KETEN GÖMLEK

KETEN GÖMLEK

15.08.2017

Kırşehir’de nice yaşanmış hikâyeler kaleme aldım. Zaman elverdiğince, yazıları bilgisayardan yazdıracak birsini bulduğum sürece yazmaya devam edeceğim. Yağarnında kırmızı krepten bir gömleği vardı. Mor kadifeden paçası bol şalvarı da çok yakışmıştı canım. Ellerini arkasına koyarak karşı tarafı şafakladı. Bu gençlerde ne yapıyorlardı acaba diyerek fikir yormaya başladı. Biraz düşündü. Gitse, annesinin verdiği işler daha bitmemişti. […]

Kırşehir’de nice yaşanmış hikâyeler kaleme aldım. Zaman elverdiğince, yazıları bilgisayardan yazdıracak birsini bulduğum sürece yazmaya devam edeceğim.
Yağarnında kırmızı krepten bir gömleği vardı. Mor kadifeden paçası bol şalvarı da çok yakışmıştı canım. Ellerini arkasına koyarak karşı tarafı şafakladı. Bu gençlerde ne yapıyorlardı acaba diyerek fikir yormaya başladı. Biraz düşündü. Gitse, annesinin verdiği işler daha bitmemişti.
Duramadı. Samanlığa girdi. Oradan iki ham kelek, bir tane de bostan aldı. Dizine vurarak kırdı, yedi. Dizlerine derman gelmişti. Uzun sahosunu da giyerek gençlerin bulunduğu yere doğru yürümeye başladı. Ayağında lastikten mamul, soğuk kuyu dedikleri ayakkabı vardı.
Gençler bir geniş daire çizmişler, içerisine de küçük bir çukur kazmışlardı. Ellerinde karaağaç ve iğdeden kesilmiş birer sopa, küçük çukurun bulunduğu yerde de çok kısa kesilmiş çelik dedikleri parçalar vardı.
Gençler çelik çomak oyunu oynuyorlardı. İçlerinden bir tanesi çok iyi beslenmiş, ensesi pek kalın, gözlerinin üzeri etlenmiş, omuzları geniş, yalnız otlayan köy boğası gibiydi! Çelik çomak oyununu kaybedenlere zukka vurmak, bu abes büyüyen gence gitti. Gençler oyunlarını oynuyorlar, kaybedenlere zulüm olsun diye bu gence zukka vurduruyorlardı. Kaybedip korkan gençler, bir fırsatını bularak evlerine kaçarlar, ancak bir gün sonra da olsa barbata yapılı gençten o zalim zukkayı yemekten kurtulamazlardı.
Gençler kırmızı gömlekli genci sürekli gammazlıyorlardı. Neden çelik çomak oynamasın? Zukkanın dışında yiyecekte alabiliyorlardı. Yediği bostan ve ham keleğin dışında sabahleyin annesinin pişirdiği bulama aşını içmişti. Midesini yokladı. Karnı iyi toktu! Zukka vurulsa da güçlü olduğunu sanarak bu ağırlığı kaldırabilirdi. Gençler biraz daha okkaladılar. Kırmızı gömlekli genç çizginin içerisine girdi. Herkesin elinde özenle hazırlanmış sopalar vardı. Kimse kimseye sopasını vermezdi. Yarısı çatlamış bir sopa verdiler. Bir de kısa çelik. Her ıskalamak iki zukka yemek demekti.
Kırmızı gömlekli genç, eline sopa aldı. Çelik denen parçayı çizginin içerisindeki çukura koydu. Herkes pür dikkat genci seyrediyordu. Sopayı çeliğin altına taktı havalandırdı. Sopayı salladı. Her nedense tutturamadı. Iska geçmişti. İki zukka yeme hak etti. Bir daha denedi. Yine çeliği havalandırdı. Bir türlü vurmayı beceremiyordu. Yine ıskaladı. Dört zukkaya çıkmıştı kaybı. Köyün gençlerinden birkaç kişi yampiri yürüyorlardı. Rahatsızlıklarını sorduğu zaman, hiç kimse yedikleri zukkadan bahsetmemişlerdi. Bazılarının da yılanlar gibi yürüdüğü olurdu.
Çeliği tutturamayan genç bu sevdasından vazgeçti. Borcu çoğalıyordu. Hevesinden vazgeçmeyen bir kişi vardı. O, boynu pek kalın, adamları vurduğu zaman teneke gibi yamultan zorba bir gençti. Hafif bıyığa güldü.
Kırmızı gömlekli gence doğru yaklaştı, “Neden devam etmiyorsun?” diyerek avurt sattı. Diğer gençler küçük dilleri gözükünceye kadar gülüşüyorlardı.
Kah! Kah! Kah!
Kıh! Kıh! Kıh!..
Olan olmuştu bir kere. Genç ellerini arkasına koydu. Dairenin içerisine çelik oynanan yere girdi. Başında da güneşliği uzun bir şapkası vardı. Nedendir bilinmez, beline ara sıra geniş bir kuşak takardı. Izbandut gibi olan genç, oturduğu yerden kalktı. Tam çelik oynanan yerde elleri arkasında bekleyen gence yaklaştı. Duruşunu beğenmemişti. Kolundan tutarak biraz çevirdi. Hah! Şimdi oldu işte diyerek geriye doğru çekildi. Gençler neşe içerisinde gencin yiyeceği zukkayı bekliyorlardı. Boynu kalın genç neden bu kadar gerildi bilemiyorum, sanki ezelden kalmış bir intikamı var gibiydi. Biraz daha gerildi. Elleri arkasında bekleyen genç akıbetini bekliyordu.
Enseli genç, büyük bir hışımla koşarak geldi. Bir taraftan da avazının çıktığı kadar bağırıyor, ellerini arkasından çekmesini söylüyordu. Genç ellerini arkasından çekmişti. Zalim, kaba, acımasız genç öyle bir zukka vurdu ki gencin başındaki şapka geriye düştü. Acaba leğen kemiği mi zedelenmişti? İkinci bir zukkaya gerek kalmadı. Yerlerde emeklemeye başladı.
Boynu kalın genç, zikkeden çıkmış azgın boğalar gibi üzerine saldırıyordu. Geri kalan üç zukkayı vurmalıydı. Diğer gençler hep bir ağızdan teşvik ediyorlar, bitir işini diyerek tempo tutuyorlardı. Diğer gençler zorba adamın vuruş şeklini bildikleri için çoktan tüymüşler, öfkesinin geçmesini bekleyerek zukkanın hafifini yemişlerdi.
Genç yürüyemiyordu. Diğer oyuncular araya girdi. Borcu olsun canım diyerek ağız tamburası yapıyorlardı. Kırmızı gömleği, vurma neticesinde pantolonunun dışarısına çıkmıştı. Zukkayı yemeden önce sahosunu dahi çıkarmışlardı. Çünkü zukka değmeliydi.
Genç, yılanlar gibi yürüyerek evlerine gitti. Kemiği mi kırılmıştı acaba? Sürekli öğürerek kusuyor, ağzından sabahleyin içtiği bulama çorbası ile kepek parçaları çıkıyordu. Oğlunun durumunu gören annesi; ağlayarak enseli gencin babasına şikayete gitti. Gencin babası; bayır turpu gibi terbiyesiz, kaba kırmızı bir herifti. Gelen kadına ağız ekşitti. Kadını aşağısıyordu. Dudak büktü. Sözlerini omuz aşırı atarak def olmasını istedi. Yediği ağır zukka gencin o günkü kazancı olmuştu. Ama iyi olduğunda üç zukka daha borcu vardı. Doktor bilmeyen insanlar, kırık çıkıkla uğraşan adama götürdüler. Leğen kemiği tamamen çatlamıştı. Adam ne yapabilirdi ki? Birkaç boş sözle adamları dikine tıraş ederek geri gönderdi.
Leğen kemiği tamamen hasar gören genç aylarca yatalak bir şekilde yattı. Uyudukça kalçasına zukka yediğini hatırlıyor, yataktan sıçrıyordu. Halbuki daha üç zukka borcu vardı. İyi olunca o zukkayı da ödeyecekti.
Eli boş gezen genç sokaktaki zırtapoz arkadaşlarının gazabına uğramıştı. Babasının o yıl mahsulü istediklerinden fazla çıktı. Annesi gabavet kadın durmuyordu, “Herif! Bu oğlan bekar gezdikçe başımıza daha çok bela getirir. Başını bir bağlayalım o zaman gör” diyerek andavallı adamı ayarttı. Çıkan mahsullerini sattılar. Adam geniş diktirdiği şalvarının içerisine paracıklarını desteleyerek koydu. Akşamları nerede iyi süt emmiş bir kız var onu araştırıyorlardı.
Andavallı adam bulmuştu! Zurnapa Yüksel’in kızından daha güzel var mıydı? Hem de yaşlandıklarında kendilerine çok hürmet eder, omzunun biri ağrısa diğerinde taşırdı! Ellerini kafasının kenarından çekti, “Buldum avrat! Hadi oğlanı da al gidelim. Zurnapa Yüksel bizi ezmez. Kız da nasipli canım. Önümüzdeki yıl çıkacak mahsulle de bir ev alırız. Geçinir giderler” diyerek karanlığa ürüyordu.
Gabavet avrat, andavallı herif, kırmızı gömlekli oğlan birlikte Zurnapa Yüksel’in evine vardılar. Hani pek cesurlardı. Kapının tokmağını çaldılar. Zurnapa Yüksel’in eşi Yosma avrat kapıyı hafifçe araladı, “Ooo! Kimler gelmiş, kimler?” diyerek düşünmeden içeri aldı. Zurnapa kullanılmaktan çürük sakıza dönmüş çul minderin üzerinde tütün sarıyordu. Çehre züğürdü, kenarın dilberi kız ortalıkta yoktu. Herkes birbirine bakıyordu. Bu terbiyeli, güzeller güzeli kız nerede idi acaba? Sabır taşları nerede ise çatlayacaktı. Bir hevesle varan oğlan andavallı adamın gözlerine bakıyor, ara sıra göz patlatarak dişlerini sıkıyordu. Halbuki Zurnapa’nın gelini içeri de kenarın dilberini süslüyordu.
Zaman epey ilerlemişti. Ara kapı hafif açıldı. Kenarın dilberi kızın sarı saçları taranmış, makyajı yapılmış, annesinin yıllarca sakladığı elbiselerini giymişti. Andavallı adam geriye doğru çekildi. Bir oh çekti. Gabavet kadının gözü pek tutmamıştı, ama ne de olsa herifine karşı söz hakkı yoktu. Çevre züğürdü, kenarın dilberi kız andavallı adama yaklaştı. Gülümsedi. Gerdan kırdı. Kaptığı elini yukarı kaldırarak öptü, alnına koydu. Aman bu ne hürmet canım! Gözünün kenarı ile gabavet kadına bakıyordu. Isınmamıştı, ama zorunlu olarak onunda elini öpmek gerekiyordu. İleri de hayat arkadaşı olacak gence baktı. Ona da bir gülücük attı. Bilemiyorum nedendir gencin tüm eğe ve kaburga kemikleri yumuşadı. Böyle terbiyeli, güzel, saygılı kız nereden bulunurdu? Hayatta ilk defa şans gülmüştü. Andavallı adam ve eşi, ellerinde ne varsa hiç düşünmeden oraya bıraktılar. Akşam yemeğine hünkarbeğendi ve höşmerim hazırlanmıştı. Böyle bir fırsat kaçırılmazdı. Yemeğe döşendiler. Fıkırdaşarak gülüşmeler… Akrabalık ilişkileri ancak böyle olurdu.
Yeni hasat zamanı yakındı. Andavallı herif tüm planlarını bu mahsule göre yapmıştı. Gabavet kadın borçlanarak sarı saçlarını sevdiği kenarın dilberi gelin kızına ne güzel fistanlar diktirmişti. Ah bir daha varıp görebilseydi!? Sabırsızlanıyorlardı. Şu gelini içeri bir atsak galeyi kırsaydık diye hayıflanıyorlardı. Düğün gününü görüşmeye gittiler. Zurnapa Yüksel çul minderi değiştirmiş, mor kadifeden dikilmiş bir döşek üzerinde yılan oynatıyordu. Andavallı adam ve eşinin geldiğini kale bile almadı. Kahvesini höpürdetiyordu.
Oğlan tarafı söze girdi. Hani zaman daralıyordu. Andavallı adam sordu, “Yüksel ağam, ne yapmamız gerekiyorsa, adamımızı hemen alalım.”
Zurnapa avurtlarını şişirerek, “40 batman yün, süt hakkı, gardaş yolu, emmi yolu, dayı yolu, davul-zurna, bizim evdeki gelecek misafirlerin yemek masrafları…”
Başka söze gerek yok. Andavallının gözleri fal taşı gibi açıldı. Gabavet eşine bıyık oynatıyordu. Gelin içeri de diretiyor, bilmem şu kadar elbise, cimdallı falan filan.
Adam tüm mahsulünü sattı. Bunlar yetmiyordu. Üç tarlasından ikisini de satmalıydı. Onları da öldüm fiyatına verdi. Tekrar Zurnapa Yüksel’in kapısına vardı. İşler tamamdı. Haydi düğüne…
Zurnapanın bir isteği daha vardı. Elindeki kalan tarlasının başlık parası olarak beş yıl ekmek istiyor. Zurnapanın avradının da istekleri vardı. O sarı saçlı gövel kızını şimdiye kadar hiç ezmemişti. Asla babasının yanında oturmayacaktı. Adamlar boyun kestiler. El aleme rezil olacaklardı. Şu gelini bir içeri atsalardı ya. O zaman belki gelin kısmeti ile gelirdi. Çehre züğürdü, kenarın dilberi kız kimin kızından aşağı idi. Düğünle beraber en pahalı salon tutulmalıydı. Mevcut tarlayı da sattılar. Salon ve düğün parası ettiler. Zurnapaya tarla kalmamıştı.
Sarı gelini büyük kargaşa içerisinde evlerine getirdiler. Daha üç gün olmuştu ki, gabavet kadının saçlarında yolunmalar, andavallının göğsünden ileri doğru iterek yere düşürme. Bu çok sevdikleri sarı gelinin marifetiydi. Zurnapa Yüksel Andavallı adama öyle bir zukka vurmuştu ki, iskeletinin düzeni bozuldu. Kadın yerde yolunan saçlarını topluyordu. Üç zukka borcu olan oğlan borç yüzünden evi terk ederek yeni zukkalar yemeye gitti. Kenarın dilberi, “Daha size neler edeceğim ileri de görürsünüz” diyerek karışık insan niteliğinde olduğunu gösteriyordu.



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .