Anneler Günü ve Annem…

Anneler Günü ve Annem…

07.05.2015

Ben annemi, canım annemi o gün kaybetmiştim. Bu nedenle olsa gerek her “Anneler Günü” benim için buruk geçer. Evet ben annemi 14 Mayıs 1989 tarihinde böyle bir “Anneler Günü”nde, hem de genç denebilecek bir yaşta 57 yaşında kaybetmiştim. Beni dünyaya getiren, yokluk ve sefalet içinde, bıkmadan usanmadan nice meşaketler çekerek büyüten annem… Annem dedim de […]

Ben annemi, canım annemi o gün kaybetmiştim.
Bu nedenle olsa gerek her “Anneler Günü” benim için buruk geçer.
Evet ben annemi 14 Mayıs 1989 tarihinde böyle bir “Anneler Günü”nde, hem de genç denebilecek bir yaşta 57 yaşında kaybetmiştim.
Beni dünyaya getiren, yokluk ve sefalet içinde, bıkmadan usanmadan nice meşaketler çekerek büyüten annem…
Annem dedim de annemle yaşadığım anılarımı hatırladım, duygulandım, gözlerim doldu, tutamadım yine…
Onu her geçen gün daha özlüyorum.
Herkesin annesi gibi benim de annem tatlı dilli, güleryüzlü, altın kalpli, melekti benim annem…
Her hatırladığımda, ya da birisinin “anne” dediğinde içim titriyor, nefesim daralıyor, gözyaşlarım düğümleniyor boğazıma sanki…
Çünkü ben annemi çok, hem de çok özledim.
Anne…
Aşıkpaşa Mezarlığı’na sık sık gidiyor, babamla birlikte ziyaret ediyorum ya seni, dönüşüm zor oluyor be anne…
Geçenlerde gittiğim mezarında seninle konuşmuş, seni ne kadar çok özlediğimi söylemiştim. Hatta sana seni yazacağımı haykırmıştım.
Ama cesaret edememiştim satırlarım yarım kalır diye.
Ancak yazmalıydım, çünkü başka çarem yoktu. Pazar günü “Anneler Günü”ydü…
Yılda bir kez de olsa seni yazıyorum, içim acısa da…
Kelimeler adeta boğazıma düğümleniyor. Ellerim tuşlara çok zor gitse de, gözlerim yaşarsa da seni yazmalıydım anne…
26 yıl oldu seni kaybedeli anne…
Senin yokluğunu, zaman ilerledikçe daha çok anlıyorum anne…
Hele hele seni kaybettikten sonra babamla birlikte 19 yıl yaşadık. Ben unutmadım seni, ama babam hiç unutamamıştı.
Her gün mezarındaydı, kalp hastası olmasına rağmen, her gün bıkmadan usanmadan, yanı başındaydı babam…
Mezarını ormanlığa, çiçek bahçesine çevirmişti babam…
Ben onu da kaybettim 7 yıl önce. Şimdi anasız, babasız yetim biriyim artık.
Keşke ikiniz de yaşasaydınız, başımızda otursaydınız. Gölgeniz bile yeterdi bize…
Meğer, ne kadar zormuş annesiz, babasız kalmak…
Bir söz vardır “Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı” diye.
Daha dün gibi hatırladığım, beni doğuran zorluklarla büyüten biricik annemi, ellerimle toprağa vermiştim. Bu dünyada bir daha görmemek üzere, Yaradan’ın emriyle ahret alemine yolcu etmiştik seni anne.
Dile kolay 26 yıl geçti. Bir çeyrek asır sensiz geçti be anne…
Her zaman deriz ya! Bu dünya, yalan ve fani. Geride kalan ise, gök kubbede hoş bir seda.
Evet annem, seni rüyalarımda görebiliyorum, sürekli de yanımda hissedebiliyorum o kadar…
Sesini, sıcaklığını hissedeme-den, yanaklarından öpemeden yaşıyorum artık ne yapayım…
Hiç şüphesiz tüm anneler güzel, ancak benim annem bir başka güzeldi. Şu an maziyi düşünüyorum…
Yemedi yedirdi, içmedi içirdi. Mecbur kalmadıkça üzülmeyelim diye, hasta olunca hiç söylemezdi. Her zaman “iyiyim” derdi.
Gözlerimi kapattığımda, sen aklıma geldiğinde hep ordasın anne… Hiç değişmemiş nurlu yüzün, beynimde, kalbimde düşüncelerimde ve hayalimde…
Kucağında uyumayı ne çok isterdim bugün anne…
Uyurken üzerime sessizce örttüğün battaniye…
Hastayken başımda sabahlayan annemi arıyorum şimdi…
Kanadı kırık güvercinler gibi çırpınıyorum senin özleminle…
“Gel artık annem, dön artık annem yokluğun dayanılmaz oluyor” diyorum ama ümidim hiç yok ki artık…
“Allah’ım beni hiç kimseye muhtaç etme, evlâtlarıma bile…” sözlerin daha dün gibi kulaklarımda anne…
Duyunca buna, içerlenirdim, kalbim kırılırdı…
Bu sözün ince ayarını bilmezdim o zamanlar.
Onun için canımı verirdim niye bilmezdi ki derdim, hayat öğretince şimdi anladım…
Annemin duası kabul edildi ve hiç kimseye muhtaç olmadan, düşmeden göçüp gitti fani dünyaya… Tabi bizleri de yetim bırakarak…
Allah’ın izniyle bugünlere kadar getirdi, mükemmel bir şekilde yetiştirdi bizleri. Topluma faydalı bir insan olabildiysek ne mutlu.
Helâlı, haramı, kardeşliği ve dinimizi öğretti. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi ondan hatıraydı. Onun hakkını ödemek hiç de kolay değildi.
Kendine dua edecek, Fatiha okuyacak çocuklar bıraktı geride.
Annenin hakkı gerçekten ödenmezmiş, ne yapsak ödeyemiyor insan…
Vefat edip, son olarak yüzüne baktığımda gülümsüyordun annem. “Ağlamayın” der gibiydin sanki.
Biliyorum şu an ağlamama çok üzülüyorsundur, ancak elimde değil bilesin.
Canım anneciğim, kabrini her zaman ziyaret ediyorum. Dualarım daima seninle, çok değerli annem.
Evet anneciğim, böyle bir günde seni yazdım, daha doğrusu senin özlemini kaleme almaya çalıştım.
Seni yazmak, sayfalara sığmaz.
Bir “Anneler Günü”nde kaybettiğim annemi bir sayfayla yazmak, anlatmak mümkün mü?
Ben seni göremiyorum, ama senin beni gördüğünü çok iyi biliyorum.
Sevgili annem bir tanem, gözün arkada kalmasın.
Ne yaparsın ki senin bir evlâtların olarak biz bu yalan dünyadayız.
Ve hayat devam ediyor.
Allah senden razı olsun anneciğim; hakkını helâl et. Ebedi alemde buluşmak üzere, mekânın cennet olsun.
Canımız, ciğerimiz ve her şeyimizsin. İnan seni çok özlüyoruz ve de özlemeye devam edeceğiz. Bizleri garip bıraktın; ama ne yapalım, Rabbim böyle takdir etmiş.
Sağlığında saçının telinin bile incinmesini istemezdim. Bildiğim kadarı ile sana of bile demedim. Hakkını helâl et annem.
Ne diyeyim annem, yattığın yer nur, mekânın cennet olsun…
Pazar günü kutlanacak “Anneler Günü”nü şimdiden kutluyor, bütün annelere sağlık ve mutluluk dolu günler diliyorum.

* **

Emine Teyze’nin “montofon” hattı!

Pazar günü Anneler Günü ya…
Bizim Kırşehir’deki arkadaşımız Servet ve Hüseyin Beydoğan kardeşlerin annesi Emine Teyze bizim annemiz gibi… Kendisini çok sever, sayarız, ara sıra yazdığım yazılar nedeniyle bana ve basın danışmanım Ramazan Karabulut’a kızıp sövse de…
Zaman zaman yazıyorum onun başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmiyor nedense…
Bizim Emine Teyze sık sık hat değiştiriyormuş meğer…
En son kullandığı bir cep telefonunun borcunu ödemediği için hattını kesmişler. Buna bir de 383 lira fatura kesilince tepesi atmış ve doğrucu kullandığı telefon hattının bayiinin yanına gitmiş ve başlamış tartışıp kavga etmeye…
“Yavrum ben telefonu sadece iletişim aracı olarak kullanıyorum. Sohbet etmiyorum, onun bunun dedikodusunu yapmıyorum, internet kullanmıyorum. Ara sıra çocuklar ana nasılsın diyorlar, ben de iyiyim diyorum o kadar. Bu ne borcu? Ben kimle konuşmuşum bu kadar. Ayıp utanın, utanın. Bağ-Kur emeklisi dul bir kadınım” diyen Emine Teyze’ye telefon şirketi icralık olduğu için bir de mahkeme masrafı, avukat masrafı çıkarınca beyninden vurulmuşa dönmüş.
Dönmüş dönmesine de kuzu kuzu 383 lirayı ve mahkeme masraflarını da ödemek zorunda kalmış. Yoksa icracılar gelip evindeki yatağı, yorganı toplayıp gidecekler. Ne Emine Teyze’ye, ne de Çöl Pazarı sahipleri Servet ve Hüseyin Beydoğan’a yakışmayacak.
Zaten bembeyaz olan Emine Teyze bu kadar para cebinden çıkınca kap kara olup oğullarının yanına gelerek dert yanmaya başlamış.
Oğullarından Hüseyin anasına “Anneler Günü” hediyesi yaparak reklâm olacak ya yine de yazayım vodafone telefon hattı almış.
“ Ana bak bu hattı alıyoruz, borcunu aydan aya tıkır tıkır öde! Yoksa yine icralık olup bizi rezil etme” demiş.
Gerçi oğulları da çok ayıp etmişler yani. Yaşı 70’in üstüne çıkan annelerinin bir telefon hattını ödemiyorlar. Ayıp yani. Bir otomatik ödeme talimatı vermiyorlar, koskoca kadını mağdur ediyorlar.
Şimdi evinden çıkacak yürüye yürüye Kervansaray Mahallesi’nden çarşıya gelecek, bankaya gidecek, saatlerce kuyrukta bekleyip telefon faturası ödeyecek Emine Teyze… Ayıp çok ayıp Servet ve Hüseyin Beydoğan kardeşler…
Neyse o onların ailevi sorunu…
Şimdi Emine teyze, çoluğuna çocuğuna, torunlarına, komşularına yeni hattını ve numarasını yazdırmakla meşgulmüş…
Ama Emine Teyze bu şen şakrak bir anne…
Vodafone hattına “montofon hattı aldım. Bundan sonra beni bu hattan arayın!” diye konuşuyormuş Emine Teyze…
Ne diyelim Emine Teyze’ye “montofon” hattı hayırlı uğurlu olsun…
Sevdiğim bir söz
“Korkusuz olan dünyanın kralıdır.” Edison

***

Biraz da gülelim!

Tanıyormuş
Dalkavuğun biri, paşanın evine iftara gidiyordu. Sokakta bir arkadaşına rastladı. Adam:
İlle beni de götür, diye yalvarınca:
Eh, hadi amcamın oğludur, derim, diye düşünerek yanına aldı.
Biraz sonra bir başka ahbabı ile karşılaştı. Zengin bir sofrada iftar etmek zevkine o da katılmak isteyince:
Eh dayımın oğludur, derim, diyerek onu da peşine taktı.
Biraz sonra ipsiz takımından üçüncü bir tanıdığına rastladı. Nereye gittiklerini öğrenince, bu da beraber gelmek için yalvarıp yakardı. Bunun üzerine dalkavuk:
Hadi birini amcamın oğlu, ötekini de dayımın oğlu diye yutturacağım. Ya senin için ne diyeyim? diye sorunca, külhanbeyi:
Sen hiç merak etme, paşa beni tanır, dedi.
Böylece cümbür cemaat konağa vardılar. İçeri girip de paşanın karşısına çıktıkları zaman, paşa:
Bu ne ulan, dedi. Peşine taktığın iki hergele yetmiyormuş gibi bu eşşoğlu eşşeği de nereden buldun?
Dalkavuk hemen, külhanbeyine döndü.
Sahi be, yalnız seni değil, babanı bile tanıyormuş.



YORUMLAR

Toplam 1 yorum bulunmaktadır.

Öztürk

Hadi siz ağladınız ağlamasına da beni ağlatmak niye. İçtenliğinizden ötürü sizi kutlarım. Allah cümle geçmişlerimize rahmet etsin. Amin..

08.05.2015, 20:32

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .