DÜNYA TATLISI

DÜNYA TATLISI

31.10.2017

Evet koskoca bir yaz mevsimini daha geride bıraktık. Havalar soğumaya başladı. Kırşehir’de doğalgaz kullanmayan vatandaşların bacalarında dumanlar tütüyor, yağmur çiseliyor. Hafta sonunda Cumhuriyetimizin kuruluşunun 94. Yıldönümü tüm yurtta olduğu gibi Kırşehir’de de coşkuyla kutladık. Nice yıllara… Osman kıraç arazide öküzlerini otlatıyordu. Dudakları yalama olmuş, bacağın da yama üzerine yama yapılmış bir şalvar, bir de yakasız […]

Evet koskoca bir yaz mevsimini daha geride bıraktık. Havalar soğumaya başladı. Kırşehir’de doğalgaz kullanmayan vatandaşların bacalarında dumanlar tütüyor, yağmur çiseliyor.
Hafta sonunda Cumhuriyetimizin kuruluşunun 94. Yıldönümü tüm yurtta olduğu gibi Kırşehir’de de coşkuyla kutladık. Nice yıllara…
Osman kıraç arazide öküzlerini otlatıyordu. Dudakları yalama olmuş, bacağın da yama üzerine yama yapılmış bir şalvar, bir de yakasız gömleği vardı.
Elinde ki çoban değneğine yaslandı. Kara kara düşünüyordu. Artık bulunduğu köyde kazanç karın doyurmuyor, yoksulluk canını acıtıyordu.
Birden celallendi. Uzaklara gitmek, çokça para kazanmak, evinde huzur içerisinde yaşamak bunun da hakkıydı.
Öküzleri getirerek ahıra bağladı. İpe düşmesinler diye iplerini kısa tutuyordu. Ahır sekisine oturdu. Eşi Selma’yı çağırdı.
Başladı konuşmaya ve sıkıntılarını anlatmaya.
-Selma! Buralar da sıkıntı içerisin de yaşıyoruz. Gidip büyük şehirler de çalışacağım dedi.
Dünya tatlısı henüz iki yaşın da bir oğulları vardı. Onu doya doya öptü. Saçlarını okşadı. Ne düşünür bilinmez, gözlerinden iki damla yaş döküldü.
Osman kendine uygun bir şekil de boya sandığı yaptı.
-Hah! Şimdi oldu diyerek bir köşeye koydu.
Selma eşinin gideceğini bildiği için az önce yaktığı tandırda düğ çorbası pişiriyordu. Eşi uzaklara gidecek, belki de oralar da bu çorbayı bulamaz diye karnını iyice doyurmak istedi.
Osman yağı az çorbayı kaşıkladı. Çabut atıntısından bir yorganı iple sardı. Bir elinde boya sandığı, yağarnında da yorganı vardı. Eşini alnından, dünya tatlısı oğlunu da yanağından öperek yola koyuldu.
Saatlerce araba bekledi. Kırma taştan yapılmış yol üzerin de eski bir otobüs gözüktü. El kaldırdı. İçerisinde sadece üç yolcu vardı. Arabaya bindi. Köyünü şöyle bir seyretti. Gidip de dönememek vardı.
Şimdiye kadar hiç uzun yolculuğa çıkmayan Osman’ın karnın da bir buruntu başladı. Dayanamıyordu artık. Birden kusmaya başladı. Araba tutmuştu. Nerede ise midesi dışarı çıkacaktı. Orada buluna yolcular ve muavin eğri bakıyorlardı.
Hatta bir tanesi ileri giderek; “Atın şu adamı aşağı. Kimsenin sıkıntısını çekemem” diyerek yarı anlaşılmaz sözlerle homurdandı. Arabanın en arka kısmına oturttular. Ancak bir türlü bu sıkıntıdan kurtulamadı Osman.
Arabayla büyük şehirin terminaline indiler. Nereye gidecekti ? Nerede yatacaktı ? bilmiyordu.
Uzun araştırmadan sonra kendisine handa bir yer buldu. Mevsim kış olduğu için yere düşen yağmur ve karlar düşmeden buz tutuyordu.
Üzerindeki yorgan kafi gelmiyordu. Sabaha kadar titredi. Handa yatma ücretini bile zor ödedi. Sabah lokanta da bir çorba içti. Son parasını da oraya ödeyerek çalışmaya başladı. Nereye varsa, hangi sokağa girse bir kaç sapı silik, zirzop, çakal kişiler Osman’ı çalıştırmıyorlardı. Çünkü herkes bir yer kapmıştı.
Akşama yiyecek parası olmayan Osman bir köşeye oturdu müşteri beklemeye başladı.
Hemen orada saçları kısa kesilmiş, gözlerinin üzeri etli, ensesi pek kalın bir genç çıktı.
“Ulan! Burada çalışılmayacağını bilmiyor musun?” diye avurt sattı. Osman her ne kadar hık mık etti ise de gencin vurduğu kafayı engelleyemedi.
Osman’a sadece burnunun kanını ve göz yaşlarını silmek kaldı.
Kendi kendine düşündü.
“Başka sokakta çalışırım” dedi. Akşam olduğu halde henüz para alamamıştı. “Belki yarın alırım” diye hanın yolunu tuttu.
Hancı kocaman dev gibi bir adamdı. Yatma parasını peşin alırdı. Parasını istedi.
Osman kaşınmaya başladı….Yok ! Yok !
Hancı anladı durumu. Gürültülü bir sesle.
“Ulan burası söğüt gölgesi mi?” dilerek gürledi.
Osman’ın boş böğrüne öyle bir tekme indirdi ki! Hiç ses çıkaramayan Osman yampiri yürümeye başladı. Giderek bir duvar kenarında sabahladı.
Oraları çoktan parsellemişlerdi. Ağır geldi o sokaklar. Önüne bir mendil koyarak dilenmeye başladı. Hiç olmazsa yol parasını alıp evine dönecekti. Bir kaç lira topladıktan sonra tekrar boya sandığını bırakarak geri döndü.
Ancak geldiğinde dünya tatlısı çok sevdiği oğlu soğuk dama dayanamamış çoktan tahtalı köyü boylamıştı.
Sarı Selma’sı kapıda karşıladı. Boynuna sarıldı. Ağladı… Ancak Dünya tatlısı oğlunu getirmek ne mümkün?
Osman köydeki işini, gittiği yerde ki işini kaybettiği gibi evladını da kaybetti.
Buna kader mi denir ? Acaba…



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .