Ooo şalvarında bek zorluymuş!..

Ooo şalvarında bek zorluymuş!..

23.05.2017

Saçlarının şapkasından çıkan kısımları darmadağın, yorgunluk ve öfkesinin terleri şakaklarına, oradan da gözlerine akıyor, acıştırıyor, kirli ve nasırlı yaba gibi elleriyle silmeye çalışsa da biriken yaşlar göz çanaklarını dolduruyor haliyle önünü görmesine mani oluyordu. Yürürken birkaç sefer yerdeki tümseklere tökezlese de bereket şansından dolayı yıkılmamıştı. Kaza eseri ola ki yıkılsa belki sağ eliyle omuzun da […]

Saçlarının şapkasından çıkan kısımları darmadağın, yorgunluk ve öfkesinin terleri şakaklarına, oradan da gözlerine akıyor, acıştırıyor, kirli ve nasırlı yaba gibi elleriyle silmeye çalışsa da biriken yaşlar göz çanaklarını dolduruyor haliyle önünü görmesine mani oluyordu. Yürürken birkaç sefer yerdeki tümseklere tökezlese de bereket şansından dolayı yıkılmamıştı. Kaza eseri ola ki yıkılsa belki sağ eliyle omuzun da tuttuğu bel vücudunun herhangi bir yerine yara açabilir, çalışmasına yani eve ekmek götürmesine mani olabilirdi.
Kışın yatmaktan ve boş durmaktan dolayı vücudu hantallaşmış, üstelik cebi de sıfıra çıkmıştı. Mart ayının gelmesi ile sağ-sola az buçuk işe gitse de eline doğru dürüst para geçmiyordu. Çalışmaya götüren kimselerde para yoktu ki emeğinin karşılığını alabilsin. “Ben ölüyom açlıktan, ağam ölüyor açlıktan” misali. Bari adamlar paranın hiç değilse birkaç lirasını verseler de evinin çay,şeker gibi zaruri ihtiyaçlarını karşılayabilse, ne mümkün. Gerçi evinde un, bulgur, erişte, mantı gibi buğdaydan yapılan yiyecekler vardı. Bunun yanında arada sırada hanımı Asiye eline bıçağı aldığı gibi evlerinin ilerisinde bulunan harman yerinden çıtlık, yemlik, madımak, evelik , hardal gibi yemek yapılan otları toplayıp hiç olmazsa öğünlerde değişiklik yapıyordu. Çarşıya inip somun ekmeği almalarına gerek yoktu, ne de olsa evlerinde yufka ekmek eksik olmuyordu.
Yıllardır fakirliğin çilesiyle yoğrulmuş fakat “Allah kösengiyi dibine kadar yakacak değil ya, çıkmadık candan umut kesilmez”in züğürt tesellisiyle avunmayı bilmişti.
İlk evliliğinden iki yıl sonra hanımı Nürten köylülerinin tabiri ile “Unur” denilen tıp diliyle o yıllarda adı konulmayan bir hastalığa yakalanmış geride bir çocuk bırakarak dünyasını değişmişti. Yaşlı anası çocuğu büyütürken sokaklarda başı kesik tavuk gibi dolaştığı günün birinde kocası çok önceden ölen Fati yolunu kesmiş “sen dul, ben dul, Allah buna gayli olmaz, gel ikimiz evlenelim” teklifiyle şok olmuştu.
Fati o mahalleye yıllar evvel gelin gelmiş bir köylü kızıydı. Beti-benzi kül renginde, kansızlıktan adım atacak mecalde değildi. O da hastaydı. Üç yıl sonra Fati gelin arkasında iki yetim bırakarak derdine dert katmış, gecesi- gündüzü ağıtlarla geçmişti.
Diştir Ahmet’in felekten yediği bu kaçıncı darbeydi bilinmez. Daha Ahmet küçük yaşlarda iken babası askere gitmiş, seferberlikten sonra gidenler gelmiş ama onu ölü ya da diri gören olmamıştı. Fakirlik dededen babaya, babadan da kendisine miras kalmış, bir de çektiği acılar onu akranlarına göre daha yaşlı gösterir olmuştu.
Anası Sultan kadın aslen Özbağlıydı, oğlu Ahmet ve yetimlerini yanına alarak bindiği iki ödünç eşşekle kardeşinin evinin yolunu tuttu. Birkaç gün sonra akrabalarının tavsiyesiyle kocası yıllar evvel evi terk edipte bir daha geri dönmeyen ve kaynanasıyla perme perişan yaşayan Asiye kadına “Allahın emri” deyip olurunu aldıktan sonra Kırşehir Bağbaşı Mahallesi’ndeki evlerine gelin getirmişti.
Yıllar ne çabuk geçiyor, insan yaşamında durdurulamayan tek şey varsa o da zamandır. Asiye gelin yetimleri kendinden bilmiş, doğurduğu iki çocuğundan onları hiç ayırt etmemişti. Fakirlik geldiği yerde de yabancısı olduğu bir şey değildi. O yüzden bunu kendisine dert etmiyordu. Arada-sırada komşularıyla beraber şehrin zenginlerinin evlerinin temizliğine, bazen kerme kesmeye, yapma yapmaya, ekmek etmeye gidiyor, evinin bütçesine katkıda bulunuyordu. Asiye kadın bu eve gelin geleli evin çehresi değişmiş, bal döksen yalanır duruma gelmişti. Temiz biri olmasına rağmen bir o kadar da titizdi. Çocuklarının ve kocasının üstü-başı tozlu, çamurlu, kirli olursa mümkün değil temizletmeden içeri alamazdı. Temizlik adeta onda bir hastalık halini almıştı.
Diştir Ahmet baharın gelmesiyle sağda, solda ufak- tefek yevmiyeli işlerle uğraşırken bir ağanın kapısında yirmi gün kadar çalışılabilecek kazma kürek işi bulmuştu. Ahmet bu işlerle uğraşırken mahallenin hayvan sahipleri kendisinden ses seda çıkmayınca yerine bir başkasını çoban tutmuşlar, yıllardır işleyen gelenek tersine dönmüştü. Olayı duyan Ahmet i derin düşünceler sardı. Fırsat elden kaçmıştı, her yıl hayvan sahiplerinin günlük heybesine koydukları azığın birazını yer gerisini de çocuklarına getirirdi… Artık böyle olmayacaktı.
Önceleri buna fazla üzülse de bağ-bahçe işlerinin açılmasıyla biraz ferahlar gibi oldu. Beli omuz una aldığında bunları düşünecek vakti bile olmuyordu. Evlerinin olduğu kesim adından belli olduğu gibi bağlık, bahçelikti. İş gördürecekler her gün sabahın erken saatinde kapısını dövüyorlardı. Bağ-bahçe sahipleri “aman tavı geçmeden Ahmet bellemeyi bitir” diye yalvarırken iş bitimi sıra paraya gelince kimse o gözeye basmıyor, bu duruma da ister istemez Ahmet’in canı sıkılıyor, öfkesini ertesi gün gittiği bağın toprağından alıyor, neredeyse belin dipciğini kırası geliyordu. Beli toprağa sallarken kendi kendine “ben züğürt, bahçe sahibi züğürt, ne yiyip ne içecek bunca horanta” diye iç geçirdiği oluyordu.
Akşam olunca yorgun, argın evine döndü. Karısı bahçe kapısını açarak güler yüzle onu içeri aldı. Ahmet kirli, terli şapkasını bir kenara koyduktan sonra başını, elini, yüzünü hanımın ibrikten döktüğü su ile güzelce yıkadı. Gözlerindeki acışma nisbeten geçmiş, saçı-sakalı birbirine karışsa da eline, yüzüne adeta nur gelmişti. Evin kapısından içeri tam girecekti ki karısının duur emriyle irkildi. “Önce şu şalvarı bacağından çıkarıp balkonun direğindeki çiviye as, sonra içeri gir, bilirsin bu odaya kimseyi kiriyle, pasıyla koymam… Haa bak yine ayaklarını yıkamayı unuttun…”
Diştir Ahmet denileni yapmak zorundaydı, geçim bunu gerektiriyordu. Üç kuruşu bir araya getirip bacağına bir şalvar, hanımına ve çocuklarına doğru dürüst giyecek alamıyor, zenginlerin evine getirdiği eskileri de görmemezlikten geliyordu. Bu şalvardan başka bacağına geçirecek başka bir giyeceği yoktu. Düğünde, bayramda, ölüde, diride, işte ve güçte hep bu yıkanmaktan dolayı kırk renge bürünmüş şalvarı giyiyordu.
Diştir Ahmet büyük bir titizlikle şalvarı direğin çivisine astıktan sonra hanımı önde kendisi arkada önceden kurulan yer sofrasına oturdular. Çocuklar onları beklemekten acıktıkları için annelerinin kızmalarına aldırış etmeden neredeyse yarı karın olmuşlardı. Diştir Ahmet yavan soğan yiyecekleri yarı iştahla atıştırırken bir yandan da gözlerinden akan yorgunluğun verdiği uykuyu bertaraf etmeye çalışıyordu.
Kafasını yastığa koyduğunu dahi hatırlamıyordu. Sabahın hiç acıması yok muydu. Yatağa gireli beş dakika oldu sanıyordu çil horozun sesini duyduğunda. Yatağından güçlükle kalktıktan sonra bir elini gömleğinin koluna sokarken diğer eliyle de gözlerini üfeliyordu. Odadan dışarı çıkıp aceleyle balkonda ki direkte asılı duran şalvarı bacağına geçirip yalandan elini-yüzünü yıkadıktan sonra beli omuzladığı gibi bağı bellenecek adamın evinin yolunu tuttu. Bağ belletecek adam adet gereği ırgatlara usulen sabah kahvaltısı verir ondan sonra bağa gidilirdi.
Diştir Ahmet in esnemesi yolda yürürken halen kesilmemişti. Yolun biraz ilerisinde bakkal Sarı Recep sabah erken dükkanını açmış, başına toplanan birkaç eli boş tayfasıyla yarenlik ediyor, bir yandan da gözüne kestirip zekleneceği aciz-zavallı kişileri göz ucuyla araştırıyordu. Diştir Ahmet Sarı Recebin kapıda durmasından pek hoşnut olmadı. Kendisine biraz borcu vardı. Mahalleliden bir türlü çalıştığının karşılığını alamıyordu ki ona olan borcunu ödesin. Artık yolunu da değiştiremezdi. Oradan geçmek zorundaydı, borcun ezikliğiyle geçerken orada bulunanlara usulen bir selam verdi. Recebin ve oradakilerin selamını alıp almadıkları kulağına bile girmemişti. Onların tam önünden bir adım geçmişti ki “Ooo Ahmet Çavuş; şalvarında bek zorluymuş, yenimi diktirdin, vallaha bek tavatırımış, seyrekliğinden bacağındaki kıllar sayılıyor da” diyen Sarı Recebin yarı alaycı sesiyle birden durakladı. Giydiği şalvarın nesi vardı da bu densiz adam niye böyle kinayeli konuşmuştu.
Recep yoksul birisi değildi, ne de olsa elinde avucunda vardı, daha iyisini mahallede herkesten en çok o giyerdi, durduk yerde selamını almadan şalvarının üstünde niye bu kadar durmuştu. Kendi kendisine cevapsız sorularla beynini bir süre yorduktan sonra başını usulen aşağı eğmesiyle gerçeği görmesi bir oldu. Bir gün önce bağını bellediği adam “dışarı ikindi oldu, ameleler acıkmış olabilir” düşüncesiyle hanımına sabahtan hazırlatmış olduğu içi helvalı dürümlerden ameleler dağıtmış, dürümün yarısını yiyen Ahmet kalan kısmını da şalvarının cebine “çocuklar yesinler” diye koymuş, evine geldiğinde hanımının baskısından dürümü oradan almayı unutmuştu.
Diştir Ahmet’in çobanlık yaptığından dolayı evinde iri kıyım zorlu gır eşşeği, bunun yanında boğazı tortlu zolloo bir köpeği vardı. Avlunun içinde başıboş dolaşan köpek cepteki ekmeğin kokusunu almış olacak ki sabaha kadar onu oradan alacağım diye koca dişleriyle direkte asılı olan şalvarı lime-lime etmiş, işe yetişme telaşında olan ve mahmur gözlerinden uyku akan Diştir Ahmet giyerken bunu fark etmemişti.
Diştir Ahmet Sarı Recebin karşısında ezildi, büzüldü, utandı ama yapacak bir şeyi yoktu, olan olmuştu. Olanları Recebe açıklayacak olsa buda zaman alacak, işine yetişemeyecek haliyle yövmiyesinden olacaktı. Oradan ayrılmak için adımını atmıştı ki karşısında birden Düşeş İsmail ağa belirmesin mi, İsmail ağa Sarı Recebin dayısıydı. Sabah erken evden çıkmış “şöyle etrafı bir kolaçan edeyim ” diye yolda ağır-ağır yürürken bakkalın önündeki insanları görünce meraklanmış, ne kadar acele etse de ancak işin sonuna yetişebilmişti. Düşeş İsmail köyünde zengin birisiydi sonradan şehre taşınmış kenar semtlerden bir ev almış, aynı köyündeki gibi çiftçilik ve hayvancılıkla geçiniyordu. Huylu huyundan vazgeçer mi aynı köyündeki gibi şehirde de ayağı zamanla yer tuttuktan sonra fakir ve aciz, zavallı kişilerle dalga geçer olmuştu. Bu yüzden köyünde olduğu gibi şehirde de seveni pek seveni yoktu. O da yiyeni Recep gibi Ahmet’in şalvarını görmekte gecikmedi. Usulen sakalını karıştırırken Ahmet ile nasıl zekleneceğinin düşüncesi içerisindeydi. “Maşallah, maşallah Ahmet efendi; hayırlı olsun, hayırlı olsun, daha biz böylesine zengin olmamıza rağmen henüz giyemedik, yavrum bu şalvar yeni mi moda olmuş, kime diktirdin, kaça diktirdin?” gibi muzip sorular sorarken karşısındaki kişiyi yerin dibine sokmaya ve bundan zevk almaya çalışıyordu.
Ahmet’in sinirden eli ayağı titrerken yüzü mosmor olmuştu. Kafasını bir oyana, bir bu yana çevirdi. Çenesini sıktıkça tekleme eğri-büğrü dişlerinin gıcırtısı ağzı kapalı olmasa etrafı titretirdi. Bir şey diyecek oldu. Yutkundu. Sonra bundan vazgeçti. Fakir zengine daima gebeydi. Bir şey diyecek olsa İsmail ağa bir daha asla onu yövmiyeci, çoban, ırgat, amele, tırpancı gibi işler de çalıştırmaz bu yüzdende ekmeğinden olurdu.
Diştir Ahmet sabredip başını yere eğdi. Kaderine küstü. İçinden “mağrurlanma ağam senden büyük Allah var” ı geçirirken “Sağol İsmail ağa boş bir zamanımda sana terzinin yerini gösteririm” deyip oradan ayrılırken gözlerinden boşalanları oradakilere göstermemeye çalışıyordu.



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .