Sarı öküzle yapılan çiftçilik eskiden ne kadar zordu!..

Sarı öküzle yapılan çiftçilik eskiden ne kadar zordu!..

26.01.2016

ÇOCUKLUĞUMUZ Kırşehir’in Karacaören köyünde geçti. Bugünkü gibi iletişim imkanları yoktu. Televizyon, gazeteyi kim görüyor okuyordu ki… Büyüklerimiz her gün bir evde oturur, hoş sohbetler yaparlardı. Biz de bunları ilgiyle dinler ve dersler alırdık. Kırşehir’de yine yaşanmış bir hikaye ile siz değerli “Kırşehir Çiğdem” okurlarının karşısındayım. Tabi yazdığım bu öykülerde şahısları küçük düşürmek mirasçılarını rencide etmeyi […]

ÇOCUKLUĞUMUZ Kırşehir’in Karacaören köyünde geçti. Bugünkü gibi iletişim imkanları yoktu. Televizyon, gazeteyi kim görüyor okuyordu ki…
Büyüklerimiz her gün bir evde oturur, hoş sohbetler yaparlardı. Biz de bunları ilgiyle dinler ve dersler alırdık.
Kırşehir’de yine yaşanmış bir hikaye ile siz değerli “Kırşehir Çiğdem” okurlarının karşısındayım. Tabi yazdığım bu öykülerde şahısları küçük düşürmek mirasçılarını rencide etmeyi düşünmediğimi özellikle vurgulamak istiyorum.
Zahide ana, bir ekmek tandırı siparişi almış, oğlu da, Moru’nun Ali’ye, “Oğlum hadi gidelim de topraklıktan biraz toprak getirelim” diye yalvarıyordu.
– Aman ana benim çok işlerim var yarın, tarlaya gidip Tahsin emmimle arpa biçeceğiz. Ona haber vermeye gideceğim, ben katırları arabaya koşuncaya kadar sen de kazmayı, küreği hazırla.
Zahide ana yıllar önce Kuşaklı köylüklerinden birinden Karacaören’e gelin gelmişti. Gelin olduğu İbişoğullarından olan aile çok yoksuldu. Yıllar ne çabuk geçmiş, kocası ölmüş, üç kız bir oğlan çocuğuyla bir başına kalmıştı.
Bir müddet sonra kayınları onun tarlasını, evini ayırdılar. Sen bize emanetsin, yetimlerin başında otur dediler. O da gelin geldiği köyde ekmek pişirme tandırını dökmeyi öğrenmişti. Zamanla tarladan gelen bir iki kile buğdayla kapıdaki iki inekten yağ, yoğurt, süt ürünleriyle çocuklarının katığını temin ederken, bunun yanında tandır dökme işini yapıyor bundan da üç beş lira ek gelir sağlıyordu. Artık oğlu Ali büyümüş, çiftin ucundan tutar olmuştu. Karasabana öküz koşup tarlaları sürüyor, ekiyor, kağnıyla da taşıyordu. Bu tür çiftçilik çok zordu. Zahide ana biriktirdiği biraz parası ile oğlu Ali’yi yanına alıp kendi köyüne gitti. Dönüşünde ise bir araba, iki katır, bir de pullukla neşe içinde Karacaören’e geldi.
Moru’nun Ali, katırları kendi huyuna suyuna alıştırdı. At arabasına binip de kamçıyı havada şaplattığı anda daha kamçı değmeden katırlar dörtnala adeta uçuyorlardı. İşleri yoluna girmişti, katırların traktörden pek farkı yoktu. Onlara yemin en iyisini yediriyor, tımarlarını yapıyor, ahırın temizliğine çok önem veriyor, vakti gelince kuyudan suluyordu. Köyde traktör, ancak beş altı evde varken artık çiftçilik öküzlerden yerini atlara devrediyor, katıra pek önem veren olmadığı için adı Moru’nun Ali yanında KATIRCI ALİ’ye çıkıyordu.
Ali’nin çalışkanlığıyla çiftçiliği de başkalarından iyi yapması atı, arabası, çifti çubuğu olmayanların dikkatini çekiyor, bu yüzden ona tarlalarını ektiriyorlardı. Çoğu da kendi hissesi olursa tarlaya daha çok özen gösterir diye hasat ortaklığında Ali’yi tercih ediyorlardı. Bunlardan biri de Emmioğullarından Güdük İreşid’in Tahsin ile kardeşi Hasan’dı. Tahsin’le Hasan vakti gelince ortak çelikçilik (canlı hayvan alım-satımı) yapıyorlar, arada köyden buğday, mercimek satın alıp zahireciye satıp geçimlerini sağlıyorlardı. Bunun yanında ayrıca Hasan köyde kahvecilikte yapıyordu.
Arpalar yavaş yavaş sararmış, buğdaylar ütmelik durumuna gelmişti. Çiftçiler her gün birer tırpan ağzı vurmaya küllü yerden geçerken Çolağın Şık Hasan’a selam verirler, dönüşte de bu aynen tekrar ederdi. Hatta bu durumdan memnun olmayan Hasan ağanın şurada selam ağacı olduk. Selam alıp vermekten arpaya bir tırpan bile vurmadan eve gidip geliyom. Tarlaya gidip gelen köyün atı, arabası her gün tarlayı çiğniyor diye iç geçirdiği oluyordu. Tahsin’le Ali sabah at arabasına atladıkları gibi tarlaya ulaştılar. Ali, katırları işlenmiş bir arpa tarlasına üzerindeki koşumları çıkarıp yanında getirdiği urgan ipiyle yere sikke çakıp bağladı. Yavan yaşşık yanında getirdikleri biraz peyniri, biraz çökeleğe bir soğan, iki de yarı göğlü domatesi doğrayıp yufka ekmekle karınlarını doyurdular. Akşamdan düşen çığ daha kalkmamış ekin fışır fışır yaştı. Onun kalkmasını beklerken Ali, tönge için çıtlık otu toplamaya giderken Tahsin de örsü yere çakıp tırpanları çekiçle dövmeye başladığında güneş de Seyfe Gölü’nün üstünden doğuyordu. Önce ortalığı bir kızıllık kapladı göl adeta bir camız kesilmişe döndü, sonra sararmaya başladı.
Tahsin’le tırpan çalmada, mercimek yolmada kimse baş edemez, hızına yetişemez onun gerisinde kalırdı. Hele tırpan töngesi yapma da üstüne yarışacak yoktu. Üçgen şeklinde yaptığı tönge takıldığı bacakta adeta bir kuş gibi hafif olur, takanın bacağını yormaz, bir tek sapı tarlaya dökmezdi. Tırpan taşlamayı babasından öğrenmiş, onun çekicinin darbesini yiyen tırpan adeta ustura kesilirdi. Bunu bilen emmioğlu Ali yanında getirdiği tırpan taşıyla bunun olmayacağını bildiği için tırpan işini Tahsin emmisine bırakıp çıt çıt otu toplamaya kaytarmıştı. Artık töngeler yapılmış, bacaklara geçirilmiş, tırpanlar ekin biçme tavını almıştı. Güneş de artık ısıtmaya başlamış yavaş yavaş da çığ ortadan kalkıyordu. Bulundukları yer Kızılağıl denen Horla’ya yakın Tahsin’le Hasan’a ait tarlaydı. Güneş yükseldikçe enginde olan tarla cayır cayır yanmaya başlarken, sıcaklanan Ali göö bocayı kafaya dikiyor, harareti biraz geçiyor, bir daha deniyor, kendini at arabasının gölgesine darın atıyordu. Kaçışının nedeni tırpanda Tahsin emmisine uyması, geri kalacağını anlayınca da su veya tuvalet bahanesiyle kayış yarmasıydı. Vakit öğleye yaklaşmış bayağı yorulmuşlardı. Gözleri ulu yoldan gelecek Zaade anayı ararken, bir yandan da yanında getireceği yiyeceğin merakı içindeydiler. Beklemeleri fazla uzun sürmedi. Zaade bacı onlara, “Kolay gelsin, hadi siz biraz yemeğe kadar dinlenin, ben de şu işlediğiniz sapları yığın yapayım” diyerek at arabasında duran orağı eline aldı.
– Ali bu senede sen böyle biraz perişan olda seneye ölmezsem sana tohum ekmek için mibzer, biçmen için de orak makinesi borçlanıp harçlanıp alacağım. Belli bu böyle olmayacak.
Ali ve Tahsin’de onu dinleyecek hal kalmamış, hamlık ve yorgunluktan kendilerini zor kötek arabanın altına atmışlar, horultuları gökten duyuluyordu. Zaade ana onlar uykuyu alıncaya kadar bayağı çalışmış, orak elde fır dönmüş, zaten nasırlı olan ellerine sap ve orak zarar vermemiş, az su toplasa da bayağı üç dört yığın yapmıştı. Getirmiş olduğu çıkıyı açtı, pişirdiği bulgur pilavından aradan zaman geçmesine rağmen hâlâ buhar çıkıyordu. Hemen iki soğan şakıladı, kesedeki süzme yoğurdu hoşaf tasına döküp iyice karıştırıp ayran çalkamacı yaptı. İçine iki domates doğrayıp tahta kaşıkla karıştırdıktan sonra tuzunu attı.
Yere serdiği sofra bezinin kenarına yufka ekmeği ve yiyecekleri yerleştirdikten sonra uyuyanları uyandırdı. Yığınları gören iki emmioğlu, “Dışarıdan babalık mı çağırdın, yoksa bu kadar yığını bir kadın tek başına yapamaz” dediler.
– Zevzeklenmeyi bırakında karnınızı doyurun, şurada akşama ne kaldı. Yarın da Ulu yolda tırpan sallayacaksınız.
Karnı doyan iki ortak hem laflıyorlar, hem de iştahla tırpan sallıyorlar, Zaade ana da arkadan sapları toplayıp yığın yapıyordu. Vakit ne çabuk da geçmiş dışarı akşama yaklaşıyordu.
Belli ki tarla gündüz bitmeyecek iş geceye kalacaktı, bereket ay dolunay da olduğundan ışık sorunu yoktu. Ana, “Sen köye git. Biz Allah’ın izniyle bu gece burayı bitiririz” dedi.
Zaade bacı, “Oğlum kendinizi fazla yorup da hastalanmayın. Tırpan çarpar ya da hamlarsınız. Olmazsa yarın kuşluk vakti gelir bitirirsiniz” diyerek köyün yolunu tuttu. Çalıştıkça, tırpan salladıkça tarla adeta gözlerinde büyüyor, bitmiyordu. Öğleden artan ne varsa akşam aceleyle yiyip bitirdiler. Doymak ne mümkün, işi de sabaha da bırakmak istemiyorlar, şahman ekili tarladan bolca sapıyla biçip yaktıkları ateşte önü ütüp ütüp yediler, yaktıkça testiyi elden düşürmediler. Tırpan, tarla artık bir yanda kalmış, ne yemeden vazgeçiyorlar, ne de köye gidebiliyorlardı. Ay ışığında bir iki tırpan salla-maya çalıştılarsa da geçen zaman içerisinde açlıklarını gideremeyen ütmenin içindeki şahman buğdayı-nın taneleri onların karın ve bağırsaklarında rahatsızlıklar başlatmış, ishal olmuşlardı. Sabaha kadar rahatsızlıklarından tarlanın içinde oturmadık yer koymamışlardı. Sabah gençlerin eve gelmediğini anla-yan Zaade ana eline aldığı azıkla tarlanın yolunu tuttu. Tarlaya vardığında gördüğü manzara karşısında donup kaldı. Uykuya yeni dalmış olan oğlu Ali’yi dürterek zor kötek uyandırıp yerlerdeki pislikleri göstererek, oğlum burada celepçinin öküz sürüsü mü yattı derken şaşkınlığı gözlerinden okunuyordu.



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .