İmece geleneğimiz… gitti, gider…

İmece geleneğimiz… gitti, gider…

22.10.2018

Artık “Kırşehir Çiğdem” gazetemize yazıyorum ya… Ben de bir alışkanlık oldu. Başyazarımız Şevket Güner’in yazısını okumadan yazmaya başlamıyorum. Bu gerek köyde yaşamam dolayısıyla gündemden uzak oluşum, gerekse Kırşehir sevdalısı özlü duyarlı insan Güner’in ne yazdığını öğrenme kaygısından kaynaklanıyor diyebilirim. Kendisiyle henüz yüz yüze gelmiş bile değilim. Ama şunu biliyorum. İnsanı tür olarak, insana katkısı bakımından […]

Artık “Kırşehir Çiğdem” gazetemize yazıyorum ya… Ben de bir alışkanlık oldu. Başyazarımız Şevket Güner’in yazısını okumadan yazmaya başlamıyorum. Bu gerek köyde yaşamam dolayısıyla gündemden uzak oluşum, gerekse Kırşehir sevdalısı özlü duyarlı insan Güner’in ne yazdığını öğrenme kaygısından kaynaklanıyor diyebilirim. Kendisiyle henüz yüz yüze gelmiş bile değilim. Ama şunu biliyorum. İnsanı tür olarak, insana katkısı bakımından sevmeli, bundan benim çıkarım ne diye değil…
Şevket Güner “Mevsim Artık Sonbahar!” yazısına, “Sen Kırşehir, bana bütün bunları yazdıran sensin!..” diyerek başlıyor. Ardından da ekliyor, “Ben bu sonbaharları sevmiyorum gülüm…” diyor. Sonbaharla birlikte sararıp düşen yaprakları gördükçe bir bir göçüp giden güzel insanlarını anımsıyor. Akbayır’ın zirvesinden izlediği Kırşehir, bir garip, bir masum görünür gözüne, yazın torunların bahçeyi dolduran görüntüleri gözünün önünden geçer, “Yine geleceğiz Dede…” seslerini duyar gibi olur. (Haydi anımsama Sonsuzluk ve Bir Gün filmini…)
Ben de köyümdeyim… yazmak istediğim… ağlayıp akıtmak istediğim öyle çok konu var ki. Ne yazık başımı yatıracağım ne o annemin dizi kaldı, ne o güzel insanlar, ne de buram buram tüten doğamız. Her şey bir yok oluş içinde. Doğamız gibi insanımız da çoraklaşıyor. Yazarımızın sonbaharda hüzünlenmesi gibi o güzel insanlarla birlikte o güzel geleneklerimizin de gitmesine yazıklanıyor, üzülüyorum. Örneğin imece geleneğimiz… gitti gider…
“Orda Bir Köy KURANCILI” kitabımın 255. sayfasına koyduğum imece geleneğimizden bir alıntıyla… okurlarıma esenlik dileyerek yazımı noktalayayım.
“Tahir dedem zamanında bir yangın çıkıyor. Babam 1949 yılı olduğunu söylerdi. Gündüz ocakta bir şeyler pişirilmiş. İçinde ateş kalmış. Nasıl olmuşsa yüksek ısının etkisiyle ocak taşı çatlıyor. Altı ahşap mıymış ne. Sıçrayan ateş yandaki zareke ulaşıyor. Zarek otu çatır çatır yanar. Sıçramış. Dumanı da çok acı olur. İçerdeki 14 öküz ile camızları telef ediyor. Duyan koşup gelmiş, itfaiye nerde o zaman. Köylü yangına koşuyor ama geç kalındığı için yangın büyüyor ve tandırlık kullanılmaz duruma geliyor. Babam diyor ki, imece, dayanışma o zamanlardı. Kağnıya öküzünü koşan yola koyuluyor. Temirli’nin Çal’dan taş getiriyorlar. Belki kırk kağnı taş getiriliyor. Eskisinden daha güzel bir yapı ortaya çıkıyor. Köylüler peynir, yoğurt akıttılar başımızdan. Akrabalık, komşuluk o zamandı. Şimdi bırak tandırlığı evin yansa kim dönüp de bakar acaba. Benzinle koşarlar hepsi yansın diye. Kerpiç kesme, dama harpıç atma, kerpicin taşınması, çatıya kiremit çıkarma gibi işler imece ile yapılır, şenlik havasında çalışılırdı. 1980’lerden sonra imece, dayanışma, yardımlaşma geleneği de yavaş yavaş ortadan kalktı. (Aktaran: Tahir Karlı, Nisan 2018)”



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .