Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz!..

Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz!..

09.08.2018

“Hayat dediğin şey bir pamuk ipliğine bağlı, her şeyin telafisi var ama hayatın yok.” Bu sözü gerçekten iyi anlamak ve idrak etmek gerekiyor. Şöyle Kırşehir’de etrafıma bakıyorum, olup biten ve yaşanan olaylara hayatın ne kadar boş olduğunu, hatta bir pamuk ipliği kadar hassas olduğunu anlıyorum. Tabi artık yaşım 55 oldu. Dün birlikte olduğumuz, görüştüğümüz, gülüp […]

“Hayat dediğin şey bir pamuk ipliğine bağlı, her şeyin telafisi var ama hayatın yok.”
Bu sözü gerçekten iyi anlamak ve idrak etmek gerekiyor.
Şöyle Kırşehir’de etrafıma bakıyorum, olup biten ve yaşanan olaylara hayatın ne kadar boş olduğunu, hatta bir pamuk ipliği kadar hassas olduğunu anlıyorum.
Tabi artık yaşım 55 oldu. Dün birlikte olduğumuz, görüştüğümüz, gülüp eğlendiğimiz arkadaşlarımızı bir bir kalp krizi ya da kazayla kaybediveriyor, üzülüyor ve kahroluyoruz.
Başka bir deyimle insanoğlu tesadüfi yaşıyor şu hayatta. Kimin ne zaman öleceği, başına ne geleceği belli olmuyor. Yani her şey pamuk ipliğine bağlı aslında
Bazen düşünüyorum da boş işlerle uğraşıyoruz. Bomboş şeylere üzülüyoruz. Kaptırmışız kendimizi hayatın akışına. Hele bir de başkaları yüzünden hayatımızı dilediğimiz gibi yönlendiremiyor, yaşayamıyoruz. Muhakkak birileri yüzünden çıkan engeller bir anda bambaşka yollara sürüklüyor bizi.
Bir yerlerim ağrısa, başım dönüp, midem bulansa ya da burnum kanasa bazen korkuyor, hastaneye bile gidemiyorum, ya bir şey çıkarsa diye…
Aslında yaşımın ilerlediğini, yılda en az bir kere genel kontrolden geçmem gerektiğini biliyorum, ama kaçıyor, endişeleniyorum nedense.
Bazen dostlarım ve arkadaşlarım benim yaşıma inanmıyor, “Ya 55 mi oldu?” diye gıpta edenlere ben de “Sen kaportaya bakma, içime bak!” diyor ve geçiştiriyorum…
Yine bir anda gözlerini kapatıp bu fani dünyadan göçüp gidersem, “Rahmetli iyi adamdı!” dedirtip geride hoş bir sada bırakırsam, kendimi mutlu sayacağım o kadar…
Her ölü iyidir! Sorun dirilerde sanırım.
Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz ya, aslında tüm hayatımız bir pamuk ipliğine bağlı.
Bir bakıyorsun, dün birlikte olduğunuz vefat ediyor, yıkılıyorsunuz. Geride kalanlarına üzülüyor ve yavaş yavaş bize de sıra geliyor diyor ve iç çekiyorsunuz bazen. Hatta hayatın boş olduğunu anlıyor ve geçmişte yaşadıklarınız ve yaptıklarınız gözlerinizin önüne bir film şeridi gibi geçiyor, keşkeler arka arkaya dilinizden dökülüyor.
Ama birkaç gün sonra!
Yine eskiye dönüp, yalan dünyanın telaşına kapılıyor ve unutuveriyorsunuz. Ne zamana kadar. Ta ki çevrenizde sevdiklerinizden birini kaybettiğinize kadar…
Hayatın boş, hem de çok boş olduğunu herkes bilir de neden gereğini yapmaz diye sorular aklınıza gelir, sonra da boş ver deyip geçersiniz.
Birkaç sene önce Kırşehir’de yıllardır esnaflık yapan çocukluk arkadaşım geçirdiği kalp krizi sonrası bay-pas ameliyatı oldu. Evine döndüğünde geçmiş olsun ziyaretine gittiğim de, “Ya bugüne kadar doğru dürüst gezip, tozup yaşayamadım. Bundan sonra bol bol gezip, hayatın tadını çıkaracağım. Hatta işimi bırakıp kendimi emekli edeceğim” dediğinde ben de kendisine “Sen hayatta bırakamazsın” dediğimde inadına yapacağını söylemişti.
Şimdi aradan 3-4 yıl geçti, bu arkadaşım eskisinden daha da hırslı, daha çok para kazanmanın, mal-mülk sahibi olmanın, tapularının üstüne tapu koşmanın çabası içinde. Üstelik etrafını, dostlarını, akrabalarını kırıp dökerek tam gaz devam ediyor.
Çünkü hayatının mal-mülk, para olduğunu düşünüyor. Nereye kadar devam eder, onu da Allah bilir. Ama hayat para, mal-mülkten ibaret değil, geride hoş bir sada bırakmak…
Dün yıllarca birlikte oldukların bir bir uçup gidince bir şok yaşarız, inanmayız, kabullenmeyiz, sonra gerçeği net bir şekilde görmemize neden olan hayatın gerçekleri, karşımıza çıktığında kabul ederiz. Çünkü artık dokunmak istediğimiz, sarılmak istediğimiz, öpmek istediğimiz, birlikte kahkahalar atmak istediğimiz, birlikte yaşamak istediğimiz insan yok artık, ara ki bulasın!..
İşte o zaman düşünmeye başlarsınız bu hayatın anlamını, neden yaşadığımızı, bu koşuşturmacaların aslında boş olduğunu, ama her şeyin arkada kalacağını…
Bazen televizyon ekranlarında izliyoruz. Birisi kaldırımda eşi ve çocuğuyla, ya da kendisi gidiyor. Bir bakıyorsunuz, karşıda fireni patlayan, ya da aşırı hızı seven birisi geliyor, masum insanları çiğniyor, eziyor ve gidiyor. Ölenler, yaralananlar…
Ya da bir kişi eşini, çocuklarını alıyor, otomobille bir yerlere, tatile gitmek istiyor. Bir bakıyorsunuz karşıda bir otomobil sürücü ya hız yapıyor, ya da uyuyor, dalıyor ve karşısındaki otomobile çarpıyor, bir aile, bir ocak sönüveriyor.
Yani bunları görünce yukarıda da belirttiğim gibi tesadüfen yaşadığımızı idrak ediveriyoruz.
Gerçek şu ki, hiçbirimiz bunu bilerek ve önceden düşünerek zaten yaşayamayız. Hayata sanki hep içinde kalacakmışız gibi bağlanamaz, tutunamayız. Önemli olan nokta şudur, hayatta var olduklarını bildiğimiz halde uzak durduğumuz, sanki yokmuş gibi hareket ettiğimiz insanlar vardır. Küstüklerimiz, kırıldıklarımız, öfkelendiklerimiz, çok sevdiklerimiz vardır. Kaybetmekten korktuğumuz için, kendimizi koruduğumuzu zannederek kendimizi uzak tuttuklarımız vardır.
Eğer bu hayat ne zaman neye sahip olup, olmayacağınızı bilemediğiniz bir yer ve ne zaman neyi ve kimi kaybedeceğinizi bilemeden geçirdiğiniz bir yer ise, neden hayattayken kendinize eziyet ediyor ve bir şeylere, birilerine bağlanmamak için bu denli inat ederek kendinizi insanlardan, sevdiklerinizden uzak tutuyorsunuz ki?
Bu birileri bazen ailemiz, bazen sevdiğimiz, bazen de nefret ettiğimiz biri oluyor. Hayatımız tepetaklak, her şey altüst oluyor… Sonra içten içe kapanmalar başlayıp, “Niye böyle oldu? Ne yaptım ki ben bunlar başıma geliyor?” diye isyanlarımız başlıyor.
Bir an önce bu çıkmazlardan çıkmak istiyoruz. Böyle anlarda insanın içinden bir şey yapmak gelmiyor. Kendimizi odaya kapatıp, uzanmak, hatta uyuyarak her şeyi unutmak istiyoruz. Odaya kapandığımızda bile rahat bırakmıyorlar. Yalnızlık Allah’a mahsustur ama yeri geliyor tek başına kalıp kendini dinlemek istiyor insan. Sonra biri gelsin bu yalnızlıktan bir an önce kurtarsın istiyoruz…
Aslında hayat o kadar kısa ki bomboş şeylere kafayı takıp üzülüyoruz. “Benim çok derdim var” diyorsanız naçizane tavsiyem; ya bir hastaneye, ya bir mezarlığa, ya çocuk yuvasına, ya engelliler merkezine ya da huzur evine ziyarete gidin. Kendinizi çok iyi hissedeceğinize eminim.
Ölümden ve kaybetmekten çok korkmayın…
Evet, söylemesi kolay biliyorum… Ama hepimizin, ben dâhil başına gelecek bu gerçeğe konsantre olarak hayatı zaten yaşayamayız. Yapacağımız en önemli şey, sevdiklerimize ve ulaşmak istediklerimize hazır hayattayken bu fırsatı vermek ve bu doğa harikası olan yaşamı doyasıya yaşayabilmektir.
Çocukları, torunları; kalabalık ailesine dünyanın en büyük gücüyle bağlı olan birini düşünün. Sevdiği insanlarla vakit geçirmek; birlik beraberlik; onun için hayattaki en kıymetli şey. İyi günde, kötü günde, bazen tatlı kahkahalarla, bazen tatlı yüz ifadeleriyle ama hep birlikte…
Sonra büyüklerimin hep söylediği şey aklıma geliyor, iyi insanlar ölseler bile, gökyüzünde bir yıldız misali bize, ihtiyacımız olduğunda hep sinyal yollarlar ve bizden uzakta da olsalar, hep mutlu ve huzurlu olurlar. Çünkü bilirler bizim de her şeye rağmen hep mutlu olmak için mücadele edeceğimizi…
Elbette her insan, ben de dâhil zaman zaman hatalar yaparız yapmaya da devam edeceğiz. Bu hatalar bizi kötü insan yapmaz. Bir insanın niyeti iyi olduğu sürece, o insana “kötü” demek zaten mümkün değildir.
Başkalarına verdiğiniz bütün tavsiyelere, herkesten önce kendinizin uyduğu, olabildiğince keşkesiz bir hayatı, ulaşılmazlık kalkanından kurtularak geçirmek, hepimizin elinde diye düşünüyorum.
Sağlıklı, huzurlu, dertsiz ve bol kahkahalı günler…

***

Anlayana!

Acele karar vermeyin!

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama kral bile onu kıskanırmış…
Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..
“Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı?” dermiş hep.
Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış:
“Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler…
İhtiyar, “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. “Sadece at kayıp” deyin, “Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez” demiş.
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş… Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler.
“Babalık” demişler, “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var..”
“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?”
Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu herif sahiden gerzek” diye geçirmişler…
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.
Köylüler gene gelmişler ihtiyara. “Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler.
İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”
Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.
Köylüler, gene ihtiyara gelmişler… “Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer…”
“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde… Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”
Şimdi yorumlayalım bu hikâyeyi… Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz, kapıları açan ise Kalplerdir. Bazı mutluluklar ise bize acı gibi görünen olayların arkasına gizlenmiştir.

***

Sevdiğim bir söz
“Tembelliğin tadını bir kez aldınız mı ne kadar uğraşırsanız uğraşın sonsuza dek bırakamazsınız.”



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .