de
Kınalı kuzuların henüz bitmemiş tüyü
Yaşın ne önemi var nesli Alparslan soyu
Kurulsa da bin tuzak, kazılsa da bin kuyu
Düşmanın tepesine iner Çanakkale’de
Geçerek kurtaracak sanki Almandan Rus/u
Kelle koltukta bekler boğazı Türk ordusu
Tarihe destan yazmış kim yener bu ulusu
Düşmanlar saldırıyı dener Çanakkale’de

Parçalanır bedenler amansız vuruluşta
Yarılır düşmen hattı sayısız sarılışta
Aslan kesilen korkak kaçar her kırılışta
İşgalciler kuzuya döner Çanakkale’de
Boğaz yankılanıyor topla tüfek sesinden
Ölümüne koşuyor, boşanmış kafesinden
Vatan benimdir diyor o yorgun nefesinden
Anzakların hevesi söner Çanakkale’de
Koca Seyit mermiyi hırsla topa sürüyor
İsabet almış gemi ecelini soruyor
Boğaza bakanların beyinleri duruyor
Martılar leşlerine konar Çanakkale’de
Eşhedü enna ilahe illallah ya Allah
Şehadeti bitirmeden ölüyordu billah
Yetişen alıyordu düşmeden bayrak, silah
Atatürk düşmanları yener Çanakkale’de
Çanakkale destandır, bir başka yazılmasın
Anadolu Türk’ündür kem gözler süzülmesin
Bayrağım dalgalanır, harita çizilmesin
Askerim tepesine biner Çanakkale’de
Savaşlarım ibrettir, toprağıma girilmez
Verseler dünyaları bir karışı verilmez
Emaneti ecdattan, sırlarına erilmez
Erdoğan gözyaşların diner Çanakkale’de



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .