Erdoğan Çalışkan eski yazıları (2)

Erdoğan Çalışkan eski yazıları (2)

25.02.2015

İPÇİ ERDOĞAN ÇALIŞKAN ÖYKÜLERİ ERDOĞAN ÇALIŞKAN’DAN ETEM FAL ÖYKÜLERİ KIZIM PEK HAŞERİYMİŞSİN! -Araçlar arıza yapınca sanayide ustalara, hayvanlar hastalanınca baytara, insanlar hastalanınca da doktora müracaat edilip tamir ve tedavisine bakılır. -Doktorlar hastayı muayene ettiklerinde tedaviye lüzum görürlerse hastaneye yatırmaya gerek duyarlar. Hastaneler sadece doktorlardan ibaret değildir. Şöforundan hasta bakıcısına, aşçısından temizlikçisine kadar adını sayamayacağımız kayıtçı, […]

İPÇİ ERDOĞAN ÇALIŞKAN ÖYKÜLERİ

ERDOĞAN ÇALIŞKAN’DAN
ETEM FAL ÖYKÜLERİ
KIZIM PEK HAŞERİYMİŞSİN!

-Araçlar arıza yapınca sanayide ustalara, hayvanlar hastalanınca baytara, insanlar hastalanınca da doktora müracaat edilip tamir ve tedavisine bakılır.
-Doktorlar hastayı muayene ettiklerinde tedaviye lüzum görürlerse hastaneye yatırmaya gerek duyarlar. Hastaneler sadece doktorlardan ibaret değildir. Şöforundan hasta bakıcısına, aşçısından temizlikçisine kadar adını sayamayacağımız kayıtçı, kancı, rotgenci, koruma, ebe gibi görevliler bu kurumda hizmet verirler.
-Bir de bunların yanında doktorlardan sonra ikinci sırayı teşkil eden hemşireler vardır ki onları anlatmaya kağıt kalem yetmez. Beyaz kep ve önlüklerinin içindeki “gözleri ışıl ışıl”, etrafa gülücükler saçan bu güzeller belki de kendi dertlerini rafa kaldırarak hastanın tedavi haricinde başka sorunlarına da melhem olmaya çalışırlar.
-Onları birer sağlık meleğidir. Hastaların yemesine, içmesine, tansiyon ölçümünden tut ki “akla gelmedik her türlü tedavisine” doktor nezareti ve tavsiyesiyle ilgilenirken aldıkları maaşın fazlası kadar da “manevi duygularına” hitap ederler.
-Hemşirelerle ilgili aynı kelime (HAŞERİ) yüzünden şakacı Etem’in başından iki ilginç olay geçer.
-Torunu Ramazan (Sarı) köyünde top oynarken terler, üstüne de testiden buz gibi suyu tepesine dikince soluğu hastanede alır. Zature olmuştur. Aynı zamanda da ciğerleri ve boğazı iltihap kapmış çocuk “körük gibi hışır hışır” ötmektedir.
-Doktorlar Sarıyı hastaneye yatırıp tedaviye öyle devam etmeye karar alırlar. Dedesi Etem de mecburen torununun başında refakatçi kalır. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Ramazan (Sarı) aniden bir öksürük krizine tutulur ki çocuk nefes alıp veremez duruma gelmiş, gövdesinden “buz gibi terler” akmaktadır. Sarı can havliyle “dede dede; kurtar beni ölüyom Dede” diye ağıt, tufan, çığlık atmaktadır.
-Bir an için ne yapacağını şaşıran Etem hışımla kendisini odadan koridora atmış hastasına yardım edecek birini aramaktadır. Tam o esnada topal bir hemşirenin hızla yürüdüğünü fark etmesiyle “topal hemşire, topal hemşire” diye çağırsa belki bayana ayıp olacak oda can havliyle “HAŞERİ HAŞERİ kızım HAŞERİİ (azgın)” diye o gür sesiyle çağırarak koridorun tam köşesinden sağa dönecek olan hemşireye sesini duyurur.
-Etem’in sesini duyan hemşire “belki de ne göreve gittiğini” de unutarak hışımla geri dönüp “amca amca ben senin kızın yaşındayım, utan utan insan bir bayana böyle çağırır mı?”
-Etem hemşirenin bağırıp hışımla kendisine kızmasına pek önem vermeyerek gayet sakin bir şekilde “kusura kalma kızım, seni yolundan ettim amma!..” Lafı ağzında kalmıştı. Kadın sert bir şekilde sözünü keserek “Aması-maması yok amca, bir daha lafını bilde öyle konuş” deyip yürüyordu ki “kızım kızım; durum senin bildiğin gibi değil, bizim oralarda hemşirenin güzel ve topalına ‘HAŞERİ’ derler de!…”
Kadının birden biraz önceki sertliği gitmiş yerini gülümsemeye terk etmişti.
-Ya öylemi amcı, çok özür dilerim, sahi sen beni niye çağırmıştın….
-Etem’in oğulları Ankara’dan köye onu ziyarete geldiklerinde kendi kendine yalancıktan hastalıklar icat ederek “vay şuram, vay buram ağrıyor” diye naz yapar ki oğulları dönüşte onu götürsünler de Ankara’yı şöyle rahat rahat gezsin.
-Yaptığı bu nazlanmalarının birin de oğlu Hamdi onu tuttuğu gibi “Babam dünyaya bir daha mı gelecek, şunu iyi bir elden geçirteyim” diye Ankara Numune Hastanesinin yolunu tutar. Onu tanıyan birkaç doktorda “hazır baban buraya gelmişken birkaç gün yatıralım da hem dinlensin, hem de sağını solunu muayene edelim” derler.
-Ankara’yı gezme hayaliyle planlar kuran Etem’in morali bozulmuştur. Evdeki plan gerçeğe uymamış ne hayal kurarken ne ile karşılaşmıştı. Her şey “insanın istediği şekilde” olmuyordu. İster istemez onlara uyum sağlayacaktı.
-Usanıp canı sıkılırsa arada koridora çıkıyor, geziyor, bazen da hastalara yasaklanan bölgelere girdiğinde çalışanlarca azarlanıyordu.
-Aradan geçen günler zarfında yanındaki hastalarla diyalog kurup samimi olmuş, onlara şaka üstüne şaka yapıyor, hiç olmazsa bozuk olan morallerini düzeltiyordu. Bu durum bazen uzadıkça uzuyor, geceleri hastaların “yat saati” geçtiği halde onların şakaları koridorlara ve yan hasta odalarında çınlıyor, haliyle de bu durum şikayet konusu oluyor nöbetçi hemşirede gelip onları yatmaları için ikaz ediyordu.
-Bunlardan birisinde nöbetçi hemşirenin onca ikazına rağmen kimse onu gaile almamış lafladıkça laflıyorlardı. Buna kızan hemşire “Hastalar; yaptığınız çok ayıp, sizden başka kimse de çıt yok…”
Morali bozuk olan Etem; “yavrum şurada iki çift laf edip vakit geçiriyoruz, bunu bize çok görme…”
Aslında o gün için hemşirenin de başka bir şeyden dolayı morali bozuk olacak ki kendisine yakışmayacak bir ifadeyle “yat zıbar amca; ortalığı zaten hep sen karıştırıyorsun, sabah seni başhekime şikayet edeceğim…
-Torunu yaşındaki birisinin kendisini azarlaması Etem’in ağrına gitmişti. Yarı kızgınlıkla “KIZIM PEK HAŞERİYMİŞSİN!..” dedi.
-Kadın duyduğu bu kelimeyle birden çığırdan çıkmış “Amca amca; ben hayvanmıyım, atmıyım, terbiyeni takın, ‘haşeri’ neye denir?.. Haşeri’ sensin…”
Kızım kızım; gecenin bu vaktinde benim günahımı alma, bizim köyde senin gibi güzel, efendi, hatır-gönül bilir, elinden bal yenen, kızlara HAŞERİ” denir, bunda ne var kızacak kızım!..
-Aaa; çok ama çok özür dilerim amca, sana kötü davrandım, demek öyle haa… Bir de durduk yerde senin günahını alacaktım. Tövbe tövbe…

+++++++++++++++++++++++++++

ETEM FAL ÖYKÜLERİ
LEĞENİ KAÇA ALDIN?

-Öykünün yaşandığı o yıllarda şimdi hozan kalan, ya da daire karşılığı inşaata verilen bu bağlar tarlalardan sonra ailenin neredeyse geçimini temin edecek kadar gelir kaynağı idi. Bağ sahipleri üzümün bir kısmını kuruturken bir o kadarını da hevenk yapıp arıstağa asarlardı. Yakılan tandırlarda pekmez ve ekşili kaynatılır kış katığı temin edilirdi. Pekmezden köftür, pelte, haside, unlu helva gibi besinler maharetli hanımların ellerinde yapılır iştahla yenilirdi. Üzümlerin fazlası şaraphaneye satılırken pekmezin fazlası da hemen alıcı bulur, aileye ek gelir kaynağı olurdu.
-Bağ ve bağcılık çok önemli olduğu için Nevşehir’de sahipleri “benden sonrakiler bağı satmasın” diye ölünce bağa gömülmeyi vasiyet ederlerdi.
-Harman ortaya gelipte düvenle sürülmeye başladığında bağlara alaca düşmüş, evin kızları da bağ beklemeye başlamıştı bile. Aradan on gün kadar geçtikten sonra yavaş yavaş olgunlaşan üzümler kızların başların da taşıdıkları kalburlarla evde katık olmaya yol alıyorlardı.
-Etem’in harmandan kalktığı günlerde de artık bağ bozumu yaklaşmıştı. Boş olduğu günün birinde yanına aldığı köpeği (ZOR ZOR) ile hem üzerinde biriken hasat yorgunluğunu atmak, hem de bağları şöyle bir gezmek bahanesiyle evden ayrıldı. Kaya bağlarından başladığı geziye yayla bağlarını gezerek kum bağlarına ulaştı. Nuhunun, emmioğlu Püskülü’nün ve Çolak Abbasın bağına hayran kaldı. Kendi bağıda onlardan aşağı kalmazdı. Ama ne de olsa onlardaki üzüm çeşitleri fazlaydı.
-Akşama doğru köye döndüğünde biraz yol yorgunu olsa da bağlardaki bereket onu bayağı sevindirmişti. Pekmez kaynatmak için her haceti mevcutken bir türlü gözü kör olası şıra leğenini alamamış yıllardır komşudan ödünç istemenin ezikliğini yaşamıştı.
-Birkaç gün sonra yolu şehre düşmüştü. Çarşı Pazar gezdikten sonra usulen şaraphaneye uğrayıp üzüm alıp-almadıklarını, alıyorsa kaça aldıklarını öğrenmek istediyse de öğle yemek tatiline dek geldiği için fikir alacak kimse bulamadı.
-Şaraphane açılıncaya kadar hem gezeyim, hem de leğen kaça satılır öğreneyim diye ağırdan ağıra uzun çarşının yolunu tuttu. Birkaç şire leğeni satan dükkanda müşteri olsa da “evdeki hesabın çarşıya uymuyor, aklının erdiğine cebin el vermiyor, desene bu yılda muhanetin eline kaldın Etem” diye kendi kendine kızıyordu.
-Başka başka dükkanları gezse de durum değişmiyordu. “Şöyle meyve-sebze pazarına bari gidip de gezeyim diye dükkandan yola çıkmasıyla sırtında şire leğeni yüklü birini görmesiyle kendisine doğru gelen adamı olduğu yerde beklemeye başladı.
-Köylünün sırtına sardığı leğen kalaydan yeni çıkmış gibi “cığıl cığıl” yanarken bakanın adeta gözlerini kamaştırıyordu.
-Etem’e yaklaşan adam sırtına yüklediği leğeni iki eliyle tutarken kafasındaki şapkası da başını leğenin sertliğinden koruyordu. Koca leğenin içine giren adamın sadece kendisini ve leğeni taşıyan iki ayağı dışarıda kalmış kan-ter içerisinde adeta harpten yeni çıkmış gibiydi.
-Adam tam etem’in yanından geçiyordu ki onun “nasılsın hemşerim, yükün ağır mı, az uçuk seni yolundan edecaam amma kusura bakmayacaaan ha” diyen sesiyle iki büklüm olan belini biraz doğrulttu. Yorgunluktan alnından dökülen terler gözlerini acıştırıyor, görmesini engelliyordu.
-Buyur hemşerim, ne diyecaasen de bakalım…
-Etem işi mahsus ağır alıyor lafı geveliyordu.
-Hemşerim ben de böyle bir şire leğeni alacağım da…
-Adam Etem’in ağır almasına bir anlam veremezken aradan geçen her saniye yükün altında beli biraz daha bükülüyordu.
-Bana ne senin leğeninden gardaşım ne diyecaasen di de ben hemen yoluma gidecaam.
-O halde soruyom. Leğeni kaça aldın hemşerim?
-Adam kafayı bir o yana bir bu yana çevirirken koca leğende onunla sağ sola dönüyordu.
-Ben leğeni satın almadım gardaşım, galeyci de galeyleddim, köyüme dönüyom, bana köyün kamyonunu kaçırtma, beni yolumdan koma…
-Adam yürümek için ayağını tam kaldırdı ki, Etem’in “hemşerim madem şimdi almadın, diyelim ki iki yıl önce aldın, aldıysan kaça aldın, hangi dükkandan aldın ne olur bana göster, yardımcı ol” diyen yalancıktan yalvarırcasına sorularıyla tekrar yürümekten vazgeçti.
-Adamın artık yükten ve sinirden eli ayağı tutmaz olmuştu. Kime ne kötülüğü olmuştu da Allah bu deliyi başına bela etmişti, ondan bir türlü kurtulup yoluna devam edemiyor, yükün altında büküldükçe bükülüyordu.
-Aldığıma çok oldu, şu arkamda kalan dükkanlardan birinden almıştım, dönebilsem sana gösteririm amma !…
-Adam öfkeden kendini kaybetmiş (zıvanadan çıkmış) ne yapacağını şaşırmıştı. Bu deliden nasıl kurtulacaktı.
-Sorgu melağamisin gardaşım, alıp satmasaydım da sana rastlamaz olsaydım. Tövbe estağfurullah!…
-Adam lafını bitirmeden iki dizi üstüne yere kapaklanmış haliyle leğende üstüne düşmüş dışarıda sadece ayakları kalmıştı. Gülmemek için kendini zor tutar Etem; “Ne sırrı berk adammış, leğeni kaça aldığını demeden ahrete göçtü” diye yandakilerine dert yanıyordu.

+++++++++++++++++++++++++

ETEM FAL (LAF)
ÇAL GULFUYA EVLADIM!

-Altmışlı yıllara kadar şehirlere göç; Almanya gibi yabancı ülkelere de işçi akımı başlamadığı için genelde köylerde nüfus kalabalıktı.
-Günlerden Cuma olduğu için Hasan hocanın o yanık sesinden çıkan Cuma selasıyla cemaat gruplar halinde camiye akın ederken kimileri de abdestini alıyordu.
Hasan hocanın babası Hamza aslen Mucur’lu olup Malaylıoğulları denen bir sülalenin imam olarak yetişmiş oğullarından birisiydi. Karacaören’de ‘eski cami’ olarak anılan cami köyün orta yerine köylülerin kendi aralarında toparladıkları paralarla yapılmıştı. Köyün o zaman ki ileri gelenleri araştıra-soruştura bu Mucur’lu genci imam olarak tuttular. Bir süre sonra da köyden bir arsa temin ederek elbirliği ile oraya imam Hamza’nın ikamet etmesi için bir ev yapmakta da gecikmediler. Zamanla köyü benimseyen imam burada yerleşip kalır.
O yıllarda imamlar devletten maaş alamadıkları için köy muhtarının ahaliden gelir durumuna göre tahsis ettiği “hoca hakkı” denen buğdayla (salma) geçimlerini temin ederlerdi. Aradan geçen yıllar içerisinde İmam Hamza çoluk çocuğa karışmış, köylülerinin tabiriyle ‘goca hoca’ daha sonra da imamlıkla zor geçindiğinden arıcılık ta yapınca ‘balcı hoca’ adını almıştır.
Büyüyen oğullarını imam olarak yetiştiriyor, hazır mesleği olan bu gençlerde yurdun dört bir köşesindeki köylere imam oluyorlardı.
-Oğlu Hasan askerden yeni gelmişti. İmam durmak için gittiği köyler imamlarını tuttukları için eli boşa çıkmıştı.
Bazen babası arılarla uğraşırken camideki vakit namazlarını o kıldırıyordu. Yıllar sonra köyün Boztepe tarafına bir cami daha yapılmış oranında imamlığını köylüsünün ‘hafız’ adını taktığı ağabeyi Mehmet yapıyordu. Her nedense Mehmet imamlığı bırakıp eski mesleği bakkalcılığa dönünce köylü bu caminin imamlığına artık yaşlanan ‘goca hocayı’ eski camiye de oğlu Hasan’ı tuttular.
-Cuma selası verileli bir saat ya olmuş ya olmamıştı ki Hasan hoca caminin toprak damına merdivenle çıkarak ezanı okumaya başladığın da geç kalmış olanlar koşar adımlarla namaza gelirken cami içerisinde bulunanlarda ağır ağır ayağa kalkarak imamın gelip namaz için tekbir almasını bekliyorlardı.
-Camiye girdiğinde cemaatin bayağı kalabalık oluşu Hasan hocayı hem sevindirmiş, hem de gövdesine bir heyecan dalgası estirmişti. Adeta sevinçten gözleri ışıl ışıldı…
Cuma namazının dört rekatlık ilk sünnetini kılan cemaatin kimi iki dizi üzerinde otururken camiye o vakit için gelenlerinde dizleri bükmeye alışkın olmadıkları için sızlıyor, fırsat bu fırsat onlarda ayaklarını hemen uzatıyorlardı.
Namaz ve sonrasında okunan iç ezandan sonra hutbeye çıkan Hasan hoca akşam babasıyla beraber hazırladıkları Cuma gününün anlamına uygun vaazı yazdığı kağıttan okurken her nedense birkaç yerinde hata yaptı. Yaptığı hatalardan dolayı kendi kendisine biraz sitemkar olup kızsa da yazıyı tekrar baştan alarak vaazı okumayı, devamında da hutbe dualarını ve sonrasında da hutbedeki dini vecibelerini tamamlamış oldu.
-Hasan hoca o günlerde köyün güzel kızlarından biriyle yeni nişanlanmıştı. Bazen ezan okurken kendi çevresinde dönmüyor farkında olmadan nişanlısı gelin evinden tarafı bakarak belki ona sesini duyurmaya çalışıyordu. Aklı-fikri nişanlısına mı takılıyordu acaba. Yoksa yayla bağlarının aynı adla anılan çeşmesinin az ilerisindeki vadinin hemen bucağında ‘kelengi’nin çıkardığı toprakta bulduğu iki eski antika parada mıydı bilinmez. (Eskilerin “manastır” dediği bu bölge halen defineciler tarafından eşilir) Köylüler Hasan’daki bu dalgınlığa sebep olarak bu iki neden üzerinde duruyorlardı.
-Hutbeyi tamamlayan Hasan hoca ağır adımlarla cemaatin önüne geçip safları gözden geçirdikten sonra niyet edip “uyun hazır olan imama” diye tekbir alarak cemaate iki rekat Cuma namazının farzını kıldırmaya başladı.
-Birinci rekatı tamamlayıp ayağa kalktığında Hasan hoca namazın gereği aynı birinci rekatta olduğu gibi sesli olarak Fatiha süresini okudu. Ardından zamlı süre olarak önceden sıraya koyduğu ‘Maun’ suresini okumaya geçti. “Era eytellezi” diye başladığı o uzun sureyi özene özene okurken sürenin bitimine son bir cümle kala ‘yakıtı bitince stop eden bir araç’ gibi birden sesi soluğu kesildi. Ezberinde olan bu süreyi birden hatırlayamaz olmuştu.
-Süreyi baştan tekrar okumaya başladı. Olmadı. Tekrar bir daha denedi yine olmadı. Bir daha bir daha denedi olmuyordu. Adeta kırık plağa pikabın iğnesinin takılıp ta müziğe tekrar başından başladığı gibi Hasan hocada süreyi okuyor okuyor unuttuğu son cümleye gelince dili takılıyordu.
-Aradan biraz vakit geçince arkasındaki cemaatin yaşlı olanlarında fısıldaşmalar, gençlerinde ise yer yer yüksek olmasa da fıkır fıkır gülüşmeler kulağına kadar geliyordu.
-Haliyle Hasan hocanın morali bozulmuş, başına ilk defa gelen bu acayip durum karşısında ne yapacağını şaşırmıştı. Utangaçlık hissi içine ağır ağır sararken onun verdiği eziklik ve stresten dolayı kıp kırmızı kesilmiş, elinden, yüzünden şipir şipir terler akmaktaydı. Kulaklarını arkaya dikmiş cemaatten süreyi bilen birinin yardımını bekliyordu. Ama umduğunun hiç birisi hasıl olmuyor” bu namazı nasıl bitiririm” diye o dakikalar süren zaman zarfında krizler geçiriyordu.
-Onun bu aciz durumunu fark eden hemen iki saf geri arkasında yer alan hazır cevap Etem ağasının; “ÇAL GULFUYA EVLADIM!” diyen o gür sesiyle kendisine gelip yeniden hayat bulmuş, haliyle nesilden nesile dillerde dolaşan bu öykünün yaşanmasına vesile olmuştu….

 

ETEM FAL (LAF)
Zehni askerde güreşçi!

-Etem askerlik vakti gelince diğer tertipleriyle beraber Daşlıgedikten aşarken anasının arkasından gözyaşıyla karışık bir testi su döktüğünün farkında bile değildi.
-Acemi birliğine vardıklarında kendisiyle yola çıkan onca tertibinden sadece altısıyla aynı bölüğe düşmüşlerdi. Burada altı ay süren talimden sonra dağıtıma gittiğinde yanında sadece arkadaşı Zehniyle kalmışlardı. Çok arkadaştan aza düşmek, vardıkları usta birliğinde bayağı acemilik çekmek, bir de bunun yanında memleket hasreti bayağı iki arkadaşı çok etkilese de üç dört ay gibi geçen süre içerisinde oraya az buçuk alışmışlar, yeni yeni arkadaşlar edinmeye başlamışlardı.
-Kendilerinden birkaç devre önce askere gelen boynu kilise direği gibi kalın, orta boylu, iri kıyım, kol ve bacakları kalın ve kuvvetli birisi tatil günlerinde ortaya çıkıyor “var mı içinizde benle güreş tutacak” diye etrafına hava atıyordu.
-Bazen soyunup kısbet giyiniyor, tedariklediği zeytinyağı ile kendisini yağlıyor, güreşecek kimseyi bulamazsa kendi kendine peşrev (ısınma hareketleri) çekiyor, ellerini birbirine vurarak perdah yapıyor, ondan sonra da ortaya koyduğu sandalye ile güreşe başlıyordu.
-Sandalyeye sanki bir güreşçiymiş gibi kemane çekiyor, elense vuruyor, bazen tek bazen çift dalıp onu altına alıyor, sonra kündelemeye geçiyor, bazen ondan kılçık yemiş gibi yaparak altına yatıyor derken aradan geçen zaman içerisinde kan ten içerisinde  kalırken sözde sandalyeyi yenmiş oluyordu. Sonra da “Ben niye ona dış ya da iç kazık vurmadım, tırpan atmadım, niye kündeye getirip sırtını yere vurmadan, yıldızları saydırmadan niye hemen yendim” diye kendi kendine sitem de bulunuyordu.
-Merak edip soranlara adının Hasbekli Bekir, aslen Yozgat’ın Hasbek köyünden olduğunu, bilmem kaç kuşak dedesinin İstanbul’a Aliço ile güreşe gittiğini anlatıyordu.
-Ben burada bir parantez açmak istiyorum. (Osmanlı Padişahlarından Sultan Abdulaziz hem güreş meraklısı hem de iyi bir pehlivandı. Sarayında pehlivanlar için yer ayırtmış, yurdun dört bir yanından toparladığı pehlivanları orada barındırmış; İstanbul’un önde gelen tacirlerine. Yabancı elçilere, paşalara huzurunda güreşler tertip etmiştir.
Saraya o yıllarda Osmanlı hudutları içerisinde bulunan Deli Orman’dan Aliço adında bir pehlivan gelerek yenmedik bir pehlivan bırakmaz zamanla sarayın baş pehlivanı olur.
-Rakiplerine karşı gaddar ve acımasız bir yapıya sahip oluşundan dolayı Sultan Abdulaziz Aliço’ya içten içe kızmakta, onu yenecek bir pehlivanı haber saldığı vilayetlerde gizliden gizliye araştırtmaktaydı. Karşısına çıkıp Aliço’yla kendisi güreş tutsa bu devletin teamüllerine uygun değildi. Nihayet beklediği haber Yozgat’tan geldi. Görevlendirdiği kişi gizlice Yozgat’a vardıktan sonra ilin Valisiyle beraber uzun süren bir yolculuktan sonra Hasbeke ulaşır. Köye vardıkların da amelelikle geçinen Hasbekli pehlivanın kağnı tekerlerinden birisi kırılan bir çiftçinin ücret karşılığı yardımına gittiğini öğrenirler.
-Biraz bekledikten sonra üzeri buğday çuvalları yüklü kağnıyı öküzler çekerken kırık tekerin boşta kalan mazısı da Hasbeklinin elleri arasında diğer tekerle dengeyi sağlamaktadır. Bu gibi durumlara köylüler alışkın olduğu için pek üzerinde durmasalarda iki adam gördükleri manzara karşısında adeta şok olmuşlardı.
-İri yarı, uzun boylu, babayiğit Hasbekli saray baş pehlivanı Aliço’ya teslim edildiğinde Aliço birden her şeyi anlar. Aradan geçen zaman içerisinde onun her hareketini gizliden gizliye takip eder. Günün birinde Hasbekli “Dibek taşı” denen pehlivanların antrenman yaptığı o koca taşı yerinden sanki bir pamuk çuvalıymış gibi kaldırıp taşıması Aliço’nun gözünü korkutur. Rivayete göre Aliço’nun ayarladığı aşçı vazifesini tam yapar, yemeğe koyduğu zehir Hasbeklinin Aliço‘yla güreşmeden sonunu getirir.)..
Biz tekrar öykümüze kaldığı yerden devam edelim. Eğitimin olmadığı günün birinde Hasbekli Bekir  çıkıp güreşecek birisini bulamayınca yine sandalyeyle güreşe başlayıp kendisini oyalarken Etem Zehriyi gaza getirmekte “şöyle kuvvetlisin, adamdan daha uzun boylusun “diye pohpohlayıp duruyordu. Zehni uzun boylu, sırım gibi, zayıf ama kuvvetli bir delikanlı olmasına rağmen köyünde yapılan hiçbir güreşe katılmamıştı. Zehni bir yandan adamı süzüyor, süzdükçe de onu gözüne kestirmesi daha ağır basıyordu. Fakat kendisinde güreşe çıkacak cesareti bulamıyordu.
-Sandalyeyle güreşmekten usanan Hasbekli Bekir bundan usanmış olacak ki onu bir tafra fırlatırken “yok mu içinizde bir babayiğit? Siz iki Kırşehirli; bu kadar yüreksiz misiniz” diyerek onlara çıkıştı. “Var elbette hemşerim” diyen Etem parmağı ile Zehniyi ona işaret ederken aynı anda Zehniyi itelediği gibi adamın kucağına teslim etti. “ Al sana köyümüzün pehlivanı” dedi. Adam Zehniye önce perdah çekmeyi, sonra peşrev faslını, sonra da elense vurmayı usulen tarif ettikten sonra güreş başlamış oldu. Bekir işi mahsustan ağır alıyor, kendisini zebun (zavallı) göstererek rakibine açık üstüne açık veriyordu. Bundan cesaret alan Zehni adamın üstüne üstüne gidiyor, bazen onu altına alıyorsa da adam bir yolunu bulup hemen ayağa fırlıyordu.
-Güreş başlayalı nerede ise bir saat olmasına rağmen  Zehni adama yenilmemiş, bundan da gurur duyarak keyf almaya başlamıştı. İştima saatinin yaklaştığını hisseden Hasbekli Zehniyi altına aldıktan sonra bir eli ve iki ayağıyla onu zaptederken diğer eliyle de hiç  ara vermeden kuvvetlice kemane üstüne kemane çekiyordu. Bu fasılın on dakika devam ettiği süre zarfında Zehninin sanki ilikleri boşalmış, eli-ayağı hareket edemez olmuş, adeta boş bir çuvala dönmüştü. Bekir güreşi kesip Zeniyi serbest bıraktıktan sonra onun ayağa kalkmasına müsaade etti. Az sonra “haydi bire pehlivan maşallah” diye nara atarak çift dalmasıyla Zehniyi önce havaya kaldırıp sonra hızlıca sırtını yere vurduğunda iştima düdüğü çalmıştı bile.
-Adam galibiyet temasını çakarken Etem yerde yatan Zehniyi ayağa kaldırmaya çalıştığında onun “ağzıma s….tın Etem, gayri iflah olmam dürzü, sen beni ne zaman güreşirken gördün…” diyen sesi kulağına aksediyordu…

++++++++++++++++++++++++++++++

ETEM FAL!
Yerköy Ofisi

Değerli okuyucular ben naçizane yıllardır bu sütunlarda öykü (yaşanmış)ler yazmaktayım. Ben bir edebiyatçı değilim. Herkesin beğenisini kazanmayabilirim. Bu işi amatörce yaparken yaşanmış olayların dilden dile değişerek kaybolmaması için kahramanlarımın yakınlarının hoşgörüsüne sığınarak kendim de kâğıda dökme cesareti buldum. Önce Çağdaş Kırşehir Gazetesi’nde, sonradan da gazetelerin birleşmesiyle Çiğdem’de yazmaya devam etmekteyim. Bu vesile ile bundan yıllar evvel köyümde yaşamış onca nüktedanların en önde geleni Etem amcanın on kadar derlediğim öyküsünü sizlere tefrika halinde bölüm bölüm yazacağım gönlünüz hoş olsun.
-Etem babası Ali Osman’ın üç oğlundan birisiydi. O kardeşi Mehmet gibi köye traşa gelen berbere heves edip bu mesleği öğrenmemiş, öbür kardeşi Sayıtla çiftçilik, amelelik, ırgat durma gibi işlerle (her köylüsünün yaptığı gibi) geçimini temin eder olmuştur.
-Gençliğinde uzun boylu, babayiğit mi babayiğit, tuttuğunu un eden yakışıklı birisiydi. Fakat yeterli beslenip gıda almaması, el kapısı çilesi, hayatın acımasız kuralları zamanla onunda belini bükmüştü.
-Çenesinin çokluğu, lafını ‘cuk’ diye oturtması, ‘laf ebeliğinden’ dolayı vakit çalma, işe bakmama, diğer çalışanlara mani olması vesilesiyle (Hacivat-Karagöz misali) köylüleri ona Etem fal lakabını (falcı anlamında olmayan) takmışlardı.
-Onun gençliğinde Kırşehir’de T.M.O. (toprak Mahsulleri Ofisi) olmadığından dolayı çiftçiler buğday-arpa türü mahsulü Yerköy Ofisine götürürler, oraya satarlar, aldığı parayla da ihtiyaçlarını giderirlerdi.
-Çuvallara konan buğdayları kimi çiftçiler tedarik ettiği eşeklerle kimileri de kağnılara, daha elinde olanlarda at arabasına yükleyerek ofisinin yolunu tutarlardı. Ofise varınca zannetme ki hemen sıra sana gelecek. Oraya ulaşan çuvallar sıraya konur haliyle uzun kuyruklar oluşurdu ki beklersin ne zaman sıra sana gelecek? Genel de ofise gidecekler arkadaş grubu oluşturarak yola kafile kafile çıkarlardı. Ne olur ne olmazdı.
-Etem ve kardeşi Sayıt, emmoğulları Güdüğreşit (dedem) ve komşularından Apo grup oluturup akşama değin süren zahmetli bir yolculuktan sonra Yerköy’e ulaştılar. Bekledikleri gibi ofis çok kalabalıktı. Eşeklerden çuvalları indirip ‘adam başı’ sıraya koyduktan sonra eşekleri bir hana emanet edip seklemlerin üzerine uzanarak derin bir uykuya daldılar. Aradan bir hafta geçmişti. Bu zaman zarfında artık buğday teslim sırası yavaş yavaş kendilerine geliyordu. Bir hafta boyunca içlerinden birisi çuvalların başında nöbet beklerken diğerleri de eşeklerin yemiyle, suyuyla, kendi ihtiyaçlarını tedarik etmekte vakit geçiriyorlardı.
-Ofisteki görevli memurlardan birisi öğleden sonra saat dörde kadar sıradaki çuvalları kayıt altına alırken orada çalışan amelelerle mal sahibi de bunları tartıya taşıyorlar, saat beş buçuğa kadar da paralarını vezneden alıyorlardı.
-Diğer arkadaşları “Belki sıra bize gelmez yarına kalırız” diye çarşıya yiyecek almaya gittiklerinde Etem çuvalların başında nöbetçi kalmıştı. Yavaş yavaş sıra kendilerine geldikçe Etem orada bulunanların yardımıyla çuvalları önündeki boşalan yerlere taşırken bir yandan da arkadaşlarının gelmesini bekliyordu.
-Etem ve arkadaşlarının geri arkasında da köylüleri olan zamanın zengini… Uşağının sayıca bunların kinden fazla çuvalları sırada duruyordu. O an için Etem’in beyninde bir muziplik hasıl oldu. Zamanın birisinde bunların kapısında biraz amelelik yapmış, parasının da bir kısmını alamamıştı. Şimdi bunun intikamını almanın tam sırasıydı.
Az sonra sıra kendisine geldiğinde gözleri ışıl ışıldı. Görevli memurun; “Adın ne hemşerim, niye ağzını ayırıyon” diyen sesiyle kendine gelince az bekleyip düşünüyormuş gibi yaparak “Etem efendim…” “Ya soyadın?..” Fal efendim…
-“Öyle soyadımı olur, çıkart nüfus kağıdını.” “Köyde bana öyle dedikleri için soyadım aklıma gelmedi, Ay efendim..”
-Şaşkınlığı biraz geçen memur “diğer çuvalların sahibi” diye çağırınca Etem, “efendim onlar köylümdür, çarşıya gittiler, ben ilgileniyorum…”Adı ney? Adı ney?” diye çıkışan memura; “kardeşim Sayıt Gara geçinin…” “Kardeşim desene onunda soyadı Ay, karageçi olur mu?” “Efenim köyde ona öyle derlerde…”
-Etem amacına adım adım ulaşıyor, işi saflığa boğarak vakit geçirmeye çalışırken memurun “kardeşim öbür çuvallar kimin?” sorusuyla güya memurdan korkuyor gibi yaparak yavaşça “Efendim onlarda emmoğlumun. İreşid gadersizin!..” “Oğlum benimle mi eğleniyon, başıma belamısın, bu adamın soyadı yok mu…?” Az bir sessizlikten sonra “var efendim, Çalışkan…”
Görevli memur Etem’in cevaplarına içinden gülüyor fakat kayıtların zaman almasından dolayı da kızıyor, bunu da bağırarak telaffuz ediyordu.
-“Kardeşim, evladım, saat dörde geldi, biraz sonra ben kayıdı durduracağım, biraz çabuk olda sıra öbürlerine gelsin, herkesin işi-gücü var, diğer çuval sahibinin ad ne” diye sordu.
Etem az düşünüyor gibi yaparak “Efendim adını hatırlayamadım bana az süre ver” derken cebinden köstekli saate bir baktı dörde bir dakika var “Efendim hatırladım hatırladım, adı Apoo Fildiş soyadı da Altınkaya…” Vaktin dolduğunu gören memur kulübenin kayıt yaptığı penceresini kapatırken…… uşağını ertesi güne bıraktıran Etem’in gözleri ışıl ışıldı.

+++++++++++++++++++++++++++++

DEDE SAĞLAMCI SOYULUR MU?
“Bende insanım oğlum”

-Ne dilersen yaratandan dile, o kuluna duyarsız kalmaz, yeter ki sen kulluğun gereklerini yerine getir.
-Murat kendi halinde kimsenin işine aşına karışmayan, hır-gür yapmayan, iyi niyetli saf temiz bir delikanlıydı.
-Aslen Yozgat’ın Yerköy kazasına bağlı Musabeyli nahiyesindendir. Askerden sonra öğrendiği biçerdöğer operatörlüğü sayesinde yaz boyu tarlalarda ekin biçerek evinin geçimine katkı da bulunurdu. Bunlardan birinde Adana’da ekin biçerken Cuma namazına gitmiş, bunu duyan biçerdöğer sahibi “Adana cokur sıcakta yanarken senin camide işin ne” diye onu işten atar. Çok üzülmüştür, ellerini semaya açar, “Allah’ım ailemin geçimini temin etmeme yardımcı ol” deyip ağlar.
Yerköy’e dönüşte ofisin işlerini taşeron firma olarak yapan bir Almanın yanında işe girer. Zamanla Alman Muradın yalvarmalarına dayanamaz onu Yerköy ofisine kadrolu hizmetli olarak işe aldırır.
-Yerköy’de bir müddet çalışan Murat bu zaman zarfında evlenmiş, bir gecekondu yapmış, bir de oğlan çocuğu olmuştur ki değme keyfine gitsin.
-Her şey insanoğlunun dilediği şekilde gitmiyor. Nihayeti ofis bir devlet kuruluşudur. Muradın tayini Kayseri’ye çıkınca gitmek istemez. Müdüre rica da bulunup yalvarır, fakat onun; “baban zenginse tarlasına, yok fakirse Kayseri’ye” cevabıyla ister istemez yedi yıl görev yapacağı Kayseri ofisinin yolunu tutar.
-Günlerin yılları kovaladığı yedi yılın sonunda “burada yediğin, içtiğin, hatıraların sende kalsın, şimdi yolun Kırşehir, hadi hayırlı görevler” diyerek onu yolcu ederler.
-Kırşehir-Kayseri’ye göre havası, suyu, yaşamı adet ve töresi kendisine daha yakındı. Hem doğup büyüdüğü Yerköy’le Kırşehir’in arasında ne fark vardı ki.
-Kırşehir ofisinde günleri diğer arkadaşlarıyla çalışmakla, sakalaşmakla, bazen Kır Fuat’ın mizahi dolu hikayelerini dinlemekle, sonradan Ankara’dan Kırşehir’e tayinle gelen Karacaörenli Topal Assiyenin Esedin Fuat’dan daha baskın gelen yalan ve şakalarıyla geçti.
-Dürüstlüğü, güvenilirliği, arkadaş canlılığı dolayısıyla çevresinde sevilip-sayılmış, aynı zamanda esnafında kolay kolay boş çevirmediği müşterilerinden biri olmuştur.
-Acımasız zaman su gibi akıp geçerken çocukları büyümüş, iş sahibi olmuş, devletin çeşitli kademelerine yerleşmişti. Haliyle de Murat yuvadan uçan kuş misali görev süresini doldurarak emekli olmuştu.
-Önceleri emeklilik ona pek yaramamış, kendisini bir boşlukta bulmuştu. Sanki göreve gidecekmiş gibi sabah erken kalkıyor, gerçekle karşılaşınca da hayal kırıklığına uğruyordu. Bazen hanımını yanına alarak değişik şehirlerde görev yapan oğullarının yanına sırasıyla giderek kendisini yeni yaşamına alıştırıyordu.
-Bunlardan birinde İstanbul’da görev yapan oğlunun yanına gittiğinde sağı-solu gezerken yolu Eminönüne uğradı. Oralar Türkiye’nin ticari yönden kalbinin attığı, satışların toptan satıldığı bir yerdi. Orada çorap satan yaşlı sakallı eli yüzü nurlu(!) biriyle tanıştı. Adama emekliliğin zor yanlarını anlatınca onun “ben sana çorap vereyim hem gez, hem bunları sat” diyen avutucu sözleriyle karşılaştı. Öyle de oldu. Parasını peşin olarak ödediği çoraplar …… adlı anbarla verilen adrese gönderilmişti bile. On gün sonra Kırşehir’e dönen Murat satacağı kadar çorapları çantasına doldururken bir de ne görsün, çorapların kimi yırtık, kimi dikişli, bazılarının renleri ayrı ayrı, kimi küçük, kimi büyük, öfkeyle “Allah cezasını versin çorapçı” derken itimadın bilmem kaçıncı darbesini yiyordu.
-Uzun süre bu aldatılmışlığın tesirini üzerinden atamadı. Bir gün Cacabey parkında ezan beklerken yanına tesbih satan bir adam oturdu. Beri öte derken ondan uzun pazarlıklar sonucu adını önceden duyduğu piyasası pahalı olan KEHRİBAR bir tesbih satın aldı. Bütün öfkesini çekerek ondan çıkardığı tesbihin aslında naylon olduğunu bu işten anlayan birinden öğrendiğinde şok oldu. İnsanlar ne zevk alıyorlardı saf ve temiz kişileri kandırmaktan. Paraya, pula ihtiyacı olmadığı halde sırf sağlığı için boş durmayayım diye tesbih alıp satmaya karar verdi.
-Hilesiz, hurdasız, yalansız, dolansız tesbih ticareti yaptığı için çokça yanılsa da aradan geçen zaman içerisinde mesleği iyice kavramış ve böylece de dürüstlüğünün de mükafatını almış, tesbih alacakların aradığı bir esnaf olarak isim yapmıştır. Sağlam ve kaliteli tesbih sattığı için adı ‘SAĞLAMCIYA’ çıkmış, ‘gel sağlamcı git sağlamcı’ olmuştur.
-Sağlamcı Muradın oğullarından birisi Bursa Gemlik’te öğretmenlik yaparken sonradan o okula müdür tayin edilmişti. Oğlunu, torununu, gelinini göresi gelmişti. “Hem bu vesileyle onları ziyaret eder, hem de Silivri’de mahkeme olan ‘bölücü başı’ Abdullah Öcalan’ın mahkemesine gidenlere iskelede tesbih satarım” düşüncesiyle hanımıyla yola çıktı. Hem geziyor hem vakit geçiriyor eve eli boş gitmiyor küçük torunuhu da harçlıksız koymuyordu. Bir gün iskelede oturup denizi seyrederken yanına bir adam oturdu. Selamdı, hoş beşti derken adama kim olduğunu sorunca oda ‘ben Almancıyım ya sen kimsin” sorusuna “ben SAĞLAMCI MURAT; tesbihçiyim” dedi.
Adam sağlamcı Murat’ın elindeki tesbihleri incelerken “daha iyisi var mı” deyince oda “var ama tanesi yüz lira acaba sen alır mısın” dedi. Cebini koynunu karıştıran adam “para yanımda yok evde vereyim” diyerek bir tesbih beğendi. Adam önde Murat arkada uzun bir yürüyüşten sonra bir çıkmaz sokağa girdiler. Bir eve girip az sonra dönen adam “abi kayınlarım da istiyor” diye üç tesbih daha aldıktan sonra güya evden para alıp geldi. Adamın yanında iki yüz dolar vardı. “Abi benim sana hakkım geçti, sende TL var mı” deyince Sağlamcı Murat “cebimde olan bu kadar” deyip tüm harçlığını adama verdikten sonra helalleşerek ayrıldılar. Cebinde TL kalmayan Sağlamcı Murat “şimdi torun harçlık ister” düşüncesiyle bir döviz bürosuna uğradı. Oradakilerin “amca bunlar sahte” demesiyle soluğu sarrafta alsada neticeyi değiştiremedi. Aklı dank ederken ‘Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olduğunun’ farkına varmıştı. Eve döndüğünde beti benzi kül gibi geçmişti. Soranlara hiçbir şey demeden yerine oturacaktı ki torununun gözlerinin içine bakarak her günkünden istediğinin ancak o zaman farkına vardı. Dedesinin harçlıktan yana hiç oralı olmadığını anlayan çocuk “daha ne duruyorsun dede harçlığımı versene” diye çıkıştı.
-O zaman Sağlamcı Murat o küçücük beş ya da altı yaşındaki torununa olanları olduğu gibi anlattı. Biraz soluk aldıktan sonra “anlayacağın dedeni soydular yavrum” dedi.
O gözleri pırıl pırıl parlayan torun “Sağlamcı soyulur mu dede” diye sorunca Murat ağa “Sağlamcı da insan yavrum” diyerek onu kucağına aldı.
-Soyadı ‘şaşmaz’ ya yinede doğruluktan şaşmaz o…

++++++++++++++++++++++++++++++++

İBİLİ DANAYI KAÇA SATTIN?
“Atmış beşe kaka kodum”

-İnsanlar doğuşta yaratıcının bütün güzelliklerini ve özentisini üzerinde taşıyarak dünyaya gelir.
-Bünye ve zeka olarak eşit doğanların yetişme şartlarından dolayı kimileri zeki, kimileri saf, kimileri de uyanık olarak gelişimlerini tamamlarlar.
-Saf ya da tahsili, bilgisi başkalarına göre zayıf olanların ‘kendilerini uyanık sanan’ bazı kişilerce onların bu zaaflarından faydalanmaya kalkması kadar dünya da başka bir ayıp var mı bilemem.
-Kırklı yılların birinde Kasım ayına kadar sanki gökyüzü muhanet olmuştu da yere bir damla olsun yağmur tanesi düşmemişti. Tohumunu kuruya eken çiftçilerin gözleri her gün gökyüzüne ümitle bakıyordu. Aralık ayında nasıl olduysa gökten birkaç yağmur damlası düşmüş Ocak ayında da kuru ayazla beraber ekinleri örtmeyecek kadar bir sefer kar yağmış bu da rüzgarla toz olup havaya uçmuştu.
-Orta Anadolu’nun her köyünde olduğu gibi Karacaören’de de ahaliyi kıtlık korkusu sarmıştı.Baharın gelmesiyle gökyüzünü kara bulutlar kaplamasına rağmen yağmur vicdana gelip bir türlü yağmıyordu.
-Köyde yapılan yağmur dualarında semaya kalkan eller boş kalmış haliyle yağış olmadığından dolayı ekinler, otlar sararmış, kavak, söğüt gibi ağaçlarla beraber kuruyup gitmişti.
-Köyde her evde olduğu gibi Emine bacının evinde de kış katığı neredeyse bitmek üzereydi.
-Baharın gelmesiyle beraber bahçeye ekilen domates, patates, fasulye gibi sebzeler yeterli su alamadığından ‘maşalasında’ geçmişti (kurumuştu.)
-Emine bacıyı kara bir düşünce almıştı. Üzüntüden aynı açılıp yüzü gülmüyor, “bir kalbur horantaya (aile efradı) ne yedirir, ne içiririm” derdine düşmüştü.
-Eve geçim lazımdı, koca bir ev olmuşlardı, iyi-kötü çeşitli ihtiyaçları oluyordu. Düşünürken birden aklına ahırdaki dana geldi. Ona hiç kıyamazdı ama “mal canın yongası” derler “cana geleceğine mala gelsin” diyerek onu satmaya karar verdi.
-Sabah erken kalkan İbili eşeğinin semerini vurduktan sonra danayı kendisi gibi hayvan pazarına satmaya gidenlerin hayvanlarına katarak Daşlıgedikten şehrin yolunu tuttular. Kervansaray dağlarının şehir tarafına laflaya laflaya bazen eşek üstünde bazen de yaya olarak hayvanları yaya yaya (otlayarak) geldiklerinde güneş arkalarından bir minare boyu kadar yükselmişti.
-Güneş yükseldikçe havada ısınmaya başlamıştı. Birden nasıl oldu, neden oldu hem otlamakta hem de yürütmekte olan o masum hayvanlar kuyruklarını diktikleri gibi delicesine sağa sola bir şeyden korkarcasına pirem-pirem dağılıp kaçışıyorlardı. Meğerse hayvanları halk arasında “buvelek” denilen sinekler tutmuştu (ısırmıştı.)
-İbili’nin de danası bu hengabe de kaybolmuştu. Uzun aramalardan sonra kan-ter ve telaş içerisinde kaldığı bir anda danasını Kındam Mahallesi’nin kenarında bir ağacın gölgesinde kuyruğunu sağa sola sallarken bulduğunda o an neşesine diyecek yoktu. Ama köylülerini kaybetmenin hüznü daha ağır bastı.
İbili Kındam da edindiği bir yuları dananın boynuna geçirdikten sonra eşeğine binip kendi önde, yuları elinde olan dana arkada hayvan pazarının yolunu tuttu.
O gün hayvan pazarı çok kalabalıktı. Pazar girişinde ‘iri yarı pala bıyıklı’ bir adam “hemşerim danayı satacaksan ben onu şu fiyata alırım” diyerek değerinin iki katını verdi. Aslında bu adam satıcıya sabah tuzak kurup akşama kadar onun verdiği paranın fazlasına hayvanını satamayanlara akşam dönüşte verdiğinin dört de birini verip naçar kalana tepik vuran cinsten birisiydi.
-İbili adama pek aldırış etmeden yoluna devam etti. Onun derdi hem danayı adamın verdiğinden fazlaya satmak hem de kaybettiği köylülerini pazarda bulmaktı. Bunun için pazarın altını üstüne getirmesine rağmen ne köylülerinden birine rastlayabildi ne de adamın verdiği paranın fazlasını veren bir alacıyı bulabildi.
Vakit ilerliyor, kafasından geçenlerin hiç birisi gerçekleşmiyor, pazarın ortamı da adeta başını döndürüyor, aynı zamanda üstüne bir ezginlik çöküyordu. Sersemlemişti. Ne yapacağını şaşırmış bir haldeyken “İrbaam; İrbaam; Tertibim” diye kendisine hiçte yabancı gelmeyen sese doğru başını çevirdiğinde gördüğü kişiyi hemen tanımıştı. Bu askerlik yaparken acemi birliğinde tanıştığı arkadaşlarının “fırfır” dedikleri Necati’ydi.
-Hoş, beş, hal, hatır derken Necati İbili’yi pazarın kenarında bulunan bir ağacın gölgesine götürdü. Orada Necati’nin üç-dört kadar daha arkadaşı bulunuyordu. Adamlar ortaya diktikleri rakıdan, şaraptan arada sırada atıyor, sırasıyla da pazarda olup biteni tetkik ediyorlardı.
Necati İbili’yi arkadaşlarına tanıştırdıktan sonra eline aldığı kadehi İbili her ne kadar “ben onu asla kullanmam” dese de ‘yemin billah edip’ içmeğe zorluyordu. “Arkadaş hatırına çiğ et yenir” diyen İbili tiksinerek de olsa on dakika arayla bilmeden iki duble ‘göölemeyi’ mideye arkadaş zoruyla hatıra indirmiş oldu.
-Aslında bu kişiler İbili’nin Pazar girişinde rastladığı ‘kelepirci alınıcının’ adamlarıydı. Aradan bir müddet geçtikten sonra İbili’nin ayakları yerden kesilmiş, kafası zoklamaya, başı dönmeye, dili peltekleşmeye başlamıştı. Böyle bir şey yaşamında ilk defa başına geliyordu.
Necati İbili’nin bu durumunu fark ettikten sonra onun danasına müşteri oldu. Diğer meyacıların da (Necati’nin arkadaşları) araya girmesiyle pazarlık başladı. Ne verilen fiyatı, ne de danasına kendisi ne istedi, aklı karışan İbili bunları düşünecek halde değildi. Adeta Pazar üstüne üstüne yıkılıyor, danaya verilen paranın azını çok, çoğunu az zannediyordu.
Danayı nasıl teslim ettiğini, oradan nasıl ayrıldığını hatırlamıyor, sadece Necati’nin “sıkı sahip ol” dediği atmış beş lirayı cebinde eliyle tutuyordu. Rast geldiği bir çeşmede elini-yüzünü iyice yıkadıktan sonra kendisini biraz toparlar gibi oldu.
Anasının salık verdiği ısmarıçları eşeğin heybesine doldurduktan sonra yola düştüğünde baş dönmesi devam ediyor, “acaba benim eşek ayağını bir yere mi vurdu da topallıyor” diye iç geçiriyordu. Yol aldıkça dağın temiz havası onu kendisine getiriyor, beynin de doksan, seksen beş, atmış beş gibi rakamlar oluşuyordu.
Köye geldiğinde hayatın kapısında anası ile hanımı kendisini karşıladı. Hanımı onun eşekten inmesine, heybesini kaldırmasına yardım ederken üstüne çavan ‘ne idiği belirsiz’ bir kokudan dolayı da burnunu tutuyordu. İbili’nin elleri ateş gibi yanarken yüzü de kulaklarına kadar kızarıyordu. Bu durum anası Emine’nin gözünden kaçmadı. “Gel bakalım yanıma İrbaam, ne ettin, ne yaptın, danayı kaça sattın oğul anlat bakalım?..”
İbili sendeleyerek anasının yanına vardığında aradan bunca zaman geçmesine rağmen daha kendisini henüz toparlayamamış, beyninde danaya verilen paranın azlarını çok, çoklarını da az bilmesi halen devam etmekteydi.
-İbili bundan biraz cesaret alarak büyük bir vakar içerisinde “Ana; danaya (o tıkalı burnundan doğan yarım ses tonuyla) doksan verdiler vermedim, seksen beş verdiler vermedim, atmış beşe kaka kodum” deyip olduğu yere yığılırken “iyi halt etmişsin İrbaam”diyen anasının sesini duymamıştı bile.
-Aradan bunca yıl geçmesine rağmen Karacaören’de insanlar halen alış-verişlerin de “aman İbili’nin dana sattığına dönmesin” derlerde, İbili’nin bir arkadaş hatırına onun kalleşçe tuzağına nasıl düştüğünü bilmezler. Uyanıklara saf olmayalım.
++++++++++++++++++++++++++++++

NEDİR BU TELAŞIN EMMİ?
“Allah’la anamın arasında kaldım!”

-“Yazın güneşte beynin kaynasın ki kışında kazanın kaynasın” demiş her şey için doğru söz eden atalarımız.
-Çalışarak geçim temin etmek dünya da yaşayan tüm canlılar için geçerlidir. Boşuna dememişler; “çalışmayana ekmek, aş yok” diye. Tabi ki her işin onca zorlukları olacaktır. Zahmetli işin ekmeği de tatlı olur, aşı da. Var mı alın teri dökerek kazanılanın dengince bir değer.
-Bereketli bir hasat mevsiminin ardından köylü bir yıl önce nadasa bırakılan tarlalarını sürüp ekime hazırlamıştı. İbili ekim yapmadan önce gübre niyetine ahırdaki pekleşmiş hayvan pisliğini (mayıs) kazıyarak kağnıya yükleyip ekeceği tarlalara götürüp onları saçtıktan sonra ekmek için tarlanın tavını beklemeğe başladı.
-O yıl oğlu Mehmet Astsubay okulunu kazanmış Ankara’ya okumaya gitmişti. Küçük oğlu Çavuş’ta henüz ilkokula yeni başlamıştı. İbili’nin ekimde, dikimde kendisine yardım edecek kimsesi olmadığından bu işleri emmi uşaklarıyla her yıl olduğu gibi bu yılda imece (ödünç) usulüyle yapacaktı.
-Toprağın ekim için tavını beklerken biryandan bozulan bağların üzümlerini pekmez kaynatırken bir yandan da bulgurun buğdayını hanımının ve anasının yardımıyla eliyordu. Zaten bu işlerden önce ahırdaki ineklerin, öküzlerin yemlerini ayırmış, hatta unu bile Boztepe’de Zeki’nin değirmeninde öğüttürmüş, neredeyse kışlık hazırlıkları tamamlamıştı.
-Kış mevsimi fazla beklemeden kapıya o soğuk yüzlü azametiyle hemen dayandı. Uzun süren kış dönemi içerisinde İbili vaktinin çoğunu bazen köy odalarında, bazen de emmioglu Güdüğreşidin Hasan’ın kahvesinde sigaranın birini yakıp diğerini söndürerek geçirdi.
-Nisan ayı gelmesiyle ölü toprağa su serpilircesine uyuyan doğa cana gelmiş, çevrenin yeşilliği gün ve gün koyulaşmış, yağmurdu, güneşti derken ekinlerin boyu neredeyse “tavuk teleği” kadar uzamıştı.
-O yıl azotlu gübre yeni çıkmış, methiyesi dilden dile dolaşırken ta Emine bacının kulağına kadar gelmişti. İbili anasıyla kağnıya binerek Boztepe Kooperatifi’nin yolunu tuttu. Birazı peşin birazı da taksitle ödemeye alıp kağnıya yüklediği gibi azotlu gübreyi eve getirmesi bir olmuştu.
Gübreyi eve atan İbili’nin keyfine diyecek yoktu. Güzden saçtığı hayvan pisliğinin tarlalarına iyi kötü bir faydası olmuştu. Şimdi de onun üstüne yaz gübresini de saçtı mı değme sen tarladaki berekete… Bunları düşündükçe İbili’nin gözleri neşe üstüne neşe saçıyor, etrafındakilerle şimdi daha başka şakalaşıyordu.
-Havaların yağışlı gitmesinden dolayı tarlalar çamur olsa da doğan güneşin sıcaklığıyla az sonra kuruyor, gübre saçmak için tetikte bekleyen köylüler bu fırsatı değerlendirip hemen tarlanın yolunu tutuyorlardı.
İşin farkında olan Emine bacı akşam yemekten sonra “İbraam artık hazırlıklara başla elden geri kalmayalım oğlum” dedi.
-Diri sabahı diri eden İbili erkencecik kalkıp öküzlerin yemini, suyunu hazırladıktan sonra hanımı Sariye’nin pişirdiği tarhana çorbasını ‘nereye gittiğini’ bilmeden aceleyle içti üstüne bir sigara yakıp hemen hazırlıklara başladı. O yıl Boztepe tarafındaki tarlalar nadasa bırakılmış Horla yolu ile Dalakçı köyü arasındaki tarlalara tohum ekilmişti. Şöyle bir düşündü. Şartlar el verirse akşama kadar Ağaçlı’da on, Tokdemir’de sekiz, Kaya’nın burnunda da yedi dönüm tarlaya gübre atabilirdi. Köylülerinden takriben her dönüm için yedi-sekiz kilo gübre atıldığını duymuştu. Ona göre hesabını yapıp ayırdığı gübreleri kağnıya yükledikten sonra öküzleri kağnıya koşup onlara “deeh” diyerek Ağaçalı’daki tarlanın yolunu tuttu.
Öküzler kış boyu ahırda yatmaktan dolayı hamlamış olduklarından çok ağır yürüyorlardı. Arada sırada onlara ‘cemek’le dürterek tarlaya geçte olsa ulaştı.
Hava güneşli olsa da  Ağan Dağı’nın üstünde kara kara bulutlar bir birine eklenerek Dalgara Dağlarına doğru  çogaldıkça çogalıyodu.Önce anasının verdiği dizliği aceleyle beline doladı. İçerisine taşıyabileceği kadar gübreyi doldurduktan sonra besmele çekip bir eliyle çıkının ağzından tutarken diğer eliyle gübreyi tarlaya saçmaya başlamıştı ki yağmur damlalarının yüzüne damladığının ancak o zaman farkına varabildi.Buna pek aldırış etmese de yağmur biraz şiddetini artırmış fakat İbili’de tarlayı bitirmişti. Tokdemir’e hareket edecekti ki geri bundan vazgeçip “ıslanır hasta olurum” diye köyün yolunu tuttu. Öküzler havaya pek aldırış etmiyorlar agır agır yürüyorlardı. Eve geldiğinde üstü başı ıslanmış adeta ‘fıçırığı’ çıkmıştı. Hanımının yaktığı sobada urbasını kurutuyordu ki anasının “hadi İbraam; daha ne duruyon, güneş doğdu, koş öküzleri de doğru tarlaya “ diyen sesiyle pencereden dışarıya baktığında gerçeği gördüğü gibi yarı ıslak, yarı kuru urbasına aldırış etmeden giyinip öküzleri kağnıya koşup tekrar Tokdemir’in yolunu tuttu. Tarlaya daha varmadan yine yağmur başladı ki bu kez ‘bardaktan boşanır’ gibiydi. Tekrar kağnının yönünü köye çevirdi. Daha eve henüz yeni gelmişti ki güneş doğdu. Kapıda onu bekleyen anasının “haydi oğlum tarlaya” diyen gürlemesiyle birdaha tarlaya öküzleri koşturdu. Bu hemen hemen üç gün devam etti.
-Yine yağmurla tarladan döndüğü günün birinde onun bu gidiş-gelişlerini kahvesinde günlerdir ‘pür dikkat’ izleyen emmi oğlu Hasan birden kağnının önüne geçerek selam verdikten sonra “günlerdir seni merakla izliyorum emmi, nedir bu telaşın Allah aşkına?”
Yağan yağmura hiç aldırış etmeyen İbili öfkesini anlatacak birini bulmuşçasına sevinerek “vallahi yeğenim, anamla Allah’ın arasında kaldım, anam diyor tarla, Allah veriyor yağmur, eve gelince doğan güneş,vallahi bende şaşırdım kaldım” derken ağlamamak için kendini zor tutuyordu.

+++++++++++++++++++++++++

BUGÜN NİYE HERİFLENMİYON?
“Dün avradıma güvendim”

-Yiğitlik gücüyün yettiği herkesi dövmek, ona eziyet etmek demek değildir. Yiğitliğin şanında güçsüze yardım vardır. Korumak ve sahiplenmek vardır. Bazen güç ve cesaretin durduğu durumlar vardır. Bunu iyi düşünmek gerekir.
-Türkiye’nin her köyünde olduğu gibi Karacaören’de de yaşamış öyle nüktedan kişiler var ki saymakla bitiremezsiniz. Zaten bu bizim mayamızda vardır. Şu yaşıma kadar bunların çoğunun yaşamına şahit olmuşumdur.
-İbili Emmi (amca)’nin öz geçmişiyle başlayıp üç dört kadar öykü tefrikasını yazdığım da kısmet olur okursanız onun Nasrettin Hoca’dan kalır bir yanı olmadığını göreceksiniz.
-Asıl adı İbrahim olmasına rağmen lakapçı köylüleri ona kısaca İbili adıyla hitap eder olmuşlardır.
-Babası İbişoğullardan Ali Osman’dır. Katıldığı Osmanlı-Rus harbinde en son köylülerince Bakü’de görülmüş, ondan sonra da kendisinden bir daha haber alınamamıştır.
-Genç yaşta dul kalan Emine oğlu İbrahime hem analık, hem babalık yaparak kol kanat germiş, akrabalarının desteğiyle onu büyütmüştür.
İbili askerden geldikten sonra babadan kalma tarlalarına çocuğu olamayan amcası Hacı Nuru’nun ölmesiyle payına düşen tarlalarının da ilave edilmesiyle bunları ekip-biçmek suretiyle geçimini temin eder olmuştur.
Efendi, kendi halinde, konu komşusuyla döğüşü, çekişi olmayan az konuşup çok dinleyen bir yapıya sahipti. Hayatta tek sıkıntı çektiği sinüzit hastalığından dolayı burun deliklerinin yeterli nefes alıp vermemesinden genizden konuşması idi. Bir de içimine hiç ara vermediği sigara onun bu rahatsızlığının tetikleyicisi idi.
-Konuşmakta zorlansa da ne dediği zor anlaşılsa da lafını sözünü dinletir, dinlenir, yerine göre lafını cuk oturturdu.
-Anasını bir baba gibi bildiğinden onu daim sever, sayar, bir dediğini iki etmez, onun sözünden “el ne derse desin” çıkmazdı.
Havaların ısınmasıyla köylüler elde tırpan yavaş yavaş sıcaklar çökmeden serinlikte tarlalarını biçmeye gidiyorlardı. İbilinin tarlası da yol kenarında olduğu için haliyle yolun dar olmasından dolayı bu gidiş gelişlerde köylülerce ekinleri çiğneniyordu.
İbili çalışmayı pek sevmesede anasının ısrarlarıyla sabahtan evden çıkıyor yol kenarındaki ekinleri ağırdan ağırdan tırpanla biçiyordu. İşlerin aksak gittiğini fark eden anası gelinine “hadi kızım Sariye; sende kocanla tarlaya gitde hem ona can şenliği ol yalnızlık çekmesin, hem de işleneni yığın yap emi kızım…” diye tenbihledi.
Mustafa Çavuş’un Halil fakir bir babanın dört oğlundan birisiydi. İri kıyım, babayiğit mi babayiğit bir yapıya sahipti. Soya çeker derler ya o da öyle biriydi. Her fakir köylü genç gibi bazen kerpiç kesme, ırgat durma (çiftçi), bağ belleme, amelelik gibi işlerde çalışarak geçimini temin ediyordu. “Öyle boş atıp boş laf ebeliği yapanlardan” değildi. Fakirdi ama her şeyin fakiri olunmaz ya, fakirse de gönüllerin zenginiydi ya sen ona bak.
-O yıl köy muhtarı onu ve bir arkadaşını belirli bir ücret karşılığı parası ‘köy boccasın’dan karşılanmak üzere ‘kır bekçisi’ yapmıştı.
Tarlaları altlarına verilen atlarla bazen ayrı ayrı bazen de beraber arkadaşıyla geziyorlar, yayılmak için giren hayvanları tespit edip önlerine kattıkları gibi sahibine ceza yazması için muhtarın kapısına getiriyorlardı.
O gün Halil yalnız olarak kır bekçiliği yapıyordu. Ulu yol denen mevkide bir karı koca ve ekinlerin içinde otlayan bir eşek gözüne ilişince atına bir kamçı vurarak hızla o tarafa doğru yöneldi.
İbili sanki çok çalışmış gibi arada bir sigara molası veriyor dinlenirken hanımı da onun biçtiği sapları toplayarak yığın yapıyor, bazen de ekinlerin içinde yayılan boz eşeklerini getirip tarlanın işlenen kısmına bırakıyordu.
Bu birkaç sefer tekrar edince “İbraam şu eşeğin zikkesini getirseydin şuraya çakar hayvan da elin ekinine yayılmaya gitmezdi…”
-İbilinin sigara molası bittikten sonra karı koca tekrar çalışmaya başladıklarında başıboş eşek tekrar komşu ekine girmiş karnını doyuruyordu. Aradan bir müddet geçtikten sonra kır bekçisi Halil eşeğin yuları bir elinde diğerinde de atın yularını tutarak çalışanların yanına gelince önce selam verip “kolay gelsin” komşular dediğinde sesin geldiği yöne başlarını çeviren bizimkiler önce suçluluklarından dolayı utansalar da selamı alıp ‘sağol’ demeyi ihmal etmediler. İbili ile Halil iyi bir arkadaş idiler. Bu yüzden İbili eşeğin ekinde yayılmasını (otlamasını) pek nazarı itibara almamış olsa da bunun tersi Halil ne de olsa parayla tutulmuş bir kır bekçisiydi, onun için önce görev gelirdi. Biraz düşünen Halil “Ula İbili; eşeğin elin ekininde yayılmasın, sonra bana laf-söz gelir, onu ya bir yere bağla, ya da hanımın yularından tutsun, sen ekinini tırpanla” dedi.
-Eşeğini bağlayacak zikke (yere çakılan demir kazık) veya bir ağaç olmadığına göre demek akşama kadar hanımı Sariye onu tutacaktı öylemi. Bunları düşününce içinden Halil’e çok kızdı. Demek bunca yıllık severek kaçırdığı hanımı eşeği ayakta tutacak o da tırpan sallayacaktı. Bunları düşündükçe kan beynine fırladı. “Ula dürzü Halil; git işine, patladın mı, şurda akşama ne kaldı ki” derken eli tütün tabakasına gitti. İbili durdukça içerliyor, içerledikçe de Halil’in üstüne üstüne gidiyor, önce hakaretlere varan sözleri sonradan küfüre dönüşmüştü bile.
Halil görmüş-geçirmiş birisiydi. Hanımının yanında erkeğine el kaldırmak, onu bir vuruşta yere sermek o erkeğin “bir ömür boyu hanımının yanında küçük düşmesi” demekti. Bunları bilen Halil ‘estağfurullah-tövbe’ getirip duyduğu küfürleri içine atarak ‘hiçbir şey olmamış gibi hızla oradan uzaklaştı.’
Ertesi günü İbili hanımı Sariyesiz tarlaya ekin biçmeye geldi. Bir iki tırpan sallamıştı ki aniden omzuna değen birkaç deynek darbesiyle kendisini yüzükoyun yerde buldu. Halil o gün sabaha kadar öfkeden uyumamıştı.
“Sabah ola hayır ola, ula dürzü ben seni bir yerde yalnız düşürüp bu ettikleriyin ahını senden almam mı” diye diri sabahı diri etmiş, aradığı fırsat da hemen ertesi günü eline geçmişti.
-“Neydi lan dünkü havan, haydi o gün yanında hanımın vardı ses etmedim, gel bakalım bugün neye güveneceksin…”
-“Bugün niye heriflenmiyon…”
-“Ula gardaşlık otur hele şuraya,” cebinden tabakayı ortaya atarken “işte ben de ona güvenip sana kafa tuttum ya,” sigaradan bir nefes çektikten sonra “ama ben işi biraz ileri götürdüm herhal, kusura kalma…”
Olanlara ikisi birden kahkahalarla görüştüler.
Çünkü “arkadaşın kılıcı arkadaşı kesmez, onun vurduğu yerden gül bitermiş” derler atalarımız….
++++++++++++++++++++++++

OĞLUM NAMAZ KIL
“Koynuna avrat; kucağına çocuk!”

-İnsanoğlu yaptığı işi sevmeli, zevk almalı, işin tadı kendisine o zaman başka gelir. Ona dayatmakla “sen şu işi yap” dersen başarı hanesine kocaman bir sıfır yazmalısın.
-Kılçık Duran babası gibi şakacı, nükteden biri olmasa da dayısı gibi şık giyinen, eli bol, toplumda sözü geçen, arkadaş canlısı birisiydi.
-Askerden daha yeni teskere almış, oranın ortamını bir türlü üstünden atamamıştı. Havaların soğuk olduğu günlerde köyün kahvesinde vakit geçiriyordu. Lafın birini bırakıp öbürüne başlarken arkadaşlarını bazen güldürüyor, bazen da düşündürüyordu!
-Güneş vicdana gelip ısısını salarsa köyün içinde arkadaşlarıyla tur atıyor, bazen de güneyin burnunu veya kaya bağları, yayla bağları, kum bağları gibi adlarla anılan bağlarda geziyorlar, bu arada nişanlı olanlar da bağ bekleyen nişanlısına ayna tutup işaretleşiyordu.
-Kılçık Duran’ın babası fakirdi. Oğluna harçlık verememenin ezikliği içindeydi. İki oğlu Ankara’da işe girmişler onların gönderdiği üç beş lira harçlığa tarladan çıkan birkaç kile buğdayın parasını ekleyip kıt kanaat geçiniyordu. Bu durumları bilen Kılçık Duran çalışmayı pek sevmese de arada-sırada köyde kerpiç kesme, amelelik gibi günü birlik işlerde çalışıp harçlığını çıkarıyordu.
Boş kaldığı günün birinde yanına aldığı birkaç arkadaşıyla köyün içinde biraz dolaşmışlar “birkaç salkım üzüm bari yiyelim” diye kum bağlarının yolunu tutmuşlardı. Mevsim sonbahar’dı. Ağaçlar yapraklarını tek tük dökerken bağlarında ‘bozum’ zamanı yaklaşıyordu.
Vakit akşamüzeriydi. Gündüz bağ bekleyen kızlar ortalığın kararmasını beklemeden köyün yolunu tutmuşlardı. Kiminin elinde su testisi, kiminin başında içi üzüm salkımları dolu kalbur vardı.
Kılçık Duran yanındaki arkadaşlarına laf yetirirken keskin gözlerine birden karşıdan gelen uzun boylu, iri ceylan gözlü bir huri kız takıldı. Bir an göz göze geldiler. Sanki ikisinde o an nutku durdu. Öylece bakıştılar.
Kılçık Duran’ın babası hacdan geleli bir yıl kadar olmuştu. Hac arkadaşlarının oğulları beş vakit olmasada Cuma namazlarını gerek içinden gelerek veya baba baskısıyla kılıyorlar, bu da adamın zoruna gidiyor arkadaşlarının yanında kendini “iki paralık, sözü geçmeyen biri olarak” görüyor, bunu oğluna diyememenin ezikliğini yaşıyordu.
İmam köyde gezerken rastladığı (!) Duran’a hal-hatırdan sonra vaaz niteliğinde ‘dini’ telkinlerde bulundu. Namazın önemini anlattıktan sonra “senin gibi gençleri de camide görmek isterim” dedi.
Duran; abdest, namaz şurda dursun karşılaştıkları o günden beri hep köyler güzeli Suna’yı düşünüyor, onun hayaliyle yatıp kalkıyordu. Sanki köye ‘bağ bekçisi’ durmuştu. Sabah erken evden çıkıyor, akşama kadar Suna’sına ayna tutuyor, onunda karşılık vermesiyle “aşk murada” erdi biliyordu.
Suna’nın bağ beklemeye gitmediği günün birinde çeşme başında buluştular. Kimse görmesin diye bir yandan da sağı solu da kolaçan ediyorlardı. Görüşmeleri kısa olduğu için Suna utanarak “baban gil düğür gelsinler” diye bildi.
Kılçık Duran kendince işi garantiye almış, artık Suna’ya kılçık gibi sarılmış, onu bırakması mümkünmüydü. Durumu utandığından babasına değil de anası Sarı Emine’ye anlatmakta bir sakınca görmedi. Akşam yemekten sonra babası abdestden, namazdan, camiden lafı açmış, Duran’ın aklı nerde, o neler sayıyor. Lafı Duran’ın dışarı çıkmasıyla havada kaldı.
Sarı Emine herif “sen ne diyorsun, oğlan ne düşünüyor, durum böyleyken böyle…”
Ertesi akşam yanlarına aldıkları birkaç akrabayla Suna gilin evinin yolunu tuttular. Hoş, beş, hal, hatır derken asıl mesele ortaya atıldığında kız babası ilerde kızının rahat edineceği düşüncesiyle “kızının ağırlığınca ‘iş olmasın yolundan giderek’ başlık parası” istedi. Ben haddim olmayarak bu durumdan etkilenip öykü için aşağıdaki şiirde bir şeyler dile getirmeye çalıştım…

Köyden bir dilbere ben aşık oldum
Kara sevda imiş, çekenler anlar
Aşk denen çileyi yanımda buldum
Günlerce korunda yananlar anlar
Tahtından-tacından olanlar anlar

Kalbim Suna diye küt küt atıyor
Baban başlık diyor güç mü yetiyor
Kaçalım diyorum hepten korkuyor
Halden fakirliği bilenler anlar
Aşkı teller ile çalanlar anlar

-Duran’ın babası Yorgun Ali ve akrabaları kör pişman evin yolunu tuttuklarında fakirliğin verdiği eziklikle biçare kaldılar. O gece Duran’a sabah ‘düşüncelerinden dolayı’ bir türlü olmak bilmedi. Ertesi günü köyde biçare dolaşırken ‘babasından öğütlü’ imam tekrar yolunu çevirip camiye diğer gençler gibi gelmesini salık verdi. Az düşünen Duran “hocam benim zeynim nerde, sen ne diyorsun. Babama söyle bir daha Suna gile düğür gitsinler, camiyi düşünürüm” dedi.
Bir hafta sonra Yorgun Ali’nin aldığı cevap yine aynıydı. Suna’nın babası “Nuh diyor Peygamber” demiyordu. Yatağa başını her koyuşunda Kılçık Duran Sunasını bir başkasının kollarında hayal ediyor, hışımla yataktan fırladığı bir oluyordu. Ailesi Suna’yı artık bağ beklemeye göndermiyor, neredeyse çeşmeye dahi başka kızları olsa göndermeyeceklerdi.
Her şeyi göze alan Duran Suna’yı çeşmeye iki elinde testisiyle suya giderken çevirip “ben sensiz yapamam, kaçalım, başka çaremiz yok” derken sevdiği kızın çaresizlikten gözlerinden akan yaşı görmemişti bile.
Aradan on gün geçtikten sonra Suna bir arkadaşıyla Duran’a “bende her kız gibi anlı şanlı düğünle gelin olmak isterdim, ama olmadı, falan gün şu saatte gelip beni kaçırsın” diye haber saldı.
Yorgun Ali imamdan bir fayda gelmeyeceğini anlayınca oğluyla cami için yüz yüze konuşmak gereği duymak zorunda kaldı. “Oğlum bak, emsallerin her gün camide, ben babalarından utanıyorum” lafın gerisini “baba; sen cami, namaz diye tutturdun, Allah koysun koynuma karıyı, alsın benden rekat rekat namazı, of be ne rahatladım…” diyen oğlunun lafıyla getiremedi…
İki aşık kararlaştırılan günde buluşarak kaçmışlar yakın bir köyde gelin olan Duran’ın bacısının evinde soluğu almışlardı. Bir hafta sonra araya giren iki ailenin büyüklerinin ısrarlarıyla kız evi ister-istemez duruma razı gelmiş, sevenlerin evlenmelerine müsaade edilmişti.
Aradan iki yıl geçmiş olmasına rağmen Duran’ı camide gören olmamıştı. “Olmayacak duaya amin” denir mi misali bütün ısrarlara rağmen adam ‘inadım inat’ dercesine camiye gitmiyordu. Evliliklerinden onca zaman geçmesine rağmen Duran’la Suna’nın bir türlü çocukları olmuyor bu da ailesinde “acaba çocuklardan biri kısır mı” şüphesi doğuruyordu.
Bir gün babası; oğlum karı dedin Allah sevdiğini koynuna koydu, ben namaz kıl dedim alnın daha henüz secdeye değmedi… Utanmayı bir tarafa bırakan Kılçık Duran; baba baba, Allah versin kucağıma bir çocuğu, alsın benden fazla fazla namazı…” deyip babasını kestirip attı.
Allah zamanla Duran’ın kucağına beş çocuk koymayı nasip etti. Sabır nelere kadim değil ki…
O her şeyin ilacıdır. Tabiî ki bilene…
++

İYİ Kİ ANASI SEN DEĞİLSİN!
Niye ki herif?

Bir elin beş parmağının boylarının bir birinin ölçüsünde olmadığı gibi herkesin kendine has çeşit çeşit huyları vardır. Kimisi az konuşur çok dinler, kimisi çok konuşur az dinler susmayı bilmez.
Kimi kişiler toplumda konuşurken ister istemez yalana gerek duyar, karşısındakileri buna inandırmak için akla hayale gelmedik küfürlere ihtiyaç duyarlar.
Bazıları da doğru konuştuğu halde farkında olarak ya da olmayarak belki de ağız alışkanlığından olsa gerek küfürsüz konuşamaz.
İster yalan at, istersen doğruyu konuş, karşındaki dinleyeni sen kendine inandırmak zorunda değilsin. Dinleyen ister inansın, isterse inanmasın ola ki inandığını kabul edelim, inandırmak için “küfürü yalana kelepçe” edip konuşmanın ahengini niye bozalım ki.

xxx
Kıvırcık Ali fakir mi fakir bir ailenin dört oğlunun en küçüğü idi. Askerden geldikten sonra babası onu evermişti. Diğer oğulları başka şehirlerde iş bulup köyden göçmesiyle “ilerde bize kim bakacak” diye Ali’nin evini ayırmamıştı.
Kıvırcık Ali’nin hanım tarafından bir akrabasının araya girmesiyle zamanla Ali’ye şehirde bir iş bulunmuştu. Kendisi gibi köyde oturup şehirde çalışan üç dört arkadaşıyla beraber bir araba kiralamışlar onunla sabah şehre işe gidiyorlar, akşam da köye dönüyorlardı.
Bazen şehirden köye dönerken mola verdikleri bir çeşme başında “gelin efkar dağıtalım” diye kurdukları “çilingir sofrasında” içki içtikleri oluyordu. Muhabbet esnasında Kıvırcık Ali konuşurken arkadaşlarını kendisine inandırmak için genelde hep anasını kastederek küfürlü konuşuyordu.
Aslında yalanı dolanı olmayan, buna gerek de görmeyen iyi niyetli, arkadaş çevresince sevilen bir kişi olmasına rağmen bu küfürlü konuşmayı farkında olmadan kendisine huy etmişti.
Aradan birkaç yıl geçtikten sonra biraz ağabeylerinin katkısı biraz da kendi birikimiyle bir otomobil almış, bununla hem işe gidiyor, hem de belirli bir ücret karşılığı şehirde çalışan arkadaşlarını taşıyordu. İyi kötü durumunu da parasal yönden biraz düzeltmişti. Artık arada sırada içtiği içkinin müptelası olmuş, neredeyse onu günlük alır duruma gelmişti. Kıvırcık Ali’nin akşamları iş dönüşü evine sarhoş gelmesi, onca ikazlara rağmen bu huyundan vazgeçmemesi hanımıyla arasına bir kara kedi gibi girmiş, evdeki huzursuzluk komşularına kadar sirayet etmişti.
Bazen parası olmadığı zamanlarda canı içki istediği zaman önceden bildiği çeşme başları veya piknik alanlarını arabasıyla tek-tek gezerek bir tanıdık arıyor, eğer böyle birine rastlarsa “falanı arıyordum, acaba buralarda gördünüz mü?” diye bahanelere sığınıyor onlardan da “buyurmaz mısın gel otur sende birkaç duble at” teklifleri bekliyordu.
Arkadaş canlısı iyi huylu biriydi, elindekini kuruşuna kadar onlara harcar, yedirir, içirir bundan da bir karşılık beklemezdi. Fakat ağzının küfürbaz oluşu zamanla çevresinin boşalmasına neden olmuştu.
Laf gezer Şakir gençliğinde iyi tırpan sallayan, eli iyi kazma, kürek tutan biriydi. Bazan çalışmak için geldiği şehirdeki amele pazarında onu tanıyanlar hemen çalıştırmak için kolundan tuttukları gibi götürürlerken diğer ameleler ona kıskançlıkla bakarlardı.
Her yiğidin yoğurt yerken bir kusuru olur. Şakir’in de tek kusuru çenesiydi. Çalışırken gözünü budaktan esirgemez çenesi de o biçim çalışır, kulağını ona veren diğer ameleler de işine haliyle sıkı sarılmadıklarından dolayı işverenden azar işitirlerdi.
Askerliğinin sonlarına doğru çıkan Güney-Kuzey Kore savaşlarına NATO’ya bağlı olan Türkiye’nin katılmasıyla o da dahil olmuş, askerden geldikten sonra Almanya’ya işçi gidinceye kadar da gittiği her yerde kahramanlıklarını (!) bire bin katarak anlatmış, yalanlarıyla gününü gün etmişti.
Zamanla yaşlanmış artık ister istemez kabuğuna çekilmek zorunda kalmıştı. Oğlunun birisi Almanya da işçi olarak çalışırken diğer oğlu da şehirde işe girmişti. Laf gezer Şakir arada sırada hanımıyla şehre gelir bir hafta veya on gün kadar oğlunun evinde misafir kalırdı. Onun her hangi maddi bir sıkıntısı yoktu. Tek eksiği şehirde ‘laf torbasını’ doldurup köye gittiğinde bunları köylüye ballandıra ballandıra anlatmaktı. Bunun için laf toplama yerleri olan parklar, adliye önleri, hastane bahçeleri gibi en ideal muhitleri seçerdi.
Köyde ne olupbittiyse testisinden bunları dinleyenlere anlatırken boşalan yerlere de şehirdeki duyduklarını doldururdu. Köye döndüğünde de duyduklarını caminin gölgesinde sırtını duvara yaslamış ezan bekleyen cemaate veya duvar diplerinde ağaç gölgelerinde oturan eli boşlara bire bin katarak arada da konu üzerinde bilgiçlik taslayarak ağzı ayrıla ayrıla anlatırdı.
Daha bununla da yetinmez hanımını yanına alarak akşamları ev misafirliklerine gider, dinledikleri radyodan ajans bittikten sonra “ee anlat bakalım Şakirağa, şehirde ne var, ne yok, haberler sende” diyen ev sahibinin lafı açışıyla anlattıkça anlatır, anlattıkça da bundan büyük zevk alırdı.
Böyle misafirlik dönüşlerinden birisinde kulağına gecenin karanlığını yaran bağırtılı, arada küfürlü sesler geliyordu. Gecenin bir hayli ilerlemiş vakti olduğu için biraz irkilir gibi olsa da yaklaştıkça sesleri tanır gibi olduğundan biraz toparlanır gibi oldu. Kıvırcık Ali kafayı yine bulmuş, arkadaşlarına bir şeyler anlatıyor, anlattıkça da anamı şu etsin, bu etsin falan etsin, filan etsin diyerek küfürleri ard arda sıralıyordu. Diğer arkadaşları da” etme, yapma, küfre ne gerek var, biz sana inandık” diye arada onu ikaz ediyorlardı. Lafgezer Şakir duyulan küfürlerden dolayı hanımından utanmış, bunları ona duyurmamak için başka yol arayışına girse de geçecek başka yol olmadığını sonradan akıl edince ister-istemez oradan geçmek zorunda kalırken bir yandan da kendi kendine karanlıkta bıyık altından gülmeyi ihmal etmiyordu.
Eve varınca hanımı öfkeden kocasına çıkışırcasına “terbiyesiz eşek; insan anasına böyle küfür eder mi herif” diye hayıflanırken “sabah olsunda ben onu anasına şikayet edeyim de sen bak da gör hele …..”diyordu.
Bir sigara yakan Şakir “niye bana suçlu benmişim gibi bağırıyorsun hanım, iyi ki sen onun anası değilsin bari….” dedi.
“Niye ki herif?” diye hanımı şaşkın şaşkın sordu.
“Sırtın sudan çıkmazdı da ondan” deyince ikisi gülüştüler….
“ilahi deli başına taş düşsün herif…”

++++++++++++++++++++++++++++++++++++++

 

POŞETTE NELERİN VAR MEHMET ALİİİ?

Pöönür… Havle… Zeytun!

“Dünya kalıcıdır batacak değil, üstünde yaşayan canlılar yalan, çok alametler taşır öyle boş değil, bulmaya çalışta sende oyalan” diye bir şiirimin ilk dörtlüğüyle öyküme başlarken şiirde anlatılanlarla belki bir kaçınızın tenkidini almış olabilirim. Fakat bu benim şahsi görüşümdür.
-Şöyle bir geriye dönüp bakıyorum da iki dedem, iki ebem, üç amcam, anam, babam daha henüz kırkında kaybettiğim gencecik bacım.
-Köyümden, komşumdan, akrabamdan, arkadaşlarımdan adını hatırladığım-hatırlayamadığım ne çok kişiler…
-Atmışını bir-iki yaş geçtiğim şu günlerde bakıyorum da tanıdıklarımdan gidenler yaşayanlardan daha çok gibime geliyor. Bugün sıra kimde yarın sıra kime gelecek bunu bilsek zaten gününden evvel çatlar ölürüz.

xxx

-İri yarı, gafası büyük, şapkası küçük, o yaba gibi kocaman elleriyle tuttuğunu koparan, geçimini omuz emeği kerpiç kesme, amelelik, sıva yapma gibi işlerle temin eden Goca Halil (İriliğinden dolayı köylüsünün ‘göbül’ dediği) ile hanımı Güllü iki oğlan çocuklarından sonra dört gözle kız beklerlerken bir oğulları daha olmuştu.
-Kız çocuğu beklerken ona göre çocuk giysileri hazırlayan Güllü bacı bunun şokunu uzun süre üstünden atamamış, adını Mehmet Ali koydukları oğlunu adeta bir kız çocuğu gibi büyütmüş, o uzun sarı saçlarını hiç kesmemiş hatta küpe takmak için kulaklarını delerken çocuğun acı ile başını öte yana çevirmesiyle kulağının birisi yırtılmıştı.
-Mehmet Ali büyüdükçe akranlarına göre biraz daha uzun olan boyuyla dikkat çekiyor, anası “küçük bestiğim” diye sevdiği oğlunun “göz değer” diye döşüne iğde, mavi boncuk gibi ‘nazar önleyici’ hocaya okuttuğu takılar takıyordu. Okula gidiş gelişlerinde o boz önlüğüyle ta uzaklardan seçiliyordu.
Askerden geldikten sonra akrabalarından köyün güzel mi güzel, huyu-suyu yerinde bir kızıyla everdiler. Aradan birkaç yıl sonra hanımı hastane de işe girince göçü şehre taşıdılar. Hanımı işte çalışırken Mehmet Ali’de onun eve getirdiği ekmeğe gözünü dikmemiş, şehirde hızarcılık yapan birkaç köylüsüne özenerek o da bir seyyar hızar makinesi almış evin geçimine katkıda bulunmuştu.
-Boş zamanlarında sıkıntı vermemeye özen göstererek daha çok kuru temizleme (elbise) işi yapan Halilbaam Kaya ile Çadırcı Gürselin dükkanında vakit geçirirdi.
Kimsenin “işinde aşında” gözü olmayan “etlisine-sütlüsüne” karışmayan, şaka götürür, alçak gönüllü, kolay kolay küsüp kızmayan bir yapıya sahipti. Tip olarak o yıllarda Türkiye’de top koşturan Tülüpan adlı bir futbolcuya çok benzediği için Kaya onun adını “Tülüpan” kısaca “Tülo” koymuştu. Ayrıca köylüleri de ona “jimnastik” derlerdi.
-Kaya hasta bir Kırşehirspor taraftarı olduğundan iç saha ve deplasman maçlarını kaçırmaz, arada bir de Mehmet Ali’yi maçlara götürürdü. Bu gidiş gelişler zamanla onu hasta bir Kırşehirspor taraftarı yapmıştı.
-Maçlar genelde Pazar günleri olduğu için arada sırada Göbülün Mehmet Ali maçlara yanında bulundurduğu hızar motoruyla gider onu çalıştırarak “şimdi seni şurda dilim dilim doğrarım” diye kendisiyle dalga geçen Galip Kaya’nın başına dikilir ona onun mimikleriyle ona şaka yapardı.
Kırşehirspor’un ikinci ligde oynadığı yıllardan birinde düşme potasında bulunuyordu. Rakip Diyarbakırspor’du. O takımda önce bizde futbol koşturan Suat adlı bir futbolcu oynuyordu. Şehirde şöyle bir söylenti hakimdi “güya Diyarbakırspor’un düşme sorunu olmadığından Suat maçı berabere bağlamış” deniliyordu. Eğer o maçta berabere kalınırsa liğin son maçı olması münasebetiyle averaj usulüne göre İskenderun düşecek biz ligde kalacaktık.
-Ama ne mümkün ki maçın sonlarına doğru orta sahanın açık tribünün taç çizgisi kenarından kaleye yapılan bir orta ‘kalecininde gözünü güneş almasıyla’ gidip gol olmuş, maçta bu şekilde sona erince Kırşehirspor ligden düşmüştü.
-Saha içinde büyük olaylar olmuş, kızgın taraftarlar bunu saha dışına taşıyarak Diyarbakır futbolcularının bulunduğu otobüsü taş yağmuruna tutmuşlardı.
Maçtan sonra Göbülün Mehmet Ali yanına aldığı otuz kırk kadar fanatik taraftarla otobüsün geçeceği Ankara-Kayseri yolunun Kervansaray oteli karşısındaki yolun kenarına düşen dereye arazi olmuşlardı. Mehmet Ali tam otobüs geçerken elindeki şemsiyeyi (ateş edin anlamında) yere doğru indirdiğinde saklananlar taşları otobüse yağdırmışlardı. Gerek olay yerine gelen polisler, gerek otobüsten inenler beraberce bunlara bir araba sopa çekmişler, bu da fanatiklere pahalıya mal olmuştu.
Göbülün Mehmet Ali çadırcı Gürselin haddinden fazla toto oynayıp para harcamasına bir arkadaş olarak çok kızar, iyi niyetinden dolayı da ondan çok azar işittiği olurdu. Bunlardan birisinde Gürsel ona bir tokat attığı gibi saat kulesi karşısında bulunan dükkanının önüne çizgiyle bir hat çizmiş “eğer burayı bir santim geçersen seni çiğ yerim” demesine bile aldırış etmemiş, yapısı gereği ona küsmemişti.
Hiçbir kötü alışkanlığı kendisine huy etmemiş sadece nalet sigaradan vazgeçmemişti. Onu aslında kahreden tek şey diğer iki ağabeyi gibi onunda bir çocuğunun olmamasıydı. “Ocağım kör kalacak, mezarıma kim su dökecek” diye hiçbir kimseye şikayeti duyulmamış, derdi içinde kalmıştı.
Eviyle işi arasında mekik dokurken eli hiç paketsiz olmazdı. Muhakkak eve boş gitmeyecek, bir çöp dahi olsa yanında götürecekti. Sanki bu ona bir yasaydı.
Eline aldığı poşeti köylüsü ve tanıdığı kişilere gözünün ucuyla (konuşurken) arada sırada gösterirken onlardan da “pakettekiler neyin nesi” diye ısrarla sormalarını beklerdi. Zamanla bu huyuna alışan tanıdıkları paketi işaretleyen gözlere bakmazlar konuyu başka başka şeylere çekerler onu gocundururlardı.
-Günün birinde akşama doğru Kaya bir köylüsüyle sağdan soldan laflarken Mehmet Ali’nin gelmesiyle lafı yarım bıraktılar. Mehmet Ali selam verdikten sonra gözüyle poşet ve içindeki paketleri işaretlerken bir yandan da hal-hatır sormayı ihmal etmiyordu. Kaya lafı Mehmet Ali’nin ağzından aldığı anda arkasını hiç getirmiyor, uzattıkça uzatıyordu. Mehmet Ali’nin çabaladığını gören diğer köylüsü daha fazla dayanamayıp “o ne hemşerim, yine ne aldın sattın, poşetteki paketlerde nelerin var?” demesiyle yarım saattir bu soruyu bekleyen Memmetali’nin “şu büyük paket pöönür, (peynir), öbürü zeytun (zeytin), şu da havle (helva)” dediğinde gözlerinden evine bir şeyler almanın sevinç mutluluğu okunuyordu. 17 Mart 2014  de kanser onu da elliyedi yaşında genç ölenler  kervanına kattı. Allah rahmet eylesin Göbülün Mehmet Ali’ye…
Ölümüne olan duygularımı aşağıdaki dizeler de dile getirdim.

Dünyamız dönmeye devam ediyor
Sen ölünce duracakmı sandın
Sırası gelenler hemen gidiyor
Acın dünyayı yakacakmı sandın
Ahrette evlat olacakmı sandın
Acelen niyeki yer kalmazmıydı
Kara toprak insana doymazmıydı
Varmayınca mahşer kurulmazmıydı
Yaşarsam dünya dolacakmı sandın
Yasın bizleri boğacakmı sandın

 

++++++++++++++++++++++++++++++++

TORUNUMA İŞ VEKİLİM
Ben ne için adayım?

-Cumhuriyet ilan edilip demokrasiye geçildikten sonra ülkemiz yasa gereği “atanmışlar ve seçilmişler” tarafından günümüze dek yönetilmiştir.
-Atatürk’ün kurmuş olduğu CHP 1946 yılına kadar tek parti olarak ayakta kalmış, bu partiden ayrılanların kurduğu Demokrat Parti ve zamanla ondan da ayrılanların kurduğu partilerle çok partili siyasete geçilmiştir.
-1946 seçimlerinde “açık oy gizli tasnif” (sayım) uygulanmış, Demokrat Partililer “seçimi kazandık ama sayımda kaybettik” iddiasında bulunarak CHP’ye karşı kin ve düşmanlık beslemeye başlamışlar, 1950’de yapılan seçimlerde tek başına iktidara gelmişlerdir.
-Seçmen zamanla birbirine düşman gözüyle bakmış DP’nin kurduğu ‘Vatan Cephesiyle’ iki ayrı cepheye ayrılmış, İsmet İnönü ve Adnan Menderes zıtlaşmaları 1960 ihtilalını getirmiştir.
-Kapatılan DP’nin yerine Adalet Partisi kurulmuş, yapılan seçimlerde tek başına iktidar olmuş, senaryo yine aynen devam etmiş, İnönü-Demirel, Demirel-Ecevit zıtlaşmaları MC koalisyonları. muhtıralar derken anarşik olayları doğurmuş binlerce vatan evladı kardeş kavgalarıyla ölüp yok olmuşlardır.
-1980 ihtilalından bir kaç yıl sonra demokrasiye geçilmiş, Turgut Özal’ın partisi Anavatan tek başına iktidar olmuş, Özal’ın Cumhurbaşkanı oluşuyla ANAP oy kaybetmiş, 2000 yılına kadar kurulan pek çok koalisyon hükümetleri başarılı olamamış ülkeyi geriye götürmüşlerdir.
-Atanmışlar devlet dairesi memurlarıdır. Onlar önlerindeki yasaya göre hareket ederler, seçilme kagıları olmadığı için misafirine çay söylemese bile kimse onlara bir şey diyemez, kusura kalmaz.
-Oda ve dernek başkanları odaya-derneğe kayıtlı olan üyelerin kullandığı oylarla seçilip onların haklarını yasal yollardan aramayı, yürütmeyi yeğlerler.
-Halkın oylarıyla seçilen muhtarlar partili olabilir. Ama adları partinin oy pusulasında olmaz kendi başlarına seçime girerler, seçilirler.
-Seçime giren belediye encümeni ile il encümeni üyeleri, belediye başkanları. milletvekilleri seçmenine kendisi ve partisi adına oy için onca vaatlerde bulunurlar. Seçime katılan adayların buna çok dikkat etmesi gerekir bol keseden vaatler sallaması ilerde başına çorap örebilir. “Gayseriye deniz getirecaam” derken “suyu nereden bulacaksın?” diyenler çıkacaktır.
-Seçim de oy için babana, anana, yakınına güvenmeyeceksin ki zamanında şehrimizde belediye başkanlığına adaylığını koyup ta bir oy çıkan Gayserili Ali Ağanın durumuna düşmeyesin.
-Seçime katılan aday ve partililerin bir birine saygı ve sevgiyi esirgemezken seçilmek için haysiyet, onur ve şereflerini rencide edip ayaklar altına almamaya gayret göstermeleri gerekir. Zaten demokrasinin gereği de budur.
-Oy çok kutsaldır. Parti din değildir. Genel seçimler de şehrini en iyi temsil edecek, ‘iş bitirir’ kişiye oyunu kullanırken, yerel seçimlerde şehrini, ilçeni, kasabanı emanet edeceğin belediye başkanı (şehri-emin) adayının çalışkan, dürüst ve işi bilen biri olmasına çok dikkat edeceksin.
-Beleş Turan geçimini serbest meslekle temin eden varlıklı bir ailenin oğludur.
Hiç ihtiyacı olmadığı halde tek sermayesi yalan, dolan ve düşürdüğü anda talandır.
Bunlara neden gerek duyduğu, niçin tenezzül ettiği, varsa soyunda böyle birisi kime çektiği pek bilinmese de kendini yakinen tanıyanlar ona ‘beleş’ lakabını koymada pek gecikmemişlerdir.
Oturduğu lokanta veya içkili bir yerde bonkerliği elden bırakmaz, her gördüğünü masasına buyur eder, aradan bir müddet geçtikten sonra bir bahaneyle onlardan “hemen geliyorum” diyerek müsaade alıp kaytarır, gelmeyince de hesabı ister istemez masadakiler öderdi.
-İş yerine bir iki varlıklı müşteri gelirse onlara çaktırmadan işyeri telefonuyla cep telefonunu arar “kardeşim niçin ısrar ediyorsun, (hayali bir arsayı kastederek) şu fiyattan aşağı olmaz” diyerek, telefonu kapatıp zenginlik havası atmaya tenezzül ederdi. Sanki eline ne geçecekse….
-Her nasıl etti, nasıl başardı bilinmez genel seçimlerin birinde yeni kurulan bir partinin birinci sıradan milletvekili adayı olmuş, adeta kendisini mecliste gibi hissederek aradığı fırsatın eline geçmesiyle iş-aş vaatlerine başlamıştı bile…
-Seçim çalışmalarında yanında kim olursa “aman üstüme fazla para almamışım, sonra sana öderim” diyerek daha henüz huyunu suyunu bilmeyen kişileri söğüşlemeye başlamıştı bile.
-Seçimlere on gün kala “parasını sonra öderim” diye kiraladığı aracı parti posteriyle süsleyerek içine doldurduğu bir kaç partili kadın ve çocuklarla sabahtan akşama kadar mahalle, kasaba, köy gezerek seçim turları atıyor, aracın benzinini de yalanlarla kandırdığı petrolcülerden temin ediyordu.
-Bu gezilerden birisinde kendini çok iyi tanıyan, ‘o an yürüyüşte olan’ iki arkadaşını görünce aracı durdurup “bininde kalabalığımız olsun” diye yanına aldı.
-Partiye uyarlanan müziğin eşliğinde araçta bulunanlar ritim yaparak tura devam ederlerken Dinekbağı Mahallesinde Hızırağa Mezarlığına yaklaştıklarında bir yaşlı teyzenin el kol hareketiyle şoför aracı durdurdu.
-Kadın koşuşturduğu için ter içinde kalmıştı. Kendisini biraz toparladıktan sonra “oğul bu hangi partinin arabası? Vekil adayınız hangisi” diye sorular soruyordu.
-Beleş Turan büyük bir vakar takınarak bir milletvekili edasıyla “falan partinin arabası, adayı da benim, adım Turan, buyur anneciğim!..”
-Kadın sanki başına “devlet kuşu konmuşçasına veya gökte ararken yerde bulmuşçasına” gözlerinde umut ışıkları yanarken “oğul; torunum askerden geldi, iki yıldır işsiz. Allah seni gönderdi, yavrum seni sana, seni Allah’a!..
-Bu durumlara yapı gereği hazır cevap Turan bir işi bitirici vekil edasıyla “sen tasalanma anneciğim, sen torunuyun adresini, adını, varsa telefonunu benim seçim bürosuna getir. ANNECİĞİM BİZ NE İÇİN BU YOLLARA DÜŞTÜK” diyerek kadına nutuk salladığında araca bindirdiği iki arkadaşı gülmemek için ellerini ısırırken bunu araçtakilerine belli etmemeye çalışıyorlardı.
– O yıl seçime katılan bir bağımsız aday Beleş Turan’ı ciddi bir aday yerine koymuş onu üç beş lirayla saf dışı etmenin yollarını arıyordu. Bütün ikazlara rağmen cep telefonuyla Beleş Turan’a ulaştığında kendisinden “Mucur’da miting verdiğini, rahatsız edilmemesini, seçimi kazanacağı iddiasında olduğunu kulaklarıyla duydu.
Paranın açmayacağı kilit yoktu. İkinci aramada Beleş Turan yarım saat sonra gelerek bağımsız adaya yaşlı teyzenin ümitlerini pazarlıklar sonucu altı milyara (o zaman ki para) satmış güya milletvekilliğinden(!) feragat etmişti.
Nice seçimlere…
+++++++++++++++++++++++++++++++++++++++

DÜĞÜNDE BÖYLE OYNANIR MI?
Celepçi zeynime etti!

Geçimini çiftçilik ve hayvancılıktan başka bir şeyle temin etmenin yolu yok muydu(?) bu onların kaderi miydi(?) fakir-fukara, bahtsız köylünün….
Bundan kırk-elli sene evelki çiftçilikle şimdiki çiftçilik aynı kefeye konur mu? Bugünkü çiftçiliğe teknoloji her türlü kolaylığı sağlamış, en modern traktörler, biçerdöğerler, araç ve gereçlerle tarlalar beş on günde ekiliyor, beş on günde de biçilip hasat tamamlanmış oluyor.
Tarlalar önceleri karasabanla veya pulluklarla ekilip tırpanlarla biçilirken harman yerinde dövenle sürülürken at-öküz veya eşeklerden faydalanılıyor, haliyle de verim ve iş kaybı oluyordu.
Tınaslar yabayla savrulacağı zaman eğer rüzgar esmez ise vay çiftçinin haline. Üstelik bir de yağmur yağıp üzerine çil düştü mü çık işin içinden çıkabilirsen.
Eskiden köylere sürüler halinde öküzler gelir, “celepçi” denen sahipleri bunları köylüye para olmadığı için “güze ödemeye” senet karşılığı satış yaparlar, ödeme günü gelinceye kadar bir daha da köye uğramazdı.
Bunun yanında harman kalktıktan sonra işi bitip te öküzleri besleyecek durum da olmayanlar bunları ucuz fiyata satarlar, alan da fakir olduğu için aç kalan öküzler baharı görmeden ölürler ki bu da ayrı bir sorun olurdu.
Dalakçılı Topal Halil’de köylülerine özenerek beş-on dönüm tarlasını ekip biçmek için Celepçi’den bir çift öküz alıp ahırına çektiğinde neşesine diyecek yoktu. Onları iştahla tımar ediyor, suluyor, besliyor ama ilerde başına örülecek çoraptan habersiz yaşamına devam ediyordu. Gün oldu, devran döndü, öküzlerin borç ödeme günü yaklaştıkça içini bir korku bir telaş aldı ki yatak yorgan diken oldu da batanları gövdesinden çıkaran olmadı.
Tarladan çıkan mahsule baktı. Bir daha bir daha baktı. Bunla ne yapacaktı. Öküzlere, ineğe, danaya, eşeğe yem mi ayırsın(?) unluk, bulgurluk, tekrar tarlaya ekilecek tohumluk için kime gitsin ne yapsın? Bir sigara sarıp içip efkar dağıtayım dedi tabakadaki tütün dersen oda kalmamıştı…
Öfkeyle bir sağa bir sola havlunun içinde olta atıp dolaşırken kapıda Celepçinin sıfatı belirmez mi? Nerden geldi(?)nasıl geldi(?) bilinmez, gövdesini bir hareket sardı ki eli ayağı fırın gibi yanarken yüzünden akan terlerden gözleri açışmış göremiyor, sanki kör oluyordu.
Birer ayran içtikten sonra Celepçi cebinde taşıdığı eski senedi çıkarıp yırtarken yenisini fazlasıyla yazıp Topal Halil’e imzalatmıştı bile.
Halil o yıl Celepçiyi atlattı. Başka yıllarda da üstüne kat kat ekleterek atlattı. Üst üste üç yıl atlattı. Ama yine o gün gelip yaklaşıyordu.
Mahsulünü kaldırıp cebi paralanan köylü düğün dernek hazırlığına başlıyordu. O yıllarda düğünler şimdi ki gibi üç saatliğine kiralanan düğün salonlarında yapılanlardan değildi. Düğün yapacak kimse önce etliğini alır, sonra da düğün çalacak aptalların kaporasını ödeyip ayarlar, üç gün sürecek düğünün eksiğini, gediğini tekrar tekrar gözden geçirirdi ki o gün herhangi bir aksaklık olup ele-güne karşı rezil olmasınlar…
Karacaören’de hatırı sayılır, kalabalığı çok olan bir düğün sahibinin çevre köylere saldığı okuyuntu (düğün davetiyesi) Dalakçı’da Topal Halil ve birkaç kişiye de ulaşmıştı.
Topal Halil ve davetliler gündüz yapılan kelle atımı törenine katıldılar. Karacaören sokaklarında akşama değin dolaşıp gezdikten sonra kurulan düğün sofralarını herhangi birinde yerlerini aldılar. O yıllarda şimdiki gibi düğünlerde masa sandalye olmadığından, akşamları da güz soğuğu düştüğünden dolayı odalarda kurulan yer sofralarında yenilir içilir eğlenilirdi.
Düğün Celepçiye olan borcundan dolayı morali bozuk olan Topal Halil’e adeta bir ilaç gibi gelmişti. Kendilerine tahsis edilen oda köyün yüksek bir konağındaydı.
Sofrada kuşun sütü eksikti. Güzelce karınları doyurduktan sonra ortaya düğün sahibinin ikramı olan içki ve mezesi kondu. Sakinin “şerefinize arkadaşlar” sesiyle bardaklar havada tokuştuktan sonra ard arda kadehler mideyi buldu.
Abdallar oda oda dolaşıp içenleri eğlendirmişler, sonra onların yanına gelmişler, “iyi muhabbetler arkadaşlar” deyip selam verip kendilerine ayrılan yerlere oturmuşlardı.
Önce ince sazla çalmaya başladılar, arkasından birkaç türkü, devamında bir bozlak havası çalarken köçek sıranın kendisine geldiğini bildiğinden ağır ağır hazırlığa başlamıştı bile.
Meret şişede durduğu gibi durmuyordu. Kimi ortada oynayan köçeğe para atarken kimisi de köçeğe eşlik ederek oynuyordu. Genelde bu kişiler köçeğe atacak parası olmayan gariban köy delikanlılarıydı.
Düğün sahibinin ortaya diktiği büyük rakı biterken adete uyan köyün gençleri yanında getirdiği rakı şişesini sırayla bittikçe ortaya dikiyorlardı.
Vakit epey ilerlemiş odadaki sigara dumanından göz gözü neredeyse görmüyordu.
Hafif çakır keyif olanlar yanında getirdikleri tabancaları tavana ateşlerlerken haliyle “hezenler deliniyor”, evin toprak ortülü damından sofraya tozlar üğünüyordu. (Dökülüyordu.)
Köçek bir yandan oynuyor, bir yandan da yerlere atılan paraları toparlayıp çalgıcılardan birinin kucağına atıyordu. Aradan geçen zaman içerisinde yorulmuş terin suyun içerisinde kalmıştı. Müsaade isteyerek dinlenmek için yerine otururken saki eline içki bardağını vermişti bile.
Köçeğin oturduğunu görenler “biraz da biz biz oynayalım, ustalar siz çalmaya devam edin” diyerek oyuna durduklarında, arkadaşları da kendilerine alkışlarla tempo tutuyorlardı.
Ustalar oyun havası çalarken sofrada bulunup kendine güvenenlerde sırayla oyuna duruyorlardı.
Topal Halil her türlü oyun havasına vücudunu uydurup kendinden geçer, adeta köçeklere taş çıkarırcasına oyun oynardı. Bunu bilen arkadaşları onu zor da olsa oyuna kaldırmayı başardılar. Halil arkadaşlarını kırmamış oyuna durmuştu ama eski Halil nerde? Şimdiki Halil nerde? Oyun oynamıyor adeta arkadaşlarıyla dalga geçercesine yapmacık hareketlerde bulunuyordu.
Sanki Halil orda değil de yerine onun maskotu gelmişti. O oynuyordu…
Sofrada bulunan kendisini çok iyi tanıyan bir Karacaörenli arkadaşı biraz sitemle biraz da öfke ile “o ne Halil (?) yoksa bizleri mi beğenmedin de dalga geçercesine oynuyorsun?…
Halil’de işin farkındaydı ama o günlerdir kafasını kemiren “Celepçi”nin derdindeydi. Ondan başka düşündüğü bir şey yoktu ki…
Çalgıcılara durun işareti yaptıktan sonra “arkadaşlar sizleri sevip saymasam burada işim ne benim (?) benim günlerdir aklım “Celepçi” denen o dürzüde, sizin de aklınız oynaşta,  yoksa ben oynamayı bilmiyom mu?” CELEPÇİ ZEYNİMİN ORTASINA ETTİ.
Öykünün konusuna uygun önceden yazdığım HEZENLER DELİSİN adlı şiirimden iki kıta sunuyorum.

Ağustos sıcağında köy düğünündeyiz
Hafif çakır keyif ama çok neşeliyiz
Bir konakta ağırladılar birlik beraberiz
İçelim arkadaşlar hezenler delisin

Muhabbetiniz şen olsun arkadaşlar
Kalksın kadehler içelim arkadaşlar
Gelinle damadın şerefine arkadaşlar
Susmasın silahlar hezenler delinsin

+++++++++++++++++++++++++++++++++

BENİM BULGUR SATILIR
Şoo gadın asker anası!

İstek ve arzuları bir türlü bitmek bilmeyen içimizdeki kör nefis kursağımızdan midemize neler düşürmenin hayalindedir. Bunu içinizde bir bileniniz var mı acaba?
İnsanoğlu günde üç öğün yemek yeme ihtiyacında olduğu için bunu çeşitli yiyeceklerden temin etme yoluna gitmiştir. Üretken insanlar doğanın kendisine bahşettiği meyve ve sebzelerden elde edilen çeşitli yiyecekleri hayvansal ya da bitkisel yağlarla pişirerek karnını doyurmuştur.
Bereketli yurdumuzun her köşesinde üretilen ürünler o ilin adıyla anılıp bilinmiştir. Kırşehir köyleri içinde misal olarak Özbağ yeşil fasulye ve pekmeziyle, Mucur Aydoğmuş bireyleriyle, patlıcanıyla, Cemele biberiyle, patatesiyle, Kaman köyleri ceviziyle, kürt aşiret köyleri de tereyağıyla, peyniriyle (aklıma gelenler) anılır olmuşlardır.
Yemeklerin baş tacı olan bulgur pilavının yanında kuru soğanla yemedik kaç kişiyi, ya da mutfağında bunu pişirmeyen kaç ev kadınını bana sayabilirsiniz?
Hal böyle olunca bulgura büyük bir talep olmakta bu yüzdün çiftçi de şartlar ne olursa olsun kendisini buğday ekmeye zorunlu kılmaktadır.
Bulgurun ana maddesi buğdaydır ama ülkemizde adını saymakla bitiremediğimiz çeşidi olmasına rağmen şahman buğdayın yeri başkadır. Bu türün tane renginin kırmızı olması, bunun yanında iri ve sertliği bulgur için aranan niteliktedir. Diğer buğday tanelerinin renginin beyaz, kendisininde yumuşak olması bundan üretilen bulgurun pilav yemeğinde hemen dağılıp lapalaşması (şişmesi) insanları şahman buğdayından elde edilen bulgura yöneltmeştir.
Şahman buğdayın diğer buğdaylara göre az verim vermesinden mi, yoksa fabrikaların yeteri kadar almayışından mı, her nedense çiftçi beyaz buğday ekmekte, bundan dolayı da bulgur yapıp satanlar sıkıntı çekmektedir.
Yıllardır geçimlerini çiftçilik ve hayvancılıkla temin eden Karacaören köyü halkı işin bilincinde olduğundan şahman buğdayı ekmekte, toprağının da şahman buğdayına elverişli olmasından dolayı piyasanın aradığı randımanda ürün yetiştirmektedir.
Kırşehir buğday pazarına bulgurluk almaya gelenler ile bulgur pazarından bulgur alacaklar özellikle bu köyün ürünlerini tercih etmekte, bulgurluk buğday ve bulgur satan kişilerde ticaret için ister-istemez elindeki ürüne “Karacaören’in” diye yemin billah edip yalan söylemeyi tercih etmektedirler. Bu yüzden köy halkı işini benimsemiş ek gelir olarak bulgur yapmayı yeğlemiştir.
Yıllardır geçimini baba mesleği olan canlı hayvan alım-satımıyla (çelikçilik) temin eden Apoon Nahat yazın bu işlerin az olmasından dolayı o yıl mahsülünü kaldırınca bulgur yapıp satmaya heves etmişti. Satabileceği kadar ayırdığı şahman buğdayı at arabasına yükleyerek hanımı ve yanına aldığı birkaç köylü kadınla yayla çeşmesine vardıktan sonra yükü boşaltıp bunları yanında getirdikleri çınaar ve kuşgözü (gözer) denen kalburlarla eledi. Boşa gitmesin diye elek altına dökülen buğdayları toplayarak tekrar eledi.
Yayla çeşmesinin kornasından bilek gibi sular akıyordu. İş güzar kadınlar çeşmenin havutununu bir güzel temizledikten sonra buğdayları üşenmeden yıkayarak bir insanın kaldırabileceği ağırlıkta şeker torbalarına doldurup işlerini bitirdikten sonra akşama yakın tekrar arabaya yükleyerek evin yolunu tuttular.
Ertesi günü sabah çok erken kalkarak babadan kalma pekmez ocağının içini önceden temin ettikleri çalı odunlarıyla doldurup yaktıktan sonra ocağın üstündeki koskoca şire leğenine kovalarla su taşıyarak doldurup ısınmasını beklemeye koyuldular.
Yıllar önce ocaklarda pekmez ya da bulgur kaynatmak için yakacağa gereksinim vardı. Dağdan kestikleri yabani ağaçları kağnılarla köye getirirlerdi. Bazen de Dalakçı, Boztepe ya da Özbağ’a köylerinin dağlarına kaçak odun kesimine giderler ya da bunun tersi o köyler bir birine giderler bu yüzden de köyler arası kavgaların ardı arkası kesilmezdi. Buna örnek olarak önceden öyküsünü mizahi bir şekilde yazdığım Dalgara Savaşlarını(!) verebilirim.
Dışarısı öğle vaktine geldiğinde komşu imece kadınlarında yardımıyla buğday kaynatma işi tamamlanmıştı. Elde edilen yumuşak buğday (hedik) bir yandan kurutulmak için önceden yere serilen çadırların üstüne taşınıp serilirken hedik yemek için komşu çocukları bir biriyle yarışa giriyordu.
Ocağın közüne kömülen patatesler ile közün üzerine döşenen domates, biber ve patlıcanlar aradan geçen zaman içerisinde pişmiş adeta yorgunluktan acıkanların imdadına Hızır gibi yetişmişti. Kadınların alt-üst ederek karıştırdığı hedik yaz gününün çokur sıcağında bir-iki gün içinde kurumuştu. Sergiye toplanan serçe kuşları da ordan payını alsalarda kuruyan hedik taneleri ayıklanmak için evin balkonuna taşınmıştı bile….
Apoon Nahadin yapılan bunca işlerden dolayı gözlerinin içi gülüyordu. Bir de köyden beş-altı babayiğit genç ayarlayıp ta kuruyan hediği ‘Mezerin başındaki soku taşında’ döğdürdü mü keyfine diyecek olmazdı. Bunun içinde kendisinden küçük kardeşi İsmete iş düşüyordu.
Köy gençlerinin gündüz bağda, bahçede, harmanda çalışmalarından dolayı hedik döğme işi akşamları yapılırdı. O yıllarda köyde elektrik olmadığı için çevreyi aydınlatmaya genelde lüks denen aydınlatıcıdan yararlanılırdı. Gerek önceden ayarlanan gençler, gerekse lüksün ışığını görenler, ya da tokmak sesi duyanlar “Mezerin başı” denen köyün yüksekçe bir yerindeki meydan da bulunan soku taşının etrafında toplanırlardı.
Sinema ve eğlence yeri olmayan köylük yerde gençler boş zamanlarında gündüz aşşık, geceleri ay gördüm oynadıkları bu meydan da bulgur zamanı da soku döğerek vaktin nasıl geçtiğini bilmezlerdi.
Gençlerin ahenk içerisinde belirli bir ritimle el, kol, bel ve ayak hareketleri, tokmakla soku taşına vurduklarında “zonk-zonk” diye çıkardıkları sesleri, lüksün ışığındaki gölgeye düşen hareketleri görülmeye ve duyulmaya değerdi. Gençler sokuya tokmak sallarken bir başkası da sokuya”buğday tanelerinin kepeği ayırt olsun” diye durmadan su dökerdi. Bu arada evin kadını da boş durmaz yemek hazırlama telaşına girerdi. Eğer imkanı var ise pişirdiği bulgur pilavının yanına horoz kesip pişirmeyi ihmal etmez, yoksa elde olanıyla gençlerin karnını doyururdu.
Böylelikle soku işini de halleden, ertesi günüde yine erkencecik uykudan kalkarak yorgunluk atan Apoon Nahat bir sigara yaktıktan sonra hanımına “ben az sokağa çıkıyorum siz dövülenleri serin de kurusun” dedi.
Aslında onun sokağa çıkıp gezmeyi bahane etmesi işin cilvesiydi. Onun asıl derdi Maacir Omar’ın evine gidip bulgur çekme sırası almaktı.
Kuruyan hedik çok önceleri “bulgurtaşı” denen ortası büyükçe delik, çevirme kolu olan grimsi tırtıllı yuvarlak bir taşın aynı ebatta altta kalan bir taşın üstünde döndürülürken bir yandan da üstteki taşın orta yerindeki boşluğuna hedik taneleri konurdu. İki taşın arasında ezilen taneler bulgur olarak çıkardı.
Bunun çok meşakkali ve yorucu bir iş olduğunu fark eden ve kafası zenaat işine zehir gibi çalışan Maacir Omar köye seyyar bulgur çekme makinası getirmekte gecikmez oğlu Şahin ve Muradın da yardımıyla bu işten iyi de para kazanır.
Aradan bir müddet sonra köyde un değirmeni çalıştıran Kara Salinin oğlu Mustafa iş yerine ek olarak daha randımanlı çalışan bulgur çekme makinası kurmak suretiyle köylüsünü sıkıntılardan kurtarmış olur.
Bir hafta sonra Maacir Omar’ın oğlu Şahin kuruyan dövülmüş hediği çekip gittikten sonra kadınlar çıkan ürünü rüzgarlı bir havada kepeği gitsin diye savurduktan sonra bir daha ayıkladılar.
Bir gün sonra Apoon Nahat ayıklanmış ürünü ağır ağır elerken kalburda kalan ‘bulgur’, kalbur altına dökülenler ‘düğ’ olarak ayırt olmuştu. Artık bulguru pazara götürüp satmanın zamanı gelmişti.
Kaman’ın Başköy köyünde bakkalcılık yapan Selahattin bakkaliye ihtiyaçlarını (matak) genelde Ankara’dan temin eder oraya gidemediği zaman ise Kırşehir’deki toptancılardan alırdı. Şehre geldiğin de saat kulesi karşısında kazaklık ip satan Asker arkadaşı Karacaören’li Hasan’ın yanına uğrar bir iki hasbihal ederlerdi.
Selahattin Ağa iki evliydi. Hanımlarından birisi “Hazır Kırşehir’e gitmişken biraz Karacaören bulguru getirsinde dükkanda satalım” diye salk vermişti.
Selahattin durumu Hasan’a anlatınca o da kendisine “şimdi herkes sana ben Karacaören’liyim der, uyanık ol, aman sakın kanma” deyip az düşündükten sonra akrabası olan Nahat aklına gelir. Nahat’den bulgur almasını salık verirken onun aslını, neslini, lakabını ve boyunun uzunluğuna kadar her şeyini tarif ederken bir ikaz daha yapar. “Ben Karacaören’liyim, adım Nahat diyen olursa kanma, kimin Nahatsın diye sor,  Nahat’den bol ne var, adam eğer ben Apoon Nahadim derse onun bulgurunu al…”
O gün Pazar çok kalabalıktır. Pazara torbalar dolusu köylüler bulgur getirmiştir. Selahattin pazarda bir oyanı, bir bu yanı gezerken kime sorsa Hasan’ın dediği gibi “ben Karacaören’liyim, adım Nahat” cevabını alıyorsa da kimse ben Apoon Nahadin diyemiyordu.
Selahattin pazarı alt-üst gezerken önünde bulgur torbaları bulunan bir adamın Hasan’ın tarifine uyan bir kişiye benzediğini fark eder. Adam bir yandan sigarasından çekiştirirken bir yandan da müşterilerle ilgilenmektedir.
Selahattin adamın başının biraz boşaldığını fırsat bilerek yanına yaklaşıp selam verdikten sonra daha nereli olduğunu, bulguru kaça sattığını sormadan adam onun alıcı olduğunu hemen anlamıştı. “Hemşerim benim bulgurum nasıl olsa satılır, sen iyisi mi şoo yolun kenarında oturan kadının yanına git, zavallı kadın hem fakir, hem asger anasıymış sen bulguru ondan al hem hayır işlemiş olursun” dedi.
Aslında karşıda bulgur satan kadın “Uyanık tüccar” geçinen adamın karısı olduğu gibi üstelik Karacaören’li değillerdi. Duyduklarına hüzünlenen Selahattin Ağa fiyat falan sormadan kadının bulgurunu tam alacaktı ki birden karşıdan gelen o uzun boylu, yıllarca kendisine inek, dana sattığı Karacaören’liyi görünce tanıdı. Bu Nahat’den başkası değildi.
O an kendisini kandırmaya çalışan adamın yüzüne gözüne tükürmeyi akıl ettiyse de buna terbiyesi müsaade etmedi….
Hoş beşten sonra “yahu Nahat Ağa, kusura kalma sana kimin Nahat derlerdi?…
“Apoon Nahat, Apoooon Nahat, adımı iyi belle de unutma emi….”

+++++++++++++++++++

PİYASADA ARABALARIM ÇALIŞIR!
Zenginlik böyle saklanır mı?

-Tüm canlılar gibi insanlar da doğanın kanununa uyup doğar, büyür ve en sonunda da ölürler.
-Yaşamları boyunca kimi kişiler varlıklı ya da bunun tersi fakir olarak “hayatın zorlukları” ile mücadele verirler.
-Şuanda ne durumda isek bu bizlere tapulu değildir. Atalar “gün ola hayır ola, sabaha ne olacağı belli mi olur. Bir bakarsın nereden nasıl gelmiş bilinmez, ya malından ya canından olursun…” demişler.
-Dünya malı dünyalıktır. “Mal sahibi mülk sahibi hani nerde bunun ilk sahibi(?)…” diyenlerde zamanla ölüp yok olmuştur.
-İyi gününle övünme, kötü gününe yerinme, “Allah kösengiyi dibine kadar yakacak değil ya çıkmadık candan ümit kesilmez…”
Ramazan tuttuğunu un eden, iri-kıyım, uzun boylu, babayiğit bir gençti. Babası onu askere gitmeden önce evermişti. Köylük yerde yaptıkları çiftlik ve hayvancılık karın doyurmuyordu. İşin farkında olan Ramazan babasının karşı çıkmasına rağmen aklına uyduğu birkaç arkadaşının peşine düşüp çoban durmak için Konya’nun yolunu tutar.
Konya’nın Çumra ilçesinin bir köyün de bir ağanın koyunlarını gütmek için önce çeltek, (yardımcı çoban) sonra da aradan geçen süre içerisinde ‘baş çoban’ olarak elde deynek dağ bayır dolaşır.
Ramazan aslında bu işleri yapacak birisi olmadığının kendisi de farkında ama elinden bir şey gelmediğinden mecburen çobanlığa katlanır.
Konya’dan iki yıl içerisinde biriktirdiği üç-beş lirayla köyüne döner. “Hazıra dağ dayanmaz”ın farkında olduğundan bu parayla ne işler çevrilir(?) köyde kimler ne iş yapar (?) bunları tek tek araştırır.
Gerek büyükbaş, gerekse küçükbaş hayvandan iyi anladığından dolayı bunların alım ve satımını (çelikçilik) yapmaya karar verir.
Bazen yalnız olarak, bazen da yanına ortakçı alarak işini ilerletir. Yıllar sonra gerek ticari dürüstlüğü, gerekse borcuna olan sadıklığıyla “Tosunburunlu Ramazan” diye adından söz ettirmeye başlar.
Hatta namı öyle duyulur ki diğer meslektaşları gittiği köylerde onun akrabası olduğunu beyan ederek “ticari kredi” elde etmenin kolaylığına tenezzül ederler.
-Ramazan yorgun-argın alış-verişten köyüne döndüğünde yatak, yastık adeta ona diken olup batmakta, “köydeki tarla-tapan ilerde kimi doyuracak (?) çocukların sonu ne olacak (?)” diye yatakta bir beri bir öte dönmekte, bazen diri sabahı uykusuz getirmektedir.
Ramazan “beden gücü ile değil akıl gücüyle iş gören, para kazanan” bir yapıya sahiptir.
Bin bir zahmetle köy köy toparlayıp şehirdeki hayvan pazarında ya da kasaba sattığı havanların parasını bazen alamamakta bu yüzden de sıkıntı çekmektedir. Günlerdir yastığa kafasını koyduğunda aklında yer eden bir kasap dükkanı açma hevesi onun beynini tırmalamakta, “şehre göçersem hem alım-satıma orda devam ederim, hem de kasap dükkanını çalıştırırım” diye hayaller kurmaktadır.
Bu vesile ile oğulları Mustafa, Muhittin ve Erdem’i de okutarak hayatlarını kurtarmak hevesindedir.
Bir Pazar günü Kırşehir hayvan pazarına erkencecik gelmiş, eldeki hayvanları da kısa bir pazarlık sonucunda bir adama ‘azına-çoğuna’ bakmadan satmıştı. Köyüne dönerken yolu Aşıkpaşa Mahallesi’nden geçtiği için orada derici Hacı Ömer’in ‘kiralıktır, yazan evi gözüne ilişir.
Atmışlı yılların ortalarıydı göçü şehre getirdiğinde, ev oturulacak gibi değilse de olsun, şimdilik onlara yeterdi. Nasıl olsa ilerde daha iyisine taşınırlar veya olmazsa biraz sıkışıp bir ev satın alabilirdi.
-Ramazan eskisi gibi yine hayvan alım-satımına devam ediyordu. Bunun yanında bir arkadaşının tavsiyesine uyarak fabrikalardan toptan küspe, kepek alıp besicilik yapanlara satarak geçimlerine katkı da bulunuyordu.
Bu arada büyük oğlu Mustafa’yı koltuk, imalatı yapan bir esnafın yanına çırak olarak vermiş, oğlu Muhittin kale ortaokulunda eğitime başlarken diğer oğlu Erdem’inde ilkokula kaydını yaptırmıştı. Ramazan bir yandan alım-satımla uğraşırken bir yandan da kasap açmak için boş dükkan arama telaşındaydı.
Mahalleye yeni taşındıkları için daha kimseleri tanımıyorlardı. Hanımı evde ev işleriyle uğraşırken kendisi de boş zamanlarında kapıya çıkıyor nerde iki adam görürse selam verip onlarla şurdan-burdan konuşma bahanesiyle tanışıyor, zamanla hoşuna giden birisi olursa ahbap oluyordu. Akşamları da arada sırada “hoş geldine” evlerine komşulardan misafir geldiği oluyordu. Bir akşam evde otururlarken kapıları döğülmüştü. Gelenler evlerinin az ilerisinde oturan hafif kırmızı benizli, orta boylu, zayıf bir adam ile hanımıydı. Hoş beşten sonra sağdan soldan konuşmaya başladılar. Ramazan babasının yanında “ayıp olur diye” konuşmayı değil, susmayı tercih ediyordu. Misafirle daha çok babası hasbihal ediyor, ancak kendisine bir soru sorulursa o zaman cevap veriyordu.
Gelen misafir ne için şehre göçtüklerinden, ne iş yaptıklarına kadar her şeyi sorarak yeni komşuları hakkında bilgiler edinmeye çalışırken bir yandan da “aman şu komşu şöyle, bu komşu böyle” diye de aklı sıra onları ikaz ediyordu.
Vakit bayağı ilerlemişti. Adam kalkmak için hanımına işaret ettiğinde o zamana kadar suskun suskun konuşulanları dinleyen Ramazan birden babasının orda oturduğunu unutarak “komşu siz ne iş tutar, ne ile geçinirsiniz (?)” diye sorduğunda babasıyla göz göze gelip utandı. Bir kusur etmişcesine başını yere eğdi. Belki bu soruyu babası adama soracaktı. Yaptığından utandı, kızardı…
Adam ortamın sessizliğini “PİYASADA ÜÇ DÖRT ARABAM ÇALIŞIR” diyerek bozduktan sonra “iyi geceler, siz de bize gelin komşular, bekleriz…” Biraz yutkunduktan sonra “Bak şunu demeyi unuttum, sekiz-on ton kadarda hurda teneke sahibiyim!” deyip yürüdü…
Adam gittikten sonra evde büyük bir şaşkınlık havası hakim oldu. Bu nasıl bir işti. Adam “piyasada üç-dört arabam çalışır” diyordu. Ama giyimleri kuşamları hiç de öyle göstermiyordu. Demek ki onlar görmüş geçirmiş, zenginliğin bir emanet olduğunu bilen kişilerdi. Başkaları gibi zenginlikleriyle öğünmüyorlar, ona göre yaşam tarzı çizmiyordu. Bu ne vakardı!…
Demek ki “kaplumbağanın toprağı biter” diye az az yemesinde ‘bir keramet’ vardı!..
Ramazan ve ailesi kendi aralarında bu konuyu enine boyuna uzun uzun tartıştılar. Yaşamlarını bu komşu ailenin davranışlarına göre ayarlamaya karar verdiler.
Ramazan günün birin de bir yakınından …. adlı kasap dükkanının ‘devren satıldığını’ öğrenir. Pazarlık yapmaya giderken yolu çarşı camisinin önünden geçer. Tesadüf bu ya orada birkaç gün önce evlerine misafir gelen karı-kocayı bir iki adet dört tekerlekli itme arabayla müşteri beklerken görür ve şok olur.
Adam evlerinde “piyasada üç-dört arabamız çalışır” dediğinde meğer bu arabaları kastetmiş de onlar “kendisine arabamız nedir (?)” diye sormamışlar haliyle bunları kamyon zannederek komşularının zengin aile olduğu kanısına varmışlardı.
Ramazan onlara selam verip “hayırlı işler” diyerek oradan ayrılırken‘hiçbir şeyin farkına varmamış gibi davranarak yoluna devam etti… Durumu yanlış anlamanın üstünde durmaya pek değmezdi. Nasıl olsa herkesin bir şekilde karnı doyuyordu ya…

++++++++++++++++++++++++++++

TARLANA BOSTAN EKMEM YA!
Lafı kim götürecek?

Köylü o yıl şimdiye kadar görülmedik sert ve soğuk bir kış mevsimi yaşamıştı. Günlerce yağan karla beraber her taraf beyaz bir örtüye bürünmüş, köy halkı damlarda biriken karı kürümekten, çığır (yol) açmaktan ahizer (yılgınlık) olmuştu.
Çocuklar okula gitmekte çok zorlanırken komşu komşuya zorunlu olmadıkça gidememişti. Neyse ki aradan geçen zaman zarfında baharın habercisi ‘cemre’ önce suya, sonra havaya, en sonda toprağa düşmüştü de karlar erimiş, o çileli günler artık geride kalmıştı.
Mart ayının gelmesiyle önce badem ağaçları, sonra sırayla diğer ağaçlar yattıkları uzun kış uykusundan uyanıp çiçeklerini açarken adeta ölü toprağa ‘can suyu’ serpilmiş gibi tabiat yeniden doğuyordu.
Suya doyan toprak güneşi görmesiyle canlanmış, tava gelmiş, üstünden buharlar çıkarken “beni belleyip alt-üst et, havalandır” diye dile geliyordu.
Baharın gelmesiyle kimi köylü bağını budarken kimileri de bahçesini belleyerek sebze ekimi için hazırlarken haliyle yorulup terliyor, hararetleniyordu. Ağan dağındaki damlacıkta (mağara) biriken karı getirip pekmezle karıştırarak yemenin hayalini kuruyordu.
Bağ ve bahçe işlerini bitiren köylüler Nisan ayı ortalarına doğru bostan ekecek yer ayarlamak ve ekmek telaşına giriyordu.
Yıllardır tarlalar köylülerce bir yıl ekilirken diğer yıl ‘nadasa’ (dinlenmeye) bırakılırdı. O sene tarlaların Boztepe tarafına düşen bölümü arpa, buğday ekilirken Dalakçı tarafına düşen bölümü nadasa bırakılmıştı.
Karacaören arazisi verimli topraklardan oluştuğu için bol mahsul vermesine rağmen kumsal olmadığından bostan (kavun karpuz) ekmeğe pek elverişli değildi. Bundan dolayı köylü Dalakçılı Tilkinin İsmeyile ait olan yüz dönümlük tarlanın ekebileceği kadarını belirli bir ücret karşılığı kiralayıp, bostanını ekerdi.
Tarla Dalakçı’dan Karacaören’e daha yakın olduğu gibi At kuyusu denen bir çeşmenin yanı başında olması (bölgenin adı da At kuyusu geçer) oraya bostan ekenin, sonradan bostan bekleyen kızların su ihtiyacını karşılaması, toprağının da kumsal olması tercih edilmesinin en önemli nedenlerindendi.
Almanya’ya işçi akımına kadar bostan ekimi devam etmiş sonradan üşengeç (iş görmeyi sevmeyen) kadınların “aman canım, ne gerek var, nasıl olsa Almanya bizim için ekiyor” demeleriyle ekim son bulsa da şimdi imkanı olan köylü kendi tarlasına traktörle bir iki çizgi çektirip bostan ekmektedir.
Hakkının oğlu Durgun Ali kimsenin etlisine, sütlüsüne karışmayan, darda kalanın daim yardımına koşan, sessiz, sakin bir kişiydi. Kimseyle hırı-gürü olmayan, çiftçilik ve hayvancılıkla kıt-kanaat geçinen “buna da şükür” diyen, komşu ve köylülerince sevilen birisiydi.
Oğullarından ikisini everip evlerini ayırmış, iki oğlu da başka şehirlerde işe girmiş, bir kızını da gelin etmiş anlayacağınız hanımı Güldaneyle ‘bir edi bir büdü’ kalmışlardı ama köyde kalan çocukları ve onlardan doğan torunları onları hiç yalnız bırakmıyordu.
İş görürken hiç acele etmez, kimseden de bir akıl almaz, kendi işini kendi aklıyla severek yaptığı ve ağır çalıştığı için köylüleri onu suyun durgununa benzeterek lakabını Durgun Ali koymuşlardı.
Hanımı Güldane kocası Durgun Ali’nin aksine işlerin bir an önce bitmesine bakar “sona kalan dona kalır” hesabı ‘babasının nasihatı’olduğu için aklından hiç çıkarmazdı.
Komşuları her gün Tilkinin oğlunun tarlasını tutmak için sabah erkencecik yola çıkarken kocasının hiç oralı olmamasına içerliyor ama gel gör ki bunu ona demeye bir türlü cesaret edemiyordu. Her gün rüyasında tarla kiralayıp bostan ektiklerim görüyordu.
Koskoca ev olmuşlardı, çocukların evlerini ayırdıkları halde onlar her gün baba evinde yeyip içiyorlardı. Kışın kıtlığında bir kalbur horanta ne yeyip ne içeceklerdi.
Bostana kavun, karpuz, mısır, devranbel, (ayçiçeği) bunların arasına nohut ekilirse fena mı olurdu. Yarın olgunlaştıklarında kavunun, karpuzun tadı bir başka olurken bunun yanında küplere kuracağı kelek turşusunun ‘yemede yanında yat’ misali yemeklerin yanında duruşu bile insanın iştahını artırmazmıydı?.. Torunlarına gönderemezmiydi?..
Bütün bunları gün boyu işin-aşın arasında düşünen Güldane kadın bütün cesaretini toplayarak “herif sen hiç oralı değilsin, şu elindeki bitmez işleri bırakta bir an evvel gidip şu bostan yerini tutalım, yetti gayri senin umursamazlığın” deyi verdi.
Ertesi günü hanımı boz eşeğin üstünde kendisi yaya öğle ezanına yakın bir vakit Atkuyusu çeşmesinde su içip el ve yüzlerini yıkadıktan sonra tarlada soluğu aldılar. (vardılar.)
Kimi köylü kiraladığı kısma tohum atarken kimi de bostan gözesi açma telaşındaydılar.
Köylüler önceden tarladan beğendiği iyi yerleri ayarlamış, parası olan o an, olmayanda sonradan ödemeye söz vermiş, haliyle aradan geçen zaman içerisinde tarlanın iyi yerleri tutulurken seçile seçile taşlı, kumlu kısmı kalmış o da neredeyse bitmek üzeredir.
Tilkinin oğlu (Dumanın İsmeil) bindiği kır atın üzerinde bir oyana, bir bu yana atının yularını çevirirken sırtındaki mavzeri, belindeki ‘Nagat’ tabancası ile sağ elindeki kamçısı onu olduğundan daha heybetli gösterirken ‘havasından’ adeta yanına varılmıyordu.
Arazi kavgasından dolayı katıldığı Dalgara savaşların da(!) “vur İsmeil emmi vur, at da vur” diyen bir köylüsünün Karacaörenlilere olan sevgisinden dolayı gazına gelmeyip “haydi bir,iki Karacaörenliyi vurdun, amma akşam dağa gidecek dalım (kaçacak) eve gidecam” (hapise değil) demesi halen dillerde söylenir.
Koskoca tarlanın hemen bostan yeri tutulmasına şaşıran, aynı zamanda da kötü yerin kendisine kalmasına içerleyen Durgun Ali’ye o an öyle cesaret gelir ki bir anda kendisini ‘Bursalı Yörük Ali Efe’ zannederek hanımının da yanında olmasının verdiği cesaretle ortada dört dolaşan Dumanın İsmeyilin atının geminden tutması bir olur.
İyi huylu, kimseyle itişip kalkışmayan kocasının birden bire böyle celallenmesine hanımı Güldane çok şaşırmış adeta nutku durmuştu (akıl tutması)
Durgun Ali’nin eli gemi tutarken atın birden bire ürküp öbür tarafa dönmesiyle dengesi bozulsa da yere yıkılmamış, bir anlık şaşkınlığını attıktan sonra “ula dürzü, bunca yıllık ahbabız, bana niye tarlanın iyi yerini ayırmadın” diyerek sert çıkışması Tilkinin oğlunun bayağı zoruna gitmişti.
İsmail ağa çok temkinli, düşünceli, hassas birisiydi. Durgun Ali kendisine beklenmedik bir şekilde sert çıkışmış bu yüzden de kamçıyı hak etmiş olsa da bir erkeğe hanımının yanında el kaldırmak yiğitliğin şanına yakışmazdı.
Biraz öfkesini yendikten sonra “ula Durgun, şu kamçıyı şimdi kafana geçirmeden atın gemini bırak, körmü erken gelip tarlanın iyi yerinden tutaydın…” diye bağırdı.
Öfkeyle tabakadan bir tütün sarıp dumanını içine çeken Tilkinin oğlu “tarlayı tutuyon mu(?), tutmuyon mu(?) hemen cevap ver yoksa sırada bekleyen öbür köylüne vereceğim…”
O anda Durgun Ali’nin yüzü suvak gibi bembeyaz kesilmiş ne diyeceğini bilememişti. İster istemez hakkına razı olup kira bedelini ödedikten sonra adama bir şeyler diyecek gibi olsa da dili tutulmuşçasına konuşamadı. Öfkeyle hanımının eşeğe binmesine yardımcı oldu.
Karı-koca yol boyunca bir biriyle hiç konuşmadılar. Arada sırada iyi yürümesi için Durgun Ali eşeğe elindeki deynekle vuruyor, ortalıktaki sessizliği de değneğin sesi bozuyordu. Yarım saat kadar süren sıkıcı bir yolculuktan sonra evin önüne geldiklerinde ikindi ezanı henüz bitmişti. Etrafta kimsecikler gözükmüyor, ‘sanki in-cin’ top oynuyordu.
Durgun Ali hanımının eşekten inmesine yardımcı olurken oraya kadar hiç konuşmayan Güldane kadın “sende hiç erkeklik yok mu(?) bak kocaman adamsın, elin adamı sana neler saydı da sen ağzını açıp çıt diyemedin, yazık sana çok yazık…” diye çıkıştı.
Hanımını sakin sakin dinleyen Durgun ali “orda atının gemini tuttum ya, ula dürzü dedim ya…”
Hanımının tatmin olmadığını anlayınca “aha ben de ona neler diyecaam” diyerek Dalakçı köyüne dönüp gök gürültüsünü andıran o gür ve tiz sesiyle “TARLAN BAŞINI YESİN DÜRZÜÜ diye bağırınca o anda küllükte eşinen birkaç horozla tavuk ürkerek oradan kaçıştılar.
Bu duruma çok gülen Güldane kadın “herif goca köyde şu küllükte eşinen dört tavuktan gayri seni kim duydu ki Tilkinin oğlu Dalakçı’dan duyacak, tavuklar mı laf götürecek, beni güldürme bari…”
Yaptığını babayiğitliğine sayan Durgun Ali kendisine yakışan durgunlukla “LAF YERİNİ BULUR GÜLDAANEM!..” diyerek bıyık altından güldü.
Beraberce hayatın (avlu) kapısından eve girdiler.

++++++++++++++++++++++++++

BEN PAKET UMUYOM!
Herif sen erdin mi?

Günler haftaları, haftalar ayları kovalarken yazın sıcak günleri geride kalmış, yerlerde yaprakların gazelleri uçuşurken insanlar da kış giyeceklerine bürünmeye başlamışlardı bile.
Sonbahar’ın yüzünü göstermesiyle köylüler kış hazırlıklarına yiyecek, giyecek, yakacak tedarikiyle başlarlar. Bağından, bahçesinden, tarlasından, bostanından elde ettiği ürünleri dedelerinden, ninelerinden evvelden beri görüp bildikleri şekillerde değerlendirirler.
Bağların bozumuyla üzümler kaynatılarak pekmez yapılıp küplere doldurulur, evin sofasına (kiler) tuluklarda peynir, küplerde turşu, yağ, arıstağa sızgıtlar asılırken düğ, bulgur, yarma, un, yufka ekmek tereyağ, salça gibi adını sayamadığımız yiyecekler yerli yerince konulurdu.
Eskiden köylük yerin kar yağınca şehirle ulaşım irtibatı kesileceği için bu hazırlıkları yapması zaruri ihtiyaçtı. Üzümler ve kavunlar hevenk yapılıp samanlığın arıstağında yerini alırken karpuzlarda samanın veya sapın üstüne serilirdi.
O yıl çok bereketli geçmiş yemliğin Memmet her yıla oranla bu yıl biraz daha fazla mahsul almıştı. O küçük gözleri adeta yatağına sığmıyor sevinçten fır fır dönüyordu. Diğer köylülerin aksine bağını, bostanını daha erken bozmuş, az ama verimli tarlasını oğullarının da yardımıyla erken biçip erken harmandan kalkmış, yeni tohumu tarlaya ekmişti bile.
Artık eskisi gibi gözleri iyi görmüyor, ayakları onu taşımak için desteğe ihtiyaç duyuyor, bırakamadığı pis, nalet sigaradan dolayı da ciğerleri öksürüğe boğuluyordu.
Babasını kıt sat hatırlıyordu. En son gördüğünde askerden köye bir kaç günlüğüne kaçak gelmişti. Giderken kendisinden küçük iki erkek kardeşine, sonra kendisine daha sonra da anasına sarılıp ayrıldığını bir daha da babasından haber  alamadıklarını emmi dayı ve akrabalarının yardımıyla büyüdüklerini anlatırdı.
Yemliğin Memmet zamanla köyün güzel kızlarından Zarife’yle görücü usulüyle evlenmiş çoluk çocuğa karışmıştı. Zarife “erini eve den” tutumlu bir kadındı. “O bu eve gelin geleli evin beti bereketi artdı” diye kaynanası komşularına övünürdü.
Zarife kadın bir gün önceden tandırı, unu, ekmek edecek kadınları ayarlamış, ertesi gün de ikindiye kadar beraber ekmek (yufka) yapmışlardı.
Vakit ikindiyi geçtiğinde işi biten kadınlar evlerine gitmiş, tandır boşalmıştı. Zarife kadın bir gün önceden hazırladığı keşkafı tandıra üzlüğüyle koyduktan sonra diğer işlerini bitirmek için kızı Fadimeyle oradan ayrıldı.
Akşam ezanı okunduğunda Yemliğin Memmet oğlu Dursun’la beraber ahırdı, samanlıktı, inekti, danaydı derken işleri bitirmişler yorgun argın tandırda kurulan sofrada soluğu almışlardı.
Zarife kadın keşkafı üzlükten kuşaneye (yemek tepsisi) döktüğünde ortalığı yemeğin buharı kaplarken mis gibi kokusuda etrafa yayılıyordu.
Aradan bir müddet sonra yemeğini yiyen çocukları sofradan sağa sola dağılmış Memmet ağa ile Zarife tandırda başbaşa kalmışlardı.
Zarife kadın iniliye tısılıya yaşlılığın verdiği hareket kısıtlığı ile tandırın içini bir güzel külünden temizledikten sonra tandıra bir iki kürek kadar kenarda duran közlü külü salıp içine bir kaç patates gömüp kocasını tandıra ayağını uzatması için çağırırken kendisi de yavaş yavaş tandıra ayaklarını uzattı.
Yemliğin Memmedin üşüyen ayakları tandırdan gelen sıcaklıkla kendine gelmiş, haliyle vücudu da gevşemiş, sigaranın birini yakarken diğerini de sarmayı ihmal etmiyordu.
Çenesi de açıldıkça açılmış, lafın birini koyup diğerine başlıyor, gelmişten geçmişten konuştukça konuşuyordu.
Vakit bir hayli ilerlemiş gaz lambasındaki gaz artık dibine doğru çekiliyordu. Kızı Fadime bir tepsi içerisinde iki bardağa doldurduğu ekşi pekmez şurubuyla tandırdan içeri girip yanlarına geldiğinin farkında bile değillerdi. “Buyurun şunu içinde yatın” dediğinde karı koca daldıkları hayal aleminden irkilerek uzatılan tepsiye el attılar.
Fadime kız baharın başlarında köyden akrabalarının oğlu olan Eşref’le nişanlanmıştı. O gün Eşref nişanlıya geleceğini haber salmıştı. Eşref’te aksi gibi bula bula bugünü bulmuştu. Her gün erkencecik yatan anası babası o gün tandırın rehafetinden bir an olsun yatağı düşünmüyorlardı.
Fadime tandırdan çıkıp beş on dakika oyalandıktan(!) sonra tekrar oraya dönüp tepsi ve bardakları alırken ana ve babasına kızmanın verdiği tedirginlikle “haydi daha ne duruyorsunuz, yatınsana, bu saate kadar kaldığınız baki değil, gecenin bir vakti olmuş daha siz birbirinize doymadınız mı” deyi verdi.
Yemliğin Memmet şimdi yaşlandıysa da zamanında “gençlik onun başında duman” değilmiydi. Kızının bu tedirginliğinden meseleyi kavramış ama “gıcıklık olsun” diye “gızım biz yatmıyoruz, sen git odana çekil yat” derken bıyık altından gülüyordu.
“Şüphe gerçeği doğrur” misali kızından huylandı ya bir çıtırtı da duysa kulağını pür dikkat o yöne dikiyordu. O anda tandırın pınarasından üstlerine ufacık bir taş parçası düştü. Zaten deminden beri arada sırada oradan kulağına fısıltılı sesler geliyordu da o bunu dışarda esen rüzgarın sesi zannediyordu.
Sigarasından son nefesi çektikten sonra bir diğerini saracaktı ki o an tütünün bittiğini boş tabakadan anlayınca sesini damdakilerine duyuracak şekilde “bak gördün mü Zarife tütünümde bitmiş” dedi.
Akşam yemekten sonra oğlu Mustafa’yla damadı Eşiref kahvede buluşmuşlar, birer bardak çay içtikten sonra da köyün içinde biraz dolaşmışlar fakat havanın soğuk olmasından dolayı üşümüşler beraberce hem nişanlıyı görmek, hem de laflamak için eve gelmişlerdi. Kapıda onları karşılayan Fadime daha ana ve babasının henüz yatmadığını söyleyince onlarda dama çıkarak pınaradan olanları yerinde izlemek (yatıp yatmadıklarını) amacındaydılar.
Gece ilerledikçe dışarıya sis ve pus çökmüş göz-gözü görmezken hem kırağı, hem soğuk onlar da ısınmak için sigaranın birini yakıp birini söndürüyorlardı.
Babasının sigarasının bittiğini duyan Mustafa bacadan aşağı bir sigara attı. Kucağına düşen sigarayı eline alan Yemliğin Memmet hiç bir şey olmamış gibi gayet sakin bir vaziyet de tandırın közüyle yakarken yan gözüyle de hınımı Zarife’ye bakmayı ihmal etmiyordu.
Zarife’nin gördüğü manzara karşısında nutku durmuş (dili tutulmuş) kocasına aval aval bakıyordu.
Memmet Ağa durumdan haliyle memnun sigaradan bulmuşa dönmüşcesine dumanını içine çektikçe çekiyordu. Kendine az buçuk gelen Zarife kadın “bunca yıllak kocasının acaba kendisinin bilmediği olağanüstü özellikleri vardı da niçin farkına varamamışım” veisine kapıldı.
Birden gözleri faltaşı gibi açılan şaşkın kadın hayret dolu bakışlarla kocasını süzerken “yoksa sen erenlere mi karıştın Memmedim(?)” deyip kocasının ellerini öpmeye başladı.
O an Memmet Ağa kendi kendine bir keyf dalgasına kapıldı ki adeta hangır hangır gülmeye başlamıştı fakat tutan öksürük nöbeti onu bu zevkinden mahrum bıraktı.
Güccük boccadan bir fırt su çekip öksürüğü geçirdikten sonra yukarıya duyuracak ses tonuyla “Zarife’m bu nedir ki bir sigara ne oluyormuş daha ben paket umuyom!…” dedi.
Mustafa’yla Eşiref aşağıdan gelen mesajı almışlar almasına da değil bir paket sigarayı bulmak aradan geçen süre içerisinde içe içe bir teki dahi kalmamıştı.
Boş paketi pınaranın külüyle doldurup ağzını yapıştırdıktan sonra aşağı attılar.
Paketi daha Memmet Ağanın açtığı avucuna gelmeden havada gören Zarife kadın olduğu yere yığılıp kaldığında paket kocasının avucuna gelmişti bile.
Az sonra Zarife’nin gözlerini açtığını farkeden Memmet Ağa büyük bir iştahla sigara paketini açtığında şok olma sırasının kendine geleceğini nereden bile bilirdi ki. “VAAA PAKETDEN KÜL ÇIKTI ZARİFEM” diye bildi.

+++++++++++++++++++++++++++

CAMİYE BÖYLE GELİNMEZ
Sarhoşun Namazı…

Altmışlı yılların sonlarına doğru eline valizini alan gerek işçi bulma kurumu kanalıyla, gerekse turist olarak Almanya’nın yolunu tutmuştu.
Bunlardan birisi de köyünde ‘pörtlek’ (gözlerinden dolayı) diye anılan iri kıyım, elleri yaba gibi, tuttuğunu un eden kara yağız bir delikanlı olan Çot Hasan’ın oğlu Ahmet’ti.
Pörtlek Ahmet Almanya’ya gittiğinde okutup öğretmen olarak görmek istediği oğlu Şeker Erdal ortaokulun henüz ikinci sınıfında okuyordu. Erdal iki arkadaşıyla kiraladıkları bir oda da yatıp kalkıyor, beraber yiyip, beraber geziyorlardı. O yıl ikisi de orta üçe takanaksız geçti.
Ertesi yıl Erdal babası olmadığı için meydanı biraz boş bulup derslerini aksatsa da yine de okulu bitirip diplomasını aldı.
O yıl girdiği öğretmen okulu sınavları ve buna benzer başka okulun yatılı sınavlarını kazanamayınca mecburen liseye kaydını yaptırdı. Edindiği arkadaş ortamı ve babasının da olmayışından dolayı doğan serbestlikten iki yıl üst üste sınıfta kalınca okulundan belge alıp, yani “kaldırım mühendisi” olarak köyüne döndü.
Yetmişli yıllarda köyden şehre göç akımı vardı. Erdal’ın babası da bu akıma biraz da hanımının baskısıyla katılmak zorunda kaldı.
Pörtlek Ahmet boşta gezen oğlunu Almanya’ya götürmeyi akıl etse de oradaki gerek Almanların Türklere olan baskısı, gerekse doğru dürüst “para biriktireceğiz” diye hayımdaki rezil yaşamın ve yiyip içmemenin verdiği rahatsızlıktan dolayı bu fikrinden vazgeçmişti.
Aradan bir iki yıl geçtikten sonra Erdal’ın askerlik kağıdı çıkmış, dört ay acemi eğitiminden sonra dağıtımda kendisini ikinci Kıbrıs barış harekatının içinde bulmuştu. Askerden geldikten sonra aylak aylak gezmek, baba parası yemek, onun eline bakmak zoruna gidiyordu. Sağda-solda ayak işlerine baksa da babadan para geldiğinden dolayı pek oralı olmuyordu. Bir kaç seferinde lokantalarda garson durmuş hatta ‘şef garson’ bile olmuş olsa da bu işler onu tatmin etmiyordu.
Babası Almanya’dan izine geldiğinde onu evine bağlansın diye ‘görücü usulüyle’ Özbağ kasabasından bir akrabasının helal süt emmiş, evine, eşine sadık, terbiyeli, güzel mi güzel bir kız olan Gülsüm’le evermişti.
Erdal bir iken iki olmuş, zamanla da başka çocukları dünyaya gelmiş, baba parası yemek zoruna gider olmuştu.
Çarşı da boş gezerken dükkan çalıştıran kendi köylülerini gördükçe onlara heves ediyor “ah benim de böyle bir işyerim olsa da kimsenin boyunduruğu altına girmeden çalışsam” diye iç geçiriyordu.
Babası Almanya’dan izine geldiğinde durumu ona açık açık anlatınca babası da “öyleyse sen bilirsin, nasıl istiyorsan öyle olsun” diyerek kendisine destek çıktı.
Bir gün çarşıda gezerken bir dükkanın camında ‘devren satılık’ levhasının gözüne çarpmasıyla dükkandan içeri dalması bir oldu.
Dükkanı çalıştıran gencin babası da Almanya’da işçi imiş, oğlunu da oraya götürecekmiş, muamelelere başlamışlar bu yüzden de dükkanı devredeceklermiş.
Uzun pazarlıklardan sonra Erdal dükkanı devralmış, sahibi de “Almanya’ya gidinceye kadar sana yardımcı olup her şeyi öğretirim” sözü vermişti.
Aradan yıllar geçmiş, Erdal ticareti zamanla kavramış, efendi, iyi niyetli bir genç oluşundan dolayı dükkan koşulları ve müşteriler tarafından sevilip sayılan biriydi artık.
Parası olmayan müşteriyi boş çevirmiyor, tanısın, tanımasın herkesin hal hatırını soruyor tabiri caizse herkes ona “şeker gibi adam” diyordu.
Büyüklere saygı, küçüklere sevgi de kusur etmediğinden dolayı zamanla adı Şeker Erdal’a çıkmıştı.
İşyeri Cacabey Camii’ne yakın bir yerde olduğu için camiye gidip gelenler kendisine “hadi sen ne duruyorsun” dercesine selam veriyorlardı!..
Şeker Erdal Allah’ına, dinine ve onun yüce kitabına, namazına, niyazına bağlıydı. Ama işyerini kapatıp vakit namazlarına gitmiyordu.
Fakat Cuma günleri gelince kara kazanca pek itibar etmez dükkanını kapatıp camiye namaza koşardı.
Ramazan ayı geldiğinde de hiç aksatmadan teravi namazını kılmaya camiye koşardı. Camiden çıktıktan sonra da arkadaşlarıyla beraber bir çay ocağında toplanıp lakırdı yaparlardı.
Bir kaç kez gerek Müftülük Camii, gerekse Cacabey Cami’inde ayakkabısını çaldırıp eve terlikle geldiğinde her ne kadar kızgınlıkla “bir daha namaza gitmem” derse de yine de şeytanın sözüne pek uymazdı.
Bir gün işyerinin önünde Arap harfleri yazılı olan bir kağıdı içinde ne yazılı olduğunu okumasını bilmediği için ‘kutsal’dır diye nereye koyacağını şaşırır, oradan geçmekte olan bir imama bunu okuttuğunda yazının Osmanlıca olduğunu öğrenmiş olur.
Heves bu ya gidip bir sahaftan Kur’an-ı Kerim yazmasını ve okutmasını öğreten bir alfabe alıp işyerinde kendi kendine “aman bu sağcı dükkancıymış” demesinler diye saklı gizli öğrenir.
Pazar günleri işyerleri kapalı olduğundan arkadaşlarıyla gittiği piknikte genelde bira içip tadını kaçırmadan (sarhoş olmadan) eve güle oynaya dönerlerdi.
Ara sıra da Orhan Gencebay’ın arabesk müziğinin nağmelerine kapılıp efkardan dükkanda da akşama doğru bir kaç bira içtiği olurdu.
Seksenli yılların ortalarında Şeker Erdal gelen Ramazan ayıyla birlikte her yıl olduğu gibi o yıl da orucunu tutup ibadetini yapmış, fakat oruç ayı bittiği halde aradan iki ay daha geçmesine rağmen vakit namazı ibadetine devam etmişti.
O yıllarda Cacabey Camii’nin imamı Nuri Hoca, müezzini de Özbağlı Halibam hoca idi. Halibam hoca da Allah vergisi bir ses vardı ki Cıncıklı Minare’nin hoparlöründen çıkan ezan sesi insana sanki göğün yükseklerinden ‘manevi bir yaratıktan’ geliyor hissi veriyordu.
Şeker Erdal camiye ne zaman gitmemeye niyetlense Halibaam hocanın sesine koşuyor böyle olunca da bira içmiyor parası da cebinde kalıyordu.
Şeker Erdal eniştesi Kadir’le diğer eniştelerine oranla daha sıkı fıkı olduğu gibi ‘kayın-enişte değil’ aynı zamanda iki arkadaş gibiydiler. Kadir ağabeyi Mahmut gibi iyi bir fotoğrafçı idi. Ama Kırşehir’de bu işi yapanların çokluğundan dolayı Yozgat Şefaat’liye dükkan açmıştı.
Arada sırada gerek memleket hasreti, gerek eş-dost ziyareti yapmak için ‘malzeme satın alma bahanesiyle Kırşehir’e gelir, bir kaç gün akrabalarının yanında kalır, kaynı Şeker Erdal’ı görmeden gitmezdi.
Bu gelişlerinden birinde öğleden önce Erdal’ın dükkanında Pazar günü buluştuklarında Kadir’in elindeki içi bira şişeleri dolu bulunan poşet Erdal’ın dikkatini çeker.
Erdal ikindinleyin A…. firmasıyla Şefaat’liye gidecek eniştesinin ‘yolda içeceği zihnine kapıldığı’ bira şişelerinin kapağının eniştesi tarafından açılmasını, masaya konmasını hayret dolu gözlerle seyrediyordu.
Sekizer bira içtiklerinde saat kulesi karşısından kalkan A…..s, şirketinin minibüsüyle eniştesini yolcu eden Erdal tam evinin yolunu tutmuştu ki birden Halibaam hocanın ikindi namazına çağıran ezan sesiyle irkildi.
Bir an cami ve bira arasında kaldıysa da az tereddütten sonra caminin çeşmesinde abdestini alıp namaza yetişerek niyetlenip karışık vaziyette (hizasız, safsız) sünneti kılıp bekledi.
O gün Nuri hoca izinli olduğu için namazı Halibaam hoca kıldırıyor, cemaatten birisi de müezzinlik yapıyordu. Duadan sonra müezzinin gamet getirmesiyle (iç ezan) herkes safa geçip imama uyup namazın farzına niyetlenmeyi bekliyorlardı.
Erdal cemaate ağzım kokmasın diye araya on kişilik mesafe boşluğu bırakarak safa durdu.
O an cemaati safı sık tutması için ikaz eden Halibaam hocanın Şeker Erdal’ın durumunu fark etmesiyle eliyle ‘safa yanaş, safa yanaş’ işaretleri yapması kimin umuruna ki. Hoca da ister istemez bu ısrarından vazgeçerek “Allahü Ekber” deyip namaza başladı.
Şeker Erdal, Fatiha ve zamlı sürelerini yeri geldikçe okuyarak sendelemeden aklı başında namazını rekat rekat eda ederek tamamlamıştı.
Tam kalkacaktı ki, o an tespih duası için yönünü cemaate dönen Halibam hoca gülerek ona oturması için işaretler yaptı. Erdal da ister istemez buna uymak zorunda kaldı.
Halibaam hoca ile Şeker Erdal hem yakın iki köylü, hem de Erdal’ın Özbağ’dan evli olması, haliyle ona enişte gelmesi, alışverişinde ahbap olmalarında rolü çok büyüktü.
Tespih duasından sonra cemaat dağılmış, hoca ile Erdal camide baş başa kalmıştı.
Halibaam hoca Erdal’ın içtiğini safa ara verip durmasından hemen anlamıştı, lafı hiç uzatmadan “sen böyle değildin, sana ne oldu, camiye bir daha böyle gelme” dedi.
Erdal; “Hocam özür dilerim, bu işte benim bir kusurum yok, tek suçlu senin sesin, aklım başımda, namazımı kıldım ya sen ona bak. Hocam bir daha olmaz.”
Tokalaşıp gülüşüp ayrıldılar.

++++++++++++++++++++

OYUMU SANA ATTIM EMMOĞLU
Belli; Belli!

27 Mayıs 1960 ihtilaliyle Demokrat Parti görevden uzaklaştırılmış Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştu.
Bu vesile ile yönetimdeki bütün kadrolara asker kökenli ve CHP yanlısı kişiler atamayla iş başına getirilmiştir.
Öyle ki köylerde dahi Demokrat Parti görüşlü muhtarlar görevden azledilmiş, yerlerine atamayla o köyün ileri gelen CHP kökenli kişilerine muhtarlık görevi verilmişti.
Karacaören köyünde de muhtarlık yapan Rıza Duman görevinden alındığı gibi üstelik o günlerde izinde olan bir asker köylüsünün “Cemal Gürsel’e benim yanımda sövdü” diye iftira edip şikayetiyle cezaevini boylarken yerine Çavuşun Mustafa (Azzim Kağ) getirilmişti.
Çavuşun Mustafa göreve gelir gelmez edindiği CHP bayrağını damına asıp aylarca dalgalandırmış, Demokrat Parti’li köylülerinin de böylelikle düşmanlığını kazanmıştı.
Sivil idareye geçilince yapılan seçimlerde gerek askeriye, gerekse CHP korkusuyla bu parti mensubu muhtar adayı İreyize (Feramiz Avşar) köylü oy verip muhtar seçmişti.
1964 muhtarlık seçimlerine gelindiğinde bütün yurtta olduğu gibi Karacaören’de CHP’nin imajı silinmiş Adalet Partisi hükümet olmuş, artık onun borusu ötüyordu.
Hamidin Kadir otuz yaşlarında girişken bir delikanlıydı. Köyün kalabalık sülalerinden kendisine oy toplayacak muhtar azalarını ayarlayıp onlarla görüşerek fikirlerini aldıktan sonra muhtarlığa adaylığını koydu.
O dönemde yaşları otuz ile otuz beş arasında değişen köyün girişken civan gibi delikanlılarından muhtar azası adayları “er lakabıyla anılır” Güdüğireşidin Hasan Ali Çavuş’un Ali, Garamyalların Ali, İyibin Yağmur, Kürdün Mamo, Tayır Hocanın Cevcet’di. Bunlar Adalet Partisi görüşünü benimserken karşılarındaki aday da CHP görüşlü Kara Saliydi…
Yapılan seçimleri büyük bir oy farkıyla Hamidin Kadir ve ekibi kazanıp göreve başladılar.
İlk işleri dönemin Kırşehir Valisi olan Sedat Kırtatepe’nin huzuruna çıkmak oldu. Köyün dert ve sorunlarını dile getiren bu gençlere Vali çok iltifat gösterip adeta onlara hayran kaldı. Adam Karacaören’e gidip gelişlerinde köye adeta aşık olmuş akşam şehre dönmeyi canı istemez bir hal almıştı.
Onun görev süresince köyün Kervansaray dağından başlanarak yolu yopılmış, her mahalle başına altı yedi kadar çeşme, kafi gelmeyen eski okulun biraz ilerisine tekrar bir ilkokul ve selektor binası yapılıp hizmete sunulmuştur.
Aradan geçen süre içerisinde köye elektrik gelmesi için plan proje çizilmiş fakat muhtar Kadir’in görev süresi dolduğundan bu başka muhtara nasip olmuştur.
Görev sürelerinin dolmasına az bir zaman kala Hamidin Kadir; “Almanya’ya işçi olarak gideceğini, bir daha aday olmayacağını, içlerinde adaylığa talip olan varsa şimdiden meydana çıkmasını” arkadaşlarına ‘açık ve net’ olarak anlatır.
Güdüğireşidin Hasan fakir bir ailenin en küçük oğlu olup köyünde ilkokulu bitirmiş zamanla kendisini her yönüyle geliştirmiş uyanık ve zeki bir gençtir.
Şehirle köy arasında minübüsüyle yolcu taşımakta, aynı zamanda Adalet Partisi ilçe ve Ziraat Odası yönetiminde olması dolayısıyla her gün bir ayağı şehirdedir. Kadir’in muhtarlık yaptığı dönemde onun baş azası olması münasebetiyle iyi kötü daire çalışanlarını ve müdürlerini tanımış köyün yarım kalan işlerini tamamlamak ve daha mamur hale getirmek için aday olmayı kafasına koymuştu.
Köyün ileri gelenlerini bir araya toplayarak onlarla fikir alış-verişinde bulunduktan sonra aldığı onayla muhtar adaylığına soyunur.
Almanya’ya işçi akımının başlamasıyla köyün erkek nüfusu bir önceki seçime göre göze batar bir şekilde azalmış haliyle kendisine aza adayları bulmakta zorluk çekmektedir.
Sabahlara kadar yanan lüksün ışığında yapılan toplantı üstüne toplantılarla aza listelerini oluştururken aynı zamanda aza olmaya hevesli bazı kişileri ya küstürmekte, ya da listesine almayı düşündüğü aza adaylarını rakibi muhtar adayı Kara Salinin listesine alındığını öğrenmesiyle üzülmektedir.
İnce eleyip sık dokumayla aradan geçen zaman içerisinde bu işin üstesinden gelmeyi başarır. Şimdi asıl işin zor yanı olan seçmenden oy alma takdiğidir.
Karacaören gibi bir yerde muhtar adayı olmak, hele seçmenin oyunu toplamak öyle zor ve beceri isteyen bir iş ki köye muhtar değil milletvekili oluyorsun sanki. Işin içinde particilik var ya, bugün bile o köyde seçmen kardeşine oy vermez tuttuğu pertinin adayına yani ‘partiye’ oy verir.
Güdüğüireşidin Hasan arkadaşlarıyla ve yandaşlarıyla gece ev ev toplantılar yapmakta, gündüz de kapı kapı gezerek oy avcılığı taktikleri uygulamakta, bazen hem arkadaşı aynı zamanda rakibi Kara Saliyle karşılaştıklarında birbirlerine başarı dilemekte, incitmemeye gayret göstermektedirler. Seçmenden oy istemek ona boyun bükmek, “her evet ben oyumu sana vereceğim” diyene inanmak çok zor şey…
Kimi el üflayarak fakirliğini ima edip birşeyler demek isterken, kimisi de yıllar evvel yapılan bir kusuru öne sürerek “utanmadan bir de benden oy mu istersin” diyerek terslerken bir diğeri eğlenircesine “arkadaş ben oyumu falana söz verdim kusura bakma” demesine katlanmak sabır ve metanet ister.
Seçmen açık ve net olarak oy kullanacağı kişiye kendisini inandırsa da ne bileceksin ki onun sana oy verip vermediğini. Oy pusulasında isim yazsa kabul olmaz. Bunun yanında seçimler gizli oy açık tasnifle yapılmakta olduğundan kimin kime oy verdiğini nasıl bilinmez?..
Köylerden birinde seçimlerde kapısına oy için gelen bir muhtar adayına ………. “Oyum senin, azminden dönenin avradını falan falan edeyim” diye söz verdiğinde hanımı bu küfre içerleyince “benim azmime senin aklın ermez” ifadesiyle ettiği küfüre rağmen oyunun garanti olmadığını belirlemektedir.
Günler günleri kovalarken nihayet seçim günü kapıya geldi. Sabah yeni camide kurulan sandığa köylü yavaş yavaş oy kullanırken orada bulunanlar “aha şunun oyu bizim, aha şunun oyu rakibimizin” diye ellerindeki kağıda oy yazımına başlamışlardı bile.
Hasta olanlar evinden bir bir getirilirken okuması yazması olmayanlara da “oy kullanamaz onun yerine ben kullanabilirmiyim” diye yakınları sandık başkanına rica minnet yalvarıyorlardı. (bir oy bir oy)
Kaaler sülalesi bu seçimde “Hasan bize aza vermedi” diye kızıp akrabalığı bir yana bırakarak Kara Salinin safında yer almışlardı. Fakat Kaalerin Kemal bütün ikazlara ve tehditlere rağmen “Hasan’ın bana iyiliği çok, ben oyumu ona vereceğim” diye onlardan ayrı düşmüştü.
Vakit ikindiye yaklaşırken hararet daha çok artmış adeta köyde rakipler arasında oy savaşı başlamış bu yüzden ara sıra ufak tefek olaylar olsa da araya girenler tarafından ayırt ediliyordu.
Sığır çobanı Salinin hanımı Pakize fakirliği kendine dert etmeyen emmisi Etem gibi şakacı ve nuktedan bir ev kadınıydı. İşlerini bitiren köylü kadınları bir damın gölgesinde oturur onun güldüren hikayeleriyle vaktin nasıl geçtiğini bilmezlerdi.
Pakize kadın köyde bir ölü olursa hemen ölenin evine koşar, orda edilen ağıtları bir teyp gibi beynine nakşeder, işin komik kısımlarını adeta bir artist gibi rol yaparak laf götürüp getirmeyi huy edinmemiş arkadaş çevresine olanları canlandırarak anlatıp ortalığı gülüp geçirirdi. Köyde kel kafalı bir adam ölmüştü. Bacısı onun için “sırma saçlı kardeşim” diye ağıt yakıyordu. Pakize durumu hiç kaçırır mı, yanındaki arkadaşının kulağına eğilerek “Zade gurban oluyum sen hiç ölen bu falanın kafasında bir tel saç gördün mü(?) diye sorarken ikisi de gülmemek için adeta dişlerini kırarcasına sıkıyorlardı.
Güdüğireşidin Hasan seçim stresini atmak için Cinder Ali’nin kahvesinde biraz oturmuş, fakat içindeki “ne olacak” sıkıntısı onu orada fazla oturmasına müsade etmemiş kendi evinin arkasındaki yol ile camiye doğru ‘oy atımını’ izlemek için yürüdüğünde emmi kızı Pakizeyle bir komşusunu oy kullanmış evine dönerken birden karşısında görünüverir.  Pakize’nin yanındaki kadın Kara Salinin emmi kızıdır!
Yılların uyanık Hasın’ı birden her şeyi anlar “eyvah ki eyvah” diye iç geçirir fakat bunu karşısındakine belli etmez. Zaten yapı icabı sabırlı bir kişiydi.
O anda Pakize’nin yüzü bembeyaz kesilmiş, adeta ne yaptığını bilmeyen şaşkın bir kadın haline gelmiş, eli ayağı titremeye başlamış, ne ağlayacağını ne güleceğini bilmeyen bir hal almıştı…
Kendisini biraz toparladıktan sonra rol ustalığından medet umarak suçluluğun utangaçlığını bir yana bırakıp “vaa emmoğlu; maşallah herkes seni konuşuyor, bu köye anca sen muhtar olur, sen yönetirsin, vallahi Hasan kazansın diye her gün dualar ediyorum…”
Hasan ortalık biraz soğusun diye kızgınlığını Pakize’ye belli etmemeye çalışarak karşısındakine “yaptığından utansın” hesabıyla değerinden fazla itibar göstererek kocasının güttüğü ineğe, danaya, çocuklarına kadar tek tek hal ve hatırlarını sorar…
Pakize; Hasan’ın bir şeyi anlamadığına kanaat getirerek bu düşüncesinden aldığı cesaretle kendisini daha da güçlü kılarak “Allah yardımcın olsun EMMOĞLU OYUMU SANA ATTIM!…”
Hasan onun pişkinliğini gördükten sonra “bir oy için bir kadını kırmanın ne alemi var” düşüncesiyle “belli; emmim kızı belli!…” der ve yoluna devam eder.
Hasan seçimi oylar sayılırken lüküsün bir anlık sönmesiyle………adlı sandıkta görevli bir öğretmenin oylarını çalmasıyla (öyle bilindi) seçimi üç oyla kaybeder. Aradan bir müddet sonrada köyden şehre göçüp kaybedişi kazanca çevirip hiç olmazsa çocuklarının istikbalini kurtarır.

++++++++++++++++++++++++++++++
SEKSEN OLMAZSA GÖNÜL KORUM

ALLAH’IN İŞİ BELLİ Mİ OLUR!
Fakirin yalanı

Zarifenin İreşit Kırşehir’in fakir mi fakir……. Köyünde yaşayan, kimsenin azında, çoğunda olmayan, kendi halinde birisi idi. Yazın amelelik, kerpiç, kesme, bağ belleme gibi işlerle uğraşır, bazen da başka köylere ırgat durur veya baba mesleği çobanlıkla geçimini temin ederdi.
Hanımı Zekiye’de yerine göre parasıyla köylünün yaşlılarına veya hastalarına bakar, gün deliğe, çamaşıra, ‘temek’ kesmeye, (hayvan pisliğinden yapılan yapma, kerme) yufka ekmek yapmaya giderdi.
İkisi oğlan biri kız çocuklarının bu ve bu gibi işlerle geçimini temin etmekle günleri ardına bakmadan uçup giderdi. Büyük oğulları Ahmet çocuk olmasına rağmen fakir olmalarından dolayı isteklerinin karşılanmamasına çok içerler, bu yüzden dolayı da doyumsuz bir hırsa kapılır, baba ve anası onu ikna etmekte çok zorlanırlardı. Ahmet köy bakkalında satılan naylondan yapılma oyuncakları almaya parası olmadığı için bu ihtiyacını damların üstü kiremit olmayan köy evlerinin yağmur suyunun boşluğa akmasını sağlayan tenekeleri söker, (çörten) onlarla oyuncak araba yapar, bu yüzden de köylüler lakabını ‘çörten Ahmet’ koymuşlardı.
Çörten Ahmet’in üç kardeşiyle giydiği bir çift soğuk kuyu (cebaliş lastiği) ayakkabıları vardı. Ayak büyük küçük fark etmez onu kim giyerse diğerleri yaz kış yalın ayak gezer, bundan dolayı da üçünün de ayakları nasır bağlamıştı. Kışın herkesin ayağı soğuktan titrerken Çörten Ahmet yalın ayak buzda kayık kayardı.
Ahmet bu şartlar altında ilkokulu zar zor bitirdikten sonra babası diğer köy çocuklarına özenip “bari ben çektim, o çekmesin, okuyup ta adam olsun” diye onu Kale Orta Okuluna kaydettirdi.
Üç köy çocuğu ile şehirde bir ev tutup lisede okuyan akrabalarından birine de Ahmede göz kulak olmasını tembihleyip oğlunun bir ay yetecek ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra köyüne döndü.
Şehir hayatı köy hayatı gibi değildi. Gözü açılan Ahmet sinemanın birinden çıkıp diğerine koşuyor, sahipsizliğin ve içindeki fakirliğin ezilmişliğinden doğan hırsla kendini daha serbest görmek istiyor, haliyle de ulaşamadığı şeylerde edindiği arkadaşlarına ikna için yalana ihtiyaç duyuyor, derslerini de ihmal ediyordu. Ayda bir gelen babası durumdan haberi olmasa da lisede okuyan köylüsünü ziyaretinde meseleyi anlamış anlamasına ama oğlunun sınıfta kalmasını engelleyememişti.
Zarife’nin İreşit bulup buluşturup ertesi yıl Ahmedi tekrar okutmaya çalışsa da oğlu o gözeye hiç basmamış nihayetinde okuldan belge (iki yıl üst üste sınıfta kalana verilir) alıp köyüne dönmüştü.
Aradan geçen süre içerisinde Ahmet bazan babasına yardım etmiş, bazan kaytarmış, zamanla bıyıkları terlemiş iri yarı bir delikanlı olmuştu.
Köylerinde bir yakınları Ankara’da Radyo-telsiz, televizyon tamir kursuna gidiyordu. İzine geldiğinde Zarife’nin İraşitle karşılaşır. Hal hatırdan sonra Ahmet’i sorar o da ‘oğlunun bir kazmaya sap olmadığından’ bahseder.
Ahmedin de çocukluk arkadaşı olan Şuayip bu duruma çok içerler, “eğer İreşit emmi bütçen el verirse Ahmeti’de bir ay sonra açılacak kursa kayıt yaptıralım, hiç olmazsa bir sanat öğrenir açıkta bari kalmaz” deyip oradan müsade alıp ayrılır.
Bir ay sonra Zarife’nin İreşit oğlu Çörten Ahmet’le Ulus’taki modern çarşıda bulunan kursa köylüsü Şuayibinde aidatı “bunlar çok fakir yiyecek ekmeklerinin parasını buraya yatıracaklar” diye müdürü ikna edip düşürmesiyle kaydını yaptırmış olur.
-“Yedisinde ne ise yetmişinde de insan aynı olur” diyen atalarımız boş dememişler. Ahmet palavralarına kursta da devam ettiği gibi kursu zamanla ikinci plana itmiş, Şuayip’in ikazlarını da göz ardı etmiş, bir günde de “sana ne sen işine bak” diyerek onu azarlamış, arkadaşını da kendinden soğutmuştur.
Akşama kadar Ankara’nın altını üstüne getirip gezmekte, üstelik sonradan arkadaş edindiği bir otobüs muaviniyle de bazan ona yardım amacıyla başka şehirlere gidip gelmektedir.
Çörten Ahmet aradan geçen üç dört ay süre zarfında kursu-mursu bir tarafa bırakmış, otobüs mavinliğine başlamış, içinde yıllarca kendisini kemiren hırsının isteklerine yetişemez olduğu gibi ezeceğine ona hep ezilmiştir.
Anası Zekiye kadın hergün “oğlum da oğlum” diye ağıtlar yakmakta, “dümüksüz herif git de şu oğlanı bul-buşur, ölümü, sağ mı?”
Aslında kocası Şuayip’ten aylar sonra gelen mektupla her şeyi öğrenmiş ama Ankara’ya gidecek parası olmadığından işi oluruna bırakmıştı.
Mahsenli köylüleri terminalde çalıştıklarından hemşehrilerini gözetip kollarlardı. Zamanla onlar Çörten Ahmedi tanımışlar, hakkında malumat öğrenmişlerdi.
……..köyüne Ahmet’in babasına haber ilettikleri sırada Ahmedin köye askerlik pusulası gelmişti. Zarife’nin İreşit Ankara’ya gelip sorup soruşturduktan sonra oğlunu bulup zar-zor ikna ederek köyüne getirir. Bir müddet sonra da Çörten Ahmet Samsun’da Sıhhiye Acemi Er olarak asker olur. Dört ay eğitimden sonra da Konya’nın Höyük ilçesine dağıtımı çıkar.
Hüyük ilçesi Konya ile Isparta arasında yüksekçe bir yerde kurulmuş halkı genelde çiftçilikle geçinen dinine, vatanına, bayrağına bağlı bir yurt köşesidir. Ahmet Höyük’te askerliğe başlayalı biraz olgunlaşmış, hayatı daha yakından tanımış, görevine sadık bir asker olmuştur.
Hasta askerlerin listesini çıkartıp revire, daha önemli olanları ilçenin sağlık ocağına götürüp getirmekte, buraların el atamadığı hasta askerleri de Konya’daki asker hastanesine götürmektedir. Bu gidiş gelişlerinin birisinde orada çalışan bir hemşireyle göz göze gelir ki o an ciğerinden sanki bir parça düşmüş ateşinden sanırsın koca hastahane yanmıştır!..
Götürdüğü askerlerden birinin yarası biraz ağırdı. Ahmet durumu bölük komutanına bildirdi. Orada bir hafta refakatçi kalması gerekiyordu. Bir gün yaralı askeri sedyeye hemşireyle beraber bindirip filime götürdüler. Dönüşte de tekrar beraber getirip yaralıyı sedyeden indirip yatağına koyarlarken yanlışlıkla birbirinin bileklerini kavradılar. İşte ne olduysa o anda oldu.
İki çift gözün çakışmasıyla önce eller titredi, sonra kalpler yerinden fırlayacakmışçasına çarptı….
Aşk denilen şey buydu işte.
Bu gidiş gelişlerdeki buluşmalar zamanla büyük bir aşka dönüşmüş. Aysel hemşireyle asker Ahmet birbirine yanık iki sevdalı bülbül olmuş görüşemedikleri her an sanki onlara bir asır gibi geliyordu.
Ahmet köyüne izinli geldiğinde durumu ailesine anlatsa da onu kim dinler. Küçük kardeşi Mesut köyden bir kızı kaçırmış, biraz hapis yatmış, sonra kız tarafı razı gelince evlenmiş, haliyle elde avuçta beş kuruş kalmamıştı ki Ahmedi nasıl nişanlasınlar.
İzin dönüşü Ahmet’in morali çok bozuk olsa da bunu Aysel’e belli etmez. Yine eskiye dönerek fakirliğin, ezikliğin öfkesini yalanla çıkarma yoluna gitmiş, memleket de şuyumuz var, buyumuz var demeye başlamış, “babam nişanlanmamıza razı ama şehre göç ediyorlar, orda kardeşime iş kuracaklar, sonra buraya gelip ailenden seni isteyecekler” darken hırsından kıp kırmızı olduğunun farkında bile değildir.
Ahmet izine gittiğinde Aysel ailesine durumu açmış ama “oğlan henüz asker, daha işi gücü bile yok, hele şimdi bunun sırası değil” diye ters cevap almıştı.
Ahmedin askerliği bitmeye yüz tutmuştu. Son bir gayretle bölük komutanına durumu anlatıp beraberce Konya’ya nişan takmaya gitseler de, kız babasının “ben kızımı akrabamdan falanın oğluna ta onlar küçükken ‘beşik kertmesi’ yaptık, kusura bakmayın komutanım” deyip yol göstermesiyle bütün hayalleri suya düşmüştü.
Bir ay sonra da tezkeresini alan Ahmet vedalaşmak için önce Konya’ya, oradan da hastaneye sevdiğini görmek için uğrar. İki aşık tel tel dökülen göz yaşları arasında vedalaşırken bir yandan da yanlarında bulunan nişan yüzüklerini birbirinin parmaklarına takarak nişanlanmış olurlar.
Köy Ahmedin başına dar gelmekte, akşama kadar ağzında aşk türküleri dağ bayır dolaşmaktadır. Kara sevda herhalde bu olmalı… Ne yaptığını bilmeyen Ahmet kendini Konya’da hastane de nişanlısı Aysel’in kollarında bulur.
Hoş beşten sonra evlenmeye karar verip bindikleri otobüsle Kırşehir’e gelip resmi nikah yaparak köylerine gelirler.
Aysel köye gelince gördükleri gerçekler karşısında şok olsa da aşk galip gelir Ahmedin yalanlarını affeder.
Aysel’in anne ve babası sağı solu araştırsa da adres bilmedikleri için kızlarının Ahmet’le kaçtığına kanaat getirip durumu adli mercilere bildirmekten başka ellerinden bir şey gelmez.
Aile araya girenlerinde gayretleriyle gelinle Ahmede düğün günü belirleyip hazırlıklara başlarken oğullarına da “ayıp olur siz telefonla Aysel’in ailesini düğüne davet edin” diye talimat verirken çağrılan imama da dini nikâhlarını kıydırdılar.
Ahmet komşunun telefonundan Aysel’in anne ve babasını düğüne davet ederken onların altına serecek yatak ve yorganları olmadığı için “ben sizi düğüne davet ediyorum ama siz sakın yola çıkmayın Aksaray Kırşehir arası kar ve tipiden kapalı” yalanına başvurarak gelmelerini engellemeye çalışır. “Temmuz ayının içinde kar ve tipinin aslı ne, bu nasıl işimiş” diye veise kapılan Aysel’in babası o zamanki .….. adlı otobüs firmasını arayarak durumun öyle olmadığını anlayıp ertesi günü köye hanımıyla gelip misafir olur.
Hoş beşten sonra “Sahi Ahmet sen telefonda bana ne diyordun, ben sıcaktan terliyorum bu nasıl iş?”
Şaşkınlığı üzerinden atan hazır cevap Ahmet “baba ALLAH’IN İŞİ BELLİ Mİ OLUR o iki gün önceydi, bu günde böyle…”
++++++++++++++++++++
ENİŞTE MANTI!

Gözlemeciler…

Anadolu insanı çok eskilerden beri geçimini tarım ve hayvancılıktan temin ettiği için yiyeceğini de bunların getirisi olan besin ve ürünlerden yaparak yaşamını devam ettirmiştir.
Eskiden köyler şehirlere göre mahrumiyet yerleri olduğundan oradaki imkanların kendilerinden olmadığından (çarşı-pazar) elindeki ürettiği ürünlerden çeşitli şekillerde yaratıcılığını kullanan maharetli hanımların gayretiyle adı saymakla bitmeyen yöresel yiyecekler üretme gayreti içinde olmuşlardır.
Ateşte pişecek yiyecekler için çatma veya duvara bacalı ocaklar yaptıkları gibi, un ve unlu mamülleri pişirmeye de tandıra gereksinim duymuşlardır.
Tandır yapmak için tespit edilen havlunun içindeki bir yerde toprak enine ve boyuna takriben bir metre eşilir, buraya mahir ustaların özel toprağın çamurundan yaptıkları dışarda kurutulup iyice tavını alan tandır ocağı yerleştirilir, hava alıp iyi yanması için de dört beş metre uzunluğunda “külle” denen havalandırma yolu yapılırdı.
Yıllar önce külleye kıldan yapma futbol topunu kaçıran çocuğun birisi topu oradan çıkarması için ablasına külleyi göstererek “külle” diyemediğinden “bacı künye, bacı künye” diye çağırır. Olaya şahit olan lakap takma da maharetli birisi çocuğu her gördüğünde “bacı künye, bacı künye” diye çağırmasıyla şimdi rahmetli olan öğretmeni köylü halen bu lakapla tanır bilir.
Tandırdaki dumanın çıkması içinde “punara” dediğimiz baca yapılır. Bazıları bunun ustasını başka köyden getirir, güya köylüye “benim tandır sizin ki gibi tütmüyor” diye hava atardı.
Yufka ekmek yapacak olan evin hanımı tandırda yakacağı saçkıyı, (sap saman) oklavayı, pişirgeci, tahtayı, sacı hazırladıktan sonra önceden ‘öndüç’ (ödünç) taktığı komşu hanımlara bir kaç gün once haber eder, onlarda kararlaştıralan günde “tandırlık ya da tandırlı ev” denilen yerde toplanırlardı.
İki saat önceden mayalanmış hamur yuvarlak beziler haline getirilir, bunları sacda büyük gelmemesi için özenle aynı ölçüde olmasına gayret gösterilirdi.
Köyün birinde adamın biri hanımı öldüğünden dolayı oğluyla ekmek pişirmekteyken bezileri açan oğul bunların büyük olduğunu babasına sitem dolu sözle ifade ederse de onun “oğlum Refik, beziler büyük, öndüce verecek değiliz ya dil dil at, böl böl at” cevabıyla şaşkına döner.
Evin ihtiyacına göre iki tahtalık veya üç tahtalık ekmek edilirken tahta başındaki hanımlar ekmek tahtasında bezileri oklavayla açar, açılanı da pişiriciye oklavayla teslim eder, oda bunu özenle sacın üstüne yayarken tandıra da bir yandan ‘saçkı’ (yakacak) atmayı ihmal etmez. Sacın üstündeki ekmeği “pişirgeç” denen (iğde ağacından yapılan) deynek çubukla alt üst yapıp yakmadan pişirmeye özen gösteren kadın bir yandan da türkü söylemeyi ihmal etmezken diğer kadınlarda kendi aralarında hem şakalaşır hem de dedikodu yapmaktan geri kalmazlardı.
O yıllarda buğdaylar şimdi ki gibi ilaç görmediğinden dolayı doğal tadındaydı. Onun unundan yapılan ekmeğin kokusu köyün ta öbür ucuna yayılır, kokuyu alanlar yanlarına aldıkları yumurtayı, yağı, firek, (domates) soğan, bulursa patlıcan ekmek edilen evin yolunu tutarlardı.
İştahla yenilip tadına doyum olmayan, yedikçe insanın yiyesi geldiği şimdilerde adı değişen benim köyümde ise halen yumurtalı, yağlı, firek-soğan böreği diye anılan bu yiyecekler kimin iştahını kabartmazdı ki…
Yufka ekmek işini tamamlandıktan sonra tandıra üzlük (topraktan yapılma) içerisine kemikli et, kayısı kurusu, yarma, yağ su karışımı marmelat konur bunada benim köyümde ‘keşkef’ denen yemek türü atılırdı. Eğer ekmek edimi soğuk havalara dek gelirse tandırda ayak uzatarak oturup laflamanın muhabbeti başka olurdu.
Üretken hanımların yaptığı işler bir yufka ekmek yapımıyla biter mi. Benim köyümle anılan “yapıştırma” denen bir tür varki sorma gitsin. Hamur bezileri takriben on- on beş santim eninde ve boyunda üç dört yufka ekmek kalınlığında açıldıktan sonra yumurtanın sarısı ve beyazının barışımı yüzüne sürülüp tandıra yapıştırılır. Çıtır çıtır yenirken tadı damağımızdan gitmeyen bu yiyeceği yapan kadınlar kaldı mı bilmem…
Yapılışı ve malzemesi yapıştırmanın aynısı olan ondan daha kalın ve daha yumuşak, fosur fosur kabartmalı adı üstünde Bozlapa (Boztepe) çöreğini yapan o hünerli kadınları nerede bulmalı?..
Yine bunların yanında Karacaören’in boz ama çok lezzetli ‘bazlaması’, Horla köyünün ve kürt aşiret köylerinin yufkadan biraz daha kalın o ekşimsi tadıyla yiyene bir daha yediren bizim ‘Lavaç’ kürtlerinde “nan” dediği ekmeği tekrar yemek kısmet olur mu bilemem…
Köylerde olduğu gibi şimdilerde şehrimizin kenar mahallelerinde genelde köyünden göç edip gelen ve müstakil evlerde oturan kadınların ‘yufka ekmek’ geleneğinin yanında kış hazırlığına ekledikleri mantı ve erişte hamur işi çeşitleri vardır.
Mantı ve erişte hamurunda kullanılan marmelatın birbirinden pek farkı yoktur. Un, tuz, yumurta, su karışımıyla elde edilen hamur önce küçük beziler haline getirildikten sonra ekmek tahtasında oklavayla elli altmış santim eninde açılır. Açılan bu ekmek üç santim eninde uzununa kesildikten sonra küçük şeritler halinde kesilip işlem tamamlanmış olur.
Eriştenin mantıdan tek farkı sacda kavrulup gevretilmesidir. Erişte yağlı ya da şekerli olarak pişirilip yemeklerin yanında yardımcı yemek (aparat) olarak yenir.
Mantı yemeği etli, salçalı, sarımsağı bol yoğurtlu adlarla çeşitli şekillerde sofralarımız da yer alırken ilerleyen teknolojinin geleneklerimize vurduğu darbeden erişte, mantı, yufka ekmek, lavaç, çörek, börek, bazlama ve çığırtma da nasibini almıştır.
Maharetli hanımların yaptığı bu tür yiyecekler yerini makinalaşmaya bırakırken bu durumda iş görmeye üşenen bazı hazırcı hanımların işine yaramış yeni bir iş sektörününde doğmasına yol açmıştır.
İşini bilen bazı kişiler bu gibi hanımların ya da yapmak isteyip de apartman dairesinde oturmasından dolayı yapamayanların ihtiyaçlarını gidermek için işi ticarete dökme yoluna gitmişlerdir.
Şehrin muhtelif bölgelerin de “nasıl olsa masrafımı çıkarırım, hem de para kazanırım” zihniyetiyle fahiş fiyata dükkan kiralanarak adına “gözlemeci” denilen çeşitli isimlerde anılan iş yerleri açılmıştır.
İşler böyle olunca o mühit de eskiden beri işyeri çalıştırıp kirada oturan ‘asıl esnafların’ kiralarının da artmasına sebep olmuşlardır. Öyle bir zaman geldi ki her nereye baksan falan-filan gözlemeci tabelalarından başka tabela okunmaz olmuştur.
Araştırdığım kadarıyla şehrimize ilk gözlemeci dükkanını “oğlum boşta gezmesin, akşam evini bilsin, işi olunca mesuliyeti olur, kopuğun, kaçığın peşine takılmaz” diye Salih Çağlar adında biri oğluna açmıştır.
Aradan bir ay geçmesine rağmen işlerin iyi gitmediğini gören Salih’in arkadaşları bunun doğru dürüst meslek olmadığını, derhal işyerini kapatmasını, yapacaksa büyük şehirde yapmasını her gelişlerinde kendisine hatırlatırlar. Arkadaşlarının fazla ısrarına dayanamayan Salih Bey oğlununda rızasını alarak “zararın neresinden dönülürse kardır” hesabı işyerini kapatır. Oğluda girdiği imtihanda gardiyanlığı kazanıp iş güç sahibi olur.
Salih Bey’in açtığı günden bu yana meslekle ilgili on dükkan açılırken on beş dükkan kapanmak da olsada işini rayına oturtup mesleğinde isim olanları da gözardı etmememiz lazım.
Ünal Çarşısı Eski Ankara Caddesi cephesinde boşalan dükkanı hanımının ısrarlarına fazla dayanamayan emekli Erdal Yılmaz gözlemeci açmak için kiralar.
Kiraladığı işyerini belediye ve il sağlık kurulunun yasalarına uygun şekilde dizayn ederek donatmış, en lüks makinaları da alırken “kar edeceğim yerden masrafı esirgemem” diyerek paraya acımamıştır. Çağırdığı tabelacıya da işyerinde imal ettiği yiyecek maddelerini vitrinin camına sırasıyla yazdırmıştır.
İşleri iyi gittiğinden dolayı yüzü gülmekte, bastırdığı kartvizi de eşe dosta dağıtırken onlardan birisinin “bana erişte ve mantı lazım hani sende bunları göremiyorum” ifadesiyle karşılaşır.
Erdal Bey bunun üzerine komşusu bilgisayarcıya “erişte, mantı bulunur” diye bir kağıda yazdırıp camın görünecek bir yerine iliştirerek erişte-mantı satımına da başlamış olur. Terziyan köyünden berber Hacı yıllarca müftülük civarında mesleğini icra etmiş zamanla gözlerinin iyi görmediğine kanaat getirince sanatını bırakmış fakat evi o civarda olduğu için eviyle çarşı gidiş-gelişlerinde devamlı Eski Ankara Caddesini kullanır.
Gidiş gelişlerinin birinde vitrindeki kağıda yazılmış yazı gözüne farklı bir şekilde takılır. Ömrü anasının pişirdiği sonradan hanımının önüne sofrada koyduğu o güzelim “bol acılı, yerine göre etli, salçalı, bol samırsak ilaveli yoğurtlu mantının” acaba daha adını bilmediği bir çeşide de varmış da ben farkında değilmişim veisine kapılır.
Okuyup aldandığı yazının etkisinde kalmış bütün şaşkınlığı üstünde etrafına aval aval bakarken durumu anlatacak birini aramaktadır.
Ben saatler ileri alındığı günden itibaren eski saate göre bir müddet hareket ettiğimden dolayı dükkanımı komşulara nazaran biraz daha erken açmış ve dışarıya kucak kucak ip çıkarırken berber Hacı’nın şaşkınlığının farkına varmakta gecikmedim.
Hacı’yla ayak üstü selamlaşırken bana gözlemeciyi göstererek birşeyler dediğini fark ettim ama aramızın sekiz on metre oluşundan hem de sol kulağımın ağır duyuşundan ne dediğini pek anlamıyordum.
Hacı yanıma ağır ağır yaklaşırken bir yandan da “ula sağır tulla sen ömründe hiç ENİŞTE MANTISI duydum mu?.. Yedin mi?..” diye soruyordu.
Sabah sabah Berber Hacı da her halde sıyırmış (!) diye kendi kendime o an için hayıflanırken beni kolumdan çeken Hacı vitrindeki yazıyı gösterdi.
Meseleyi hemen anlamış hazır cevaplılığımdan istifade ederek “oğlum Hacı sen nasıl kör, ben nasıl sağır olduysam tabiki erişte de bizim gibi adama enişte olur” dediğimde kahkahalarımız oradan geçen ambulansın siren sesine karışıyordu…

++++++++++++++

04/08/2012

Müdür Mehmet, Goca Hoca’nın ezan sesiyle dalmış olduğu “kendisini hüzünlendiren geçim sıkıntısının verdiği yükten” birden silkindi. Baharın ortalarına gelindiği halde köyde ne bir dam yaptıran, ne de “şu duvarım yıkıldı gel de tamir et” diyen birisi daha kapısını çalmamıştı.

Köyde insanlar hayvancılık, çiftçilik gibi işlerle geçimini temin ederken o da öğrendiği, herkesin gıpta ile özendiği dam, duvar ustalığı ile rızkını temin ediyordu. Oğlu İsmail, baba mesleğine pek itibar etmemiş, biriktirdiği üç-beş lirayla ağabeyi Ziya gibi çerçilik yapmaya heves etmişti.
Oğullarının evlerini ayırdığında hanımı öldüğü için bekar kalan Müdür Mehmet oğlu İsmail’in yanında kalmış, “Ziya senin horantan kalabalık sen bana boş yere ısrar etme İsmail’in çocuğu yok ben onlara can şenliği olurum” demişti. Gelini Urguya onu bir baba gibi sever, sayar, kocasına diyemediği evin eksiğini gediğini kayın babasına demede bir sakınca görmezdi.

İkindi namazını kıldıktan sonra sabahleyin Urguya’nın siparişlerini almak için Hafız Mehmet’in dükkanına girip utana, sıkıla ihtiyaçlarını sıraladı. Hafız Mehmet komşusunun istediklerini ayrı ayrı kesekâğıdına koyarken hal, hatır sormayı ihmal etmiyordu. Oğlu Cuma’yı çağırıp, “Hadi oğlum şunları Urguya bacına teslim et biz Mehmet ağa ile hem laflayalım, hem de az sonra radyoda başlayacak haberleri dinleyelim” derdi…

Aradan üç-dört gün geçtiği halde kapılarını çalan hiç kimse olmayınca “Gelinim benim eşeğimi hazırla, iş başa düştü, şöyle köylere açılayım bakalım kısmette ne çıkar” deyip edevat torbası-nı eline aldı. İçinde kendisine lazım ola-cak olan şakülünü, ipini, küllüğünü, ke-serini, testeresini tek tek gözden geçirdi.

Urguya eşeğin semerini vurmuş, “Hadi baba eşek hazır, Allah işini rast getirsin, güle güle git, arkayı unutma” deyip elindeki bir bardak suyu onun arkasından yere döktü. Mehmet ağa uğradığı birkaç köyde kendisine uygun tatmin edici iş bulamadı. Kendisi Karacaören’de iş beklerken diğer köylerin işlerini başka ustalar kapmıştı bile. Ya kısmet deyip tekrar yollara düştü. Akşam vaktine yakın bir köye vardığında köylüler bir çeşme başında namaz için abdest alıyorlardı. Selam verip o da abdest almak için oturup kollarını sıvadığında omzuna samimi bir elin değdiğini fark etti. Adam o köyün zenginlerinden olup herkese kapısı açık, misafirperver, ustanın, amelenin, ırgatın hakkını fazlasıyla veren birisiydi. Mehmet ağa zamanında bu adamın yanında birkaç kez çalışmış, çok ekmeğini yemiş, “yüzüm kara çıkmasın” diye işine çok önem vermişti.

Akşam namazından sonra adam tuttuğu gibi Mehmet ağayı konağına götürüp misafir etti. Sağdan, soldan lafladıktan sonra adam, “Mehmet ağa nerelerdesin, kaç sefer sana haber saldım, ol görüp gelmedin” dedi. Çayından bir yudum içtikten sonra,
– “On gün önce buraya Dalakçılı olduklarını söyleyen iki usta geldi, bir bakışta onların usta olmadıklarını anladım.”

Çayından bir yudum daha höpürdettikten sonra, “Giden sene samanlık yaptırıyordum ustalar sizin gibi acemiydi, neredeyse traktörümü yakacaklardı, siz de bana kızgınlıkla biçerdöverimi yaktırmadan şu ahırın yapımını bırakın alın paranızı gidin diyerek onları kovdum, iyi ki geldin Mehmet ağa” deyip bir sigara yaktı.

Müdür Mehmet adamın ahırını, samanlığını bir ay gibi yorucu bir çalışmadan sonra tamamladığında aldığı paranın yanında kendisine ayrıca verilen bahşişin haddi hesabı yoktu. Köylü onun işini beğenmiş, “İlla bizim işlerimizi de yap” diye neredeyse onun karşısında el pençe durur olmuşlardı. Gündüz onun bunun işinde çalışıp yorgun düşen Mehmet ağayı zengin adam zorla alıp evine götürüyor, hiçbir ikramından geri koymuyordu. Günün birinde bir akşam vakti adamın akrabası olan iki kardeş karısı kadınlar, “Aman Mehmet ağa senin işini, gücünü pek beğendik, bizi kırmazsan sana ara duvarı çektireceğiz. Kocalarımız öldü, bizler artık yaşlandık, torunlar bir arada kaldığından havluda her gün dövüş çıkarıyorlar, elindeki işi bitirince bizi bu dertten kurtar sana duacı oluruz” diye yalvardılar. Adamın da Mehmet ağaya ricacı olmasıyla kem kümlese de işi kabul etmek zorunda kaldı. Üç gün sonra köyün muhtarı ve birkaç akrabanın bir araya gelmesiyle evleri arasındaki arsa ölçülüp kadınların rızası alındıktan sonra Müdür Mehmet ağa temel iplerini işaretlenen yere gerip amelelere “temeli eşin” işaretini verdi. Mehmet ağa işi bir an evvel bitirip köyüne dönmek için can atıyordu. Bir iki gün sonra duvar meydana çıkmaya başlamıştı. Kadınlar oturup ustanın amelenin çalışmalarını izliyorlar, gelinleri de sırayla ortaya koyacakları öğünleri (yemekleri) vaktinde yetiştirmeye çalışıyorlardı.

Eli boş köylü ahır, samanlık işlerini bitirdikten sonra oraya gelip ustanın, amelenin çalışmasını izliyorlar, amelenin çamur karışına, Mehmet ağanın külukle taşı kırıp duvarda dümdüz örmesine hayretle bakıyorlar, “Sen bu maharetleri hangi ustadan öğrendin” diye çalışanları oyalıyorlardı.

Duvarın boyu neredeyse bir buçuk-iki metreye yaklaşmış çelen vurma yüksekliğine gelmişti.

Nerde var, nerde yok ağzında bir kenger sakızı, elinde üç el tespih elinden yüzünden şer akan yaşlı bir kadın “kolay gelsin usta” gibi iyi temennilerde bulunmadan, “Vaa Sultan bacım benim gördüğüm kadarıyla duvar senin arsana fazladan girmiş” dedi. Mehmet ağa kafayı beri, öte çevirirken başka bir kadında,

– “Aboo, yok anam yok, ölçünde bakın duvar Ayşe teyzenin dediğinin tersi Fadime bacının arsasına daha çok girmiş…”

Oraya toplanan seyirci kalabalığı da sağdan soldan işe karışıp “vay doğru, vay yanlış” deyip hüküm yürütünce iki eltinin kafası karışmaya başladı. Bir birine önceleri yumuşak davranırken işi cebelleşmeye, sonra da ağız dalaşına getirdiler. Kalabalığında etkisiyle “kazı koz anlamalar” önce kakınç kakmayı, sonra da birbirinin ağzına gözüne artırmak suretiyle “ne bileyim neylerime” çıkarmaya başladılar. Biri diğerine “atmış sefer” derken öbürü de ondan geri kalacak değil ya “bende senin ağzının orta yerine tam yetmiş dokuz kere nebiyim neylerim…” lafı ağzında yarım kaldı. O anda işi gücü bir yana bırakan Müdür Mehmet ağa bir elinde kırmaya hazır taş, diğer bir elinde de külünk olduğu halde duvarın üstünde doğrulup, “Durun kadınlar, şu işi eğer seksen yapmazsanız size gönül korum” dediğinde ortalığı dövüşün kakıcın yerine gülüşmeler kaplamıştı.

NOT: Öyküleri şahısları küçük düşürmek mirasçılarını rencide etmek için yazmadım.

+++++++++++++++++++++++++++++
ZİFT OLSUN, ZEHİR OLSUN

09/05/2012

Yetmişli yılların ortalarına kadar köyden şehre göç olmadığından dolayı çevre köyler içerisinde Karacaören nüfus fazlalığı yönünden Boztepe’den sonra ikinci sırada gelirdi.
Altmışlı yılların başlarında Almanya’nın işçi alımına başlamasıyla Karacaören de bu kervana katılmış, neredeyse on evden yedi tanesi “Almancı evi” olmuştu.

Almanya’da işçi olanların gönderdikleri paralarla ilk yıllarda köyde büyük inşaat başlamış, eski evler yıkılırken yerine yenileri yapılmıştı. Uzaktan bakıldığında köyün damları kiremitle örtüldüğü için adeta “gelincik çiçeğini” andırır renge bürünmüştü. Çiftçilerin kapısındaki atlar, öküzler, arabalar, pulluklar, mibzerler yerlerini zamanla traktöre, son sistem zirai aletlere bırakmıştı. Köye ulaşım artık Deli Muzaffer’in kamyonuyla değil, son model minibüslerle yapılıyordu. Düğünlerin tadı eskiye göre daha da tatlanmış para, pul gören abdallar sazı, davulu başka bir iştahla çalar olmuşlardı. Kayın masalarına oturan gençler oradaki alemi ustaların sazından sözünden çıkan türküleri artık teybe kaydediyorlar, sonra da bunları başka yerlerde dinleyerek keyif çatıyorlardı.

Almanya’ya gidenler kendi gençliklerinde çektikleri yoksulluğu, sıkıntıyı çocuklarına çektirmemek için onların ceplerini harçlıksız koymuyor, o günleri bir daha yaşamamak için Tanrı’ya dua ediyorlardı. Gençlerin cepleri para gördüğü gibi zamanla yaşam tarzları da değişiyordu. Ayaklarına giydikleri çarığın, soğuk kuyunun, (cebaliş lastiği) naylondan ayakkabıların yerlerini potinler, iskarpinler, ayakkabılar, analarının ördüğü yün çorapların yerlerini de triko çoraplar alıyordu. Patiskadan dikilen uzun donun, üste giyilen içliğin yerini atlet, külot alırken askılı pantolonların yerini İspanyol paçalı kalın kemerliler alıyordu. Beyaz kaputtan dikilen yakasız “göyneklerin” yerini uzun yakalı, dar belli, kolu manşetli gömlekler alıyordu. Şehirde okuyan öğrenciler gaz bulamadıkları için artık birbirine ödünce gitmiyor, çay, şeker sorunları olmuyor, kitap, defter, kalem kırtasiyeciden rica minnet veresiye alınmıyordu.

Öğrencilere köyden kamyonla gelirken yolda yarısı kırılan yufka ekmek yerini şehirdeki fırından parayla alınan somuna devrediyor, hal böyle olunca da öğrenciler daha iştahlı okuyordu! Rahatlık bazı Almancı çocuklarına biraz fazla gelmiş olacak ki “okuyamasam da nasıl olsa babam beni Almanya’ya götürecek” diye eğitimi birkaç yıl aksattılarsa da sonradan bunun boş hayal olduğunu anlayanlar “devlet kapısında insan daha itibarlı” diye tekrar tahsile devam ettiler.

Kaan’ın Irza oğlu Kütük’ü çok genç olmasına rağmen on dört veya on beş yaşında “gelin evde hizmet etsin” diye erken başını bağlayıp everdi.

Kütük neredeyse çocuk yaşta daha henüz yeni bıyıkları terlerken Nami adında bir oğlan çocuğu olmasıyla baba oldu. Eskiden köylerde bir baba çocuğuna babasının yanında ne sahip çıkabilir, ne de ona oğlum diye sarılıp öpüp okşayabilirdi. Gerek bundan ötürü, gerekse Kütük’ün genç yaşta baba oluşu, Nami’nin de babayı bir ağabey olarak “çocuk aklıyla görüşünden” veya anasının babasının böyle istemesinden midir her ne sebepse şu an neredeyse altmış yaşına gelen Nami babasına halen “abi” demektedir. Nami ilkokulu bitirdikten sonra her Karacaörenli gibi okuyup bir adam olması için babası (eskiden devlet işinde çalışanlara denirdi) Kale Ortaokulu’na kaydını yaptırır. Üç yıl sonra ortaokulu bitirdiğinde artık palazlanmış, ergenlik çağını geride bırakmış, gençliğe doğru adımlarını atarken o da akranları gibi düğünlerde Tombul Ismayıl’ın konağına kelle atmaya başlamıştı. Zamanında babası da iyi bir kelle atıcısı olduğundan onun yolunda gitmeye, kendini bu şekil kanıtlamaya özeniyordu. Artık arkadaş ortamlarına giriyor, kafasını sardığı gençlerle sıkı bir ahbaplık kuruyordu. Para, pul sorunu yoktu.

Nasıl olsa babası Kütük de diğer köylüler gibi Almancı olmuştu. Nami, iyi giyinmeyi, kızlara şık görünmeyi seviyor, tarak ve aynayı cepten eksik etmiyordu. Şehirde okurken bir iki arkadaşıyla beş, on lira toparlayıp “Akman” şarabını içerken her genç gibi onlarda mest oluyorlardı. O yıllarda pikaplar çok meşhurdu. Pikabın etrafına doluşan gençler plaktaki şarkının hüznüne kendini kaptırır, bazen dalgınlıkla sigara ateşini plağın üzerine düşürürlerdi. Aksi gibi pikabın iğnesi plaktaki o arızalı yere geldiğinde parça geri baştan çalmaya başlar, iğneyi az itekleyince de iğne bükülürdü.

Ortaokulu bitiren Nami’nin aklı, fikri Almanya’ya gitmekteydi. Bunun hayaliyle yatıp kalkıyor, konaklarındaki misafir odasında bir araya geldikleri arkadaşlarına hep bundan bahsediyordu.

O gün altı, yedi arkadaşıyla konakta bir araya gelmişler, hem eski günleri yad edecekler, hem de köy minibüslerinden birinin muaviniyle şehirden yetmişlik “büyük” rakı getirtmişler onu içeceklerdi. Ekmek tahtasının üstüne “çilingir sofrasını” kurmuşlar, hem içiyorlar, hem de pikaptan gelen o yıllarda tutulan şarkı ve türküleri dinliyorlardı. Rakının tadı şaraba göre biraz daha farklı, anasonun kokusu tiksindiriciydi.

Bir iki duble derken hayal alemleri genişlemiş, herkes kendi sevdasına düşmüş, ayrı ayrı konuşmaları “kimin ne dediği anlaşılmaz” duruma getirmişti.

O günlerde Nami’nin babası Almanya’dan izine gelmişti. Ola ki babam gelir de bizi böyle görürse azarlar diye Nami arada sırada pencereden dışarı bakıyordu. Konakları iki katlı olup odaya yatımına taştan merdivenle çıkılıyor, balkonda da iki pencere bulunuyordu. Kadehler birbirini izlerken rakı da yavaş yavaş şişenin dibine iniyordu. Nami, sakilik yaptığından kadehleri son kez ölçülü bir şekilde bardaklara doldurup kendi bardağına su ilave ettikten sonra ayağa kalktı. O sırada babası kahveden eve yeni gelmişti. Konaktaki sesleri merak etmiş, duyduklarından da meseleyi anlamış, “gençler belki birbiriyle dövüşür” diye konağın merdivenine uzanıp yatmış, onlara çaktırmadan dinliyordu. Ayağa kalkan Nami, “Arkadaşlar bu son kadehimi sizin için kaldırıyorum, belki bir daha görüşemeyiz, ŞEREFİNİZE ARKADAŞLAR” deyip bardağı tepesine diktiğinde “Zift olsun, zehir olsun daha olmazsa b…um olsun” diyen Goca Kütük’ün bağırtısıyla odadan pirem pirem olup kaçışmaları görülmeye değerdi.

NOT: Öyküleri şahısları küçük düşürmek mirasçılarını rencide etmek için yazmadım.

++++++++++++++++++++++++++++
HATİCE HASTALIĞI

26/04/2012

Karacaören Kervansaray Dağları’yla Seyfe Gölü arasında düzlük mü düzlük bir arazide yerleşim yeri olarak çeşitli kavimlerce kullanılmış bir alandır. Bu arazinin içerisinde bulunan Güneyin Burnu, İn, Kızılağıl, Kayanın Burnu, Yayla, Ağaçlı Kozluca gibi adlarla anılan alanlarda halen mezar kalıntılarına rastlanmakta, dağlık kesimlerinde bulunan “Kaya Mezarlar” definecilerin hâlâ hayallerini süslemektedir. Türklerin Anadolu’ya geçişlerinden sonra Karacaören zamanla buraya göçen kabilelerle Türk yurdu olmuştur. Rivayete göre buralar öyle ormanlık bir yermiş ki Ağaçlı’dan, yaylaya atlarla gelin getirirlerken gelinin o zamanlarda giydiği gelinlik adeta koyunların yününün çalılarda takılıp kaldığı gibi parça parça olduğu dilden dile söylenir.

Bu ormanlarda sürüler halinde Karacalar barınır, köylü de bunların kılını örmek suretiyle değerlendirirmiş. Rivayete göre bundan ötürü köyün adı Karacaören olmuştur.

Karacaören’deki ekim alanlarının azlığı sebebiyle kırklı yıllardan sonra buranın insanları okumaya büyük önem vermişlerdir. Yüzlerce öğretmen, doktor, hâkim, mühendis yetiştirip devletin çeşitli kademelerinde görev yapmışlar ve yapıyorlardır. İş böyle olunca da altmışlı yıllarda köyden şehirlere ister istemez göç başlamış, halen de devam etmektedir.
Güdük İreşid’in Hasan askerden geldikten sonra köyünde çiftçilik, kahvecilik, çelikçilik (canlı hayvan alım-satımı) zahirecilik, taşımacılık gibi işlerle uğraşıp geçimini temin etmiştir. Yetmişli yılların hemen başında o da “köyden şehre göç” kervanına katılanlardan biridir.

Köyden zamanla şehre göçüp de orda barınamayanların tekrar köye dönmesi Hasan’ı “Bende mi onlar gibi olurum” korkusu sarmıştır. Göçünü taşıyan kamyon tam Kervansaray Dağı’nın tepesine geldiğinde Kırşehir aşağıda ışıl ışıl yanmakla adeta ayaklar altına serilen halı gibi durmaktadır. Ellerini semaya kaldırıp “Ey Kırşehir sana geliyorum, beni besleyeceksin, geriye dönüş yok, yarabbi beni mahcup etme” diye dua ettiğinde cesarete gelmiş dönüş korkusu o an kaybolmuştur. Kırşehir’de üç yıl pastane çalıştırdıktan sonra bir Kayserili orloncu esnafına verdiği ödünç parayı alamayınca alacağı karşılığında adamın orlon-yün dükkanındaki malını devir alarak saat kulesi karşısında bir dükkan kiralayıp oraya taşır.

O yıllarda örgü işini fazla bilen olmadığı için işleri iyi gitmese de zamanla açılmış, kendisine rakip bir sürü orlon-yün mağazaları açılsa da o mesleğinde tanınan bir kişi olmuştur. Yetmişli yıllarda esnafın toplumda bambaşka bir kariyeri vardı. İstanbul esnafı öyle kolay kolay herkese mal vermez, şehirde tanınmış esnafların kefilliği ile veresiye mal verirdi. Zamanla Hasan’da İstanbul esnafının güvendiği kişilerden biri haline gelmişti. Kendisine işinde yardım eden oğlu Erdoğan’a askerden geldikten sonra dükkanını devredip Yenice Mahallesi Kapıcı Camii karşısına iplik mağazası açmıştı. İşler çok iyi gidiyor, kendisi de ve bilhassa “orloncu Hasan” diye köylüsü kentlisi ve bilhassa kadınlar tarafın-dan bilinip tanınıyordu. Üç kızı üçte oğlu vardı.

Zamanla oğullarını everince eve sığmadıklarından evlerini ayırmıştı. Kendisi Kervansaray Mahallesi Benzinlik civarında müstakil bir evde oturuyordu. Ortanca oğlu Raşit’de askerden gelince ona da Ahi Çarşısı’nda bir iplik dükkanı açmış böylelikle “aile boyu orloncu” olmuşlardı.

Hanımı Kadriye ve kendisi aradan geçen yıllar içerisinde yaşlanmışlarsa da çocuklarına yük olmuyorlar, kendileri pişirip kendileri yiyordu. Yozgat Şefaatli’de fotoğrafçılık yapan kızı Hatice ile damadı Kadir’in işleri son zamanlarda iyi gitmediğinden onlara da Ahi Çarşısı’nda bir ip dükkanı açıp göçünü Kırşehir’e taşımıştı.

Kadriye bacı çocuklarını ne kadar sevse de onun nazarında kızı Hatice’nin yeri ve tadı bambaşkaydı. Onu haftada en az iki kere görmez ise rahat edemezdi.

Akşam dükkanı kapatıp yorgun argın dönen kocasına “hadi kalk gidelim de Hatice’ye diyeceklerim var, çocukları göresim geldi” veya “ona şunu diktireceğim, bunu yaptıracağım” gibi bir sürü bahanelerin arkasına sığınıp misafirliğe gitmelerini söylerdi. Adamın bir yerde gönlü olursa da bir yerde olmazdı. Her günde başka gidecek bir kapı yokmuş gibi hep oraya gitmek Hasan’ın zoruna gidiyorsa da bu hanımının hiçte umurunda değildi.

Bu gidiş-gelişleri duyduklarında oğullarının zoruna gidiyor “Acaba bizim hanımlar anamıza ters mi davranıyor da her gün Hatice’ye gidiyor” diye veise kapıldıkları oluyordu. Ev hastaneye yakın olduğundan Kadriye bacı kızına gitmek için hastalık bahanesine sığınıyor, “Şuradan dükkana giderken şuram ağrıyor, buram ağrıyor, beni doktora muayene ettir” bari diye arabanın önüne geçiyordu. Kocası, “Bıktım senin bu bitmez tükenmez hastalığından” diye bağırıp çağırsa da komşulara rezil olmaktan utandığı için hanımının isteğini geri çevirmiyordu.

Hasan onu muayene ettirdikten sonra alıp eve götürecek, “Hazır gelmişleyin beni şuradan Hatice’nin evine götür, şimdi ben evde yılınız ne yapacağım” diyen hanımının ricasıyla karşılaşıyordu. Bu ve bunun gibi bahanelerin arkasına sığınarak Kadriye bacının Hatice’ye gitmesi adamı canından bezdirmiş ama ne yapsın ki “aileye geçim şart” o da buna ister istemez boyun eğmek zorunda kalıyordu.

Yine bir gün Kadriye bacının içini Hatice’ye gitme hevesi sarmıştı. Kocası ne kadar itiraz etse de o illa hastanede muayene olacak sonrada kızına gidecekti. Dediğinde yalvar yakar kocasına yaptırır. Önce iç hastalıklarından randevu alırlar. Hastane o gün çok kalabalık olduğundan bir türlü kendilerine sıra gelmemekte, Orloncu Hasan’ın “Bu kadının yüzünden bugünde dükkanı yine geç açacağım” diye içi içini yemektedir. O sırada muayene olmak için sırasını bekleyen bir hanım tanıdığı Orloncu Hasan’a yaklaşmış, hal hatır sormuş, onun yanında duran Kadriye bacı da aynı anda dikkatini çekmişti.

“Hasan amca bu teyze senin neyin olur?” diye sordu. Benim hanımdır. Kızım… O mu hasta yoksa sen mi hastasın? Teyzen hasta yavrum… Neresi ağrıyor, hastalığı neymiş? Kızım teyzen  Hatice hastalığına yakalandı. Aldığı bu ilginç cevap karşısında kadın bir müddet şaşırmış ne diyeceğini bilememişti. Aradan biraz zaman geçtikten sonra, “Hasan amca bu hastalıkta yeni mi çıkmış, vallahi adını bu zamana kadar hiç duymamıştım” sözü olayı dinleyenlerin bir hayli dikkatini çekerken koridor kahkaha sesleriyle çınlıyordu.

NOT: Öyküleri şahısları küçük düşürmek mirasçılarını rencide etmek için yazmadım.

++++++++++++++++++++++++++
BARİ BİR GAŞŞIĞINI YİSEYDİK Bağlar ve pekmez

21/04/2012

Bağ deyince her ne kadar Nevşehir akla gelse de Kırşehir ve çevre iller ondan geri kalmazdı. Bağın Karacaören’de önemli bir yeri vardı ki neredeyse bağı olmayan adama ‘sünepe’ (erincek) gözüyle bakılır “kız bile vermeye değmez” denirdi. Bir omca yetiştirmek bir evlat yetiştirmek kadar önemliydi. Hatta köyde karı koca beraber bağlarını bellerken karıktaki çubuğu sökerdin, sökmezdin derken adam çubuğu söktüğünde “Sanki baban diktirdi de sen söktün” diyen hanımına kızar. İç güveysi girdiği için kendi köyüne döner, bir daha da Karacaören’e gelmediği söylenir. Köylü bağından yazlık ve kışlık katığını temin ettiği gibi fazlasını da şehre getirip şaraphaneye satar, cebi harçlık görürdü. Şimdi o bağlar hazan olmuş adeta ‘yüz karası’ gibi dururken belki onu yetiştirenler de mezarında rahat uyumuyordur. Bunun nedeni erkeklerin 60’lı yıllarda Almanya’ya çalışmaya gitmesi, bir yerde herkesin şehirde iş bulup göç etmesidir.

Karacaören’de bağlık bölgeler “Kaya bağları, Kum bağları, Tepe bağları, Yayla bağları, Keklik kuyusu bağları, İğdeli bağlar, Kozluca bağları, Dere bağları, Cevizli bağlar, Yukarı bağlar” diye adlandırılırdı. Bu bölgelerde de göze batan bakımlı ve envai çeşit üzüm omcalarına sahip olan, sahiplerinin adıyla anılan meşhur bağlar vardı. Bunlar Nuhuru’nun, Püsküllü Memed’in, Hakkı’nın Memed’in, Çöllü’nün Memet Ali’nin, Çerçi’nin, Kaalerin Sali’nin, Kör Abbas’ın, Danacı Halil’in, Mulla Memed’in, İreyiz’in bağlarıydı. Bu bağlarda en göze batan üzümler erken alaca düşmesiyle Ebülgasım ve Drami (Nevşehir üzümü) önde gelirken bunları Parmakbaşı, Çavuş üzümü, Karaandere, Yedi veren, Kabuğu kalın, Kırmızı üzüm, Kötür (asmalardaki Turşu üzümü), Guş üzümü gibi çeşitler takip ederdi. Bağları budama işi başlı başına incelik isteyen bir sanattı. Öyle her adama ve onun bıçkısına omca teslim edilmez, bunu sanat edinenlere, önem gösterenlere itibar edilirdi. Bağlar budanırken çubukları da kucakta katlanarak deste yapılıp toplanırken çocuklar da bunlardan oyuncak araba yaparak birbirleriyle yarış tertip ederlerdi.

Bağlar toprağın tavı geçmeden (toprak sertelmeden) bellenirse belleyenlere bir çalışma kolaylığı verirdi. Bellemeler yevmiye usulü ya da gençlerin birbirine taktıkları “salma, gubaşma” (imece usulü) olarak yapılırdı. Bazı açıkgözler bağ bellerken beli yere iyi sokmaz “üstün körü” bellemeye çalışırsalar da (karalama) yakayı çabuk ele verirlerdi. Memiş’in Osman’ın Güccük Avşar’ı, babası her gün “Oğlum tavı geçmeden git şu bağı belle” diye sıkıştırıyordu. Avşar, çalışmayı pek sevmeyen bir gençti. Bağları yol üstünde olduğundan bağlara gidip gelenler (zaten bağa doğru dürüst bel geçmezken), “Aman Avşar tavını geçirmeden belle ki bir daha bel zor geçer” diye huyunu bildikleri Avşar’la dalga geçiyorlardı.

O da elini tükrükleyip beli toprağa sallarken “Ula dürzü baba, dağın öbür yüzü dururken yol tarafını niye çevirip bağ yaptın” diye veryansın ederken “hiç olmazsa çalışmadığımı, bağın ot getirmesini kimse görmezdi…” gibi kakınçları art arda sıralıyordu.

Bağlara ilk alaca düştükten sonra gidip gelmeler sıklaşır, oradan toplanan ala koruklu salkımlar eve getirilip sofralarda katık olmaya başlardı. Bağlara alaca düşmesinden bir müddet sonra kızlar bağ beklemeye başlardı. Sabahtan gruplar halinde evlerinden çıkan kızlar bölge bölge kendi bağlarına dağılırlar, orada bulunan herhangi bir bağ damında (alaçık) bağ beklemeye başlarlardı.

Nişanlı olan kızlar ve oğlanlar birbirine ayna tutarak bir araya gelip buluşurlardı.
Kızlar grup halinde (solo) türküler söyleyerek, dedikodular yaparak vaktin nasıl geçtiğini bilmezlerdi. Türküyü her kız güzel söylerdi de Çopur’un kızı Suna’nın o güzel sesinde türküler ayrı bir ahenkli olurdu.

Üzümler iyice olduktan sonra kimi eşeğinin heybesine koyduğu sepetlerle, kimisi de başında taşıdığı kalburlarla evine üzüm çekerdi. Bunların birazı hevenk yapılıp arıstağa asılırken birazı da ilaçlanıp kurutulurdu. Köyün delikanlıları bağ yolmasını pek severdi. Bazı bağ sahipleri bunun önüne geçmek için yatak yorgan götürüp bağda yatar veya yatağın içine bir yastık koyup gece evine gelirdi!

Nuhu’nun bağı sayılı bağlardandı. Onun omcalarındaki üzüm çeşitleri kimse de olmazdı. Yaşlı olduğundan dolayı kafası biraz sulanmıştı. Gündüzün bağ bekleyen kızlar Potturmacın Hacı’ya kız elbiseleri giydirip Nuhu’ya cilve yaptırıp onu oyarlarken güzelim üzümlerini yolarlardı.

Bağ yolmaya Nuhu’nun bağına giren Hüsnü’nün, (Bücü lakaplıydı) gecenin karanlığında yatağa tökeşip fark etmesiyle onu boş sanıp içine girince “Beni dişisi bulacak değil ya, hep erkeği dek gelir” diye duyduğu Nuhu’nun sesiyle korkudan düşüp bayıldığı söylenir.
Güdük İreşid’in Rıza yıllardır Adana’da çalışır, köye her gelişinde bağları, tarlaları, dağları şöyle bir gezer, hasret giderirdi. Bu gelişlerinin birinde yolu Nuhu’nun bağına düşer. Nuhu misafirine omcalardan çeşit çeşit üzüm ikram edecek, ama gel gör ki Rıza’nın yeğeni Minire’nin “Aman amca bu üzümü yeme Nuhu emmi o omcanın dibine sidik döktü” diye amcasını koca bağdan üzüm yedirmeden çıkardığı halen söylenir.

Bağ bozumuna az bir zaman kala bağda alaçığı olanlar orada yatıp kalkmaya başlar, tandırını üzüm çiğneme havutunu tek tek elden geçirip tamiratını yapardı. Tandırda yakacağı odunu, pekmeze katacağı toprağı temin ederdi. Bağda yatanlar gece birbirine misafirliğe gider gelmişten, geçmişten dem vururlardı.

Cennet İrbaam’in Battal Almanya’da işçi olarak çalışıyordu. O yıl iznini bağ bozum zamanına denk getirmişti. Herkes tavuğunu kesip bağ bozumunda pilavla yerken o hiç durur muydu! Hazırlıklarını yapıp kendilerine bağ bozumunda yardım edecek birkaç kadın ayarlayıp sabah erkenden hanımı Döndü ve oğlu Erdal’la bağın yolunu tuttular.
Omca omca topladıkları üzümleri kalburlarla kiraladıkları traktöre ikindiye kadar taşıdılar. Bir hafta önceden havtu tandırı elden geçirmiş, kazanları, şire ilaanini, pekmez süzme ve toprağını, yakacağını, pekmezin içine atılacak kabağı, elmayı, ayvayı hazırlamıştı. Toplanan üzümler önce baba yadigarı havuta doldurulup üstüne pekmez toprağı ilave edildikten sonra Battal yıkadığı ayaklarıyla bir güzel çiğnerken çıkan şıralar haftın altındaki kazanda birikiyordu. Döndü, Battal üzüm çiğnerken boş durmuyor, bir yandan tandıra odun atarken, bir yandan da şıra dolan kazanları komşusunun yardımıyla şire ilaanine dolduruyordu. Aklından kabaklı pekmez, süzme pekmez kaynatır bunun birazını şehirdeki komşulara satar bir torba toz şekeri, bir koli makarna, bir koli çay alırım diye geçiriyordu. Hele ekşili pekmez, patates haşlamasıyla daha başka leziz olur diye düşünüyordu. İki gün köyde pekmezle uğraşıp yorulsalar da onları küplere doldurduklarında aldıkları zevk yorgunluklarını bir nebze olsun unutturmuştu. Köyde üç gün daha kalıp koruklu turşu kurdular, bulgur yaptılar, salça kaynattılar, tandırda yufka ekmek pişirdiler.
Artık yavaş yavaş şehirdeki eve taşınmanın zamanı gelmişti. Ne de olsa Battal’ın izini azalmış, artık Almanya’ya dönüş hazırlıkları yapacaktı. Sabah Musa’nın Halibaam’in kamyonuna günlerce uğraşıp yaptıkları erzakları (yiyecekleri) yükledikten sonra akrabalarıyla vedalaşıp kamyonun şoför mahaline ailecek binip yola koyuldular. Kamyon arada sırada yoldaki çukurlara girip çıksa da Battal Almanya’yı heyecanlı heyecanlı Halibam’e anlattığı için kimsenin aklına bir şey gelmiyordu.

Evin kapısına gelince Halibaam ve Battal arka kapağı indirirken üstlerinin, başlarının pekmez olduğundan haberleri bile yoktu. İki arkadaş kapağı indirdiklerinde gördükleri karşısında Döndü kadın şok olmuş, üstünü, başını yolup dizlerini döverken “Pekmezimin toprak ettim alayını, bulamadım yerden toplamanın kolayını” diye ağıt ediyordu.

Meğerse araba çukurlara girip çıktığında küpler devrilip kırılmış pekmezler kamyonun kasasına dağılırken bütün erzakları kırmızıya boyamıştı. Battal, hanımını teselli ederken onu biraz kendine getirmişti. Komşuların meraklı bakışları arasında oğlu Erdal’ı kucağına alan Döndü “Yavrum bir gaşşığını bari yiseydik” diye tekrar feryada başladığında olanlardan kendini sorumlu tutan Musa’nın Halibaam nakliye parasını dahi istemeye utandığından Allah’a ısmarladık bile demeden mahalleyi terk etmişti.

Kamyonu temizlemek için bir çeşme başında durduğunda kasasının ‘arı kovanına’ döndüğünü fark etmesiyle yaşadığı şaşkınlık da görülmeye değerdi.

NOT: Öyküleri şahısları küçük düşürmek mirasçılarını rencide etmek için yazmadım.

++++++++++++++++++++++++++++++
İNİNİN DE, CİNİNİN DE!..

31/03/2012

Benim güzel Karacaören’im, zenginiyle, fakiriyle o ufak tefek, derme çatma, taştan ve kerpiçten yapma evlerinde nice kimseleri barındırdın. O kişiler ki yoksulluklarını bir nebze kendilerine dert etmedikleri gibi, zenginlerin de bunu kendilerinde bir kâr görüp ona buna ağalık taslayıp şımarmadılar. Bahçelerinde, bağlarında, tarlalarında, evlerinde, köy odalarında, anlayacağınız yaşamlarında başlarından bir sürü mizahi olaylar geçti. Bunlar dilden dile anlatıldıkça değişikliğe uğrayıp gitti de hiç kimse kağıda dökme cesareti göstermedi. Ben köyümün hoş görüsüne sığınarak olayları orada burada dinleyerek, gerek hayal gücümün yaratıcılığından, gerekse olayların çoğuna yaşamımda şahit olduğumdan “kimseyi küçük düşürmemeye, mirasçılarını rencide etmemeye” gayret göstererek yazma cesaretini kendimde gördüm. Öyküleri “laf olsun torba dolsun” diye değil, bilgilendirmek için uzun yazıyorum. Raşit arkadaş canlısı, onlar için canını bile esirgemeyen, paylaşmayı bilen Garamiyalların Ahmed’in üç oğlunun en büyüğü idi.

Özelliklerinden dolayı adı neredeyse silinmiş “FEDAKAR” olarak bilinip tanınmıştı. Ömrü hep fakirlikle geçmiş, ama o bunu asla kendine mal etmemiş “kaderdir” deyip geçmişti. Fakirliğinin yanında çok acılar yaşamış, onlara fedakarca göğüs gerip, “Allah kösengiyi dibine kadar yakacak değil ya” diyerek kendini avutmuştur. Hasta hanımının, “Allah’tan gelene ne denir” diye bir gün düzelip sağlığına kavuşmasını ümitle beklemiştir. Yavan soğan katığı ortaya konduğunda ellerin “ballı baklavalı zengin sofrasına” özenmemişti. Tek oğul evladı Hasan’ı okutmak için sırtında köy bakkallarının şehirden aldığı matakları (bakkaliye çeşitlerini) köye taşımış, oğluna kucağında Kırşehir’e ekmek getirmiş, amelelik yapmış, kahvehane çalıştırmış, gündelikçi durmuş, bağ bellemiş, dağlarda at gütmüş, alın terini dökerken “Hasan’ı öğretmen görür müyüm?” hayalleriyle geleceğe hep ümitle bakmıştı. Herkes Almanya’ya işçi olarak giderken o parası olmadığı için “Almanya’nın hayalini” dahi kuramamıştı. O yıllarda köylük yerde traktör olmadığı için arabalara koşmak, çift sürmek, harmana sap getirmek, dövene koşmak gibi sayılmayacak kadar işlerde atlara büyük gereksinim vardı.

Atlar iş bitimi sonrası kışa kadar dağlarda bir çoban tarafından güdülür, kar yağınca da ahırlara çekilirdi. Kar kalktıktan sonra da ata gereksinim oluncaya kadar (çift-çubuk zamanı gelinecek) tekrar dağlarda yaylıma çıkarılırdı. O yıl Fedakar buğday karşılığı at çobanı durmuştu. Atlar dağlarda yayılırken çobanın azığı (yiyeceği) at sahipleri tarafından sırayla her gün getirilirdi.

Haftada bir gün çobanın köydeki ihtiyaçları veya zoraki hastalık vs. gibi durumlarda da yine at sahipleri sırasıyla “at gütmeye” giderlerdi. Atlar sabahtan akşama kadar Tereli, İn, Üçkuyu, Maden dereleri, Dalgara, Kartal Kuyusu, Yayla, Kozluca, Ağacalı diye Karacaörenlilerce anılan dağların akşama kadar yaylım yerlerinde yayılırlar, geceleyin de davar ağıllarına yakın yerlerde yatıp sabahlarlardı. Fedakar o gün akşama kadar o dağ senin, bu dağ benim at yaymış, akşam olunca da topladığı atları yayladaki çeşmede kana kana suladıktan sonra yayarak Kartal Kuyusu’na, oradan da şehirlilerin “Dede Dağı” Karacaörenlilerin de “İsmail Sivrisi” dedikleri dağın köy tarafındaki alt eteğine getirmişti. Dört bir tarafı dağlarla çevrili olan irili ufaklı vadilerden oluşan bu yerde İbişoğlu Hacı Nuru’nun dağlarda yayılan sürülerce davarının yatması için yaptırdığı “adıyla halen anılan” ağıla geldi.

Ağıla o an için davarlar daha henüz yatmaya gelmemişti. Atları ağıla sokacak gibi olduysa da “Çobanların işi belli mi olur? Şimdi ben atları oraya yatırırsam onlarda haydi birden gelirlerse!” diyerek bundan vazgeçip atları ağılın az uzağına yatırırdı. Hava kapalıydı. Arada sırada biraz yağmur çiseliyor, hava geri açılıp ay meydana çıkıyordu. Ne de olsa geceleyin havalar soğuk olduğundan “kırk yamalıklı kepeneği” sırtına almayı ihmal etmemişti.

Yorgunluk diz boyundaydı. Ayakta dikilirken bile dalıyor, atların kişnemesi, geviş alıp verirken arada hırlaması “ayak uykusu” keyfini bozuyordu.

Şurada bari biraz kestireyim diye az yürüdükten sonra ağıl duvarının dibine kös geldi. Beklediği çobanlar bir türlü ağıla gelmiyor, “çoban pilavı” hayalinde canlanırken gözü birden yumuluyorsa da irkilip tekrar kendine geliyordu.

Müdürün İsmail, o gün atını kaçırmış, dağ, bayır, yorgun argın onu arıyordu. Aramaları sonuç vermemiş, son çare olarak “At belki İreşid’in güttüğü atlara karışmış olabilir” ümidiyle geceleyin bazen ay ışığı, bazen yağmur ve karanlık derken Hacı Nuru’nun ağılının yolunu tutmuştu. Öyle de acıkmıştı ki gündüz rast geldiği davar, inek çobanlarının verdiği birkaç lokma da hep yürüdüğü için anında karnında erimişti.

“Hem atı bulurum, hem de çobanların pilavından yerim” diye düşe kalka ağılın yanına geldi. Karanlıktı, ortalıkta ne at, ne de bir adam gözüküyordu. Duvar dibinde uyuyan Fedakar’ı, az ilerisinde yatan atları görecek kişnemelerini duyacak durumda değildi. Duvarın üstüne çıktı. Bulut çekilmiş ay meydana çıkmıştı. Ağılı yukardan aşağı iyice kolaçan etti. Ortalıkta at mat görünmüyordu. Ayağı bir taşa değince “çat” diye bir ses çıktı. Fedakar çıkan sesle irkilip sağına soluna baktı. İsmail bir iki adım daha atınca duvardan taş seslerinin çoğalması, bir de yere taş düşmesi İreşid’i gayri, ihtiyarı tedirginleştirdi. Gözünü iyice açtı. Ay ışığı ortalığı aydınlatmıştı. Ay İsmail sivrisinin belden batmaya eğildiğinden dolayı Müdürün İsmail’in boyu beş altı metre gölge oluşturmuştu.

İreşid, yalnız olduğu için korkuyor, kafayı kaldırmaya “Kim o?” demeye cesaret edemiyordu. Zamanın birinde bacanağına Güdük İreşid’in Hasan köyde eski caminin önündeki Ali Çavuş’un Ali’nin bakkal dükkanının duvarına Çopur’un Üssük’le bir gece vakti sırtlarını dayamışlar laflıyorlardı. O anda caminin kapılarının büyük bir gürültüyle açılmasıyla ne olduğu belirsiz bir yaratığın Kağnin Irza’nın konağına kadar elli metre koşarak gitmesi, tekrar iki arkadaşın şaşkın bakışları arasında camiye uçarak girmesi o an iki arkadaşı çok korkutmuştu. Biraz sonra şoku atlatan iki arkadaş birbirinden ayrılıp evlerinin yolunu tutmuşlar, fakat aynı yaratık az sonra Üssüg’ün önüne geçmiş, adam orada korkudan bayılıp kalmış, on-on beş gün korkudan kendine gelememiş yatak yorgan yatmıştı.

“Acaba böyle bir şey benim de mi başıma geldi?” diye korkuya kapılan İreşid, aniden büyük bir süratle dereyle yayla çeşmesine doğru koşarken Müdürün İsmayıl’da onun gürültüsünü duyup uzun gölgesini fark edince korkuyla dağa doğru koşarak kaçar.

Olaydan on gün sonra Fedakar ile Müdürün İsmayıl, Kürt’ün Memmet Çavuş’un odasında tesadüfen bir araya gelirler. Cemaat kendi aralarında sağdan soldan konuşurken içlerinden yaşlı olan biri Fedakar’a dönüp, “Oğlum İreşid dağda, taşta ne var ne yok?, Yaylım bol mu?” gibi sorular sorar. İreşid’e dağı, taşı, yaylımı cemaate bir bir anlattıktan sonra, “Şeyini şey ettiğimin ini mi, cini mi? Her neyse geçen gece anamdan emdiğim sütü burnumdan getirdi. Neredeyse az daha korkudan çatlayacaktım. Hacağa” dedi.

Daha henüz lafı ağzında bitmeden aniden ayağa kalkıp, “Ağzını bozma ula Fedakar küfür sana yakışmıyor” diyen İsmayıl’ın sesi odada adeta yankılandı.

Mesele şimdi anlaşılmıştı. Durumu anlayan Fedakar, “Ula İsmayıl korkudan dolayı çocuğum olmazsa ölümlerden ölüm beğen” deyip hızla odadan ayrıldı.

NOT: Öyküleri şahısları küçük düşürmek mirasçılarını rencide etmek için yazmadım.

+++++++++++++++++++++++++++++++
KAYA, KIRŞEHİRSPOR’LA GİRESUN’DA
24/03/2012

Sportif faaliyetler içinde “futbol” gerek topladığı seyirci potansiyeli, gerekse iddia yönünden en önde gelen spor dallarından biridir.

Yurdumuzda Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe, Trabzonspor gibi dört büyük takım liglerin hep zirvesini zorlarken, diğer takımlar orta sıralarda yer almış veya düşmemek için yıllarca mücadele etmişlerdir. Federasyonun her vilayetten 3. Lig’e takım kabul etmesiyle Kırşehirspor da 1969 yılında amatör takımların bir araya gelmesiyle kurulmuştur. Kulübün başkanlığına Avukat Hayri Çopuroğlu gelirken Dr. Rıfat Kayadelen, terzi Metin Barlas, Karacaörenli emekli Komiser Raşit Akıncı gibi kişiler de başkan yardımcılığına seçilirler. Transfer için para gereksinimi de Valiliğin ve Belediye’nin katkılarıyla temin edilirken, ayrıca halktan toplanan paralarla tedarik yoluna gidilmiştir. Zamanın Valisi, Kulüp Başkanı ve yönetimiyle yaptığı toplantılardan birinde, “Aranızdan birkaç kişi görevlendirip Almanya’daki işçilerden de para toplayın da kulübe katkı olsun” der. Yönetim kurulu kendi aralarında toplantı yapıp para toplama işini çevresi geniş olan Karacaörenli öğretmen Kemal Akpınar ile Almanya’yı iyi bilen ve Almancayı anadili gibi konuşan Çıta Kemal’i görevlendirir. İki arkadaşın Almanya’da toplayıp getirdiği paralar ve burada toplanılan paralarla kulüp transfer faaliyetine başlar. Yönetim işinde henüz acemi olduğundan dolayı Ankara kulüplerinden zamanla dışlanan futbolcularla, sağdan soldan gelenler birleştirilip teknik direktöre teslim edilir. Halen akıllarda kalanlar Deli Memmet, Duran Koçak, Büyük Yaşar, Abdurrahman Cem, Tevfik, kaleci Savaş, Bayram, Haldun, Küçük Yaşar, Alaaddin, kaleci Varol Adnan, Muzaffer gibi adını sayamadığımız futbolcular çeşitli lig dönemlerinde forması yeşil-beyaz olan takımda oynamışlardır.

İlk transfer olan futbolcular zamanla şehri ve taraftarı sevmiş, gördükleri ilgi karşısında çatır çatır futbol oynamışlar, çoğu da 1. Lig’’e transfer olmuşlardır. Oynanan ilk lig maçında (Kırşehirspor-Diyarbakırspor) hakem hatalarından büyük olaylar meydana gelmiş zamanın gazetesi Hürriyet “Varan bir, Kırşehir’de kavga” diye manşet atmıştı. Kırşehirspor çeşitli lig dönemlerinde 2. Lig’e dahi çıkmış, geri düşmüştür. Bir Tarsus deplasmanında futbolcular doğru dürüst futbol oynamaz, sadece Sinan gayret gösterse de takım yenilir. Dönüşte kulübün başında bulunan Raşit Akıncı kızgınlığından futbolculara lokanta da kuru fasulye yemeği yedirirken sadece Sinan’a fazladan bir baklava ikram eder. 1972 yılında kulübün başına şehrimiz esnaflarından Hacı Gülten gelirken, yönetimde de Dr. İsmail Yağız, Avukat Hayri Çopuroğlu görev alır.

O dönemde Hacı Gülten gerek İstanbul’daki hemşehrilerinden, gerekse tanıdığı bildiği İstanbul esnaflarından takıma maddi olarak çok katkı sağlar. Hacı Gülten 73, 82, 83, 84 dönemlerinde de aralıklarla kulüp başkanlığı yapmıştır. Takım maç yapacağı günün sabahı şimdiki Cacabey Parkı’nın altında bulunan Belediye binasının altındaki dükkanlardan birinde berberlik yapan Cevat’ın başına taraftarlar davul-zurna ile toplanırdı. Berber Cevat ve ortağı Necip taraftarların getirdiği şişeyi dipledikten sonra çakır keyif olurlar, Nejat Sülükçü’nün beyaz eşya dağıttığı “yeşil-beyaz” boyalı pikabına binerler, davul zurna çalarken şehri yukardan aşağı turlarlardı. Halkın takıma büyük desteği vardı. Kadınlı, kızlı taraftarlar stadı doldururken Amigo Berber Cevat ile boyacı İsmet’in işaretleriyle hop oturup hop kalkarlar, futbolcuları coştururlardı. Stadın en ilgi çekici seyircisi Arzuhalci Galip Kaya’ydı ki, elinde bulunan çeşitli komik oyuncakları seyirciye göstererek onları gülüp geçirirdi. Bir dönem 2. Lig’de Malatyaspor namaglup lider bulunuyorken Kırşehir deplasmanına gelir. Kırşehirspor 2-0 öne geçtiğinde sakallı amigonun baygınlık geçirmesi halen hafızalardan silinmemiştir. Stat tıklım tıklım dolduğunda seyirci Kale’ye toplanır Jandarma-Polis dipçiğine rağmen maçı oradan seyrederken bazı seyirciler de çevre binaların damına çıkarlardı.

Bunlardan birinde Kale’nin eteğinde bulunan un fabrikasının yanındaki binanın çatısı ağırlığa dayanamayıp çökmüş akabinde çok yaralananlar olmuştu. Hacı Gülten’in ifadesiyle en çirkin seyircisi olan Kırıkkale ve Nevşehir’den sonra Aksaray, Kütahya, Erzurum, Van, Konya Ereğli gelirdi. Takımın Nevşehir’le maçı olduğunda o bağlar maça gidenlerden çok eziyetler görürken sahipleri bağlarına sahip çıkmaz, çıkanlardan don gömlek soyundurulup “Biter Kırşehir’in gülleri biter” oynatılırdı. Nevşehir seyircisi maç bitimine kadar Kırşehir taraftarını taşlar, arabaları kırıp döker, bundan da en çok Hayri Çopuroğlu’nun 63 Şavrolesi zarar görürdü.

Nevşehir’in ilçesi olmasına rağmen Hacıbektaş halkı Kırşehir taraftarını giderken ve gelirken davul-zurnalarla karşılardı. Kırıkkaleliler, Nevşehir seyircisinden geri kalmaz Ankara istikametine gidip gelen ne kadar 40 plakalı araç varsa taşlarlardı. Kırşehirsporlu futbolcular sabah kahvaltısını şimdiki Ziraat Odası’nın altında bulunan Hasan Çalışkan ile Hasan Yavuz’un çalıştırdığı “Zümrüt Pasta Salonu”nda yaparlardı. Düşme potasında bulunan Kırşehirspor’la şampiyonluğa oynayan Vanspor’un o hafta maçı vardı. Futbolcular maçı biz alacağız, Hasan Çalışkan, “Van alır” diye iddialaşıyorlardı. Kulüp yöneticilerinden biriyle pastane adına Hasan Çalışkan iddiaya girdi. O hafta maçı Kırşehirspor kazanınca kulüp yöneticisi işyerine para almaya geldi. Ortadaki meblağ büyüktü. Hasan Yavuz bunu kabullenmeyince Hasan Çalışkan parayı cebinden ödemek zorunda kaldı. Bu sebepten dolayı üç gün sonra pastanedeki ortaklığından ayrıldı.

Bir lig döneminde Kırşehirspor o hafta yapacağı Diyarbakır maçında berabere dahi kalsa ligden düşmeyecekti. Eskiden Kırşehirspor’da futbol oynayan Suat Diyarbakırspor’a transfer olmuş bu da halkın arasında “Suat maçı almış gibi şayanın dolanması dedikodularını getirmiş” düşmek kimsenin aklından dahi geçmiyordu.

Maçın sonlarına doğru Suat orta sahanın ırmak kenarı tarafından Hacı Hasan Mahallesi yönündeki kaleye bir orta gönderdi. Yüksekten giden topu güneşin kalecinin gözünü almasıyla sol üst köşeden ağlarla buluşmuş, bir süre sonra hakem Kazım Ünlüsoy maçı bitirmiş Kırşehirspor o yıl ligden düşmüştü. Bir üst lige çıkılacağında veya düşme tehlikesi yaşandığında ligin bitimine 6-7 hafta kala herkes elinde kağıt kalem hesap kitap peşinde olur, kendi aralarında ligden düşeriz veya düşmeyiz tartışırlardı.

Fanatik bir Kırşehirspor ve Beşiktaş taraftarı olan Karacaörenli Halil İbrahim Kaya deplasman olsun, iç saha olsun gitmediği bir maç dahi olmamıştır. Eski Ankara Caddesi Uğrak İş Hanı’ndaki kuru temizleme dükkanı sabahtan akşama kadar futbolcu ve fanatik taraftarın adeta uğrak yeriydi. Her gelen takımın halinin ne olacağını, kimlerin transfer listesinde bulunduğunu ona sorar, kendisi de bir bilgiçlik edasıyla çoğu yalan olmak üzere cevapları sıralardı. Halen de öyle… Yanından hiç eksik etmediği arkadaşı Taburoğlu Münür Baran’ı bazen Pendikspor’un eski teknik direktörü veya bilmem ne bölgesinden eski hakemlerden diye tanıtır, soranlarla dalga geçip beyin yorarlardı.

Futbola kendisini öyle vermiştir ki, “falan maça cebinden otobüs kaldıracağı” dediğinde herkes ona inandığından dolayı “Hadi lan sen kiminle kafa buluyorsun” dememiştir.
Gittiği bir Petrol Ofisi-Kırşehirspor maçında sahaya çıkan Petrollü futbolcuları “Sizi seneye Kırşehirspor’a transfer edeceğim. Şu inciklerinize bir bakayım ki iyi futbol oynadığınızı bileyim” diye muayene ederken yanında bulunanların gülmemek için kendilerini nasıl sıktığını bir Allah bilir. Kırşehirspor’un her gol atışında yan hakemin ortaya koştuğunda “yavru ha” demesi stadı gülmekten kırıp geçirirdi.

Kırşehirspor’un deplasmanda Giresunspor’la maçı var ki bu maç Kırşehirspor’un ligde kalması için bir dönüm noktasıdır.

Kaya illa ki bu maça gidecek, ama kiminle nasıl gidecek, bir haftadır bunun hesabını yapmakta, kafa yormaktadır. Köylüsü ve dükkan komşusu çadırcı Nail’e, “Oğlum burada ikimizin de işleri iyi değil benim Giresun’da bir asker arkadaşım var. Geçen ona telefonla durumu tek tek anlattım. O da bana buraya gelirsen sana ve arkadaşına yardımcı olur size birer dükkan tutarız dedi” der.

Bu ve bunun gibi yalanlarla Nail’in gönlünü edip bindikleri otobüsle Kırıkkale’ye kadar gittikten sonra kavşakta inerler. Az bekledikten sonra el kaldırdıkları bir hususi otomobil sahibinin onları aracına almasıyla soluğu Ordu vilayetinde alırlar. Ordu’yu yukarıdan aşağı gezdikten sonra gecelemek için bir otele yazılırlar. Akşamın ilerleyen saatlerinde Nail hastalanır. Doktor, iğne, ilaç derken Nail’in “Amca sabah Kırşehir’e geri dönelim dükkan işi şimdilik kalsın” dediğinde Kaya’nın beynine kan damlarsa da onu ikna etme de zorlanmaz. Sabah kalktıktan sonra bir kahvaltı yapıp bindikleri otobüsle bir saat demeden Giresun’a ulaşırlar. Çevreyi şöyle bir kolaçan eden Kaya’nın gözüne birbirine bitişik iki dükkan takılır. “Nail bak görüyor musun bura tam bize göre, hemen arkadaşa telefon edeyim” diye PTT’ye gider. Tesadüfen çevirdiği numara aslında Giresun’da “Kahramanlar Pide Salonu” diye anılan bir işyeridir.

Kaya, arkadaşına açık vermez. “Nail; arkadaşım bir iş icabı başka vilayete gitmiş onu sonra ararız” deyip Giresun’a geldiğini belli etmek için dürümcü Bekir’i aramayı ihmal etmez. Sağı solu göz gezdirirken onun aklı fikri Kırşehirspor’un kaldığı oteli bulmaktadır. Boş dükkanların yanındaki dükkana Nail’i dışarı da bırakıp “Bu dükkanların sahibini sorayım” diye girer. Adamdan oradaki kafilenin “Bozdağ otelinde” kaldığını öğrenir. Kendisini bekleyen Nail’in yanına vardığında “Adamın dükkan sahipleri orayı kiraya vermiyorlar” dediğini söyleyip adresini aldığı otelin yolunu tutarlar.

Otele tam vardıklarında futbolcularda antrenmandan yeni gelmişler otobüsten iniyorlardı ki Nail otobüsü görünce, “Amca bunlar burada ne geziyorlar” diye Kaya’ya sorar.

Kaya, futbolcu ve idarecilerle tokalaştıktan sonra Nail’e dönüp “Hazır Giresun’a gelmişken takımın burada maçı varmış onu seyredelim, kafileyle de parasız Kırşehir’e döneriz” der.
Kırşehirspor maçı 2-1 kazanmış, bindikleri otobüsle neşe içerisinde gülüp eğlenerek Ordu’ya gelirler.

Kulüple beraber yemeklerini yiyip otobüsün yanına geldiklerinde “Buralar benden sorulur siz kimden izin alıp da geldiniz” diyen Karacaörenli Savcı Yaşar Ağırman’ın soruları karşısında kulüp yöneticileri Aşır Bulut, Adem Çiçek, Ramazan Türkeş ona durumu anlatırlar. Yaşar Ağırman da “Eğer yenildiyseniz sizi denize dökerim, yok galipseniz Ordu’yu sizin için yakarım” diye cevap verir. Aslında Yaşar durumu radyodan öğrenmiş oraya ekibi tebriğe gelmiştir. Yaşar’ın ısmarladığı iki sini baklavayı yedikten sonra Kaya ve futbolcular yola çıktıklarında o gün adeta çocuklar gibi şendiler.

NOT: Öyküleri şahısları küçük düşürmek mirasçılarını rencide etmek için yazmadım.

+++++++++++++++++++++++++++
MALIMI YİDİRMİYECAAN MI?
25/02/2012

İnsanlar ne kadar yaşlanırsa yaşlansın “Onun gönlü ölünceye kadar genç kalır” derlermiş, “eskinin yaşlıları.”

Karacaören’den ismini hatırlayamadığım bir yaşlı amca “elden etekten düşmüş” yattığı hasta yatağında adeta ölümünü beklemektedir. Başucunda toplanan oğullarına “Ah yavrularım bahar gelse de kümesteki gülükleri önüme katsam da güneyin burnuna doğru şöyle ağır ağır güderek yaşamın zevkine varsam” derken nefes alamadığı için kelimeleri boğazına düğümleniyordu.

Vay gönül vay aklından geçenlere de bak…

Dalakçılı Gara Mehmet ile Karacaörenli Hamid’in Ali gençliklerinden beri aralarından su sızmayan can ciğer iki arkadaş idiler. Zamanla her ikisi de köyden şehre göçmüş, ticaretle uğraşmış, kimi çocukları işe girmiş, kimi çocukları da Almanya’ya işçi olarak gitmiş, hayatlarını bu şekilde garantiye almışlardı.

Zamanla yaşlandıkları için çocukları onların çalışmalarını istemediğinden, maddi ve manevi yardımlarda bulunuyor, baba ve analarını ele güne muhtaç etmiyorlardı. İki arkadaş sağda solda buluşuyor, gelmişten geçmişten dem vururlarken “vaktin boş adama zor geçtiğinin” farkında oluyorlar, bu da onların moralini bozuyordu.

Bu iş böyle gitmezdi. Hangi dükkancının yanında kaç saat oturabilirlerdi. Daha kaç gün parkta onun-bunun dedikodusunu yapanlara karışacaklardı. Zaten yapı icabı böyle kişiliğe sahip de değillerdi.

Düşündüler, taşındılar hayvan pazarından inek, dana, tosun satın alıp, eşe dosta satıp hem vakit geçirme, hem de üç beş kuruş kâr edinmeye karar verdiler.

Gara Memmet, bu işte deneyimliydi. Zamanında hayvan alımı satımı yaptığından elini hayvanın üstüne koyduğunda onun kaç kilo et vereceğini, eğer dişiyse karnında buzağısı var mı, yok mu hemen anlardı.

Sabah erken kalkıp bir yerde buluştuktan sonra iştahla hayvan pazarının yolunu tuttular. Sağı solu şöyle o değilden kolaçan ettiler. Hayvan kaça gidiyor? Ekmek yedirir mi gibi ince eleyip sık dokuyarak öğleden sonra keselerine şöyle uygun toplu bir dana alıp kesmek için Gara Memmed’in evinin yolunu tuttular.
İşleri umduklarından daha iyi gitmiş, kasaptan çok ucuza verdikleri için ellerindeki etleri kısa zamanda tüketmişlerdi. Yeni bir hayvan almak için Pazar günü açılacak olan hayvan pazarını dört gözle bekler olmuşlardı.

Haftalar böyle akıp giderken vaktin nasıl geçtiğini bilemedikleri gibi üç-beş lira da kâr ediyorlardı.

Zamanla bu iki ahbaba özenen bazı köylüleri de bu işi yapmaya kalkışıp kendilerine rakip olsa da Gara Memmed’in bağırarak, çağırarak ahbaplarını utandırması, “Bir yerde onları et almaya mecbur bırakması” Hamid’in Ali’nin de ticari ikna yeteneği dolayısıyla rakipleri işlerini pek etkilemiyordu. Bu tür alışverişler et gereksinimi olan vatandaşların da işine geliyordu.

Kasabın kirası, vergisi, kesim parası, bir de sonradan bunun üstüne eklenen KDV’si derken haliyle eti arada kesip satanlardan pahalıya satıyorlardı. Santim hesabı ile geçinen vatandaş araya sora ucuz yiyeceğin peşinde oluyordu. Seksen ihtilalından sonra sivil idareye geçilmiş, yapılan seçimleri de Turgut Özal’ın kurmuş olduğu Anavatan Partisi (ANAP) büyük bir çoğunlukla kazanıp iktidara gelmişti. Özal, eşine o güne kadar rastlanmamış yenilikler içine girmiş, buradaki konumuz haricinde adını yazamayacağımız kadar birçok devrimler yapmıştır. Bunlardan birisi de vergi kaçağını önlemek için uygulamaya koyduğu KDV idi. Başarılı oldu mu, olmadı mı orası ayrı konu! KDV adına olmadık öyküler yazılmış birçok gülünç filmler çevrilmişti. Olmadı.

Hele esnaf müşteri arasında geçen fiş verdim, vermedin veya KDV pazarlıkları sayfalarca romanlar yazdıracak kadar çoğunluktaydı…

O gün pazaryeri tabirince iğne atsan yere düşmez denilecek kadar kalabalıktı. Hamid’in Ali ile Gara Memmet, uzun pazarlıklar sonucu ette çok, pahada hafif bir tosun alıp kiraladıkları kamyonete yüklediler.

Hamid’in Ali kamyonetin önüne otururken Gara Memmet de kasada elde yular danayı tutmuş, tam hareket edeceklerdi ki ellerinde dosya ve içi tutanak kağıtları dolu iki üç kişi arabanın yanında durdular.

Gelenler Kırşehir Vergi Dairesi’nde çalışan o gün için hayvan pazarını denetlemekle görevli memurlardı. Hamid’in Ali bir şeyin farkında olmasa da, içine kurt düşen Memmet ağa, “Buyurun gençler, hayırdır?” dedi.

“Amca bu tosunu nereden aldın? Kimden aldın? Kaça aldın? Fişin, faturan nerede?” gibi soru üstüne soru soruyorlardı.

Memmet ağa sorular soruldukça renkten renge giriyor verdiği yalan yanlış cevaplar memurları tatmin etmiyordu. Memurlardan biri, “Amca yaptığınız iş yasal değil, size ceza yazacağım” dedi.

Ceza yazılacağını anlayan Gara Memmet işi bağırtıya, çağırtıya dökersem bu işten sıyrılırım cinliğini takınarak sorulan sorulara yüksek sesle cevap vermeye başladı.
Zaten yaşamında kuru gürültü bir yapıya sahip olan Gara Memmet’in kurmuş olduğu plan meyvesini vermeye başlamış birden etrafları meraklı kişilerce sarılmıştı.
Görevli memurlar bir an önce işlerini bitirip gitme telaşındaydılar, ama gel gör ki Gara Memmet’in ipe sapa gelmez çığırtkanlıklarından görevlerini bir türlü yapamıyorlardı. Çevreye toplananlar da memurlara yarı tehditkar tavır almışlar, “Her zaman bu haltı yiyorsunuz yaptığınız çok ayıp” diyorlardı.

Tam bu sırada kamyonetin kasasından zaten az kambur olan ve belini daha da büken Memmet ağa uzun kollarını arabadan aşağıya uzatıp o yaba gibi ellerini açarak “Malımı yidirmiyecaaan mı? Kesip kesip yiyecaam, But but yiyecaam arkadaş… Bundan size ne!” diye bağırdığında olaydan utanan memurlar kalabalığın arasından kaymışlardı bile.

NOT: Öyküleri şahısları küçük düşürmek mirasçılarını rencide etmek için yazmadım.

+++++++++++++++++++++
GAHBE AVRATLIYIM VERDİRMEM
20/02/2012

Zalim yıllar ne de çabuk geçiyor. Arkasında sayısız günler bırakırken, bir de geriye dönüp bakıyorsun ki tanıdığın, bildiğin kişiler yavaş yavaş yaşlanıyor, güneşin suyu kuruttuğu gibi aramızdan tek tek sessizce ayrılıyorlar.
Çolağın İbili, yaşlanmış, eski gücü, kuvveti kaybolmuş, artık vücudu onu taşıyacak durumda değildir. Her gün bir yeri ağrıyıp sızlamakta “ahla ofla” ömrü geçmektedir. Yine de nüktedanlığına (şakacılığına) devam edip eşi-dostu güldürmeye çalışsa da eski neşesinin kalmadığının kendisi de farkındadır. Oğulları onu kolundan tuttuğu gibi Kırşehir’e getirip birkaç doktora muayene ettirdiler. En son muayene olduğu Dr. Rıfat Kayadelen onu Devlet Hastanesi’ne yatırdı. Birkaç tetkikten sonra şimdiki gibi tahlil “netice alacak” imkanlar olmadığından “kesin netice alması,” yani hastalığın adının konması için daha iyi imkanlara sahip olan Ankara’da bir hastaneye İbili’nin sevkini yapar. Oğlu Duran, refakatinde Ankara’ya bindikleri otobüsle iki saatlik bir yolculuktan sonra Mamak’ta ikamet eden ağabeyi Şık Hasan’ın oğlu Ali’nin evine misafir olurlar.

Yıllar önce Ali, tarlanın tapanın karın doyuramayacağını anladığından askerden sonra Ankara’ya gitmiş, bir dairede iş bulup çalışmaya başlamıştı. Aradan geçen zaman içerisinde kendi gayretiyle çok sıkıntılar çekmesine rağmen evlenip çoluk çocuğa karışmış, Mamak semtinde de bir gecekonduya sahip olmuştu. Hoşbeşten sonra yemek, çay, kahve, şuradan, buradan laflama derken gecenin ilerleyen saatlerinde yataklarına çekilirler.

Sabah Ali ve hanımı erkenden kalkıp misafirlerine yavan yaşşık bir kahvaltı hazırlayıp onları yataktan kaldırırlar. Kahvaltıdan sonra bindikleri Belediye otobüsüyle Ali’nin çalıştığı işyerine yakın bir yerde otobüsten inerler. Ali misafirlerini dairenin önünde müsait bir yere oturtup doğru müdürünün odasında soluğu alır.

Müdüre olanı biteni anlatıp ondan bir hafta mazeret izni aldıktan sonra misafirleriyle tekrar bir Belediye otobüsüne binip bir müddet yolculuktan sonra Numune Hastanesi’nin önünde inerler. Hasta kayıt kabule İbili amcasını yazdıran Ali onun oturması için altına bir sandalye arama telaşındayken doktorun kapısındaki hemşirenin “İbrahim Derinyol sıran geldi” duyurusuyla Duran’la beraber amcasını odaya alıp muayene sedyesine yatırırlar.
Doktor hastasını baştan aşağı muayene ettikten sonra kan vermeye gönderir. Kan tahliliydi, yok efendim idrar tahliliydi derken işler uzamakta her gün hastaneye gidiş gelişler sorun olmaktadır. Ali, amcaoğlu Duran’ı ikna edip onu köye işlerinin başına gönderir.

Arkası gelmeyen hastane, ev gidiş gelişleri ve yeme içme masraflarını amcasının itirazlarına rağmen Ali karşılamakta amcası da buna çok kızmaktadır. Hayatında paraya, pula önem vermeyen, ömrü bonkörlükle geçen Çolağın İbili’ye bu durum “Yeğenime yük oluyorum” ezikliği vermektedir.

Yapılan tetkiklerde İbili’nin kanser olduğu, az bir ömrünün kaldığı anlaşılmıştı. Doktor bunu hastasına duyurmadan Ali’ye bir bir anlatmış, dolayısıyla da Ali’nin yüzü üzüntüyle biraz asılmıştır.

Doktor hastayı yarın son bir defa daha getirmesini, ona göre ağrı kesici ilaçlar yazacağını Ali’ye anlatırken konuştukları, üzüntüden kendinden geçmiş olan Ali’nin kulağına girmiyordu bile.

Akşam otobüsle eve dönerlerken Ali’nin üzüntüyle yüzünün asık olması amcasının dikkatinden kaçmaz. Acaba bende kötü hastalık var da yeğenim benden saklıyor yüzü ondan mı eğri, yoksa aileye yük oluyorum da bunun için mi diye veise kapılır. Gerek Ali’nin ona para harcatmaması, gerekse hastalığı onun moralini iyice bozmuş, sabahı yatakta beri öte dönmekle diri etmiştir.

Sabah son defa hastaneye gitmek için bindikleri otobüs ağzı beraber tıklım tıklım dolmuş, yolcuların çoğu ayakta güçlükle durmak suretiyle yolculuk etmektedirler. Ali, rica minnet ayakta yolculuk yapan amcasına oturması için bir gençten müsaade alıp onu oraya oturttuktan sonra bilet almaya yönelir. Kalabalığı yararak düşmesin diye tuttuğu parayı havada elini yumruk yaparak biletçiye doğru yönelirken haliyle ceketinin kolu da dirseğine doğru toplanmış, haliyle bileği meydana çıkmıştı. O anda hastalığı bir yana bırakan Çolağın İbili boyunun da uzunluğundan faydalanarak fırladığı gibi “Gahbe avratlıyım sana para verdirirsem” diye o gür sesi otobüste yankılanırken uzun koluyla, Ali’nin bileğini havada kavramış, kolun görünümü dışarıdan bakıldığında adeta “çomak çeken” bir el şeklini almıştı.

Yolcular arasında o gür sesin verdiği gürültü ve hayatta asla duymadıkları bu yemin karşısında oluşan “şaşkınlık ve panik havası” bir süre sonra yerini gülüşmelere bıraktı. Şoku atlatamayan şoför yolcuları bir durak sonra indirirken kimi olanlara gülüyor, kimi de niçin ilk durakta durmadın diye şoföre bağırıp, çağırıyordu.

NOT: Öyküleri şahısları küçük düşürmek mirasçılarını rencide etmek için yazmadım.

+++++++++++++++++++++++++++
SEN BASKIN GELDİN
26/01/2012

Ağalığı elden bırakmayan, aklı-fikri av ve avcılıkta olan Tömür Abdullah birkaç dönüm tarlayı ekip biçmeye erindiğinden her yıl Balığın Gara’yı kendine çiftçi (Irgat) tutar. İkisi de lafa gelince baba, çalışmaya gelince boşver kişilerdi. Sal arabasına yükledikleri sapları harmana götürmek üzere tarladan tam yola çıktılar ki karşıdan sap yüklemeye tarlasına giden Şamluoğlu Mehmet Ağa ile iki oğlu Alim ve Irık’la (Ramazan) burun buruna geldiler.
Gara, ani bir hareketle onlara arabalarını durdurmalarını işaret etti. Daha selam vermeden, hal hatır sormadan,

– “Sapın, saçmanın sırası mı Memmet Ağa, emminin oğlu Cılk Ali ölmüş, doğru dönün köye.
Mehmetağa gerisin geriye kör Pişman köye dönerken,
– Nasıl Abdullah dayı adamı tarladan köye bomboş savmak, ona hendek sağdırmak ne tatlı şey değil mi?

Abdullah, olanları şaşkın şaşkın izlerken, “Hatılda önüne gelirse ben garışmam haaa Gara Iskanım” dedi.

Gara, Karıncalı köyünden evlenmişti. İki kaynı ablalarını her ziyarete gelişlerinde bir türlü köylerine dönmeyi bilmi-yorlar, Karacaören’de 10-15 gün kalıyorlar, gezip tozuyorlar, zaten geçimden aciz aileye yük oluyorlardı. Gara, bu duru-mu hanımına belirtmeye çalışıyor ise de suratının ekşime-sinden hanımı her şeyi zaten anlıyordu. Hamid’in Omar, Aytekin’le ortak bir kamyon almışlar nakliyecilik yapıyorlardı. Bunun yanında canlı hayvan alım ve satımı yaptıklarından bir ayakları da şehirde hayvan pazarında oluyordu.

Kendilerine hayvanların bakımında getirip götürmede çoğunlukta Balağın Gara, yerine göre onun işi çıkarsa Güccük Gara’nın sırtı Gara (Mustafa) yardımcı oluyordu.
Gara, kayınlarından kurtulmak için Ömer’in yanına akıl almaya gitti.

– Başımda şöyle şöyle bir hal var, beni bunlardan kurtarın… Ömer! Bizi gönüllersen seni bu dertten kurtarırız. Kayınbabanın adı ney? Adı falan. Bu hafta sen pazara gitme. Sırtı Gara bizimle gitsin ki yapacağımız plan boşa çıkmasın.

Hayvan pazarına gidenlerin dönüş saatine yakın Gara, gezelim bahanesiyle kayınlarını yanına alıp köy meydanına inerken Karakuş Kamyon’da onların yanında korna çalıp durdu. Müşteriler arabadan inerken, “Vah, tüh, o nasıl dövüştü, adamı ne kadar dövdüler” diye ortaya konuşan Ömer, çevrede toplananların dikkatini çekmeye çalışırken açık vermesin diye Balağan Gara’ya da çaktırmadan kaş atıyordu. Meraklının biri oradan hemen atıldı.
– Hayırdır Ömer! Ne dövüşü? Kim kimi dövmüş?
– Vallahi Ahmetağa hayvan pazarında Karıncalılar ile Yağmurlular birbirine girdiler. Karıncalı bir adam çok sopa yedi, ambulansla hastaneye…
Lafı ağzında yarım kaldı. Gara’nın kayınlarından büyüğü,
– Kimmiş? Adı neymiş?
Plan gereği Sırtı Gara,
– Zembelekten boşanırcasına falan oğlu, falanmış…

Balağın Gara’nın iki kaynı aynı anda, “Aboo babam bu babaam” diye Taşlı Gedik’ten dizlerine vurarak aşarken, gülmekten kırılanlara Gara, göz aydınlığına Hafız’ın dükkâ-nından aldığı sadrazam sucuğu lokumunu dağıtıyordu.

Sırtı Gara’nın (sırtı zenciler gibi siyah olduğundan) babası Güccük Gara (Gara dayı, Süleyman Kara kuru biri olduğundan), kardeşi Mustafa Çanakkale Savaşları’nda şehit düşmüş, kendisi de Kurtuluş Savaşı’na katılmıştı. Bulunduğu yerde 5-10 dakikadan fazla kalamaz, yıllarca çare bulamadığı bu sıkılma hastalığından dolayı gitmediği doktor, hoca kalmamıştı. Köy köy dolaşır, gittiği yerlerde savaşlarda başından geçenleri anlatır, dinleyenlerine hoşça vakit geçirtir, akşam namazından sonra ancak evine gelirdi. Şakacı köylüleri onu gördükleri her yerde, “Duyduklarına göre savaşta kardeşi şehit düşene ya da savaşa katılanlara devletin para yardımında bulunacağını” söylüyorlardı. Bu şaka günlerce, aylarca sürerken Gara Dayı’nın kafası karışmaya başlamıştı. Öyle ya; durduk yerde bu laf çıkmaz,  ateş olmayan yerde duman tütmezdi. Bir gün damadı şehirde oturan Cafar, köye Gara Dayı’yı ziyarete gelir. Laf lafı açarken laf döne dolaşa devletin para dağıtacağına gelir dayanır.
Gara Dayı,
– Oğlum bunun aslı, nesli nedir? Bunu hemen araştırıp, bana haber salda kafamdaki bu böcük gitsin.
Damadı, “Vallahi kayınbaba ben böyle bir şey duymadım, ama öğrenirsem köylülerinle sana haber iletirim” der.

Şehre giden damat araştırır, soruşturur böyle bir şeyin olmadığını öğrenir. Haber salmak için şimdiki Tekel binasının önünde köye taşımaya müşteri bekleyen Hamid’in Ömer ve Balağın Gara’ya rast gelir. Pazardan kayınbabamgil yesin diye aldığı sebze ve meyve dolu fileyi onlara teslim ederken; maaş işinin aslının olmadığını, dolayısıyla kayınbabasının boş hayale kapılıp ümitlenmemesini salık verir. Köye vardıklarında Ömer, kamyonu Aytekin’le garaja çekerlerken Balağın Gara da, Cafar’ın verdiği fileyi Gara Dayı’nın evine götürür.

Selam ve hoş beşten sonra, “Müjdemi isterim Gara Dayı! Senin para işin olmuş, artık devlet seni maaşa bağlamış, hatta ilk maaşını damadın Cafar parayı Ömer’e teslim etti, git ondan al” diyen Gara oradan ayrılırken hendek sağdırmanın (dalga geçmenin) zevkini kahkahalarla yaşıyordu. Gara Dayı, sevinçle soluğu Hamid’in Omar’ın evinde aldı. Çayları höpürdetirlerken aklı fikri paradaydı. İhtiyaçları vardı. İşi fazla uzatmadan parayı istedi. Ömer,

– Vallahi Sülayman ağa ben düşürürüm diye parayı danacının Hayrullah’a vermiştim, paran onda.

Gara Dayı, Hayrullah’ın kapısını çaldığında elinin boşa çıkacağını bilemezdi. Hayrullah da, onu Apoon Nahat’e havale etti. Soluk soluğa kalan Gara Dayı, zor kötek nefes aldığından dolayı Nahat’e meramını anlatırken güçlük çekiyordu. Nahat, adamla eğlenmeyi pek beceremezdi, başını bir sağa, bir sola çevirdi, ne desin, nasıl Güccük Gara’yı başından savsın.
– Süleyman ağa; ben parayı bacanağım Alooon Dağıstan’a evi sana benden daha yakın diye vermiştim paran onda git al, derken utancından yere bakıyordu.

Gara Dayı’nın yürümekten ayağına kara su inmişti. Nasıl olsa Dağıstan ev komşusuydu. Parayı ordan alır almaz hemen evime varıp yorgunluğumu gideririm diye iç geçirip tekrar yola düştü. Dağıstan bu işin şaka olduğunu Gara Dayı’ya diyecek oldu diyemedi.

– Ben parayı Aytekin’e teslim ettim, demesiyle ahırda hayvanlara yem dökeceğim bahanesiyle kaytarması bir oldu.
Aytekin, Gara Dayı’yı görünce şaşırır gibi oldu. Adamın yorgunluğu diz boyuydu. Atlatmasına atlatacak, ondan kurtulacak, ama içindeki yalan sevmezlik daha baskın geldi.
– Süleyman ağa yıllarca beraber komşuluk yaptık, seni severim, doğruyu söyleyecek olursam aslında böyle bir şey yok. Bütün bu dümenler Balağın Gara’nın uydurmasıdır.

Gara Dayı o an bütün yorgunluğunu unutmuş kendisine oynanan bu oyunu hazmedememişti. Olayı hanımına tek tek anlatırken ağlamamak için kendisini zor tutarken onları dinleyen bıyıkları henüz yeni yeni terleyen oğlu Sırtı Gara Mustafa, “Baba sen üzülme ben bunun ahını Balağın Gara’dan alırım” diye kendi kendine samranıyordu.

Olaydan bir ay ya geçmiş, ya geçmemişti. Sırtı Gara, Balağın Gara’ya Fedaker’in kahvesinde rast geldi.
– İhsan abi ellam senin bir şeyden haberin yok. Ben şimdi Bozlapa’dan (Boztepe) geldim. Enişten Memiş’in evi ağıt tufan.
“Hayırdır Mustafa? Eniştem de, bacım da bir şey mi var” diye hem sorular soruyor, hem de telaştan ne yapacağını bilemiyordu.
– Enişten Memiş’in benzinliği patlayıp yanmış, her yer simsiyah. Bacın ile enişten ölmüş.
Daha Sırtı Gara’nın lafı bitmeden Balağın Gara Boztepe’yi yağan yağmura aldırmadan koşarak bulmuştu bile. Boztepe’ye varınca öyle bir şey olmadığını gören Gara, kimseye bir şey demeden gerisin geriye Karacaören’in yolunu tutarken, “Tömür Abdullah’ın dediği çıktı. Yaptığım hatılda önüme geldi” dedi.

Utanma duygusuyla köye girdiğinde kendisini dört gözle bekleyen Sırtı Gara’yı görünce, “Sen benden baskın çıktın, helal olsun” deyip terlerini silerek evinin yolunu tutarken, “Ula ben seni kayınlarından kurtardım, senin babama yaptığın ayıp değil mi?” diyen Sırtı Gara’nın sesini duymuyordu bile.

NOT: Öyküleri şahısları küçük düşürmek mirasçılarını rencide etmek için yazmadım.

++++++++++++++++++++++++++++++
AKÇAAL’DA KÜLLEMEÇ OYUNU
21/01/2012

Vakit ikindiye yaklaşıyordu. Eli boş köylüler Müdür Mehmet’in duvarının gölgesine toplanmışlar, kendi aralarında sağdan-soldan laflıyorlar, arada yerine göre birbirleriyle şakalaşıp gülüşüyorlardı. Muzip Agoon Mehmet, eline aldığı uzun bir çubuğu damın çelenine sokup çıkarıyor, oradan çıkan tozlar da yavaş yavaş Gogu Halil’in şapkasına öğünüyordu (dökülüyordu). Bir başkası da elinde topladığı ufak taş parçacıklarını çaktırmadan arada sırada Halil emmisine rastgele atıyordu. Amaçları Gogu’yu kızdırmak, bağırttırıp, çağırttırmaktı. Bulundukları yer tozlu toprağın ve küllüğün (kül atılan yer) bol olduğu yerdi. Çabaları fazla uzun sürmedi, orada bulunan herkes yerden avuçladıkları külü veya toprağı birbirinin ağzına, burnuna, gözüne sürüyor, oradan çıkan yaşların bunlarla karışmasıyla yüzlerindeki renkler değişiyor, üst başları toza, toprağa beleniyor, çıkan tozdan göz gözü görmüyordu. Bu işte en çok zarar gören kişi Gogu olduğundan bağırtısı, çağırtısı ve ettiği küfürler ortalığı inletiyordu.
Köylünün birbirine yaptığı bu şakayı yabancı biri görse galiba bunlar dövüşüyor zannedip ayırt etmeye koşardı. Kırşehir’de şimdiki Cacabey Parkı’nın olduğu yerde Ziraat Bankası ve Belediye binaları vardı. Şimdiki Belediye’nin olduğu yer ise buğday pazarına tahsis edilmiş boş arsaydı. Köylü Pazartesi günleri burada yanında getirdiği arpa, buğday, yulaf gibi mahsulleri ile düğ, bulgur, yarma gibi şahman buğdayın taş sokuda tokmakla dövülüp değirmende çekilmesiyle elde edilen ürünleri satardı. Ziraat Bankası’nda tohum yardımı için çiftçi köylülere Pank denen para dağıtılırken, oluşan kuyrukta şakacı Karacaörenlilerden biri Gogu Halil’in arkasına tutuşturduğu gazete kağıdını ateşe verir. O anda panik, bağırtı, çığırtı ve akabinde çıkan arbede de bankada bulunan herkesin bir anda dışarıya hücum etmesiyle ezilenler olmuş, banka çevresi meraklılarca doluşmuştu. Karacaörenlilerin gülüşmelerine toplananlar şaşkın şaşkın bakıyor, öyle şaka olmaz diyorlardı.

Bir Pazar günü Karacaörenliler akşamdan köyden yükledikleri mahsullerini buğday pazarına bıraktıktan sonra eşek ve atlarını hancıya emanet edip, şehri aşağı yukarı şöyle bir gezdikten sonra buğday seklemlerinin (çuval) üzerine yatıp uykuya dalarlar. Sabah erken kalkıp Cacabey Camii yanındaki Taşlı Çeşme’de ellerini yüzlerini yıkayıp karınlarını doyurduktan sonra şimdiki Belediye binasının olduğu yerde kurulan pazarda müşteri beklemeye başlarlar. Sabahın erken saatleri olduğundan daha henüz müşteri gelmediği için onlarda birbiriyle yarenlik edip vakit geçiriyordu. Bir süre sonra ortalık güneş çıkmasıyla daha da aydınlanmış, insanlar da yavaş yavaş işine gücüne gitmeye başlamıştı. Halıcılar da getirdikleri yastık, minder, kilim gibi el dokuma ürünleri buğday pazarının kenarlarına diziyor, bir yandan da sorucu müşterilere cevap veriyorlardı. O anda pazarın buğday satılan bölümünde ortalığı bir toz bulutu kapladı. Bağırtılar, çağırtılar, gülüşmeler birbirine karışırken, toplanan vatandaşlar durumun vahametini anlamaya çalışıyorlardı.

Meğerse müşteri beklemekten sabahın ayazında üşüyen Karacaörenliler; biraz hareket edelim de ısınalım diye önceden yanlarında getirdikleri kül ve toprakları birbirine atıyor, yani kendi tabirleriyle küllemeç oynuyorlardı. Oradaki karışıklık o anda görevine giden şehrin Valisinin de dikkatini çekmiş, şoförüne arabayı durdurttuktan sonra araçta bulunan koruma polisine durumu öğrenmesi için tembih ederken, eğer dövüşü sen ayıramazsan emniyetten güç iste diye talimatlar yağdırıyordu.

Aradan beş on dakika geçti geçmedi koruma polisi gülümser vaziyette geri döndü. Eğer araçtaki adam Vali değil de bir başkası olsa polis pazarda gördüklerinden gülmekten altına kaçırabilirdi.

– Sayın Valim oradaki kalabalık dövüş değil Karacaörenlilerin kendi aralarında birbirine yaptığı şakaymış.
Vali şaşırmış, ne diyeceğini bilememişti.
– Demek gördüklerimiz şaka ha diyerek arabadan inip Karacaörenlilerin yanına vardı.
– Beni de aranıza alır mısınız, arkadaşlığınıza kabul eder misiniz derken şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.

Akçaal Kırşehir’in, Konya ovasını andıran düzlük mü düzlük, verimli toprakları, şırıl şırıl akan çeşmeleriyle diğer köylülerin gıpta ile baktığı sulak bir arazi üzerine kurulan bir köydür. Şehrin takriben on beş kilometre güney yönünde olan bu köyde arazinin kumsal oluşundan dolayı ekinler çevre yerleşim yerlerine göre bir ay önce yetişirdi. Adeta Kırşehir’in Adana’sı diye anılır. Ekin biçmeye az bir süre kala tırpanını eline alan ırgatlar bu köye gelir, bir ağanın yanına sığınıp onun tahsis ettiği çadırlara yerleşir, biçme işi bittiğinde tekrar köylerine dönüp oradaki yetişenleri biçip yıllık yeygilerini (masraflarını) çıkarırlardı.

Her yıl olduğu gibi o yılda Karacaören köyünden Kör Mevlit, Gizirin Cüllüz (İsmail), Memiğin Topal Irza, Bidi Gaya (İreşit), Hakkı’nın Mehmet ve Hamo kendi aralarında bir grup oluşturup Şehmuz Ağa’nın Kırşehir yolu üzerinde kurduğu çadıra yerleşmişlerdi. Şehmuz Ağa, babadan miras kalan tarlaları ekip biçer onunla geçimini sağlardı. Kız evlatları o yıllarda baba malından miras almadıklarından, Şehmuz’un da babasının tek oğlu olduğundan tarlalar hiç bölünmemişti. Irgatlar akşama kadar tırpan sallar, akşam olunca da ağanın kurduğu sofrada karınlarını doyurduktan sonra çadırda gelmişten geçmişten konuşurken yorgunluktan uyuyup kalırlardı. Karacaörenliler boş zamanlarında kendi aralarında şaka yapıyor, küllemeç oynuyorlar, ama bir lezafet (lezzet) alamıyor, buna nasıl bir çare buluruz diye kara kara düşünüyorlardı. Pazar günü tarlayı erken bitirip çadıra geldiler. Bir iki şaka yapsalar da hep aynı şeyler olduğu için bundan çabuk usandılar.
Akçaal’a geleli epey zaman olmuştu. Evi ve çocuklarını canları istiyor, bunun verdiği moral bozukluğu ile birbirine somurtmaya, arada basit şeyler için bile birbirini kırmaya varan sıkıntıları oluyordu. Bunun böyle gitmeyeceğini düşünen Kör Mevlit, bir muziplik düşünerek çadırın içerisine bir iki şeker torbası tozlu, kumlu toprak doldururken diğerleri de onu ilgiyle izliyorlardı. Meraklı arkadaşlarına planını olduğu gibi anlatırken sabah olacaklara daha şimdiden gülüşmeler arasında derin bir uykuya daldılar.

Pazartesi günü atına, eşeğine binen Akçaallılar sabah daha gün çavmadan (çıkmadan) satmak için yanlarına aldıkları tuluk peyniri, çömlek, yağ, süt, yoğurt, yumurta gibi çabuk bozulabilecek ürünleri bir an evvel şehirde kurulan pazara yetiştirmek için acele acele evden ekmeğini dahi yemeden yola çıkmışlardı. Kafayı çadırdan dışarı uzatan Kör Mevlit, gelen kalabalığı görünce arkadaşlarına bir işaret yaparken herkes rolünü anında üstlendi. Güya Gizirin Cüllüz ölüyor, orta yerde yatarken sözde kardeşi Kör Mevlit, ağıdın birini yakıp bitirirken diğerine başlıyordu.

“Aslan gibi gardaşım, deveyi yıkan gardaşım, şöyle soylu, böyle babayiğit gardaşım” diye dışarıdan geçenlere duyulacak şekilde bas bas bağırıyor bir yandan da gözünün ucuyla da geçenlerin tepkisini görmeye çalışıyordu. Ölünün etrafını çevirenler hem acıyla dizlerine vuruyor, hem de içeri biri girecek mi diye çadırın kapısına bakıyorlardı. Sesleri duyan birinci grup işleri acele olduğundan yollarına devam ederlerken bir yandan da, “Vah, tüh, pek gençmiş (ağıt öyle diyor). Keşke onlara yardımcı olabilseydik” diye çaresizlikle birbirine bakıyorlar, ellerinden bir şey gelmediği için üzülürlerken her şeye rağmen yollarına devam ediyorlardı.

Birinci gruptan eli boş çıkan Karacaörenliler az buçuk üzülseler de ikinci grup köylüleri görünce sevindiler. Hemen harekete geçip bu kez daha hızlı bir şekilde hep beraber koro halinde ağıta başladılar. Seslerinin gürlüğü gidenlerin dikkatini çekmiş baktıkları delikten netice alacak gibi olmuşlardı. Hızlı hareket eden köylüler yavaşlamış, bir kısmı yolumuza devam edelim derken, bazı vicdan sahipleri de yağsı, yumurtası batsın, çadırda ölü varken şimdi onların sırası mı diye ellerindekileri yere bırakıp çadırın kapısına yönelirlerken hem ağlayan, hem de dışarıyı gözetleyen Kör Mevlit, çadırın araladığı kapısından merakla içeri süzülenleri hızla kolundan tuttuğu gibi içeri çekiyor, hazır kıta tetikte bekleyen arkadaşları da önlerinde duran toprakları bunların üstüne savururken çıkan tozdan göz gözü görmüyordu.

Küllemeç oyunu ortadaki toprak bitinceye kadar devam etmiş, fırsatını bulup çadırdan kaçan Akçaallıların küfürlerine, Karacaörenlilerin kahkahaları karışıyordu. Çadıra girmeyen diğer köylüler oradan üstü başı toz-toprak olmuş, adeta tanımakta güçlük çektikleri arkadaşlarına hangır hangır gülerlerken, elin ölüsünün, dirisinin haltını karıştırmak size mi kaldı diye kızıyorlardı.

NOT: Öyküleri şahısları küçük düşürmek mirasçılarını rencide etmek için yazmadım.

++++++++++++++++++++++++++++
GAYDIR OSMAN’IN YOZ MALI

 

18/01/2012

Oturduğu duvarın gölgesinde derin derin düşüncelere dalmış, fosur fosur cuvarasını tüttürüyor, üstündeki boz urbanın rengi gölgeye karışmış adeta seçilmiyordu. Sakat olan sağ bacağını bükemediğinden kendinden biraz uzak mesafede küs gibi duruyordu.
Evde olsun, yatakta olsun, camii de olsun bükemediği bu ayağın neredeyse bir gün başına bela açacağından korkuyordu. Damadı Güdük Raşit’le beraber Mayıs ayında güze ödemeye Celepçilerden ikişer öküz almıştı. Çıkan mahsulden unluk, bulgurluk elde edememişti ki, öküzlerin parasını nasıl ödeyebilsin… O bunları düşünürken yanından geçen tomofilin (otomobil) kornasıyla kendine geldi. Öfkesini adeta şoförden alırcasına, “Neredeyse ayağımı çiğneyecektin dürzü. Çeriyin başını öte çeksene” diyen bağırtısı otomobilin sesine karıştı. Adı Osman’dı, ama ayağının sakatlığından, gaydırarak yürümesinden adı Eniştelerin Gaydır Osman’a çıkmıştı. Oğulları Bekir ile Abduraman Çanakkale Savaşı’na katılmış, bu savaşın bitiminde az buçuk köyde kalmış, bu kez de Kurtuluş Savaşı’na katılmak için köyden ayrılmışlardı.

Gaydır Osman, küçük oğlu Salman’la çift koşmuş, tırpan sallamış, yerine göre kerpiç kesmiş, evinin geçimini sağlamak için var gücüyle çalışmış, ömrünü şükür, sabırla geçiren kanaatkar biriydi. Yoksulluk her Karacaörenli gibi onda da diz boyuydu. Ahırında iki eşek, bir inek, parası ödenmedik baş belası iki öküz… Onlarında açlıktan kimi anırır, kimi mörürdü. Onlara yem, su vermeye kendinde ahıra girmeye yüz bulamıyordu. Bir kötü keçi var o da öğleden sonra sürüye katılır, dağda yayılır, ertesi gün öğleye doğru eve gelirdi.
O yıl mahallenin davarını Arzının Alisman güdüyordu. O da iki de bir kapıya gelip iki üç yıldır güttüğü keçinin parasını istiyordu.
Bir keresinde,
– “Ula Ali Osman sana işim düştü. Bugün yarın Celepçi gelirse ben seni çağırttırdığımda Ali Osman benim yoz mallar nasıl diye sorarsam aman açık verme. Tek ben sana iki keçi güdümlük parası vereyim.
– İyi de Osman ağa bu iş nasıl olacak? Benim aklım ermedi.
Ali Osman,
– Güya benim dağlarda yayılan yüz kadar yoz malım var. Bunu da sen güdüyorsun. Anlaşıldı mı?
– Evet.

Dışarı akşama yaklaşıyordu gözleri ışıl ışıldı. Bereket Celepçi daha gelmemişti. Bundan sonra da gelmezdi. O geceyi rahat rahat geçirdi. Sabah horozlar öttü ötmedi tahta kapısı çalmaya başladı. Gelenler korktuğu Celepçilerdi. Rahat bir uykuyu kendisine çok görmüşlerdi sanki. Gözlerini üfeleyerek onlara kapıyı açtı. Bazı köylüleri Celepçi geldiğinde ya sandığa saklanır, ya üstüne yatak, yorgan, pala, çuval kaydırıp (örtüp) altında ağırlıktan tısıl tısıl terlerlerdi. Ama Osman yapı icabı bunu yapamazdı. Nasıl olsa parası yoktu. Celepçi canını alacak değildi ya…  Al götür iki tırnağı kırık öküzünü der, onlar da götüremeyeceğine göre üstüne farkını ekletip öbür seneye ödemeye başından savardı.
Misafirlere çay kahvaltı derken dışarı öğleye yaklaşıyordu.

– Hanım, Ali Osman yozdan (!) geldiyse çağır bakalım. Bir haber alalım. Sen bir yandan da onun azığını hazırla.

Ali Osman davarı dağıtmış, evine gidiyordu ki birden Gaydır Osman’ın hanımının çağırmasıyla geriye döndü. Kendisine işleri düşmüştü, yalancı şahitlik yapacaktı. Selam verip bir kenara ilişti.
Gel, Ali Osman’ım gel…
– Selamın aleyküm.

“Nasıl otlar geçiyor mu, büvelek kalktı mı, canavar rahatsız ediyor mu” gibi soru üstüne soru yağdırırken Gay-dır Osman, kendisine bir ağa pozu vermeyi ihmal etmiyor-du. Durumu ağzı kulaklarında dinleyen Celepçi de, Osman ağadan para isteyecek hal kalmadı. Ben sonra gelirim diye kapıdan çıkarken yemeğe de buyur diyen ev sahibinin sesi küçücük hayatta (avlu) çınlıyordu. Celepçi esnafı köylerden topladıkları boğaları zamanla eneyip (kışırlaştırıp) öküz olarak Mayıs-Haziran ayla-rında güde güde köy çiftçilerine güz ödemeye (harman kalkımına) taksitle satarlardı. Vakti de gelince alacak-larını almaya tekrar yollara dökülürlerdi. Celepçiler, Gaydır Osman’ın evine o gün misafir olmadılarsa da ertesi gün geldiler. Osman’ın hanımı ortaya salçalı, yoğurtlu bir mantı pişirip getirdi. Biraz da baş soğan koydu. Misafirler yemeği beğenmişler iştahla yerlerken bir yandan da kırmızı bocayı tepeye dikiyorlardı.

Misafirperver Osman’ın, “Hanım gücük küp dursun, büyük küpten pekmez getir!” diyen sesi ortalığa aksetti.

Evde kötü, kara, geçmiş pekmez vardı. Osman, “Güccük küp dursun, böyük küpten olsun” derken komşudan ödünç gelecek pekmezi kastediyordu. Yemekten sonra sofraya konan turşu ile pekmez yiyenlere bir daha yeme iştahı doğuruyordu. Komşudan gelen kahveler de yemeğin tuzu biberi oldu ki Osman ağanın değme keyfine…

– Oğlum Ali Osman mala müşteri gelmişti, dağa göndermiştim, gelip baktılar mı?
– Baktılar, beğendiler de parayı seneye öderiz diyorlar!
– Sen bilirsin ağam!
Yok dese kendine öküzleri veren nasıl verdi!

Verelim be Ali Osman, verelim derken cuvaranın bir diğeri yanıyordu. Bu yalanlar ve devamındaki ikramlar o yılı bitirip, öbür yılı, daha öbür yılı getirdi. Atlatmalar böyle devam edip gidiyordu. Celepçi de artık bu işten gıcık almaya, huylanmaya başlamıştı. Sunulan ikramlar karşısında Gaydır Osman’a bir şey diyemiyor, alacaklı değil de sanki o kapıya borçlu biriymiş gibi utanarak giriyordu. Her varış gelişinde bazen bulgur pilavı yanında soğan, bazen düğ aşı veya katma aşı ikram ediliyordu. Osman ağanın elinden gelen ancak bu ikramlardı. Onlar zannediyorlar ki Osman ağa zengin, ama yılanın toprağı biter diye azar azar yediği gibi iktisatlı yiyip içiyor, zengin gibi davranmıyordu.

Herhangi bir köylüye de bunu sorup öğrenmeye tenezzül etmiyorlardı. Ali Osman’ın yalancı şahitlik yapmak artık canına tak etmişti. Kaç seferdir bunu açığa vurmaya çalışsa da gördüğü iltifat, alacağı iki güdümlük para onun elini kolunu bağlıyordu.

İki güdümlük ağız bağı parası alacak, ama eski borçlar da birikip geliyor. Osman bunu zaten hiç ödemiyordu. O gün oda çok kalabalıktı yiyip içme, çay, kahve derken, “Eee Ali Osman anlat bakalım” diyen Gaydır Osman’ın lafı bitmeden havada kaldı.

“Ula Gaydır Osman bende katılı bir gürrük keçin var. Eettin yüz adet yoz malı. Yeter sana ettiğim yalancı şahitlik” deyip odayı terk etti. Odada buz gibi hava esmiş, her şey sır olmaktan çıkıp su yüzüne dökülmüştü.

Celepçi başı,
– Osman ağa yıllardır seni ve damadın Güdük İrşed’i idare ettim. Yedirdiğinin de, içirdiğinin de hatırı bitti. Bir hafta sonra kapındayım ona göre.

Celepçinin gelme günü yaklaşmış Osman ağa yıllar sonra yine kara yaslara bürünmüş, öyle dalgın cuvarayı tüttürüyordu ki, yanına gelen Eniştelerin Hakkı’nın selamını duymadı bile.
Aradan bir süre geçtikten sonra Hakkı duramadı.

– Ula Osman şurada deminden beri oturup seni seyrediyom. Selam verdim duymadın. Ha bire cuvarayı derin derin çekiştiriyon. Allah aşkına bir derdin varsa söyle de biz de bilelim.
– Yok, be Emmioğlu durum senin bildiğin gibi değil. Kemal Onbaşı (Atatürk) Salman’ı askere istiyor onun derdi. Celepçi süre verdi o da doluyor. Öküzlerin para derdi. Habboca okul yaptırıyor (Habip Arıöz) beni ve Salman’ı amele istiyor onun derdi. Gelinler arada birbirine giriyor onların derdi beni yedi bitirdi. Gel sen olda bu zıkkımı bırak derken gözlerinden akanlardan haberi bile yoktu.

NOT: Öyküleri şahısları küçük düşürmek mirasçılarını rencide etmek için yazmadım.

+++++++++++++++++++++++++
KELLENİN EKMAA…

14/01/2012

Oğlan evinden çıkan köyün gençleri davul zurna önde olmak üzere oluşturdukları kortejle mezarın başına doğru yürürlerken tabanca, tüfek seslerine karışan, “Gezi bağlarından dolanıyorum/ Yitirdim yarimi aranıyorum” türküsünü hep bir ağızdan söylüyorlardı. Haftalar öncesinden düğün hazırlıklarına başlanmıştı. Harmanını kaldırıp mahsulünü satan köylünün cebi paralanmış ve nişanlı oğlunu artık evermenin zamanı gelmiştir. Önce şehirden abdallar ayarlanır, kızın ve oğlanın çeyiz ihtiyaçları karşılanır, davetiye olmadığı için görevlendirilen bir kişi veya kadın ev ev dolaşarak akide şekeri vermek suretiyle düğüne davet eder, imkanı olan dana, tosun ya da inek keserek etliğini hazırlar, üç gün sürecek düğün hazırlığını tamamlardı.
Karacaören’de düğünün tek sorumlusu yasakçı denen kişilerdi. Bayrak kaldırma organizasyonundan tut ki çeyiz götürme, kınacıları götürme, kayınların hizmetinden hep bu işin ehli kişiler sorumlu olurdu. Bunların başını Garamiyalların Güzülü Halibaam denen adam çekerdi. Düğünlerin en gözde kişileri erkek köçeklerdi ki bunlarında başını Metin köçek çeker, yere atılan paraları köprü kurarak ağzıyla alır, oynak oyun havalarına oynarken vücudunun her yeri tir tir titrerdi. Düğünlerin tadı tuzu kayınlardı ki onların oğlan evine, odada yanan lüküsün gömleğine, görevli yasakçıya, abdallara, köçeklere, davulunu yardıkları davulcuya, tam pilav isteriz diye aşçıya yaptıkları eziyetlerin yanında attıkları mermilerle odada deldikleri hezenlerin sayısı günlerce dillerden düşmezdi. Hele kayınların içinde Moruğun Nazim olursa ortada oynayan köçekle oynamaya durur ondan daha iyi oynaması da ustalardan “bize katıl” teklifini getirirdi. Uluyol da yapılan dövüşlü, kavgalı at yarışmalarını seyretmek izleyenlere daha başka bir haz verirdi.

Yarışa katılan çevre köylerden Boztepeli, Dalakçılı, Horlalı, Kümbetli binicilerin “ben kazanacağım” hırsı atları çatlama durumuna getirir, yarışı kazanamayanlar ise “ben kazanacaktım ama beni copunla ittin, atını önüme sürdün” gibi bahanelerle çıngar çıkarırlardı. Düğünlerde gelin önü kesme adetti ama bunu ticarete dökenler de vardı. Hele Karacaören’den bir kız başka bir köye gelin giderse bahşişi beğenmeyen bu kişilerle kız evi arasında dövüş çıkardı da kimse Çingioğlu’nun Cemal’le kötü olmak istemezdi. Düğünlerde yemeğe konacak et gereksinimi (etlik) genelde elinde imkanı olanlar dana, tosun, inek gibi hayvanları kesmek suretiyle karşılarlardı. Etler sofralarda davetlilerin midesini boylarken hayvanın kellesi de düzenlenen “kelle atımı” yarışması töreniyle çekişmeli sahnelere neden olurdu. Ne zaman başladığı belli olmayan bu gelenek yetmişli yılların ortalarına kadar sürse de yavaş yavaş, iddiasını kaybede kaybede zamanla her gelenek gibi kaybolup gitti. Kelle ilk önceleri köyün en yüksek damı olan (o yıllarda üzerinde kiremidi olmadığı için) eski camiye, daha sonraları da Tombul İsmail’in konağına atılmaya başlanmıştı. Öğleden sonra davul zurna eşliğinde konağın etrafına doluşan köylü ve çevre köylerden gelen davetliler büyük bir kalabalık oluştururlardı.

Davul ve zurnalar ağır ve ezgin bir hava çalarlarken köy ve çevre köylerden gelen kendine güvenen gençler kulağından tuttukları kelleleri güçlerinin yettiğince önce başının biraz üstüne, sonra biraz daha üstüne ata ata birbirlerinin kuvvetini sınama yoluna giderlerdi. Sonradan iş gittikçe kızışır, kelleyi dama ilk atan kişi diğer rakiplerinin atmasını bekler, onlar da dama kelleyi atınca futboldaki penaltı atışları gibi yarış devam ederken dama iki çıta çakılır, aralarına gerilen ipten kelleyi kim aşırırsa yarışmayı o kazanmış olurdu. Yarışmayı kazanan genç kendince güçlülüğünü orada toplananlara kanıtlamış olur, bunun göstergesi olarak da fakir dahi olsa toplanan kalabalığı evine götürür ve masrafları cebinden çekerdi. Bu kişiler toplananlara ilk yıllarda üzüm şerbeti dağıtırken zamanla bunun yerine akide şekeri dağıtırlardı.
Mükafatları da eğer veren olursa bir gömlek olsa da kendisini kanıtlaması ona yetiyordu. Atmışlı yılların içerisinde Almanya’nın işçi alımına kadar Kaalerin Goca Kütük, Gogu’nun Fehmi, Kenedi Kemal, Gımır Salinin Abdullah, Kaalerin Duran, Dabıcın Hidiyat, Nebilerin Asım, Haymininin Memmet Ali sonradan yetişip bunlara katılan Dedeoğulların Çete İbraam, Haymininin Tüccar gibi gençler ikinci dönem kelleciler olarak anılıp kaldılar. Kenedi Kemal tesadüfen bulunduğu Özbağ’da bir kelle atımında dama kelleyi atınca buna bozulan gençler onu dövmeye kalkmışlarsa da Karacaören yeğeni olan Nayılının Ahmet onu kurtarmıştır.
Bunun bir benzeri de Gımır Salinin Abdulanın başına Temirli köyünde gelmişse de muhtar araya girip misafir diye onu korumuştur. Düğünlerde kelle atmak komşu köyden gelen gençlerle Karacaörenli gençler arasında rekabetin doğmasına yol açardı. Bu yarışmalarda en çok göze batan Boztepeli gençlerle, Karacaörenli gençlerin rekabeti daha bir farklıydı. Yarışları çok çekişmeli geçer, dam kafi gelmez çelene ip gerilirdi. Bazen Boztepe’de bazen de Karacaören’de gerilen bu ipe germe veya gevşetme hilesi yapıldığı zannıyla dövüş bile çıktığı olurdu. Boztepeli babayiğit gençler Cafarın Mustafa, Hediyenin Memmet, Oskinin Memmet, Karacaörenlileri atımda zorlasa da Müdürlerin Rüştü daha bir başkaydı. Tuttuğu kelleyi adete bir kağıt parçasıymış gibi anında dama fırlattığı bir oluyordu. Öyle ki eve kalabalık götürdüğünden dolayı hanımıyla arasının açıldığı duyulsa da zamanla Kaalerin Goca Kütük ve Duran, Rüştü’yü zorlamaya başladılar.

Düğünlerin birinde Rüştü kelleyi dama ağırdan ağırdan, boy yükselterek atıyor, Goca Kütüğün babası Kaanın Irza bunu kendince dalga geçme veya hafife alma olarak yorumluyor, “Ah Kütük’üm saptan gelip de buraya bir yetişse” diye iç geçiriyordu. Öyle de oldu. Kütük yetiştiği gibi Rüştü’yü alt ederek babasını içinde bulunduğu veisten kurtardı. Bu olayın bir benzeri de kuyuda atları sulayan Goca Duran’ın başına gelir, yetiştiği gibi kelleyi damın ortasına fırlatması bir olur. Kırklı, ellili yıllarda bazı Karacaörenliler baharın gelmesiyle Ankara’ya amele olarak inşaat işçiliğine çalışmaya giderler, ırgatlık ayı geldiğinde de çevreye göre ekinleri bir ay erken yetişen Akçaağıl köyünde tırpan sallarlar sonra da aynı işi köylerinde yapmak için dönüş yaparlardı. Bir Ankara dönüşünde yaya olarak yol alan Karacaören’den aynı zamanda birinci dönem kellecilerden olan Göbül Halil, İybin Ostuk, Bal Memmet, Kara Sali, Dabıcın Mustafa, Eleyin Gara Memmet, Arabın Mustafa, Meleğen Irza’ya ilaveten Boztepeli, Kellecilerden Ahat, Müdürlerin Kel Memmet, Cafarın Memmet, Omar Çavuş, Abbas, Memmet Doğan, Kütoğlanın Rüştü gibi gençler aç ve yorgun olarak köylerine doğru yol almaktadırlar. Ankara ile köylerinin arası yaya olarak günlerce sürdüğü için dönüşleri bir azap ve sefalet oluyordu. Bala’dan geçtiklerinden çok zaman sonra gün yavaş yavaş kayboluyordu ki kulaklarına uzaklardan davul, zurna sesleri gelmeye başladı.

Karacaörenliler seslerin geldiği yöne doğru yol alırlarken Boztepeliler “biran önce köyümüze yetişelim” diye kafileden ayrılıp yollarına perme perişan devam ettiler. Karacaörenliler az bir yolculuktan sonra köye girerken abdallar onları misafir zannedip davul zurna ile karşılarlarken bahşişleri ceplerine konmuştu bile. Onları ilk önce düğün sahibi ve yakınları karşıladı. Kız tarafı hayırlı olsuna dışarıdan gelenleri zannederek misafirlere bol bol ikramda bulundular. Düğün sahibi hal hatırdan sonra işin aslını öğrenmiş, başka misafirlerin masalarını dolaşmaya başlamıştı. Bir müddet sonra davul, zurna ve zil seslerine karışan köylülerin konuşmalarına kulak kabartan misafirler duyduklarından bir şeyler anlamaya çalışıyorlardı. Meğer ertesi günü düğünde kelle atılacakmış…
Köyün gençleri her düğünde bu köyü yeniyor, üstüne üslük birde dalga geçiyorlar, “öbür düğüne kadar iyi yallanın da kelleyi yerinden kaldırın” diyorlardı. Adamların konuşmalarını duyan ve anlayan, onların yüz ifadelerindeki gerginliği gören Karacaörenliler, “nedir sizin derdiniz hemşerim? İstemeyerek size şurada kulak misafiri olduk anlatında meseleyi bizde bilelim” derler. Ağzı laf yapan köylülerden biri “başımızda böyle böyle bir kelle derdi var ki sormayın gitsin” diyerek başlattığı sözü, “siz ne yapacaksınız bizim derdimizi hemşerim?” diyerek bitirdi. Biraz suskunluktan sonra, “sizin derdiniz kolay hemşerim, bana düğün sahibini çağırın” diyen Bal Memmet’in konuşması bu sessizliği bozdu. Yerinden kalkan köylülerden birisi düğün sahibiyle az sonra masaya geldi. “Buyurun ağalar, aha size düğün sahibi” deyip gerisin geriye çekilerek onları baş başa bırakıp yerine geçti. Düğün sahibi, “Beni emretmişsiniz buyurun ağalar”…”Ağa sizin başınızda köy olarak bir dert varmış, bizim karnımızı bugün ve yarın yeterince doyurun, altımıza yatağımızı serin yarın biz sizi rahatlatmış olalım” diyen Bal Memmet bir gözüyle de arkadaşlarına gülücük atıyordu. Ertesi günü öğle yemeğinden sonra davul, zurna eşliğinde yüksekçe bir konağın olduğu yerde biriken kalabalığa karıştılar.
Bir müddet sonra “kelle atanlar ortaya” diye çağıran cazgırın sesiyle damın altında toplanan diğer kellecilerle göz göze gelip selamlaştılar. Kelle atımına başlandığında Karacaörenliler damı önceden o değilden usulen şöyle bir süzüp işi hafiften alarak diğer köyden gelen kellecilerden güç durumlarını ölçüp biçiyorlar ona göre de sıraları gelince kelleyi dama atıyorlardı. Bu durum bir müddet devam ettikten sonra kelleyi dama ulaştırdılar. Rakipleri de aynısını yaptılar. Gözler fal taşı gibi açılmıştı, “nerden çıktı bu iri kıyım adamlar?” diye herkes birbirine sorular soruyordu. Rakip köylüler bunu kabul etmeyip dama ip serilmesini istedilerse de sonuç değişmemiş, Karacaörenliler adına yarıştıkları (…….) köyünü kelle atımında ilk defa birinci getirmişlerdi. Davul zurna eşliğinde bütün köylü onları durmadan alkışlıyordu. O günde köylü zafer kazanan kellecileri misafir edip yedirip içirdi. Ertesi gün bir ellerine aldıkları hedaye diğer ellerinde de yolda yersiniz diye çıkılarına konan azıklar olduğu halde köylülerle vedalaşan Karacaörenlilerin o an keyiflerine diyecek yoktu. Adeta tırısa kalkmış at gibiydiler, üç gün süren uzun bir yolculuktan sonra önceden ayrıldıkları Boztepelilere yetiştiler. Hal, hatırdan sonra onlardaki bu değişikliğin aslını soran Boztepelilere “oğlum işin sırrı KELLENİN EKMAA, alın şu çıkıdakileri yiyin de sizde bizim gibi olun” diyen Göbülün kırmızı yüzü sevinçten daha çok mağrurluklarını ortaya koyuyordu… Kelleyle ilgili “Sessiz Ağıtlar” adlı şiirimden bir dörtlük sunuyorum…

Düğünlerden biriydi kelle atılıyordu orta konağa,
Onu tuttuğu gibi dama fırlattı Kaalerin Duran Ağa, itiraz etti
Boztepeliler sanki düşmüşlerdi tuzağa,
Dama ip edip gerdiler hasret dolu gözyaşlarımı

NOT: Öyküleri şahısları küçük düşürmek mirasçılarını rencide etmek için yazmadım…

+++++++++++++++++++++++++++++++
KIRKINIZDA KIRK AMBAREM VAR
11/01/2012

Karacaören’de Cülük Salih’in gençliğinde köylü çiftçilik, hayvancılık, amelelik gibi işlerle evlerinin geçimini sağlıyordu. Akranlarına göre daha uyanık, kafası daha çok ticaretle uğraşmaya meyilli, eski ve yeni yazıyı hem okuyan, hem yazan Sali’ye bu geçim şekli yabancı geliyordu. Köyde babadan kalma bir odayı askerden gelince az buçuk düzenleyip bir bakkal dükkanı açtı. Kendisi biraz kuru sıska biri olduğundan köylülerinin taktığı Cülük lakabıyla Cülük Sali olarak bilindi, tanındı.

Bakkalcılığın yanında köyünden topladığı eski halı, kilim, yastık gibi el dokumaları çevre köylerde satıyor, anlaşırsa onlardan da aldığını başka köyde satmakla bakkaliyeden daha çok kazanıyordu. Gözü daha çok açılmış köyden şehre göçerse ticaretin orada daha iyi olacağı düşüncesindeydi. Köydeki taşınmazlarını satıp üstüne de yetirmek suretiyle Kırşehir’de içinde birkaç göz damı bulunan arsayı satın aldı. Şimdiki Kapıcı Cami arkasından bir depo kiraladı. Oraya elinde bulunan el dokuması halı, yastık, kilimleri yerleştirdi.
Eski Kırşehir Belediyesi’nin önüne Pazartesi günleri köylü halı pazarı kurulur, Özbağ, Karacaören gibi kıymetli el dokumalar alınır, satılırdı. Cülük Sali, 60’lı yıllarda bu pazarın bilinen, tanınan, akıl alınan esnaflarından biri haline geldi. İyi de kazanıyordu. Oğlu Ramazan ortaokulu bitirmiş liseyi okuyordu.
Halı, kilim işlerinin Kaman’da daha iyi olacağını düşünen Cülük Sali işini oraya taşır karşılıklı dört dükkan kiralar. (Büyük dükkanlar o zaman yoktu) Okumaktan daha çok ticarete kafayı yoran Ramazan’ı zamanla işlerin başına getiren Sali, onun askerden dönmesiyle kendisi Hacıbektaş’a yine Kaman’da olduğu gibi dört dükkan kiralayıp ticaretine orada devam etti. Kaman’daki dükkanların işletmesini de doğrudan doğruya Ramazan’a devretti. Ramazan babadan kalma deyip malları çar çar etme yoluna gitmeyip işine dört elle sarıldı. El dokumaların yanında ünlü markaların makine halı bayiliklerini de aldı. Mobilya da istenmeye başlanınca onu da çeşitleri arasına kattı. İşler freni boşalmış araba gibi hızla ilerliyor, Kaman ve köylerinin haricinde başka yerlerden de müşterileri arttıkça artıyordu. Ramazan, Karacaören’de doğup büyümüş, ama Kırşehir’de yetişmişti. Ondaki köy sevdası içini kemiriyordu. Okulda çocukluğundaki arkadaşlarıyla buluşuyor, yarenlik ediyor günler böyle geçiyordu. Kendisi ticarete atılınca arkadaşlarının çoğu öğretmen olmuştu. Yaz tatillerinde bir araya geliyorlar, yiyip içiyorlar hoşça vakit geçiriyorlardı. Ramazan, o yıllar iyi de futbol oynar, köyler arası futbol maçlarını hiç kaçırmazdı. Kazancıyla bir araba almıştı. Bununla müşterilerine sattığı eşyaları evlerine taşıyor, hem de maç olduğunu duyarsa atladığı gibi soluğu Karacaören’de alıyordu. Ramazan, gelir gelmez oyunculardan birisi sakatlanır! Yerine idmanlı idmansız Hacı Mustafa’ların harman yerinde oynanan futbol maçına dahil olurdu.
Horla, Araplı, Dalakçı, Kümbet gibi köylerle oynanan bu maçlar Boztepe’yle oynanan kadar seyircilere heyecan vermiyordu. Boztepe ya da Karacaören’de oynanan maçlar iddialı olduğundan çoğunlukta dövüş çıktığı için netice alınmadan yarı da kalıyordu.
İki köy ileri gelenleri bu maçların Kırşehir’de oynanması kararını aldı. Atmışlı yılların ortalarında şimdiki Ahi Stadı hayvan pazarına tahsis edilmiş arsaydı. Pazar kurulmadığı zamanlarda da kale direkleri dikilerek gençler sportif faaliyetlerini orada yaparlardı. O gün orada oynanan maç köy maçı değil, adeta Süper Lig maçıydı.

Maça orta hakem ve yan hakemler gelip görev almıştı. Çekişmeli geçen maçı Karacaören 3-1 kazanmıştı. TRT radyolarına PTT’den maç neticesi bildirilmiş saat üç haberlerinden sonra şimdi spor haberleri diyen spiker Kemal Deniz skoru anons etmişti. Bu maçlarda o zaman ki öğretmen okulu ve lisede okuyan öğrencilere köyde iyi top oynayanların katılmasıyla yıllarca devam etti. Karacaören’de olacak maçlarda Ramazan, Skoda marka kamyonetiyle oyuncuları şehirden alıp Çanakpınar’da karınlarını doyurur, ondan sonra köye maç saatinden önce yetişirirdi. (Çanakpınar Kervansaray Dağı’ndaki çeşme) Amaç maç falan değildi. Ramazan köyüne ve köylüsüne adeta aşıktı gidiş-gelişleri içindeki kurdu dökmekti.

Arabanın yaktığı benzin, maçla



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu yazıya yorum yapmak için yetkiniz yok.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .