GARELİNİNEN İÇ

GARELİNİNEN İÇ

05.04.2016

Kırşehir’de yıllar önce köylerde yaşam çiftçilik ve hayvancılık üzerine endekslenmiş, hayat da bu çizgide uzun yıllar devam etmiştir. Zaman şartları, gelişen teknoloji bu geleneği bozmuştur. Köylerde hayat şehre göre en az iki iki buçuk saat önce başlardı. Ahır, samanlık gibi vs. işler bittikten sonra çocuklar okuluna; gençler de “mezerin başı” denilen yere giderlerdi. Gençler burada […]

Kırşehir’de yıllar önce köylerde yaşam çiftçilik ve hayvancılık üzerine endekslenmiş, hayat da bu çizgide uzun yıllar devam etmiştir. Zaman şartları, gelişen teknoloji bu geleneği bozmuştur.
Köylerde hayat şehre göre en az iki iki buçuk saat önce başlardı. Ahır, samanlık gibi vs. işler bittikten sonra çocuklar okuluna; gençler de “mezerin başı” denilen yere giderlerdi. Gençler burada o günün gözde oyunlarından biri olan ‘aşşık’ oynarlar vaktin nasıl geçtiğini bilmezlerdi.
Orta yaş ve daha üzeri olanlar ise köyde bulunan birkaç kahveye gider vakit geçirmek için çaylığına veya ortaya iddia girerse (yedirme, içirme vs.) bunu çıkışmaya ‘üçlü, bölüm, atmış altı, pişti’ gibi kağıt oyunları bazıları da tavla, domino, kağıt çekişme gibi oyunlar oynarlardı.
Kağıt oyunları karşılıklı dört kişi arasında eşli oynanacak olursa bu işe en hevesli Cingi oğlu Cemal’le kimse masaya oturup ortak oyun oynamaya yanaşmazdı. Çünkü Cemal ortağına kaş-göz işareti yapar bu da yetmezmiş gibi masanın altında olan ayağının topuğuyla ortağının ayak parmaklarını ezercesine “şunu at, bunu atma” gibi ikazlar yapar, eğer oyunda ola ki yenilirlerse “hep senin yüzünden yenildik, dediğimi yapmadın” diyerek mızıkçılık yapar, hesabı ödemekten kaytarmaya çalışır,bu yüzden de ortağıyla hır çıkarırdı.
Köyün torun torbaya karışmış yaşlıları da kahveye gitmeye utandıkları için buldukları gölgelik yerlerde yada namaz vaktinden önce gittikleri cami duvarı diplerinde gelmişten-geçmişten ezana kadar laf eder şaka yaparlar, namazdan sonra da ara-sıra ‘gogu Halil’in küllemeç oyunlarına maruz kalırlardı.
Akşam olunca da evlerine en yakın köy odalarına akın ederlerdi. Köye dışarıdan (başka yerlerden) gelenler(çerçi, yolcu, celepçi, düvenci, çelikçi)köy odalarında misafir olurlar, duyduklarını, bildiklerini orada anlatırlar, anlatılanları da can kulağıyla dinleyip dağarcığında toparlarlar gittikleri yerlerde anlatırlardı. Motorlu araçların çoğalmasıyla oda geleneği zamanla son buldu.
Oda açmak her babayiğidin harcı değildi, gelen misafirlerin ağırlanması, yedirilip-içirilmesi, yatak-yorgan, yastık tedarik etmek yetmezmiş gibi bir de yanında getirdikleri hayvanında ahırı, yemi, samanı, bir de bunlara bakacak oda sahibinin oğlu, gelini, kızı, hanımı, yetmezse bunlara yardım edecek yardımcı.Oda sahibi demek ‘Ağa’ demekti. Şimdi bu ağaların esamesi kalmadı. Sadece dilden dile dolanan rivayetleri kaldı.
Etem ahır, samanlık işlerini bitirdikten sonra köpeği zor zorla beraber usulen bahçesine gider, orada yalancıktan biraz çalışır,yoldan gelip geçenlerin selamını alır,yanına gelen olursa şurdan-burdan, gelmişten-geçmişten laf eder,eğer geleni kafası sarmaz ise “Eften-püften” bir bahaneyle” başından sepetler, hemen evine yakın olan emmioğlu Hacı Nuru’nun Halil’in odasında soluğu alırdı. Halil ile hem akraba hem de arkadaş oldukları için odaya girip çıkmaya “’el gibi çekinmez”, bu yüzden de rahat hareket ederdi.
Halil odayı genelde hep açık bulundurur eğer bir işi çıkarsa yada; köyünde veya başka köylerde kırık-çıkık gibi insan yaralanmalarına tedaviye giderse o zaman odasını güvendiği Etem’e emanet ederdi.
Halil sınıkçılığının yanında odasında boşu boşuna oturup sıkılmaktansa tedariklediği sülüksyonla akraba ve komşularının o yıllarda birinci sınıf ayak giyeceği olan mest ve onun lastikten ayakkabısını kimseden para, pul almadan tamir ederdi.
Hele çocukların patlayan lastik toplarını tamir ederken onların keyif almalarına çok sevinirdi. Bu yüzden oğlu Mehmed’in arkadaşı hiç eksik olmazdı.
Mehmet Halil’in üçüncü oğluydu. Daha henüz yedi-sekiz yaşlarındaydı. Top yapıştırmaya gelen arkadaşlarıyla oda da oyun oynar onlar gidince de o odadan ayrılmazdı.
Babasının ya da misafirlerin bir yumuşu olursa üşenmeden hemen koşar, onu yerine getirir, orada konuşulanları hayalinde canlandırır, bundan da büyük zevk alırdı. Oda iki katlıydı. Mehmet her günkü gibi yine sırtını yastığa dayamış, ayaklarını da minderden boşluğa taşacak şekilde uzatmış hem elindeki keçeden yapılma topla elden-ele oynuyor, bir yandan da can kulağı ile konuşulanları dinliyordu.
Odaya ikindi güneşi vurmuş, Mehmet de haliyle pencere kenarında oturduğundan bir yandan da topla oynayıp hareket ettiğinden dolayı terlemiş,bu yüzden dolayı da ağzı, dili kuruyup susamıştı.
Mehmed’in oturduğu yerin bir iki metre uzağında giriş kapsının hemen ilerisinde bir boz testi ve onun ağzını kapatmış vaziyette duran aliminyum kulplu bardak (tas) ışıl ışıl parlıyordu. O gün için erin geçliği tutan Mehmet kalkıp ta bir bardak su içmeye üşeniyordu. Birden gözleri, karşısında oturan Etem emmi’sine takıldı. Emmisi sanki o an ona Hızır Aleyhselam kesilmişti. Bütün cesaretini toplayarak “Emmi kalkta bana bir bardak su ver” diyebildi.
Yılların Etemi bu emir karşısında şaşırıp kaldı. Şimdi şu koca adam yerinden kalkacak ve şu el kadar çocuğa hizmet edecekti. Yok; yok; Etem bunu kaldıramazdı.Yarın bu durum ilerde orda bulunanlarca başına kalkınç edilir, işin doğrusu” madara”olurdu.
Birden kendisini toparlayıp “EMMİM BEN SENİN GARELİNİ BİLMEM, (ölçüyü) KALK GARELİNCE İÇ, KANDIKTAN SONRA BANA DA BİR GUPA DOLDUR VER EMİ YAVRUM…”



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .