İnsanlık ölmüş, başımız sağolsun!

İnsanlık ölmüş, başımız sağolsun!

12.05.2016

Bizim Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı Bahamettin Öztürk, sık sık bir araya geldiğimizde şunu söyler: “Kırşehir’de sokakta gidenlere bir bakın. Hepsi kendi kendisiyle konuşuyor!” Yani ne yaptığını, ne ettiğini, ne yapacağını bilmeyen vatandaş ekonomik ve sosyal sorunlar nedeniyle buhran geçiriyor, deliriyor, kendi kendine konuşuyor demek istiyor. Başkan Öztürk’e sonuna kadar hak veriyor ve destekliyorum. İnsanların […]

Bizim Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı Bahamettin Öztürk, sık sık bir araya geldiğimizde şunu söyler:
“Kırşehir’de sokakta gidenlere bir bakın. Hepsi kendi kendisiyle konuşuyor!”
Yani ne yaptığını, ne ettiğini, ne yapacağını bilmeyen vatandaş ekonomik ve sosyal sorunlar nedeniyle buhran geçiriyor, deliriyor, kendi kendine konuşuyor demek istiyor.
Başkan Öztürk’e sonuna kadar hak veriyor ve destekliyorum.
İnsanların ruh hali bozulmuş. Başka bir deyimle kimyası bozulmuş.
Ne yaptığını, ne ettiğini, nereye gittiğini bilmiyor.
İsterseniz Kırşehir’de sokakta yürüyen bir kişiyi her hangi bir yanlışlığından dolayı uyarın.
Bakın başınıza neler gelecek?
Çünkü insanlık ölmüş, başımız sağ olsun.
Bu kayıp karşısında yapılması gereken tek hamle var!
O da ağlamak, sızlamak, öfkelenmek değil.
Harekete geçme zamanıdır.
Yani, “duyarlılığı” uygulamaya koyma zamanıdır.
Ama insanlık değerleri, kişilikler yitmiş
İnsanlığımızı kaybettik, hükümsüzdür diyeceğiz neredeyse.
Evet, acı ama gerçek, insanlığımızı kaybettik, hükümsüzdür.
Oysa biz toplum olarak 15-20 yıl önce değildik.
Yılların asırların mirası, atalarımızın dedelerimizin yadigarı, dünyaca meşhur, gurur vesilemiz, varlık nedenimiz, insanlığımızı ve hoşgörümüzü el birliğiyle kaybettik.
Sadece giden insanlık ve hoşgörümüz olsa neyse, dürüstlüğümüz, gururumuz, ahlaki değerlerimiz, onurumuzda içindeydi.
Bayramlar, düğünlerimiz, özel günlerimiz söyle sıradan değildi.
İktidar hırsı mı, zenginlik hevesi mi, makam sevdası mı, kıskançlık mı çaldı bilinmez bütün değerlerimiz bir bir yok oldu.
İnsanlar bencilleşti, vurdum duymaz oldu.
Dostluklar, arkadaşlıklar, akrabalıklar bitti. Menfaat öne çıktı. Varsa menfaat bunlar devam ediyor, yoksa her şey bitiyor, mazide kalıyor.
Dün sizleri ne yokluk ve sıkıntılar içinde dünyaya getiren, büyütün, eza ve cefayı çeken anne ve babalarınızı hatırlıyor musunuz?
Kaybedince değerini anladığınız ananızın ve babanızın mezarlarını hiç ziyaret ediyor musunuz?
Sene de bir gün olsun hatırlıyor, onlar için bir şeyler yapıyor musunuz?
Yok, yok, yok!…
İşte geçtiğimiz hafta “Anneler Günü”ydü. Kaçımız kaybettiğimiz anamızın mezarını ziyaret edip dua ettik?
Gittiğimiz Aşıkpaşa Mezarlığı’nda benim gibi iki üç kişi görünce ne kadar üzüldüğümü burada belirtmeden geçemeyeceğim.
Demek ki hayat böyle bir şey.
Yeter ki öl, unutulur gidersin böyle!
Anne kim ki, baba kim ki?
Sevgi ve saygı ne ki?
Ahde vefa mı? O da ne?
Kim bulmuş ki sen vereceksin?
İyilik yaptıysan o dün de kaldı.
“Dün dündür, bugün bugündür diyen merhum Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in kulakları çınlasın!
Tabi Demirel bu sözünü siyasetçiler için söylemiş, ama bu söz çok önemli nereye çeksen oraya kadar gidiyor.
Dün iyilik yaptıkların, bugün unutuluveriyor.
Dün yardım aldığını, destek gördüğünü bir kalemde silen insanlar topluluğu olup çıktık maalesef…
Dostlukları, arkadaşlıkları, akrabalık bağlarını yeniden elde etmek ne kadar sürer, neler gerektirir meçhul ama hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı kesin.
Artık komşu komşunun külüne muhtaç değil. Komşu aç iken yatmakta sıkıntı yok. Kul hakkı helal!
Bana dostunu söylesen de ne mal olduğunu anlamam imkânsız.
Çekirge bir, iki, üç değil dilediği kadar sıçrayabilir. Tereciye tere dahil her şey satılabilir…
Şimdi bizden sonraki nesillere ne miras bırakacağız düşünün bakalım.
İftira, yalan, dolan, yolsuzluk, şiddet, öfke, hırs, tahammülsüzlük, riyakârlık…?
Böyle olduk ne yazık ki!..
Şimdi yeniden Bahamettin Başkan’ın sözlerine dönelim.
Başkan Öztürk şunu unutmamalı.
Artık günümüz teknoloji çağı…
Çünkü herkesin elinde modern cep telefonları var. Telefonlarının kulaklığını takıp konuşanlar yoğunlukta.
Toplum olarak o kadar çağ atladık ki, telefonu bile elimizde taşımıyor, kulağımıza götürmüyoruz. Takıyoruz kulakları telefona her yerde gönül rahatlığı ile konuşuyoruz, müzik dinliyoruz.
Dostluklar, akrabalıklar bitti. Eş, dost kalmamış.
Telefonlar, internetler arkadaşımız, akrabamız olmuş. Sanal alemde dolaşıyor, yaşıyoruz.
Her şeyimiz göstermelik, her şeyimiz sanal…
Benim anlamadığım ve benim de şahit olduğum insanlar telefonda saatlerce ne konuşuyorlar bir baksanız eften püften şeyler!
Yemek tarifleri, diziler…
Sonra faturalar kabarık gelince veryansın ediyoruz.
Öyle lüks yaşıyoruz ki gelecek kaygımız yok, görev ve sorumluluğumuz yok!
Günümüzü gün ediyor, geleceğimize bakamıyoruz.
Günlük kazanıp, günlük yiyiyoruz.
Peki geleceğimiz ne olacak?
Boş verin gitsin!
Ne de olsa gün yaşama günü…
Devir yan gelip yatma devri…
Yiyin beyler, yiyin…
Çalışmadan, hem de bol döküm yiyin!
Belki yarına kalırsa bozulur!

***

Emine Teyzem bana küsmez!

Benim bu sütunlarımda zaman zaman konu ettiğim Hacı Emine Beydoğan Teyzem’den sitem aldım.
Uzun bir süredir hakkında yazı ve yorumlar yapmadığım Emine Teyze, gündemden düşmesine ve basında yer almamasına sitem ediyormuş.
Oğlu Hüseyin Beydoğan’la bana haber yollamış ve “Niye beni yazmıyor? Ben basında yer almazsam yaşayamam. Beni 70’inde öldürmek istemiyorsa söyle Salih oğluma beni güzel bir yazsın!” demiş.
Ya anladım Emine Teyze, seni yazacağım ama hakkında bu aralar haber gelmiyor bana…
Daha önceleri tavuklarını gelincik yediğini, cenazede paltonun çalındığını, pazarda sürme arabanın çalındığını, Alanya’ya gidip tatilinin güneşten yanma nedeniyle zehir olduğunu, trafik polislerine kafa tutup neredeyse cezaevini boylayacağını yazdım.
Şimdi konu bitti, senin hakkında yazacak done kalmadı ki yazayım Emine Teyze…
Ama bak yine yazdım elimde done mone olmasa da…
Yazmanın ağzı yüzü yok!
İşte yine yazdım seni Emine Teyze…
Sen yeter ki yaz de, yazayım.
Yeter ki sen benim yazılarımla moral bul 100 yaşına kadar yaşa…

***
Biraz da gülelim!

***
Büyüyünce eşek olursun!

Köyün birinde adamın lakabı “Eşek Hasan” imiş, lakapları da köyün ağası yakıştırırmış.
Eşek Hasan’ın hanımı bu lakaptan rahatsız olmuş. Eşine demiş ki:
-“Herif, git ağaya söyle, senin bu lakabını değiştiriversin, böyle hiç hoş olmuyor; Eşek Hasan aşağı, Eşek Hasan yukarı.”
Eşek Hasan, hemen ağasının huzuruna çıkmış. Karısının isteğini ağasına anlatmış. Ağa, bu isteği uygun görmüş.
-“Eşek Hasan, lakabını değiştireyim; ama bir kurban kesmen gerek. Kurbanı kes. Güzelce yiyelim, daha sonra adını değiştirelim.”

Eşek Hasan, bunu gidip hanımına anlatmış. Hanımı da onaylayınca, evdeki büyük koçu ağanın evine götürüp kesmiş. Ziyafet verilmiş. Ağa Eşek Hasan’ın yeni adını kulağına söylemiş:
-“Bundan sonra senin adın, ‘Sıpa Hasan’ olsun!” demiş.
Sıpa Hasan sevinçle evine koşarak yeni lakabını karısına bildirmiş:
-“Garı, garı, ağam adımı değiştirdi. Yeni adım: Sıpa Hasan.”demiş.
Karısı kahırlı bir şekilde karşılık vermiş:
-“Vay benim başıma gelenler. A benim akılsız kocam, sıpa büyüyünce yine eşek olmayacak mı? Bu nasıl değişiklik böyle?”

***
Sevdiğim bir söz

“Hayat, ya cesaretle yaşadığınız bir macera ya da hiçbir şeydir.

Hellen Keller



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .