KIRŞEHİR’İN KÜLTÜR PINARI CEVAT HAKKI – TAŞKIN’IN ANILARI (5)

KIRŞEHİR’İN KÜLTÜR PINARI CEVAT HAKKI – TAŞKIN’IN ANILARI (5)

28.12.2015

KIRŞEHİR’İN KÜLTÜR PINARI CEVAT HAKKI TARIM’DAN BU YANA 51 YIL GEÇTİ Basın tarihimizde ünlü bir kişinin ölüm haberini aynı gün ikinci baskı yapmadan ilk kez haber veren bir gazete var mıdır bilmem, ama ben buna imza attım, bu kişi de Cumhuriyet tarihimize Kırşehir’in ilk gazetecisi ve Kırşehir tarihinin yazarı olarak geçen Cevat Hakkı Tarım idi. Onu […]

KIRŞEHİR’İN KÜLTÜR PINARI CEVAT HAKKI TARIM’DAN BU YANA 51 YIL GEÇTİ

CEVAT HAKKI TARIM copy

Basın tarihimizde ünlü bir kişinin ölüm haberini aynı gün ikinci baskı yapmadan ilk kez haber veren bir gazete var mıdır bilmem, ama ben buna imza attım, bu kişi de Cumhuriyet tarihimize Kırşehir’in ilk gazetecisi ve Kırşehir tarihinin yazarı olarak geçen Cevat Hakkı Tarım idi. Onu 51 yıl önce bu ayda kaybetmiştik. O tarihlerde çıkardığım gazetede en son haberleri verebilmek için baskıyı sabahın erken saatlerinde yapardık. Cevat Hakkı Tarım’ın acı haberini aynı sabah vukuundan birkaç saat sonra vermek de böyle bir çalışmanın ürünüydü. Zaten bu habere hazırlıklıydık. Dünya basınında buna, yani medya kuruluşlarının belli bir yaşa gelmiş, ya da hastalığa yakalanmış siyasetçilerin, sanatçıların, ünlülerin yaşam öykülerini o kişiler hayata veda ettiklerinde hazırlıksız yakalanmamak için önceden hazırladıkları yazılara “Obituary” denilir. Yani biz de obituary’i Kırşehir’de ilk defa uygulamış oluyorduk.
Askerlik görevimi yedek subay olarak yaptıktan sonra 1960 Haziran’ının ortasında Kırşehir’e döndüğümde haftalık “Kırşehir Postası” gazetesini çıkararak başladığım yerel gazetecilik yaşamımda ilk günlük gazeteyi çıkarmak da bana nasip oldu. Başlığını muhabiri bulunduğum “Milliyet” gazetesinin usta ressamlarından, “Nezih” imzasıyla çok güzel çizgi resimlere imza atmış olan Nezih İzmiroğulları’nın hazırladığı “Halkın Sesi” adlı ilk günlük gazete uzunca bir süre yayınlandıktan sonra yine günlük olarak “Yeni Kırşehir” adı altında yıllarca yayınını sürdürdü.

MESLEĞİNİN DUAYENİYDİ, HER YERDE SAYGINLIĞINI KORURDU

“Yeni Kırşehir” yayın hayatının en acı haberini 11 Aralık 1964 günlü 508’inci sayısında vermişti. İlk sayfanın sağ yarısını baştan aşağıya kaplayan “Cevat Hakkı Tarım bu sabah vefat etti” başlıklı haber şöyleydi:
“Teessürle öğrendiğimize göre memleketimizin güzide evlâdı, eski Belediye başkanlarından, eski öğretmen, Kırşehir’in ilk tarih yazarı ve gazetecisi üstad Cevat Hakkı Tarım uzun zamandan beri çektiği amansız hastalıktan kurtulamayarak bu sabah saat 6.00’da Devlet Hastanesi’nde hayata gözlerini yummuştur. Merhumun cenazesi bugün öğle namazını müteakip Kapıcı Camii’nden alınarak İmaret Mezarlığı’nda defnedilecektir.
“Sonsuz bir acı içerisinde bulunan ‘Yeni Kırşehir’ merhuma rahmet dilerken kederli ailesine, dostlarına ve hemşehrilerimize tâziyetlerini bildirir.”
Haberin üstüne de üstadın gençlik yıllarına ait resmini koymuş, iri puntolarla altına “Tükenmiyen adam tükendi” dedikten sonra şunları yazmıştık:
“Kırşehir’in ‘Tükenmiyen Adam’ı, fikir ve düşünce âleminin değerli siması üstad Cevat Hakkı Tarım nihayet tükendi. İlk gençlik yıllarından itibaren kendini kalemiyle memleketine vakfeden bu değerli insan öldüğü güne kadar yazmaya devam etmiş ve nihayet her fânî gibi aramızdan ebediyen ayrılmıştır.”
Resmin altında kullandığımız “Tükenmiyen Adam” ibaresi vefatından önce yazdığımız bir yazının başlığıydı. Evet, Kırşehir basınının gerçek duayeni, gösterişi asla sevmeyen, her yerde meslekî ve kişisel saygınlığını korumasını bilen, mağrur ve asîl bir insan olan Cevat Hakkı Tarım’ın 1893 yılında Yenice Mahalle’nin kerpiç bir evinde başlayan ve 71 yıl süren mütevazı yaşamı 11 Aralık 1964 Cuma günü sabaha karşı Devlet Hastanesi’nin o günkü şartlarında kuru bir odada noktalanmıştı.

CEVAT HAKKI’NIN NEŞET ERTAŞ KADAR DEĞERİ YOK MU?

Liseyi bitirdikten sonra gazetecilik hevesiyle sıkça uğradığım şimdi Polis Evi olan Hususî Muhasebe (Özel İdare) Müdürlüğü binasının altındaki 1925 yılından beri “Kırşehir” gazetesinin basılıp yayınlandığı “Vilâyet Matbaası”nda tanımıştım Cevat Hakkı Bey’i… 27 Mayıs 1960 ihtilâlinden sonra Vali Hakkı Nevzat Baykal’ın kafası kızarak matbaayı satmaya karar vermesi ve hepsi de Kırşehirli olan İl Daimî Encümeni üyelerinin bu karara tepkisiz kalmaları, matbaanın ihaleyle satılması sonucu olarak da kurucusu ve başyazarı olduğu “Kırşehir” gazetesinin yayınına son vermesi onu çok üzmüş ve giderek çökertmişti. Cevat Hakkı Bey hastalıkla pençeleşirken ben cezaevinden yeni çıkmıştım. İki basın suçundan dolayı Kırşehir Toplu Basın Mahkemesi’nin verdiği toplam dörtbuçuk aylık mahkûmiyetim süresince matbaamda biriken işleri temizlemek için gece-gündüz demeden çalışıyor, kendime ve çevreme pek az zaman ayırabiliyordum. Kasım ayı başlarında tahliye olduktan sonra ilk işim memleketimizin yetiştirdiği değerlerden, bu gün ismi pek bilinmeyen gazetemiz yazarı ve şair Şükrü Afşin’i yanıma alıp kendisini evinde hasta yatarken ziyaret etmek olmuştu. Meğer bu son görüşmemiz olacakmış. Hayata bu kadar çabuk veda edeceğini bilseydim onu her gün ziyaret eder, son günlerinde yalnız bırakmazdım.
Gönül ister ki bütün ömrü boyunca Kırşehir kültürüne hizmet eden bu memleketin öz evlâdı Cevat Hakkı Tarım’a da en az Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş kadar değer verilsin; Valilik, Belediye ve Edebiyat Fakültemiz anma törenleri düzenleyerek, büyük meydanlara, işlek caddelere, okullara, kültür kurumları ve tesislerine adını vererek genç kuşaklara onu tanıtsın ve unutturmasınlar.

TOPRAĞA VERİLİRKEN ÖĞRETMEN KÖREMEZLİ KONUŞTU

Onu son yolculuğuna uğurlayışımızla ilgili haberi 12 Aralık tarihli “Yeni Kırşehir” gazetesinden aktarıyorum:
Cevat Hakkı Tarım’ı dün toprağa verdik. Vefatını teessürle bildirdiğimiz Cevat Hakkı Tarım dün öğle namazından sonra Kapıcı Camii’nden alınarak İmaret Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir.
Kapıcı Camii’nden itibaren öğrencilerinin omuzlarında taşınan cenazenin toprağa verilişi sırasında kalabalık bir topluluk hazır bulunmuş, Öğretmenler Derneği adına öğretmen Rasim Köremezli şu konuşmayı yapmıştır:
“Şimdi toprağa verdiğimiz değerli hocamız Cevat Hakkı Bey Kırşehir’in mümtaz bir evlâdı idi. Onun hayatı başından sonuna kadar bu güzel şehre hizmet etmekle geçti. Gençlik yıllarında öğretmenlik yaparak cehaletle mücadele etti. Vatan tehlikeye düştüğü senelerde cephelerde çarpıştı. Gazeteci olarak uzun müddet ‘Kırşehir’ gazetesini çıkardı ve Türk inkılâplarını, Türk demokrasisini halka benimsetmek, aşılamak için gece-gündüz demeden çalıştı. Belediye Reisi olarak bu şehrin inkişafına büyük hizmetleri dokundu. Kırşehir’in tarihini ve coğrafyasını yazdı. Kırşehir’i tarihe Gülşehri olarak mal etti. Bu çalışmaları ile bize Kırşehir’le ilgili birçok eser kazandırdı. Kısaca Cevat Hakkı Bey Kırşehir’i tanıtmağa çalışan yegâne sima oldu. Memleket onu kaybetmekle çok müteessirdir. Biz öğretmen olarak aramızdan ayrılan hocamızın acısıyla müteessiriz.
“Memlekete, millete kalemi ile, fikirleri ile, idareciliği ile hizmet eden aziz hocamız! Bıraktığınız eseriniz sizi daima hayırla yâd edecektir. Ruhun şâd olsun.”

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ…

Av. AHMET ŞÜKRÜ TAŞKIN’IN ANILARI (5)

YAYA OLARAK İKİ GÜNDE YOZGAT’A VARMIŞ , İMTİHANI BAŞARIYLA VERMİŞTİM

Soğuyan ayaklarımın üzerine bir müddet basamadım. Ama biraz sonra ayaklarım yola yine alıştı. Koşarcasına yol alıyordum. Uzunpınar’da geçen zaman Beşikli köyüne ancak akşama ulaşmama sebep oldu. Oysa o akşam Yerköy’e ulaşmayı plânlamıştım.
Geceyi Beşikli’de dam üzerine serilmiş bir yatakta geçirdim. Mevsim güz olduğu için gece soğuk geldi. Üstelik damda yatmaya da alışık değildim. Üşüdüğümü sabahleyin yola koyulup da bir gün önceki gücümü kaybettiğim zaman anladım.
Beşikli ile Yerköy arası beş saatlik bir yol… Ben ancak öğle vaktinde Yerköy’e varabildim, ama iyice ezilmiş olarak. Üzerimde sadece yüz kuruş harçlığım vardı.
O devirde şimdiki gibi taşıtlarda nerenin taşıtı olduğunu belirtecek plâka bulunmazdı. Hele plâka numarası gibi bir buluş o tarihten daha otuz sene evveline kadar tâbir yerinde ise henüz icat edilmemişti. Her taşıtın yan taraflarına kocaman harflerle hangi il’e ait oldukları yazılırdı.
Yorgun ve perişan bir hâlde Yerköy’e vardığımda kırkbir kilometrelik Yozgat yolunu göze alamadığımı anladım. Yozgat’ın yolu düzgündü. Otobüsler saatle çalışırdı. Yozgat bir piyade alayı, bir jandarma alayı ve bir de lisesi olan zengin bir ildi. Kırşehir onun yanında köhne bir kasaba sayılırdı. Elektriği ilk defa Yozgat’ta gördüğümü söylersem aradaki uygarlık farkının ne olduğu daha iyi anlaşılır sanırım.

BİNDİĞİM KAMYON BOZULUNCA YİNE YOLLARA DÜŞTÜM

Yozgat’ın otobüsleri çoktan gitmişti. Zaten otobüse altmış kuruş verecek durumum da yoktu. Bereket versin ki ileride üzerinde “Yozgat” yazılı bir kamyon gördüm. O devirde şoför takımı pek seviyesiz olarak bilinirlerdi. Küfürbaz, şirret, soysuz olarak tanınırlardı. Yarı korkarak, yarı ürpererek kamyonun yanına varıp “Dayı, Yozgat’a gidecek misiniz?” diyebildim. “Gideriz” dedi ve ekledi: “Ama üç saat sonra…” Adam hem konuşuyor, hem de kamyonun altında tamiratla uğraşıyordu. Otuzbeş kuruşa beni üste almakta anlaştık. Bu anlaşma beni sevindirdi. Yorgunluk ve üşümenin verdiği vücut kırgınlığını üzerimden atmama belki yardım ederdi.
Yarı gölge bir yere uzanıp dinlenmeye koyuldum. Yarı uykulu, yarı uyanık olarak dinleniyor, arada bir de başımı kaldırıp kamyonun yerinde durup durmadığına bakıyordum. Her seferinde de kamyon duruyor, şoför de kamyonun altında uğraşıyordu.
Üç saat geçti, belki beş saat oldu, adam hâlâ kamyonun altındaydı. Ben de iyice dinlenmiştim. Yine yukarıda belirttiğim gibi çekine çekine adamın yanına varıp kısık bir sesle “Dayı, daha ne zaman gideceğiz?” diyebildim. Kamyoncu tamiratı yapamamış olmanın hırsı içinde olacak ki azarlarcasına “Bugün gidemeyeceğim” demez mi? Beynimden vurulmuşa döndüm. Çünkü ertesi gün en azından saat onda imtihan kapısının önünde olmam gerekti. Koşarak gidip istasyonun penceresinden saate baktım. Saat dörde geliyordu. Sekiz saatlik yolu gece yürümem gerekiyordu. Ama gecenin köründe Yozgat-Yerköy yolunun tam orta yerindeki Saray köyünün köpekleri ne olacaktı? “Ya karanlıkta birkaç köpeğin saldırısına uğrarsam!” diye içime bir korku düştü. Ağlamak geldi içimden. Ama neye yarar ki! Direnmek zamanı idi.

BİR ELİMDE KİTAPLAR, BİR ELİMDE PABUÇLAR KOŞUYORDUM

Şöyle bir uzaklara daldım. Tâ uzaklarda yükselen sıra dağlara gözüm takıldı. “Bunlar Yozgat’ın etrafındaki dağlar olmalı” diye düşündüm. Nitekim Yozgat’ın kuzeyindeki büyük ve küçük Nohutlu Dağları ile güneyindeki Çamlık sırtlarını andırıyordu. Bir elimde kitapların çıkını, bir elimde pabuçlarım ile karşıma uzak dağları alarak şoseden ayrılıp koşmaya başladım. Ama nasıl koşuyordum! Yılan, çıyan korkusu hiç aklıma gelmiyordu artık. Yalnız gün batmadan, hele hele ortalık kararmadan Yozgat’a ulaşmayı tasarlıyordum. Güneş de iyice sararmıştı. Düz bir yerde genç ortası bir köylü harmanını sürmüş, sapları savurmaya hazır bir vaziyette yabasına dayanmış dikiliyordu. Etrafta köy falan da gözükmüyordu. Biraz ilerisinde küçük bir fino köpek beni dikizliyor ve koklarcasına burnunu oynatıyordu. Aradan altmış sene geçtiği halde bu manzara bütün inceliği ile gözlerimin önünden gitmez. Köylüye selâm verdim ve “Dayı, Yozgat buraya kaç saat?” dedim. “Sekiz saat” demez mi! Birden yine ağlayasım geldi. “Sen ne diyorsun dayı… Ben bu kadar koştum. Zaten Yerköy-Yozgat arası sekiz saat!” deyince adam hayret içinde “Ne Yerköy’ü, ne Yozgat’ı oğlum? Burası Sekili… Sen nereden nereye gidiyorsun?” diye sordu. Ben artık ne için nereye, neden gittiğimi kısadan anlatınca adam ümitsizlik içinde doğuya yönelerek bana bir keçi yolunu gösterdi ve “Şuradan git bakalım!” dedi.
Güneş batmak üzereydi. Bu kez tarifi güç bir hız ve kuvvet ile doğuya doğru koşmaya başladım. Öyle ki koşmuyor, âdeta uçuyordum. Toprak ayaklarımın altında sanki doğudan batıya doğru sihirli eller tarafından çekiliyordu bana yardım etmek istercesine…

BEŞ KURUŞA ALDIĞIM ÜZÜMLE KARNIMI DOYURDUM

Ne kadar koştuğumu bilemiyorum. Ancak yakınımda bir köyün olduğunu üzüm bağlarının içinde iki çocuğun korkularını gidermek için olsa gerek türkü çağırdıklarını duyunca anladım ve biraz olsun ferahladım. Karnım iyice acıkmıştı. Çocuklara Yozgat’ı sordum. “Biz bilmeyiz” dediler.
“Bana üzüm satar mısınız?” deyince “Satalım” yanıtını aldım. O günlerde yeni tedavüle çıkartılan beş kuruşluklardan biri ile kasketimi uzattım çitin üstünden. Aldığım üzümü ekmeksiz olarak atıştırarak yola devam ettim.
Az sonra bir köylünün önünde birkaç sığırla eşek üstünde gittiğini görünce iyice rahatladım. Yurt çapında genel karartma yasağı olduğu için karanlıklar içine gömülmüş köyün farkına varamamışım. Adama da ilk sorum Yozgat’ın kaç saat olduğu oldu. “Üç saat” dedi. Durumumu öğrenen bu vatandaş beni evine götürüp o gece misafir etti. Damda yattık. Sabah ezan okunurken beni uyandırdı. Çünkü akşamdan öyle anlaşmıştık. Bizden daha erken kalkan karısı ocak üstündeki küçük bir sacda pişirdiği yufkadan yapılmış bir dürümü uzattı. Köylü elimden tutup yol tarifine koyuldu. “İşte şu kadar yürüdükten sonra yol ikiye ayrılır, sen sağdaki yolu takip edeceksin” falan gibi… Ama ben onun her söylediğine sadece tasdik makamında başımı sallıyordum. Çünkü yorgunluktan ve uykusuzluktan ne dediklerini dikkatle dinleyip anlayamıyordum.
Bir müddet sonra güneş doğdu ve yol ayrımına gelince durdum. Sağa mı gidecektim, yoksa sola mı? Yarıca bir kararla sola yöneldim. Giderim, giderim, görünürde hâlâ Yozgat yok. Bir düzlüğe geldim. Burası bana hiç de yabancı gelmedi, ama neresi? Tam o sırada yine eşeği üzerinde birisi bana doğru geliyordu. Selâm verdim. Yozgat’ı sorduğumda “Kör müsün?” der gibi sol kolu ile Yozgat’ın çamlığını işaret etti.
Yozgat’ın çok meşhur suları vardır. Bunların içinde en tanınmış ve makbul olanı da Şeker Pınarı’dır. Şehrin batı çıkışına düşer. Orada alelacele elimi yüzümü yıkayıp çorap ve pabucumu giydikten sonra koşarcasına liseye yöneldim. İşin kötü tarafı Şeker Pınarı ne kadar batıda ise lise de o denli doğu çıkışındadır. Okula girdiğimde iki gün önce otomobil, ya da otobüsle giden arkadaşlar beni böyle perişan ve bitkin bir halde görünce yarı ciddî, yarı alaycı bir şekilde “Şükrü geldi! Şükrü geldi!” diye birbirlerine gösterdiler.

GELİRKEN ÇEKTİKLERİMİ İMTİHANDA HOCAMA ANLATAMADIM

İmtihanın hangi odada yapıldığını öğrenip hemen oraya koştum ki birden kapı açıldı ve Kemalettin Bey sert bir kol işareti ile beni içeriye aldı. İmtihana iyi, hem de çok iyi hazırlanmıştım. Ancak bir problem yarıya kadar gidiyor, ondan öte gitmiyordu. Bir tertip hatası mı vardı, yoksa bizim seviyemize mi uymuyordu, bilemiyordum. Ama hocam sanki kasten yapıyormuş gibi ilk soru olarak onu yazdı. Ben de o sorunun durumunu anlattım. Kendisi de süzdü ve “Yap bakalım” dedi. Diğer iki trigonometri sorusunu yapınca bana döndü ve “İyi hazırlanmışsın. İnsan imtihana gelirken üstüne başına bir çekidüzen vermez mi?” diye sitem etti. Ben de iki gündür neler çektiğimi yarı gurur, yarı utanma içinde kendisine niye anlatamadığıma hâlâ bir anlam veremem.
O gün akşama Yerköy’e, ya da Çiçekdağı’na inmek zorunda idim. Hemen kışlaya tırmanıp tanıdık askerlerden yirmibeş kuruşa beş tane tayın ekmeği aldıktan sonra kırkbir kilometrelik Yerköy yolunu tuttum. Bindallı’nın yokuşta geceyi evinde geçirdiğim vatandaşla karşılaştık. İki eşeğinin üzerine çattığı küfeler içindeki sebze ve meyvelerini satmak için Yozgat’a getirirmiş. Sınıfı geçtiğimi öğrenince çok sevindi.
Saray köyü Yozgat’la Yerköy arası tam orta yerdedir. Zaten yol boyunca başka da köy yoktur. Ne yapıp yapıp koyun sürüleri daha köye inmeden bu köyden geçmem gerekirdi. Çünkü bu köyün namlı köpekleri saldırabilirlerdi. Onun için cebrî bir yürüyüşe geçtim. Gece Çiçekdağı’na ulaştım. Bir fırında mal sahibinin müsaadesi ile pişen ekmeklerin fırından çıkınca bırakıldığı tahta üzerinde geceyi geçirmek benim için bir zevk oldu. Zira mevsim icabı havalar iyice soğuk oluyordu.
Akşama Kırşehir’de olmalıydım. Her sefer Yozgat yolculuğum iki gün sürdüğü için gecikmem ev halkını tedirgin edecekti. Yani yine bir cebrî yürüyüşle yol almam gerekirdi.



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .