Kesere de mi adını yazdırdın dürzü!

Kesere de mi adını yazdırdın dürzü!

30.03.2017

“Alet iş görür, el övünürmüş” der atalarımız. İnsanlar ilk çağlardan itibaren yaşamlarını idame ettirmek için alet edinme gereği duymuşlar, çağın ilerleyişine göre ilk önceleri çok ilkel olan bu gibi gereksinimler zamanla modernleşir olmuşlardır. Alet olmadan hiç bir iş görülmez. Bunlar adeta hayatımızın birer parçasıdır. Öyle bir ihtiyaç ki, kuşlar cinsinden karga bile ağaç kovuklarındaki kurtçukları […]

“Alet iş görür, el övünürmüş” der atalarımız. İnsanlar ilk çağlardan itibaren yaşamlarını idame ettirmek için alet edinme gereği duymuşlar, çağın ilerleyişine göre ilk önceleri çok ilkel olan bu gibi gereksinimler zamanla modernleşir olmuşlardır. Alet olmadan hiç bir iş görülmez. Bunlar adeta hayatımızın birer parçasıdır. Öyle bir ihtiyaç ki, kuşlar cinsinden karga bile ağaç kovuklarındaki kurtçukları çıkarıp yemek için çalı, çırpının düzgün olanını alet olarak gagasıyla kullanmışlardır.
Bazı kişiler aletini ödünç vermemek için “kör mü herkes benim gibi parasıyla alıp evinde bulundurulsun” derken atalarımız; “muhannet insanı mal sahibi yapar ” demişlerdir. Kapına gelip alet isteyene diyelim ki verdin, kime ne verdiğinin listesini tutacak değilsin ya, birkaç gün sonra götüren tekrar getirip yerine koymazsa unutur gidersin, ondan sonra Nasreddin hocanın ödünç kazan aldığına dönersin. Emanetin canı yuka olur, ondan sonra da iyi komşunla kötü olursun.
Güdük İreşidin Hasan kimseye ödünç bir malzeme almaya gitmemek için daima kazma, kürek, bel, çekiç, keser, pense, kerpeten, çivi gibi araç-gereçleri evinde bulundurmaktan zevk alırdı. Gerek hanımı Kadriye’nin yufka yürekliliğinden bunları isteyene vermesinden, gerekse oğlu Erdoğan’ın bunlarla sokakta oyun oynarken kaybetmesinden lazım olduğunda aletlerini bir arada bulamaz, Kırşehir e her gidişinde bir yenisini alır “bir daha kimseye verme ” diye hanımına kızdığı ve öfkeyle ona bağırıp çağırdığı yanına kar kalırdı.
O yıl Kırşehir Karacaören köyünde dehşetli bir kış yaşanmış, inanlar çığır açmaktan, kar kürümekten ahizer olmuşlardı. Ama baharın müjdecisi cemrenin ilk önce havaya, sonra suya, son olarak ta toprağa düşmesiyle ilk önce etrafı sarı çiğdemler, devamında çayır-çimenler kaplamış ,her yer yeşile boyanmıştı. Toprak deberip, tava gelmişti. Kış uykusundan uyanan ağaçların kimi tomurcuk dizerken kimileri de çoktan çiçeğini açmış, anlayacağınız bütün canlılar günün günü tutmadığı bu günlerde büyük bir bahar hazırlığı içine girmişlerdi.
Bahar ayının gelmesiyle bağ-bahçe işleri açılır, vakit hiç geciktirmeye gelmezdi. Öyle ya her iş vaktinde yapılmalıydı. Bu aylarda kimsenin elinden kazma, kürek, bel düşmez adeta çalışmaktan insanların gecesi gündüzüne karışır, yorgun bedenlerin gözü yatakta olurdu.
Güdük İreşidin Hasanın Kaya bağlarında babadan kalma üç-dört dönümlük bir bağı vardı. Bu bağ budanacak ve bellenecekti. Zamanında Hasan önünde üç büyük ağabeysinin olmasından, üstelik babasının ona kıyamamasından dolayı hiç iş görmeyi öğrenememişti. Babası öldükten sonra iki ağabeyi başka illerde iş bulup çalışmaya gidince diğer ağabeyi Tahsin le evleri ayırmışlar haliyle iş başa düşmüş, yarım yamalak bir şeyler öğrenmek zorunda kalmış, babasının; “Hasanım ben sana kıyıp iş gösteremedim, ben ölünce mezerimde bir delik koyda sen nasıl geçineceksin bakıp ta göreyim ” merakını bir nebze olsun boşa çıkartmıştı.
Bağ budama tavına gelmiş gelmesine de Hasan bağ budamayı bir türlü öğrenememişti, ama aslında bu ona hiç gayle değildi. Köyde Şıkkırı, kör Cuma, gara Mustafa, Zilfinin Halibaan, Çöllünün Memmetali, bal Memmet ,Çavuşun Şıkoo gibi adamlar bu işin uzmanıydılar. Hasan bir gün önceden bu adamların kapısını tek, tek vursa da çoğu başkalarına bağ budama sözü verdiğinden dolayı eli boşa çıkmıştı. Ancak koca köyde kayınbabası Hakkının Memmedden, çavuşun Şıkoo dan ve gara Mustafa dan gelirim sözü alabildi. Sabah kahvaltıdan sonra bıçkı, keser gibi aletlerini yanına alan budamacılar bindikleri eşşekleriyle bağın yolunu tuttular.
Hava sabahtan sisli ve birazda soğuk olsa da Seyfe gölünün üstünden doğup bir minare boyuna ulaşan güneş sis dağıtırken ortalığı da yavaş, yavaş ısıtmaya başlamıştı.
Her budamacı bağın üst kısmından birer karık başı tutarak besmele ile işe başladılar. İşlerine çok önem veriyorlar, köylülerinin “Hasanın bağını kör koydular ”dedikodusunu dedirtmemeye çalışarak işlerine önem gösteriyorlardı. Bağda her çeşitten üzüm omçaları vardı. Zamanın bir bahar ayında Hasan şehre gittiğinde asker arkadaşının birisinden çekirdeksiz üzüm çubuğu alıp bağındaki karığa yatırmış o da zamanla omca olmuştu. Budamacılar kütükleri budarlarken çeşidine göre bazen kendi aralarında “kaç kalem bırakalım, kalemde kaç göz olmalı” diye tartıştıkları oluyor, çekirdeksiz üzüm omçası da bu tartışmaların başını çekiyordu.
Hava bazen açılsa, bazen de parçalı bulutlu olsa da çalışanlar işine önem gösterdiklerinden dolayı elleri terler gibi oluyor, bu da onların bıçkı tutmalarını sanki engelliyordu. Vakit hızla ilerliyor, çalışanlar zamanın nasıl geçtiğini bilmiyorlardı. Hasan saatine usulen bir baktı vakit neredeyse öğleye gelmişti. Çalışanlarının karnı acıkmış olmalıydı, budanan çubukları toplamayı bir yana bırakarak yemek hazırlama telaşına koyuldu. Hasan yemek hazırlama işiyle uğraşırken yedi-sekiz yaşlarındaki oğlu da babasının bağ çubuklarından yaptığı arabayla oynuyor, güya budanan çubukları taşıyordu.
Yemeğe oturduklarında bağın neredeyse yarısından fazlası budanmıştı. O sırada Omar ağların Omar da tek başına kendi bağını buduyordu . Hasan onu da çağırarak yemeğe buyur etti.
Çaylarını içen budamacılar tekrar işe koyulduklarında Erdoğan da toparladığı çubukları keserle vurup kırarak babasının kendisine yaptığı arabanın aynısından yapmaya çalışıyordu. Babası bir yandan kesilen çubukları toplayıp kucağında bağ yaparken arada da “oğlan keserle bir yerini yaralar ” korkusuyla bir bahane bulup keseri ondan almayı ihmal etmiyordu.
Vakit ikindiye yakın olmuştu ki gayretli budamacılar işlerini bitirdikleri gibi bindikleri eşşekleriyle köyün yolunu tutarlarken Hasanda ortalığı toparladıktan az sonra bindiği eşeğin de oğlunu kucağına alarak ağzına tutturduğu bir türkü ile bağdan ayrıldı.
Omar ağların Omar akşama kadar çömelerek bağ budadığından dizlerine kramplar girmiş, yorgunluktan eli ayağı tutmaz olmuş “kalan kısmını da yarın budarım ” diyerek ceketini omuzladığı gibi bağdan ayrılmıştı. Bağı Hasanın bağının alt kısmında olup iki bağ an anaydı. Yürüye, yürüye Hasanın bağının tam orta yerine gelmişti ki yerde cığıl, cığıl parlayan bir keser gözüne ilişti. Eğilip onu yerden alarak yoluna devam etti. Meğer keser, Hasanla oğlu arasından ki git gellerden dolayı orada unutulmuştu. Omar ağa hem yürüyor hem de keseri gözden geçiriyordu. Keser hem yeniydi, hem de iyi bir usta elinden çıkmışa benziyordu.
Omar ağa çiftçilik ve hayvancılık la geçinen orta halli birisiydi. Kapısında iyi-kötü üç-beş inek, yüzün üzerinde de koyun-keçi bulunur, onların getirisi ile evinin geçimini sağlardı. Kimsenin, işinde aşında , malında canında olmayan , döğüş-çekiş bilmeyen , köylülerince doğru ve dürüst birisi olarak bilinirdi. Daha şimdiye kadar kendi ve ailesinin kursağına haram lokma nasip etmemişti.
Hem keseri inceliyor, hem de Tontunun bağına doğru yol alıyordu. Dağı yavaş, yavaş indikten sonra deli Yusufların harman yerine ulaşmıştı. Elindeki keseri tekrar incelemeye başladı. Sobacı Hasanın evine yaklaşırken keserin tam orta yerindeki çivi tutup çekme deliğinin hemen üzerinde bulunan ‘HASAN’ yazan yazı gözüne ilişti.
Gözleri adeta fal taşı gibi açılmıştı. Aslında keseri imal eden usta onu bu adla markalaştırıp piyasada satıyordu. Tabi ki o anın şaşkınlığın da olan Omar ağanın aklına bu gelmemişti.
Hem yürüyor, hem de kendi kendine “şu güdük ireşidin oğlunun aklına bak, ne kadar sağlamcı adam be, şunun malı yinir mi arkadaş, ula Hasan çavuş; kesere demi adını yazdırdın ula dürzü… ” diye iç geçirirken “biran evvel gideyim de şu dürzünün emanetini vereyim” diye adımlarını hızlandırırken dahi olayın şaşkınlığını üzerinden atamıyordu.



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .