İçimiz kan ağlarken, sigaranın tadı!

İçimiz kan ağlarken, sigaranın tadı!

26.08.2016

Ülkemizde insanların huzurunu bozmak, ülkemizi bölüp parçalamak adına yaşanan olaylar bizleri endişelendiriyor. Artık her gün yaşanan terör olaylarıyla insanlar sarsılıyor. Vatan hainleri ekmeğini yedikleri, suyunu içtikleri bu güzel ülkemize ihanet ediyorlar. Kim ne yaparsa yapsın milletimiz bu hainler ülkemizin parçalanmasına asla izin vermeyecek. Bu hainler hak ettikleri cezayı bulacaklardır. Dün Cizre’de 11 polisimizi şehit verdik. […]

Ülkemizde insanların huzurunu bozmak, ülkemizi bölüp parçalamak adına yaşanan olaylar bizleri endişelendiriyor.
Artık her gün yaşanan terör olaylarıyla insanlar sarsılıyor. Vatan hainleri ekmeğini yedikleri, suyunu içtikleri bu güzel ülkemize ihanet ediyorlar.
Kim ne yaparsa yapsın milletimiz bu hainler ülkemizin parçalanmasına asla izin vermeyecek. Bu hainler hak ettikleri cezayı bulacaklardır.
Dün Cizre’de 11 polisimizi şehit verdik. Elbette bunu kimse kabul edemez. Devletimiz bu kanı bozuk vatan hainlerine hak ettikleri cezayı verecektir.
Bu vatan için, bu millet için, bu bayrak için tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet, milletimizin başı sağ olsun dileklerimi sunuyorum.
Ne yaparsın ki hayat devam ediyor. Ülkemizin genel sorunlarını bırakarak Kırşehir’de yaşanmış bir hikaye ile siz değerli okurlarımın karşısındayım.
Kırşehir’de bulunan şimdiki Horoz Gediği ile Çimeli köyü arasındaki ÇANAKÇI denilen otlak mı otlak bir yerde hayvancılık yapan sülale geçimini bunların sütünü, yoğurdunu, yününü satarak yapıyordu. Kendi aralarında kız verme veya almadan dolayı araya nifak girmiş, cinayetten korkan sülale bir gecede orayı terk etmişti. Bir kısmı Özbağ’a göçmüş ÇANAKÇILAR adını, diğer kısmı Boztepe’ye yerleşmiş ESEKAALER, Karacaren’e göçüp gelenler de İmamoğulları sülalesi adını almışlardır.
İmamoğlu Yusuf’un beş kız kardeşi, bir oğlan çocuğu vardır. Çanakçı’dan yüklü bir servetle geldiği için orada arsa alıp ev ile davarların kalması için ağıl yaptırır. Ölümünden sonra çalışmayı seven, girişken, gözü pek, aynı zamanda uyanık olan oğlu Hüseyin, babasının sürüsüne sürü, malına mal, tarlasına tarlalar katıp köyün zenginlerinden biri haline gelir. Gözünün biri kör olduğu için köyde Kör Üssük diye anılırdı.
Bacılarından biri Boztepe’ye gelin gider, Karacaören’e bir gelişinde baba yadigarı diye bir şire leğenini yanında götürür. Buna çok içerleyen Kör Üssük benim kızlarım da ilerde bunu kendilerine örnek alır korkusuyla bir yolunu bulup tapuları oğlu 8-10 yaşındaki Mustafa’nın üstüne yıktırır. Mustafa büyüdüğünde köyün zenginlerinden dört kızı olan CERİT ağanın güzel kızlarından Fati’yle evlenir. Cerit’in ölmesiyle kalan malı mülkü zaten zengin olan Mustafa’yı katladıkça katlar. Hacca gitmiş adı Hacı Mustafa olmuştu.
Zamanla bu aile İmamoğulları yerine Hacı Mustafa’lardan diye tanınmaya başlar.
Hacı Mustafa’nın Mehmet Ali, Hüseyin, Yusuf adlarında üç oğlu olur. Evli olarak askere giden büyük oğlu Mehmet Ali, SİVAS’ta şehit düşer. Gelin evden çıkmasın, terbiyeli asil yerin kızı diye Asiye’yi Hüseyin’le everirler. Zamanla Yusuf’un da evlenmesiyle Yusuf’tan ve Hüseyin’den doğanlarla sülale büyümüş, doğanların doğanları olmuştur. İşler o kadar büyüdü ki kendi çalışanları işe yetmiyor, köyden onlarca kişiye iş verip onlara geçim sağlıyorlardı. Agon Mehmet traktörü sürüyor, kapıdan ırgat, amele eksik olmuyordu. Köye dışarıdan gelen misafirlerin kalacak yer sorunu olduğundan bir misafir odası yaptılar. Yatak, yorgan, hayvanlarının yemleri, içeceği sular işçiler tarafından günlük hazır tutulurdu. Davarlar erkek ve sağlım olarak birbirine katılmadan ayrı ayrı çobanlarca güdülürdü. Davarlar önceleri şimdiki Horla köyünün arazisi Karacaören’e aitti. Oralarda yayılır, ağıllarda yatarlardı. Horla savaşlarında (!) devletin de desteğiyle bu araziler Horla’ya verildiği için yaylım Kervansaray dağlarında gerçekleşiyor. Tereli denilen sulak yere ağıllar yapılmış, çeşme çıkarılmış, davarlar orda yatıp kalkıyordu. Kırşehir’in Özbağ, Boztepe ve Karacaören köylerinde o yıllarda genelde hayvancılık yaptıkları için yaylım yerleri kafi gelmiyor, bu yüzden dövüşler çıkıyordu. Tereli için Özbağ-Karacaören! Veya Boztepe, Özbağ, Karacaören-Boztepe savaşları (!) oluyordu.
Bu dövüşlerde pek çok mizahi olaylar oluyor, şöyle dövdüm, böyle vurdum yalanları oluyordu. Özbağlılar, “Tereli’de Süpan’ın tarlası var, Süpan köylümüz olur, ora bizim” derken, Kırşehirlilerin “Süpan Kırşehir’de ikamet ediyor. Ora bizim” iddiaları sonucunda iş mahkemeye aksetti. Özbağ, Kırşehir, Karacaören ve Boztepe’den çobanların dinlenmesine karar verildi. Özbağ ve Kırşehirli çobanlar buranın Süpan’ın tarlası olduğunu, çoban Sali’de çekememezlik mi, yoksa Hacı Mustafa’lar düşmanlığı mı bilinmez, o da diğer şahitleri doğrular ifadelerde bulundu. (Şimdi oralar orman sahasına ayrıldığı için ağaçlandırılmıştır.) Tereli, Kırşehir’e verilince Hacı Mustafa’lara orada hayvancılık yapılması yasaklanmış oldu. Adamları bu gibi şeyler yıldırmadı, yastığı olan kılıfını bulur hesabı, onlarda şimdi Kervansaray Mahallesi denilen yerden arsa alıp ev ve ağıl yaptılar. Ev Dutlu Çeşme’nin yanında şehrin en kenarında bulunuyordu (halen mülklerinde). İkindi üzeri Karacaören’den çıkan sürünün sağlım olanı Kervansaray dağlarında yayılarak ertesi gün öğlen Kırşehir’e geliyor, sütü sağılıyordu. Yatan hayvanlar ikindi serinliğinde çobanlarca kaldırılıp yayıla yayıla geceyi dağda geçirir, öğleye doğru Karacaören’e ulaşırdı. İkametin bir ucu Kırşehir’de olduğu için hayvanlar çiftçi malları korumaya ödenen harçlardan dolayı gümrüklerden (!) hiçbir sorunla karşılaşmadan geçiyordu. Hacı Yusuf yeni hacdan gelmiş çok da sigara içiyordu. O yıllarda sigaralar genelde tütünü kağıtla elden sarmak suretiyle yapılır, çakmak olmadığından dolayı da yakmak için çok müşkülat çekilirdi. Hacı Yusuf’un çok sigara içmesi gerek hanımı, gerek arkadaşlarını üzüyordu. Buna bir çare olarak ona öyle bir oyun oynadılar ki, sigaranın kokusundan hanımlarının yanlarına yanaşamadıklarından dem vurdular. Lafı uzattıkça uzatıp Hacı Yusuf’u sigaraya tövbeye ikna ettiler. Yusuf o gece bir o yana, bir bu yana, yastık koymayıp değiştirmekle sabahı diri etti. Neden onlara kanmış gecesini zehir etmişti. Sabah sokağa çıktı sigara içenlere imrendi, güzelde kokuyordu mübarek. Duman içenin içine ne de güzel dolup burun deliklerinden traktörün egzozundan çıkar gibi çıkıyordu.
Dışarı öğleye yaklaşıyordu, abdestini alıp caminin yolunu tuttu. Bir de baktı ki arkadaşları caminin duvarına sırtlarını dayamış fosur fosur sigara pavsıtıyorlardı. Birden şok geçirdi, adeta dizleri onu taşımaz oluyor zannetti, neredeyse düşüp yıkılacaktı. “Ula namussuzlar, sizin izzeti nefsiniz yok mu? Hem tövbe edip hem sigara tüttürüyorsunuz? Ayıp ayıp” dedi.
Arkadaşlarından biri hemen atıldı, “Ula Hacı Yusuf, biz sana tövbe ettirmesek sigara içmekten sen öleceksin. Biz de arkadaşımızı kaybedeceğiz. Sana tuzak kurup yemin ettirirken, bizler birer ayağımızı sana göstermeden kaldırdık. Bu yüzden yeminimiz kabul olmaz” dediler. Hacı Yusuf başını sağa, sola çevirdi. O gece, başka gece ve günler sigara hasretiyle geçiyor, yeminden dolayı içemiyor, ama içenlerin yanından da ayrılmıyordu. Uykularına kabuslar giriyor, ettiği yeminden dönmenin el altından çarelerini arıyordu. Güvendiği sırdaş arkadaşlarından biri ona Kırşehir’de Müfüt Hocayı salık verdi. O yıllarda Müfüt Hoca Kırşehir ve çevre illerde nam salmış, dini bütün, itikat sahibi biri olarak tanınıyordu. Derdi, maruzatı olanlar kendisine başvurup çare umuyordu.
Hacı Yusuf, bir işi dolayısıyla şehre geldiğinde araya sora soluğu Müfüt Hoca’nın yanında aldı. Olanları tek tek anlatıp kendisinden aman diledi, ama Müfüt Hoca, “Hacı Yusuf bak yeni hacdan gelmişsin. Büyük yeminin telafisi olmaz. Sineye çekip sigara içmeyi bırak. Adını dahi anman senin cehennemde cayır cayır yanmana sebep olur. Bunun için bir daha beni rahatsız etme. Soracağın, yardım edeceğim başka bir şey varsa söyle benim acele işim var” der.
Hacı Yusuf’un, adeta hayalleri yıkılmış güvenerek geldiği kapıdan eli boş dönmenin verdiği eziklikle başı döner gibi olmuştu. Güz ayı gelmişti. Köydeki çobanlardan Codalın Gadir, Gogu, Arzının Alısman, Çopür, Kötü Ahmet, Mercan’ın Mehmet gibi çobanlarla davar gütmeleri hususunda anlaşamamışlardı. Güz çobanlığı yaz çobanlığından farklı olurdu. Kış erken gelirse davar sahibi, geç gelirse çobanlar zarar ederdi. Ol görüp orta yol bulunamamış bu yüzden Yeşiloba köyünden bir çobanla anlaşmışlardı. Yanına da araziyi ve yaylım yerlerini öğrensin diye bir haftalığına köyden bir çeltek (yardımcı çoban) tuttular. Yeşilobalı cin gibi çobandı. Bir hafta içerisinde yaylım yapılacak yerleri ve adlarını, hayvanları sulayacak çeşmeleri tek tek su gibi ezberlemişti. Çobanın yanında öyle bir köpek vardı ki hem sürüyü kurttan koruyor, hem de adeta bir çoban gibi onları bir alttan bir üstten çeviriyor, davarın dağılmasını önlüyordu.
Geçen zaman içerisinde çoban köpekteki bu meziyetleri öğrenmiş, bulduğu alıç, buş kurnu (kuşburnu) gibi ağaçların gölgesinde horul horul uyku çekiyordu. Köpek, köpek değil, adeta bir çobandı. Bunu bilen adam hanımını ve çocuklarını çok özlemişti. Acaba bırakıp gitsem sürüye bir şey olur mu diye derin düşünceler içerisindeydi. Ağaları nasıl olsa daha dün gelmişler, eksiğini gediğini tamamlamışlar, belki iki üç gün yanına gelmeyebilirlerdi. Ani karar verip sürüyü köpeğe teslim ederek hızlı adımlarla köyün yolunu tuttu. Hesaplarına göre nasıl olsa ertesi günü sabah saat 8-9 gibi sürünün başında olurdu. Hacı Yusuf’un aklına ne düştü bilinmez, çoban acemi, belki davarı canavara (kurta) kaptırır şüphesine düştü.
Her ne sebepse soluğu dağlarda aldı. Bir de baktı ki ne görsün, çobanın heybesi yerde yatıyor. Eşek yok, heybenin başında aç tilkiler dolaşıyordu. Kurt deresinden küçük maden deresine, büyük maden deresinden Tereliye kadar sürü herhalde canavarın hışmına uğrayıp kaçmış olmalı ki, pirem pirem (dağınık) olmuştu. Şaşkınlığı öfkeye dönmüştü, eli ayağı feldirdemeye (titremeye) başladı. Meğer ki köyüne giden çobanın çocuğu hastalanmış koyunu moyunu unutmuş çocuğunun derdine düşmüştü. O anda Hacı Yusuf’un aklına çobana getirdiği azık ve içindeki tütün düştü. Ettiği yemin falan aklında değildi. Sarıp yakınca bir nefes çekti, “ULAN MERET, SEN HÂLÂ SEKİZ SENE EVVEL Kİ TADINDA MI DURUYON” diye gürledi.
NOT: Hacı Yusuf sigarayı ölünceye kadar izmaritini yercesine içti. soy ağacı ile bilgileri Hacı Hüseyin’in torunu Öğretmen Bilal Düzgün vermiştir. Öyküleri şahısları küçük düşürmek mirasçılarını rencide etmek için yazmadım.



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .