Hes, Res ve tohumlarımız

Hes, Res ve tohumlarımız

28.02.2015

Kırşehir milletvekilliği sayısı, henüz ikiye düşürülmemişken hükümet tarafından, millet vekilliği adayı olduk, ikisi kadın üç arkadaş ile. Kadın arkadaşlar kent merkezinde ev çalışmaları yaparken ben de ses aracımız ile kasaba, ilçe ve şehrin kalabalık semtlerinde pazarlarında ülkenin halini üretici köylülüğün ne hale geldiğini kentlerin topraklarımızın yağmalandığını merkeze alan bir seçim çalışması yapmaya gayret ettik. Genel […]

Kırşehir milletvekilliği sayısı, henüz ikiye düşürülmemişken hükümet tarafından, millet vekilliği adayı olduk, ikisi kadın üç arkadaş ile. Kadın arkadaşlar kent merkezinde ev çalışmaları yaparken ben de ses aracımız ile kasaba, ilçe ve şehrin kalabalık semtlerinde pazarlarında ülkenin halini üretici köylülüğün ne hale geldiğini kentlerin topraklarımızın yağmalandığını merkeze alan bir seçim çalışması yapmaya gayret ettik. Genel merkezimiz tarafından hazırlanan seçim broşürlerinin yanında, Çiftçi Sen (Çiftçiler Sendikası) in hazırladığı tohum, yerli tohumlarımız, hibrit (katır tohum) tohumlar, topraklarımız konusunda hazırlanmış broşürü sular seller gibi içip insanlarımızla yüz yüze gelip anlattık. Kimi karşı çıktı. Kimi ses aracımızın sesinden rahatsız oldu. Kimi ‘vah o nasıl söz?biz tohumumuza sahip çıkmayıp ne yapıyoruz?’ dedi. Kimisi haklısınız ama gücünüz yok dedi. Oysa, güç sizsiniz dememize aldırmayıp yine cellatlarının yanında görünüp, yine kendi cellatlarını reyleri ile meclise taşıdılar. Hatırlıyorum Dulkadirli Kasabası ve Dalakçı Köyünde yapılan etkinliklerde Ankara’da vekil adayları tanıtım toplantısında hep tohum içerikli konuşmalar yapmıştım.

Biz yine aynı şeyleri söylüyoruz. “Tohumuna sahip çık diyoruz”. Tohum denilince yalnızca arpa buğday anlaşılır bölgemizde. Bahçendeki meyve de, çiçekte, sebzede, kümesteki tavuk, ahırdaki davar da tohumları saklanması gereken canlılardır. Özellikle sebze çeşitliliğimizde tamamen yabancı tohumlara bağlı kalıyoruz. Topraklarımız gün gelecek tek tek elimizden alınacak hem de tek kurşun atmadan… Sermaye, bir gün kendi tohumunu ekip dikmemizi mecbur kılacak. Sonrada tüm topraklara el koyacak. Torunlarınız kendi topraklarında amele, maraba olarak bile çalışamayacak. Küçük aile çiftçiliğini tamamen bitirecekler. Şu anda insanımız asgari ücret ile ölmeden yaşamaya çalışıyor ise halen köyünden destek aldığı sayesindedir. Ve/ veya emekli olanların çocuklarına yardım etmelerindendir. Eğer tohumlarımız, topraklarımız, gürül gürül akan derelerimiz, elimizden alınırsa, anlayacağız düşmanın saldırılarını, ancak çok geç olacak.
Yazımın başlığı “hes, res ve tohumlarımız” idi. Hes ile tüm derelerimizi ve vadilerimizi kurutacaklar, iklimi etkileyecekler. (Karadeniz de adam ineğini satıp dava açıp kazanıp HES santralini durdurmuştu. Şimdi inek satmak yetmiyor köylüler ineklerini satıp o para ile ancak dava açabilecek, şirketler aleyhine) Res (Rüzgar enerji santralleri) ile eğer doğru fizibilite yapılmadan kurulursa iklimi etkileyecek arı ve sinek canlılığını yok edecekler. Eğer tohumlarımızı da yasaklarlar ise kendinize yeni yerler bulun artık derim. Ülke adeta ‘dar ül harb’ mantığı ile talan ediliyor.
İşte tam da yukarda anlattıklarımı destekleyen, benimle aynı kaygıları duyan, Bülent Şık, ‘Topluma karşı devlet’ başlıklı yazısında kaygılarını dile getirmiş okuyalım bakalım. “Egemen Bağış ve Muammer Güler’in mecliste oy verirken görüntülendikleri fotoğraf karelerinde somut olarak da görülebileceği üzere. Devlet, dar bir grubun çıkarlarını korumak adına toplumsal hayata kastediyor. Uluslararası hukukun sağladığı olanaklarla, terörle savaşı bahane ederek bir devletler koalisyonu ile hedef ya da kurban seçilen bir ülkeye kadar uzanabiliyor bu şiddet. Irak’ta olduğu gibi. Kapitalizmin son hamlesi binlerce yıldır ortaklaşa kullanılan alanları yağmalamak; geniş toplum kesimlerini mülksüzleştirmek üzerinden vücut buluyor. Örneğin meraların ya da sulak alanların özel sektöre ihale edilmesi gibi. Bu yıkıcı, sömürücü ve tabi kılıcı işleyişi en somut biçimde görebileceğimiz alanlar gıdalarımız ile ilintili.
Tohumlar üzerinden örnekleyerek anlatmak mümkün. Nedenlerden sadece biri.
YIKIM
2003’te ABD ve İngiltere öncülüğünde başlatılan Irak Savaşı ile Saddam rejimi kısa sürede yıkılmıştı. Kurulan geçici hükümetin ilk çıkardığı yasalardan biri tohumculuk yasası oldu. Yasa ile tohum saklama ve takas etme suç, GDO’lu tohum almaksa zorunlu kılındı. Yıllardır geleneksel yöntemlerle üretim yapan milyonlarca çiftçi bir anda potansiyel suçlu haline geldi. Benzeri bir yasa bizim ülkede de çıkarıldı. Üstelik savaşa gerek olmadan.
2004’te çıkartılan 5042 sayılı ‘Islahatçı Haklarının Korunması Kanunu’ ve 2006’da çıkarılan 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu ile birlikte 3 binden fazlası endemik olmak üzere 11 bin çeşit bitki türünü barındıran ülkemiz toprakları devlet eliyle çokuluslu tohumculuk şirketlerine açıldı. Elbette bitkisel üretimde kalite güvencesini sağlamak amacıyla! Kalite, güvenlik ve güvence sözcükleri bu yıkıcı değişim sürecinde anahtar rol oynuyor.
GELENEK
Tohum hayattır; satılamaz. Çiftçilik binlerce yıl boyunca mahsulün bir kısmının ertesi yıl tohum olarak kullanılmak üzere saklanmasıyla yapılmıştı. Kendine yeterlik esastır. Çiftçiler verimi artırmak amacıyla tohum takası yapardı. Karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma duygusunu da güçlendiren bir şeydir bu.
Çıkarılan yeni yasalarla hibrit (F1) tohumlarıyla (yani tarımsal üretim yapmak için her yıl yeniden almanın zorunlu olduğu tohumlarla) tarımsal üretimimiz uluslararası tohum şirketlerine bağımlı hale getirildi. Irak’ta savaş sonrası milyonlarca insan çiftçiliği bırakmak zorunda kalmıştı. Son on yılda ülkemizdeki toplam tarım alanı yüzde 10 küçülürken; 3 milyona yaklaşan kayıtlı çiftçi sayısı da 2 milyona geriledi. Yakın bir zamana kadar aile çiftçiliğine dayalı faaliyetler ile geçimini sağlayan insanlar kendi toprağında tarım işçisi haline getirildi. Soma ve Ermenek’teki madenlerde hayatını yitiren insanların neredeyse tamamı tarımsal üretim yapmayı bırakan çiftçilerdi.
Mülksüzleştirme kimi ülkelerde savaş; kimi ülkelerde de bu işe çok hevesli devlet zoruyla oluyor. Bir arkadaşımın dediği gibi: “Adalet dediğimiz şey her ne ise, varlığını sadece adaletsizliğin suretinde seçebildiğimiz zamanlardayız artık.”
Kırşehir’de bir kiraz mevsiminde, Abdullah Aysu Çiftçi Sen in genel başkanı; İlimizden geçerken yanında ki Abdullah Kahraman ile bizim eve uğradılar. Kısaca sohbet ettik. Yenice Mahallesi’nde bahçeli evimizde bulunan ak kirazın özelliğini, güzelliğini ve hatta içinde kurt ta bulunmadığını anlattım ve sundum, konuklara. Aysu’nun sözlerini hiç unutmam; “keşke kurtlu olsa her şey, işte doğallık dedi” Şimdi ne bahçemiz kaldı ne evimiz. Teslim olduk betona.
Çiftçilerin, köylülerin teslim olmamaları için derhal örgütlenmeleri gerek. Gelişmiş ülkelerin yoksulları ve çiftçileri böyle direniyor. Ancak sendikalı olurlar ise ülkemize yapılan bu saldırıyı püskürtürler. Ya da teslim olurlar şehirlerde ucuz iş gücü(amele) olurlar kendileri de torunları da. Torunları kendilerini affeder mi onu bilemem…?”
Not: Birleşik Haziran Hareketi’nin Türkiye çapında yapılan çağrısı ile 11 Şubat’ta yapılacak eğitimde bir günlük uyarı boykotunu önemsiyor ve destekliyorum. Okulların bir çoğunun imam hatipleştirilmesi, din derslerinin ve türbanın ana okullarına kadar indirilmesi, gençlik kamplarının dahi dinselleştirilmesi, Milli Eğitim Şuraları aracılığı ile karma eğitimin kaldırılmaya çalışılması gibi onlarca laiklik karşıtı uygulama karşısında bir günlük boykot az bile. Görüldüğü gibi her taraftan saldırıyorlar. O halde tüm vatan sathında karşı duralım, haziran gibi, diyorum…



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .