Kayısı

Kayısı

11.04.2015

Demek ki diyorum annemlerin ailesinin durumu görece olarak ta olsa bir çok ailenin yaşantısından iyiceymiş. Annem anlatırdı bizim bağımızda olmayan erik kayısı gibi meyveleri komşu bahçelerden aşırırdık. Daha sonra kendilerinin de bir çok meyvesi olmuş. Toplamaktan ve topladıklarını kurutulmak için sermekten bi tap düştüklerini; ve hatta topladıkları meyveleri taşımamak için, bağın karıklarına gömdüklerini anlatır. Yalancının […]

Demek ki diyorum annemlerin ailesinin durumu görece olarak ta olsa bir çok ailenin yaşantısından iyiceymiş. Annem anlatırdı bizim bağımızda olmayan erik kayısı gibi meyveleri komşu bahçelerden aşırırdık. Daha sonra kendilerinin de bir çok meyvesi olmuş. Toplamaktan ve topladıklarını kurutulmak için sermekten bi tap düştüklerini; ve hatta topladıkları meyveleri taşımamak için, bağın karıklarına gömdüklerini anlatır. Yalancının mumu hesabı bir yıl önce toprağa gömülen çekirdekler fide olarak fışkırır ve çocukların yaptıkları masum kaçamak ortaya çıkarmış. Yazımda mevzubahis “ Bir kayısı ağacı” şiiri 1950 yılında kaleme alınmış ve ışık tutmaya çalışıyor dönemin ekonomik ve sosyal durumuna…
Refik Durbaş’ın “Hacı Nafi’ler yaşıyor !” başlıklı yazısında da yer almış “Bir kayısı ağacı”
“Bizim kuşağın Kadir Abisi (İbrahim Abdülkadir Meriçboyu), bilinen adıyla A.Kadir, 1936’da girdiği Kuleli Askeri Lisesi’nin son sınıfındayken yasak kitaplar okuduğu gerekçesiyle tutuklanır ve 1938’de Nâzım Hikmet’in de yargılandığı davada on ay hapisle cezalandırılır.Hapisten çıkınca askerlik görevini er olarak tamamlar ve 1941’de İstanbul Hukuk Fakültesi’ne girer. İki yıl sonra da ilk şiir kitabı “Tebliğ”, sıkıyönetimce hemen toplanacak ve şairi beş yıl sürecek sürgünlük yaşamına başlayacaktır. Kadir Abi de Muğla, Balıkesir, Konya, Kırşehir ve Adana’da sürgün yaşamından ancak 1947’de İstanbul’a dönebilecektir. Ahmed Arif, A.Kadir’in Kırşehir sürgününden Ankara’ya gelişini söyle anlatmıştı (Refik Durbaş: Kalbim Dinamit Kuyusu): “Şimdi, Kadir Abi var ya, A.Kadir, o Kırşehir’de sürgün… Birçok yere sürdüler onu… Hep kimsesizlikten, başka bir şey değil… Gariban adam… Bir ablası var, hemşire, başka kimsesi yok. Kadir Abi Kırşehir’den Ankara’ya gelecek… Birinin karşılaması lazım…
Tabii severek “Ben yaparım bu işi” dedim.(…) O zaman otobüs yoktu, kamyonla gelmiş… 1950’den biraz önce işte… Kadir Abi beni tanımıyor tabii… Gittim, kendimi tanıttım, “Siz Kadir Abisiniz” dedim, “benimle geleceksiniz”…Daha sonra Ahmed Arif ve A.Kadir Hergele meydanına gidecekler, A.Kadir’in deyişi ile “Çingene” Niyazi Akıncıoğlu onları beklemektedir çünkü.. Hapishaneler misali “sürgün”ler de şairlerde, yazarlarda derin izler bırakır ve bunlar bir biçimde yapıtlarına yansır. Bu anlamda zengin bir sürgün edebiyatımız var, denilebilir. Nitekim Kadir Abi’nin Kırşehir sürgününde yaşadıkları elbette dizelere dökülecektir. İki şiirini unutamıyorum: Biri “Hoş Geldin Halil İbrahim”, öteki ilk kez 1962’de kısa bir süre yayımlanan “Büyük Gazete”de okuduğum “Bir Kayısı Ağacı”… İki şiirin de ortak kahramanı köylü İbrahim ile bir kayısı ağacı…
Kadir Abi, “Bir Kayısı Ağacı”nda köylü İbrahim’in yol vergisini ödeyemediği için ailesinin besin kaynağı tek kayısı ağacının nasıl altı liraya odun olarak kesildiğini anlatır. “Hoş Geldin Halil İbrahim”de ise gurbete çıktığı için ürünü sahipsiz kalan İbrahim ve köylülerinin mallarına bir ağanın el koymasını resmedecektir. Çünkü kötü zamanlardır; herkes neyi var, neyi yoksa satıp savmıştır. Şiir şu üç dize ile sona erecektir: “Hepsinin Hacı Nâfi oturdu, Halil İbrahim, hepsinin Hacı Nâfi oturdu mülkiyeti üstüne.”
Bugünlerde de aynı “kötü zamanlar”ı yaşamıyor muyuz? Üstelik bir değil, kaç Hacı Nâfi’miz oldu? Kimi kentleri parselleyip sattı, kimi dereleri HES’lere pazarladı. Say sayabilirsen, haraç mezat satılmadık neyimiz kaldı? Bakmayın bugün Hacı Nâfi’lerin kavga ettiğine, bunlar yarın “kavga”yı bile semt pazarlarında satışa çıkarır.
Bir Kayısı Ağacı
Ben bir kayısı ağacıyım
Kırşehir’in Dinekbağı’ndan.
Küçücük bir ev önünde yaşarım yapayalnız.
Yılda bir çiçek açar,
yılda bir kayısı veririm,
avuç içi kadar.

Yaz olur,
bir kadın silkeler dallarımı,
bir çocuk yerde bağırır,güler,
bense hoşnut olurum.
Hem zaten benim
ne söğütler gibi nezaketim vardır,
ne kavaklar gibi gururum.

Ben bir kayısı ağacıyım
Kırşehir’in Dinekbağı’ndan.
Dinekbağı’nda üç insan severim,
bir çocuk,
bir genç kadın,
bir genç adam,
benim kadar sessiz sedasız,
benim kadar halim selim.

En güzel ay nisan ayı,
toprak yumuşak yumuşak,
en güzel ay nisan ayı.
Yamur yağdı, çiçek açtı,
bir hoş oldu içerim,
en güzel ay nisan ayı.
Kavaklar uzakta upuzun,
bir sağa,bir sola,
başı döner kavakların.
Ben bir kayısı ağacı,
başımda çiçeklerim.

Ben bir kayısı ağacı,
üç insan severim:
bir çocuk,
bir genç kadın,
bir genç adam.
Çocuğun adı Ahmet,
kadının adı Fatma,
adamın adı İbrahim.
Ahmet küçük ve sarı,
Fatma tombul ve beyaz,
İbrahim uzun ve narin.
Bir tek toprak odaları var üçünün,
toprak odanın bir tek penceresi.

Ben bir kayısı ağacı,
bazan eğilir bakarım odaya,
yerde bir eski yatakla yorgan görürüm,
duvarda bir eski kırık ayna,
yerde bir eski kilim,
bir eski hasır.

Bir kayısı ağacı,
bazan eğilir bakar odaya,
çiçeklerinden utanır.

Dün gece gaz yakamadılar,
ayışığında gördüm üçünü.
üçünün suratı asık.
Önce oturup
zeytin ekmek,taze soğan yediler,
sonra baktılar birbirlerinin gözüne,
sonra esnediler.

Gökyüzü bembeyazdı.
Gökyüzü çiçeklerimin renginde.
Gökyüzünde kavaklar.

Fatma uzandı İbrahim’in yanına,
sağa döndü.
Tombul, beyaz yüzü pencerede,
gözleri açık durdu sabaha kadar.

Çiçeği en önce kayısı döker.
Ben bir kayısı ağacıyım,
döküyorum çiçeklerimi.
Yer beyaz beyaz,
başım yeşil yeşil,
kayısılarım memede.

Haziran gelecek,
güneş yakacaktır tepemi,
kayısılarım balla,şekerle dolacaktır.
Ben bir kayısı ağacıyım,
haziran gelecek,
avuç içi kadar kayısılarım
Ahmet’in ekmeğine katık olacaktır.

Ben bir kayısı ağacıyım.
Kötü bir düşüncedir almış beni.
Geçti bağları budama zamanı, dedim,
dedim,çarşıda dört döner İbrahim,
dedim ekmek parası,
zeytin parası,
gaz parası.

Dedim, insanlar
neden yaşatılmıyor
ağaçlar kadar olsun.

Ben bir kayısı ağacı.
Fatma’nın, İbrahim’in,Ahmet’in
yumurtası, şekeri,eti.
Gittikçe artmakta kederim.
Günlerden pazartesi.
Gene geldi, elinde çanta,o şişman adam.
Şişman adam bir düşman gibi beni seyreder,
ben şişman adamı bir düşman gibi seyrederim.
Durmuş İbrahim kapıda,
yüzü dalgın ve sinirli,
bakıyor eli çantalı şişman adama.

Şişman adam uzattı gövdeme elini,
pencereden korkmuş kuzular gibi baktı Ahmet,
büktü boynunu kuzular gibi.
Ben bir kayısı ağacı.
Gövdemde sarı kağıt.

Yol parasını verememiş İbrahim,
verilmiş haciz kararı.
Yapmayın, dedim.
yılda bir çiçek açarım,dedim.
Etmeyin,dedim.
ekmeğe katık oluyor kayısılarım, dedim.

Bir öğle vakti baktım,
kavaklar uzakta upuzun,
bir sağa,bir sola.
Ben kışlık odun,
altı lira
Kırşehir Günışığı Dergisi’nden aldım, “bir kayısı ağacı”, şiirini ve yazarı Abdulkadir Meriçboyu’nun hayatı ve eserlerini.
“A. Kadir ya da tam adıyla İbrahim Abdülkadir Meriçboyu (d. 1917, İstanbul – ö. 1 Mart 1985, İstanbul), 1940 kuşağı toplumcu şairleri arasında yer alan Türk şair. Çeviri çalışmalarıyla dünya şiirinin tanınmasına katkıda bulunmuştur.
Ortaöğrenimini Eyüp Ortaokulu (1933) ve Kuleli Askeri Lisesi’nde (1936) tamamladı. Kara Harp Okulu son sınıf öğrencisiyken (1938) Nâzım Hikmet’le beraber tutuklandı; on ay hapse mahkûm oldu. Hapisten çıkınca askerlik görevini er olarak tamamladı. İstanbul Hukuk Fakültesi’ne girdi (1941). 1943’te yayımladığı Tebliğ adlı şiir kitabı yasaklanarak toplatıldı. İstanbul’da bulunması sakıncalı görülen kişilerle birlikte sıkı yönetimce sürgüne gönderildi. Sürgünlük dönemini Muğla, Balıkesir, Konya, Kırşehir ve Adana’da geçirdi. 1947’de İstanbul’a döndü ve bir bisküvi fabrikasında çalışmaya başladı. Buradan ayrılınca çeşitli yayın evlerinde düzeltmenlik, çevirmenlik gibi işler yaptı. 1965’ten sonra kitaplarını kendisi yayımlayarak yazarlık yaşamını sürdürdü.
Ankara Cezaevi’nde Nâzım Hikmet’le birlikte yatan A. Kadir önceleri büyük ölçüde bu şairin etkisinde kaldı. Ses ve Yeni Edebiyat dergilerinde yayımlanan şiirlerinde bu etki açıkça görülür. Yurt sevgisini dile getiren ilk kitabı Tebliğ’de savaşa açıkça karşı çıkarken, yoksul insanları gerçekçi bir bakışla yansıttı. Sürgünden dönüşünde şiirlerini zaman zaman dergilerde yayımladı. Abdülbaki Gölpınarlı ile Farsça aslından düzyazı olarak çevirdikleri Mevlâna’nın şiirlerini serbest nazma dökerek Bugünün Diliyle Mevlâna adıyla bir kitapta topladı (1955).
Çok beğenilen bu kitap üst üste birkaç kez basıldı. 1958’de Azra Erhat ile birlikte yaptıkları İlyada çevirisi ise A. Kadir’in başarılı bir çevirmen olarak iyice tanınmasına neden oldu. İkinci kitabı Hoş Geldin Halil İbrahim (1959) dönemin şiirsel eğilimlerinin dışında kalan şairin çizgisini değiştirmediğini gösterdi. Bunu Dört Pencere (1962) ve bütün şiirlerini topladığı Mutlu Olmak Varken (1968) izledi. Çeviri ve eski şiirleri sadeleştirme çalışmalarını sürdüren A. Kadir Bugünün Diliyle Hayyam (1964), Bugünün Diliyle Tevfik Fikret (1967) adlı kitaplarını yayımladı. 1970’te yine Azra Erhat’la birlikte yaptıkları Odysseia çevirisi çıktı. Avrupa ve Üçüncü Dünya Ülkeleri şairlerinden tek başına ya da ortaklaşa yaptığı pek çok çeviriyi 3 ciltte Dünya Halk ve Demokrasi Şiirleri adı altında bir araya getirdi (1973 – 1980). Ayrıca Brecht’ten yaptığı şiir çevirileriyle Paul Eluard’dan Asım Bezirci ile birlikte çevirdiği Seçme Şiirler (1961) büyük ilgi gördü. A. Kadir, çevirileri için Habib Edip Törehan (1959), TDK Çeviri (1961), Hasan Âli Ediz Edebiyat Çeviri (1980) ve Yazko Çeviri (1983) ödüllerini aldı. A. Kadir’in 1938 Harb Okulu Olayı ve Nâzım Hikmet (1966) adlı yapıtı da bir dönemin önemli bir olayını aydınlatması açısından büyük ilgi çekmiş bir kitaptır. Mart 1985’te vefat eden yazarın mezarı Zincirlikuyu’dadır.”
İkbal Gürpınar seslendirmiş ve sevdirmişti Türkiye’ye…
Şu an kayısı fiyatları ne kadar, biliyor musunuz? Bu sene doğru dürüst kayısıda yiyemedik. Malatya’da bile havaların don yapması ile bir çok ağacın çiçekleri donup mahsul alınamadı. Hatta bu sene ceviz ağaçları da don yüzünden ürün vermedi. Ceviz ve kayısı satın alıp yiyebilen çoluğuna çocuğuna yedirebilenlere yediremeyenlere ne diyeyim?
Bir yoldaşımın soyadı da Kayısı. Neden o soy isimi almışlar hiç sormadım. Büyük olasılıkla kayısının değerindendir.
Savaş ve kıtlık kuşağının yetiştirdiği bir kuşağın çocuklarıydık bizler. Bizlerin yetiştirdikleri kuşakta bizlerin tutumunu yerliciliğini doğaya saygıyı bulmak güçleşiyor artık. Çoçuklar ve gençler özellikle son otuz yıldır kapitalizmin tüket tüket ve öl mantığı ile tüketme hastalığına yakalandılar. Oysa bilmiyorlar ki tükettikleri çocuklarından emanet aldıkları dünyamız…
Sahiden, kayısı fiyatları kaça?



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .