İKİNCİ HÜKÛMET ve İLK ADLİYE BİNALARINDAN BU İZLER KALDI…

İKİNCİ HÜKÛMET ve İLK ADLİYE BİNALARINDAN BU İZLER KALDI…

04.05.2015

İKİNCİ HÜKÛMET ve İLK ADLİYE BİNALARINDAN BU İZLER KALDI… İstihdam yaratacak yatırımlar yapılmasa da Kırşehir bina yönünden kabuğunu çatlattı. Demokrat Parti iktidarının Bölükbaşı’ya oy veriyor diye ilçeliğe düşürüp haritadan silmeye çalıştığı, o güne kadar ilçe iken Kırşehir’e inat il yaptığı Nevşehir’e bağlayarak üç yıl inim inim inlettiği, Bölükbaşı’ya duyduğu kinle en küçük bir yatırım bile […]

dursun yastıman
İKİNCİ HÜKÛMET ve İLK ADLİYE BİNALARINDAN BU İZLER KALDI…

İstihdam yaratacak yatırımlar yapılmasa da Kırşehir bina yönünden kabuğunu çatlattı. Demokrat Parti iktidarının Bölükbaşı’ya oy veriyor diye ilçeliğe düşürüp haritadan silmeye çalıştığı, o güne kadar ilçe iken Kırşehir’e inat il yaptığı Nevşehir’e bağlayarak üç yıl inim inim inlettiği, Bölükbaşı’ya duyduğu kinle en küçük bir yatırım bile yapmadığı Kırşehir yeni yeni binalarla, parklarla donatılıyor. Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan hükûmetleri dönemlerinde Kırşehir’e büyük yatırımlar yapıldı. Petlas Lâstik Fabrikası için Demirel’in, Şeker Fabrikası için Özal’ın yaptıkları hizmetleri unutmak mümkün değil. Yaşadığım İzmir’e gelen haberler arasında bir zamanlar Valilik, İl Jandarma Komutanlığı, Emniyet Müdürlüğü, Defterdarlık, Millî Eğitim Müdürlüğü, Sağlık Müdürlüğü, Bayındırlık Müdürlüğü, Sivil Savunma Müdürlüğü -ki bu dairelerin şimdi kendi müstakil binaları var- dahil bütün mülkî dairelerin sığdığı ikinci Hükûmet binasının yıktırılması ve Adliye’nin de yeni yapılan Adliye Sarayı’na taşınması en çok ilgimi çeken haberler oldu. Çünkü yapımlarından başlayarak Hükûmet binasının yıkıldığı ve Adliye Sarayı yapılınca ilk Adliye binasının boşaltılıp kimlik değiştirerek Defterdarlığa tahsis edildiği güne kadar karşı karşıya bulunan her iki binada yaşananları yakından izledim; olayların içinde yaşadım. Antrparantez belirteyim ki CHP döneminde yapılmış binalardan bu gidişle ortada hiçbiri kalmayacak gibi…

İlk Adliye binasını Kurutluoğlu yaptırmıştı

Gazetecilik yaşantımda kâh gazeteci olarak, kâh sanık olarak sıkça girip çıktığım eski Adliye binası anılarım arasında önemli bir yer tutar. İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Kırşehir’i temsil eden Müfit Hoca’nın oğlu Kemal Sahir Kurutluoğlu İsmet İnönü’nün kurduğu ilk koalisyon hükûmetinde Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı olmasaydı bu binaların yapımı kuşkusuz ki zaman alacaktı. 27 Mayıs 1960 askerî darbesinden sonra yapılan ilk seçimlerde babasının birinci dönem milletvekili olduğu memleketi Kırşehir’de CHP’den milletvekili adayı olan, ancak Kırşehirlilerin Bölükbaşı Kırşehir’den aday olmadığı halde partisine oy vermede direnmesi yüzünden seçilemeyen Sahir Kurutluoğlu Devlet Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel tarafından kendisine oy vermeyen hemşehrilerine nisbet yapar gibi önce cumhurbaşkanlığı kontenjanından senatörlüğe getirilmiş, sonra da ilk kez kurulan Basın-Yayın ve Turizm Bakanlığı’na atanarak Millî Birlik Komitesi hükûmetine alınmıştı. Sonradan Adalet Bakanı, ardından İçişleri Bakanı olarak görev yapan, ancak Ankara’da iddiaya göre komplo sonucu bir kadınla basılınca Başbakan İsmet İnönü’nün isteği üzerine derhal bakanlıktan istifa etmek zorunda kalan Sahir Kurutluoğlu’nun döneminde ilk Adliye binası ve ikinci Hükûmet binası gerçekleştirilmişti.

Adliye’nin yeri 75 bin liraya istimlâk edildi

Adliye binasının yeri Millî Emlâk Şefliği’nden emekli olup Antalya’ya yerleşen Nevzat Ulucan ve kardeşi Ferhat Ulucan’dan 75 bin liraya istimlâk edilmişti. Bu ilk Adliye binasını yapanlar da Niğde Yarı Açık Cezaevi mahkûmları olmuştu. Hattâ bu mahkûmları başsavcı Alaattin Çapkur’un dostu olan sinemacı Neşet Uz eski Saray Sineması’nın ön tarafındaki dükkânlarının tamirinde karın tokluğuna çalıştırmış, bunu yaptırırken de kimse görmesin diye dükkânların kepenklerini kapattırmıştı. Bunu gazetemde “Kapalı kepenkler arasında neler oluyor?” başlığıyla haber yaparak mahkûmların özel işlerde çalıştırıldığını ortaya çıkarınca epey gürültü kopmuştu. Bugün yerinde yeller esen ve üzerinde Kız Meslek Lisesi inşa edilen tarihî Hükûmet binasının alt katındaki Adliye birimleri buradan yeni binaya taşınmıştı. İlk Adliye binası Kırşehir’in ilk basın suçlusu olarak cezaevine girmemden iki gün önce 20 Haziran 1964 Cumartesi günü (O tarihlerde resmî ve yarı resmî kurum ve kuruluşlar Cumartesi günleri de saat 13.00’e kadar mesai yapıyorlardı) hizmete girmişti.

Vali Mustafa Bezirgân’la hâkim karşısında hesaplaştım

Gazete çıkarırken aşırı sol fraksiyonların etkisine girmiş görevli memurların resmî ilânların dağıtımında taraf gözeterek belirgin bir şekilde adaletsizlik yapmaları nedeniyle Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e kadar şikâyet ettiğim ve aleyhinde yazı yazdığım zamanın valisi Mustafa Bezirgân’la buradaki mahkemede karşı karşıya geldim. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada yaptığım savunmayı hâkim Mahmut Ademoğlu çok beğenmiş, söylediklerimi kâtibe bizzat benim yazdırmamı istemişti ve tabiî ki sonunda beraat kararı vermişti. Sivas Kadın Cezaevi’nden kaçırdığı kadın mahkûmla evlenip yanak yanağa resim çektiren ve Kırşehir’de yakalanan bir mahkûmun sevgilisiyle çekilmiş resmini savcı bir türlü vermek istemeyince muhabiri olduğum Hürriyet gazetesine göndermek için bu binadaki savcılık kaleminin dosyasından resmi aşırmış ve çalıntı resmin güzel bir gazetecilik olayı olarak Hürriyet’in ilk sayfasında yayınlanması üzerine Adliye ayağa kalkmıştı, ancak kendisi de bir zamanlar gazetecilik yapmış olan “topal savcı” Servet Bey’in anlayış göstererek hoşgörülü davranması sayesinde tutuklanmaktan kurtulmuştum.

“Suçlu, ayağa kalk” yazım üzerine tutuklandım

1980 öncesinde Anarşik olayların odağı haline gelmiş Sağlık Koleji’ne 12 Eylûl 1980 darbesinden sonra eski müdürün tekrar atanması üzerine sahibi ve sorumlu müdürü bulunduğum “Kılıçözü” gazetesinde 27 Şubat 1981 günü “Suçlu, Ayağa Kalk” köşesinde çıkan “Bir Müdür – Bir Tablo” başlıklı yazımda “Adliye’nin manevî şahsiyetini tezyif ve tahkir etmek” iddiasıyla hakkımda gıyaben verilmiş tutuklama kararı bu binada vicahîye çevrildi ve ne gariptir ki bugün yeni Adalet Sarayı’nın yükseldiği yerdeki eski cezaevine gönderildim. Solcular cezaevi yöneticilerine haber gönderip “Bir faşist geliyor. Saçını kesin de âleme rezil olsun” diyerek saçımı üç numarayla burada kökünden kestirdiler. Ne gariptir ki saçımın kesilmesi için uğraşan solcu müdür yardımcısı bir süre sonra saçkıran hastalığına yakalandı ve kendisi âleme rezil oldu. Yine gariptir ki bir Cuma günü mesainin bittiği saatte matbaama gelerek elindeki yakalama emriyle beni Adliye’ye götürüp solcuların adamı savcı yardımcısı A. K.’na teslim eden adlî polis memuru Mehmet Evin’le şimdi aynı sitede komşuyuz ve kendisi yakın arkadaşım. Mehmet Evin’in Kırşehir doğumlu iki oğlu da beyaz perdenin ve televizyon kanallarının aranan dizi oyuncularından. Büyük oğlu Devrim “Fetih” filminde Fatih Sultan Mehmet’i canlandırdı. Küçük oğlu Deniz ise Star televizyonunda “Affet Beni” adlı dizide oynuyor.

Adliye’den beş arkadaşımı, bir hocamı sonsuzluğa uğurladım

Seçim gecelerinde sonuçları takip etmek ve muhabiri bulunduğum gazete ve ajanslara bildirmek için bu binadaki seçim kurullarında elimde kalem-kâğıt heyecanla nice günler sabahladım. Okul arkadaşlarım Lokman Kabadayı, Hayri Hangül (Naknağın Hayri), Muzaffer Önen, Cemele’li Yusuf’un torunu, ev ve dükkân komşumuz Mehmet Odabaşı’nın oğlu Muharrem Odabaşı, “Fos Osman” diye isim taktığımız Fransızca öğretmenim Osman Demiryürek’i avukat olarak görev yaptıkları bu binanın önünde yapılan törenlerle sonsuzluğa uğurladım. Olayların peşinde koşan hızlı bir gazeteci olarak eski Adliye binasına gire çıka çoook ayakkabılar eskittim. Zamanla ihtiyaca cevap veremez duruma gelen bu bina son yıllarda eklentilerle genişletilmeden önce üzerine kat çıkılmak istenmiş, fakat bunun için binanın gerek duyulan plân ve projeleri bulunamadığından kat çıkılması mümkün olmamıştı. Son aylarında Adliye’nin çay ocağında garson olarak çalıştırılan mahkûmlardan Camo karşıdaki Hükûmet konağının bahçesinde bulunan sağ elini kaldırmış Atatürk’ün heykelinin ne anlama geldiğini soran muziplere “Atam ‘Hey Camo, bir çay da bana getir’ diyor” şeklinde yorumlayarak espri yapar, Adliye koridorlarındaki gergin havayı bir nebze de olsa yumuşatırdı. Hapis yattığım cezaevinin yıkılarak yerinde yeni Adliye Sarayı’nın yapılmasıyla ilk Adliye binası tarihe karıştı. Bütün bunlara rağmen o bina bundan böyle Defterdarlık binası olarak da kullanılsa sonradan arka tarafına yapılan eklentileri saymazsanız gözümde her köşesiyle yine o eski Adliye binasıdır.

Savaş çıkarsa hükûmet merkezi Kırşehir’e taşınacaktı

Hükûmet binasına gelince… 27 Mayıs 1960 darbesinden yirmi gün sonra terhis olup memlekete döndüğümde Adliye dahil bütün resmî daireleri içine alan, 1904 yılında Mutasarrıf Âsaf Paşa’nın tamamen kesme taştan yaptırdığı, bodrum hariç iki katlı olan, 42 odalı tarihî Hükûmet binası henüz yıkılmamıştı. 27 Mayıs’ta askerî yönetim vali ve belediye başkanı olarak Yarbay Hüseyin Çınla’yı görevlendirmişti. Hükûmet binasının 1963 yılında maili inhidam kararı alınarak üst katının yıkılmasına karar verilince Valilik yeni hükûmet binasının yapımı bitinceye kadar oturulmak üzere henüz tamamlanmış olan yeni Belediye binasına taşınmıştı. Birçok müdürlükler Hükûmet binası dışında kiralık binalarda görev yapıyorlardı. Belediye ise Cacabey Parkı’nın Atatürk heykeline bakan köşesindeki, eskiden saat kulesinin bulunduğu yerde tek katlı eski binadaydı. Bu bina 27 Mayıs 1960 ihtilâlinin ardından DP iktidarı ve yandaşlarını yargılamak üzere kurulan ve ihtilâlin İstanbul cephesinde görevli iken yedek subay öğrenciliğimin eğitim dönemini tamamladığım Davutpaşa Kışlası’ndaki 3’üncü Zırhlı Tugay’da tabur komutanımız, Millî Birlik Komitesi Genel Sekreteri Mucurlu hemşehrimiz Kurmay Binbaşı Orhan Erkanlı tarafından kurulup yargılamalara hazır duruma getirilen Yassıada duruşmalarını izlediği sırada gazetecilerin pala bıyıklarına bakıp “Şeyh Galip” diye meşhur ettikleri “Bıyıklı Galip” (Şener) tarafından “Şen Otel” adıyla otel olarak da işletilmişti. Yeni Hükûmet binasının temeli o tarihte İçişleri Bakanlığı’ndan ayrılmış olan kontenjan senatörü Sahir Kurutluoğlu’nun davet ettiği hükûmetin CHP kanadına mensup beş bakan tarafından 22 Haziran 1963 günü atıldı. Temele ilk harcı Devlet Bakanı Vefik Pirinççioğlu, İçişleri Bakanı Hıfzı Oğuz Bekata, Bayındırlık Bakanı İlyas Seçkin, Maliye Bakanı Ferit Melen ve Millî Savunma Bakanı İlhami Sancar koydular. Sahir Kurutluoğlu’nun kendisine oy vermeyen hemşehrilerini belki de utandırmak için yapımına destek verdiği hükûmet binasının aynıları Kırşehir ilçe haline getirilirken il yapılan Adıyaman ve Adapazarı’nda da inşa edilmişti. Kırşehir’deki yeni Hükûmet binasının bir savaş çıkması durumunda Bakanlar Kurulu’nun Kırşehir’e taşınarak görev yapacak şekilde inşa edildiği söylenmişti. İsmet İnönü’nün başkanlığındaki CHP ağırlıklı koalisyon hükûmetinin atadığı koyu partizan Fuat Kadıoğlu’nun valiliği dönemine rastlayan inşaat sürecinde binanın yan tarafına da CHP’nin simgesi “Altı Ok”u temsilen altı bayrak direği dikilmişti.

Tekiner: “Celâl Bayar’ı yeni Hükûmet Konağı’na gömdüreceğim”

Yeni Hükûmet binasının yapılması kararı üzerine Adana’da avukatlık yapmakta olan Celâl Tekiner o tarihte çıkardığım “Yeni Kırşehir” gazetesinin 17 Temmuz 1963 günlü sayısında “Çukurova’dan” başlıklı köşesinde “Yeni Hükûmet Konağı” başlığıyla şu nefis yazıyı kaleme almıştı:

Kırşehir’e altı katlı, iki asansörlü bir “Hükûmet Konağı” yapılıyormuş!..
Aman ne güzel, aman ne hoş, aman ne iyi!!!
Sorun bakalım, ben bu konağın neyindeyim.
Boyu-bosunda mı?
Hayır!
Eni-ensesinde mi?
Hayır!
Sofası, balkonunda mı?
Hayır!
Mimarî şeklinde mi?
Hayır!
Geniş ufkunda mı?
Hayır!
Ya nesinde?
Önünde!
Neden?
Çünkü oraya “Celâl Bayar”ı gömmek ve gömdürmek azmindeyim. Varsın, âleme ibret olsun.

Daima rahmetle andığımız ve anacağımız Kırşehir âşığı Celâl Tekiner’in üçüncü ve ilk sivil cumhurbaşkanı Celâl Bayar’a bu kadar kinlenmesinin nedeni bilindiği gibi Kırşehir’in ilçe yapılmasında en büyük rolü onun oynamış olmasıydı. Bayar 103 yaşında öldü, Tekiner’e de onu yeni Hükûmet Konağı’nın önüne gömdürmek nasip olmadı.

Mithat Saylam’ın yeğeni vali yuhalandı

17 valinin görev yaptığı Hükûmet binası 1966-1968 yılları arasında valilik yapan Namık Sezgin’in zamanında üzücü bir olaya da sahne olmuş, devletin valisi makamına girerken giriş merdivenleri önünde toplanan bir grup Kırşehirli tarafından yuhalanmıştı. Bunun nedeni de Vali Sezgin’in yeğenim diye valilik konağında yatıp kalkmasına izin verdiği bir ebeyle ilişkisi olduğu söylentileriydi. Eşi Pervin Hanım Amerika’da tahsilini sürdüren, sonradan bir ara Türkiye İşçi Partisi İl Başkanlığı yapmış Diş Hekimi Cengiz Çelikten’le evlenen kızı Serap’ın yanına gidince Vali Sezgin güya ebeyle yatmaya başlamış. Bu yönde çıkarılan dedikodular halkı galeyana getirmişti. Dedikoduların yoğunlaşması üzerine olayı protesto etmek için bir sabah mesainin başladığı saatlerde Hükûmet binası önünde toplanan “mahallenin namusu”nu koruma adına bazı kişiler makam şoförü “Şıh İbrahim”in (İbrahim Selâmoğlu) Hükûmet binasına sapmadan önce toplananlara bakarak durumu anlayıp “Sayın Valim, isterseniz içeriye girmeyelim. Bunların niyeti bozuk. Yolumuza devam edelim” diye uyarmasına rağmen Hükûmet binasının önüne sürdürmekten çekinmediği makam arabasından inip devlet adamına yakışır vakarla merdivenleri çıkmaya başlayan “ebeci vali” Namık Sezgin’i “Yuuuh! Yuuuh!” nâralarıyla protesto etmişti. Bu olay üzerine hemen Türkiye’nin en yüksek dağının bulunduğu Ağrı’ya atanan Vali Sezgin zaten kalp hastası olduğundan kriz geçirerek hayata veda etmişti. Vali Namık Sezgin’in Atatürk döneminde Kırşehir valiliği yapan ve “Bedesten”i yıktırıp bugünkü Yeni Çarşı’yı yaptıran Mithat Saylam’ın yeğeni olması da garip bir rastlantıydı. Çünkü tarihî “Bedesten”i yıktırdı diye Vali Saylam’a sert tepki gösteren ve şikâyetlerini Atatürk’e kadar ulaştıran Kırşehirliler işte otuz yıl sonra yeğenini yuhalayarak “Bedesten”in öcünü almışlardı.

İlk fabrika için ilk adımı Vali Sezgin attı

Olaydan sonra yaşadıklarını çevresine anlatan Vali Sezgin yuhalanmaktan çok yıllardır fabrika özlemi çeken Kırşehir’de ilk fabrika bacasını tüttürmek için bir yem fabrikası kurma amacıyla gurbetteki işçilerle görüşerek sermaye toplamak üzere bir heyetle kendisini Avrupa’ya gönderdiği tüccardan birini yuhalayıcılar arasında görmekten büyük üzüntü duyduğunu söylemişti. Vali Sezgin’in bu girişimi sonucu Kırşehir’de ilk fabrika olarak “Kervansaray İşçi Emeği Yem Fabrikası” kurulmuş, böylece Kırşehirlilerin fabrika hayali en nihayet küçük çapta da olsa gerçekleşmişti. Ne yazık ki Âşıkpaşa sırtlarından her gün sabah saat sekizde düdüğünü öttürerek işe başlayan ve böylece Kırşehirlilerin fabrika özlemini az da olsa dindiren bu ilk fabrikamızdan bugün ortada hiçbir şey kalmadı ve ranta dönüşen fabrika arsası üzerinde apartmanlar yükseldi. Bu vesileyle Yem Fabrikası kurulurken çalışmakta olduğu Avusturya’da ve diğer ülkelerdeki işçilerimizin sermayeye katkıda bulunması için büyük emek harcayan ve şirketin adına ısrarla “İşçi Emeği” sözünün konulmasını sağlayan dostum Salih Köysüren’i sevgiyle anıyorum. Sanırım hayattadır.

Makam arabasından dalgalanan madam külotu

Yeri gelmişken konumuz dışında da olsa Vali Namık Sezgin’in başından geçen ilginç olduğu kadar da gülünecek bir olayı kısaca aktarmadan geçemeyeceğim. Namık Sezgin incelemeler yapmak üzere gönderildiği Fransa’da bir madamın evinde kalmıştı. Yıllar sonra Kırşehir’e vali olunca evinde kaldığı madamı da şehrimize davet etmişti. Konukseverlik olsun diye madamı ara sıra makam arabasına bindirip köy gezilerine de götüren Vali Sezgin yolda madamın külotunu çıkarıp otomobilin penceresinden bayrak gibi sallayarak havalandırmaya çalışmasını anlatır ve gülerdi. Tabiî ki madamın Fransızlara göre normal olan, bazılarımızca tuhaf, bazılarımızca ahlâk kurallarına aykırı sayılabilecek bu hareketi karşısında Vali Sezgin evinde kaldığı için madama karşı duyduğu minnet duygusundan olacak ki sesini çıkaramamıştı. Esasen esprili, alçakgönüllü, halka yakın bir idareci olan Namık Sezgin bazı müdür ve memurları aileleriyle birlikte Vali Konağı’na çağırıp ağırlamaktan, birlikte geç saatlere kadar o günler revaçta olan 10’lu, 13’lü konken oynamaktan zevk duyardı. O aileler de sırası gelince Vali Sezgin’le eşini ağırlarlardı. Ben de ailece görüştüğüm Vali Sezgin’in bu davetlerine İl Daimî Encümeni sekreterliği görevinde bulunan eşimle birlikte icabet ederdim. Bir sohbetimiz sırasında Namık Kemal’in ünlü 31 beyitli “Hürriyet Kasîdesi”nin son mısraında geçen “hâb-ı gafletten”i “bâb-ı gafletten” diye yanlış okuyunca doğrusunu söyleyip kendisini uyarmıştım. Birkaç gün sonraki görüşmemizde kasideyi tekrar okumuş olmalı ki bana haklı olduğumu söyleme tevazuunu göstermişti.

Cumhurbaşkanlarına son “Abi”yi “Memiş’in Hasan” kullandı

Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın 1967 yılında Kırşehir’i ziyaretinde yaşadığım Vali Sezgin’le ilgili bir anımı da anlatmak istiyorum. Cumhurbaşkanı Sunay Terme Kaplıcası’nı da gezmek üzere bahçenin girişinde otomobilinden inerek kaplıcaya doğru yürüdüğü sırada kendisine refakat edenlerin başında Vali Namık Sezgin ve Belediye Başkanı Ziya Kılıçözlü’yle birlikte ben de bulunuyordum. Bir ara cumhurbaşkanının yâveri subay birkaç kere kolumu dürterek “Elini cebinden çıkar” diye uyarmıştı. İhtimal ki beni tanımayan yâver herhangi bir saldırıya karşı cumhurbaşkanının güvenliğini sağlamak niyetiyle böyle hareket etmek zorunluluğunu duymuştu. Bunu duyan Vali Sezgin sonraki görüşmelerimizde cumhurbaşkanlığı yâverinin uyarısını hatırlatır, “Elini cebinden çıkar Yastıman” diye hep takılırdı. Kendisini rahmetle anıyorum. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın aynı ziyaretinde yaşanan bir olay da vatandaşların cumhurbaşkanlarına hitap ederken kullanacakları sıfatların Başbakanlıkça belirlenerek tüm valiliklere bildirilmesini sağladı. Cevdet Sunay Terme Kaplıcası’nı ziyaretinde müstecir “Memiş’in Hasan” lâkabıyla anılan Hasan Yüceer’in anlattıklarını anlayamayınca -ki Sunay’ın anlama kabiliyeti zayıftı- “Valla abi!” gibi lâflar sarfetmeye başlamıştı. Hasan Yüceer böyle konuşurken cumhurbaşkanlığı yâveri Hasan Yüceer’i etrafına çaktırmadan dürtüyor, yavaş sesle “Düzgün konuş!” diyordu. Ben bu ilginç olayı muhabiri bulunduğum Cumhuriyet gazetesine bildirdim, ilk sayfada haber olarak yayınlandı. Bunun üzerine Başbakanlık bundan böyle vatandaşların cumhurbaşkanlarına hitap ederken kullanacakları sözcükleri belirleyip bütün illere bir genelgeyle bildirdi.

Dr. İsmail Yağız gözlerimin önünde son nefesini verdi

Eski Hükûmet binasının geride bıraktığı acılar arasında 25 Aralık 1973 günü Sağlık ve Sosyal Yardım Müdürlüğü’ne de vekâlet eden Verem Dispanseri Baştabibi Dr. İsmail Yağız’ın alt kattaki Hükûmet Tabipliği’nde bulunduğu sırada taparcasına sevdiği, oğlu Erdal İnönü’nün adını bile tek oğluna verdiği İsmet İnönü’nün öldüğünü duyunca beyin kanaması geçirip ölmesiydi. Kardeşim eczacı Alaattin’in kayınpederi olan Dr. Yağız’a Hükûmet Tabibi Dr. Şemsettin Kodal’ın yaptığı ilk müdahalede tesadüfen ben de orada idim ve kendisini can çekişirken son kez gördüm. Eşine rastlanmamış üzücü bir diğer olay da terör olaylarının azgınlaştığı o günlerde can güvenliği vehmine kapılan Vali İrfan Kurucu’nun kendini güvence altına almak için biraz da çevresindeki yalakaların telkinlerine kapılarak binanın antresinde arka kapı ile ön kapı arasına duvar ördürmesi olmuştu. Vali Kurucu duvarı ördürdükten sonra “ashâb-ı masalih”, yani Hükûmet binasında işi olanlar binaya arka kapıdan kontrollü olarak girebiliyor, ön kapıyı ise Vali Kurucu sadece kendisi kullanıyordu. Bu yüzden adı “Duvarcı Vali”ye çıkan Vali Kurucu’nun çektiği emniyet duvarı halkın yoğun tepkisini çekmesi üzerine bir süre sonra yıkılmak zorunda kalınmıştı. Benim kadar birçok vatandaşın da en az birkaç kere girip çıktığı eski Adliye ve Hükûmet binaları eski günlerinde olduğu gibi acı ve tatlı olaylarıyla anılarımda hep yaşayacaktır. Eminim ki yaşları geçkin olanlarınız da o binalarda işlerini yaptırırken, ya da yakınlarını, arkadaşlarını, eş-dostlarını ziyaret ederken yaşadıklarını unutamayacaklardır.

 

 

 



YORUMLAR

Toplam 1 yorum bulunmaktadır.

Tevfik Alpaslan

Kaleminize sağlık geçmişe dönük çok güzel yazmışsınız çok şey öğrendim.Selam ve sayğılarımı sunarım.

02.01.2016, 13:09

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .