DÜKKÂNIN ÖNÜ ŞABEN EMMİ

DÜKKÂNIN ÖNÜ ŞABEN EMMİ

06.11.2019

KIRŞEHİR’İN Akpınar ilçesine bağlı bir köydeki dükkânın önü hiçbir zaman kahvehanesi (kave) olmamış köyümüzün âdeta oyunsuz kavesidir. Burada sadece masalar, sandalyeler, ocak, bardaklar, bardak altları, kahvecinin elini sildiği havı dökülmüş, kirli peşkir yoktur. Ama ortam aynı ortam, atmosfer aynı atmosferdir. Büyük köylerde kavelere, bizim köyümüz de ise dükkânın önüne gidilir. Köyün ortasında, Ali Çetin’in evinin […]

KIRŞEHİR’İN Akpınar ilçesine bağlı bir köydeki dükkânın önü hiçbir zaman kahvehanesi (kave) olmamış köyümüzün âdeta oyunsuz kavesidir. Burada sadece masalar, sandalyeler, ocak, bardaklar, bardak altları, kahvecinin elini sildiği havı dökülmüş, kirli peşkir yoktur. Ama ortam aynı ortam, atmosfer aynı atmosferdir. Büyük köylerde kavelere, bizim köyümüz de ise dükkânın önüne gidilir.
Köyün ortasında, Ali Çetin’in evinin alt tarafında, çeşmeye yakın… Kabaca bir dikdörtgenin eşit olmayan şekilde ikiye bölünüşünden meydana gelmiş toprak yapı… Yani iki bölüm, iki dükkân… Üstteki kare benzeri, biraz daha küçük, alt bölüm ise biraz daha büyük ve dikdörtgenimsi… Bu yapının karşısında, güneye bakan tarafında büyük boşluk…
Bu boşluk “Ööoo, ben dükkânın önüne gidiyom” diyerek hane halkına bilgi veren köylülerin havaların müsait olduğu zamanlarda bu alana sıralanıp dikilerek sohbet etmeleri düşünülerek bırakılmış gibi bir his uyandırır insanda…
Üstte kare şeklindeki bölüme epeyce el değiştirmiş olmasına rağmen eski çalıştırıcısının isminden dolayı “İrbeem’in Dükkân”, alttaki kabaca bir dikdörtgen benzeri, biraz daha büyük olana ise uzun yıllar çalıştırıcısı olan Şaban Er’in adından dolayı “Şaben’in Dükkân” denilirdi.
Bizim köyümüzde depremden sonra bu dükkânı ilk olarak şu anda Karaova köyünde oturan, ama aslen bizim köylü olan Muhacir Ali isimli kişi açmıştır. Muhacir Ali’den Kocanın Mamet (Mehmet Çetiner) alıp kısa bir süre çalıştırdıktan sonra en renkli ve en uzun süreli çalıştırıcısı olan Şaben Emmi´ye devretmiştir.
Daima renkli sohbetlere, hararetli tartışmalara, şakalaşmalara şahit olan bu dükkânın önünde geçmişinize ait, yoksul, yorgun insanların bırakıp gittikleri ayak izlerini bulabilirsiniz. O dükkânlar şimdi sahipsiz, o boşluk şimdi yalnız bırakılmışlığın hüznüyle sessiz, kasvetli… Oradan her geçişinizde birilerinin sizi çağırdığını duyar gibi olursunuz. Sanki suçluymuşçasına acelece her geçtiğinizde bunu hisseder bu duyguyu yaşarsınız. Ama yine de sanki cenazeyi defnedip de mezarlıktan kaçar gibi uzaklaşırsınız oradan…
Lütfiler, Mahliler, Turudular, Mustafalar, Haliller, Niyazlar, Seferler, Yakuplar, Masharlar, Osmanlar, Muharremler, Hacılar, Aliler, Haceliler, Dursunlar, Kemaller, Hanifiler, Nurettinler, Nasıflar, İbrahimler, Sadettinler, Mahmutlar, Hamitler, Şerafettinler, Veliler, İresimler, Şevketler, Kadirler, Abdurrahmanlar, Haydarlar, Samiler, Cemaller, Âdemler, Nazirler, Haliller, Raşitler, Tahsinler, Tacettinler, Saitler, Şükrüler, Önderler, Nebiler, Tahsinler, Şabanlar, Hacılar, Mahserler, Süleymanlar, Hayriler, daha isimlerini hatırlayamadığım onlarcaları siz göremeseniz de orada dükkânın önündedirler. Orada sıralanıp “Biz ölmedik, daha son sözümüzü söylemedik” demek için beklerler…
İki toprak basamakla toprak seviyesinden aşağıya inildiğinde göğüs hizası yüksekliğinde bir masa, üstünde bir teraziyle karşılardı sizi. Masanın arkasında yüksekliğinden dolayı ancak baş kısmını görebildiğiniz Şaben Emmi oturmaktadır. Şaben Emmi’nin sırtının geldiği tarafta irili ufaklı çeşitli sandıklar içerisinde şekerler, lokumlar, bisküviler gibi çeşitli yiyecekler, ayna, tarak, çoban kolonyası, krem kutusu, sigara ve tütün… Bu penceresi olmayan yapıda gözünüz karanlığa alışıp da sağa baktığınızda buğday, arpa gibi hububatın konulduğu anbarların önündeki seki gibi çıkıntıya tünemiş kavruk yüzlü insanları sigara, ya da tütün içip sohbet ederken bulurdunuz. Yine Şaben Emmi’nin sol taraf üstünden güneye bakan kısımda ise torbalar içinde kesme şekerler, bitkisel yağlar mevcuttu.
Şaben Emmi ince uzun boylu, uzun bacaklı bir insandı. Ayağa kalktığında sanki gövde kısmı bacaklarına göre biraz daha orantısızmış gibi dururdu. Bacakları uzun olduğundan daima yaylanarak yürürdü. Vücuduna göre küçük, sevimli bir yüzü vardı. Kırçıl sakalla kaplı yüzünde daima muzipçe, çelebice bir tebessümün izini bulurdunuz.
Dışarıya çıkacağı zaman kim bilir ne zamandan kalmış, ortası D harfi şeklinde delikli, sırt dayanağı olmayan iskemleyi deliğinden tutarak alır, dükkân kapısının biraz ilerisine sırtı dükkâna, yönü boşluğa, boşlukta sıralanmış insanlara dönük olarak otururdu. Daima bacak bacak üstüne atar, bacakları uzun olduğu için üstte attığı bacak bile yere değerdi. Yazlı kışlı daima yelek giyerdi. Yeleğinin cebinden çıkardığı tabakasından sağ el işaret ve başparmağının arasına alarak çıkardığı tütünü küt parmaklarıyla ve yılların alışkanlığıyla kısa sürede sarardı. Sardığı tütünü kan taşı rengindeki kehribar ağızlığına takar, ağızlığı takma dişlerinin arasına büyük bir şakırtıyla yerleştirirdi. Oturduğu iskemlesinde secdeye kapanırcasına eğilerek sardığı tütünden büyük bir nefes çeker, ağız dolusu dumanı konuşurken ağzından, burnundan çıkarırdı. Biz çocuklar karşısına geçer, hiçbir hareketini kaçırmadan onu izler, bir gün bizlerin de onun gibi iyi birer sigara içicisi olabileceğimiz hayaliyle ahırlardan çaldığımız yumurta ve yünlerden elde ettiğimiz paralarla ağızlık, tütün alır, kuzu güderken, ya da görünmemek için sindiğimiz kuytularda Şaben Emmi’yi taklit ederek içer, ağzımıza doldurduğumuz dumanı halkalar halinde arsızca göğe salardık.
Dükkânın önü köyle ilgili günlük haberlerin aktarıldığı, çalışmak, ya da okumak için dışarıya giden gençlerin köye dönüşlerinde ilk uğradıkları ve buluştukları yerdi. Bu dükkânlar aynı zamanda civar köylülerin de alış-veriş ettikleri yerlerdi. Tarla dönüşü dükkâna uğrayıp tütün, çay, şeker veya lâmba şişesi satın alarak kırılmasın diye şişeyi ortasından geçirdiği bir iple boynuna takmış, güneş yanığı yüzlü, yılların yorgunu Sofrazlılı, Çelebiuşağılı, Taşkovanlı bu yoksul insanlara eşeğinin sırtında güneş batarken köy yolunda her zaman rastlardınız.
Bu iki dükkânın dışında çeşmenin hemen altında Ede’nin (Kel Mustafa) bezir damı vardı. Margarinler henüz köye girmemişken köylüler tarlasında yetiştirdikleri zeyrek (susam) bitkisini harman yerinde saplarından ayırdıktan sonra yağını çıkarmak için bezir damı denilen yere getirirlerdi. Getirilen bu tohumlar ateş üstündeki büyük kazanlarda ısıtılır, ısıtma işlemi tamamlanıp tava gelince silindir şeklindeki oluklara dökülerek üstünde dönen değirmen taşlarının altında ezilirdi. Ezilip tavlanmış zeyrek kıl torbalara doldurulup mengene altında sıkıştırılmak suretiyle yağı çıkarılırdı. Çıkarılan bu yağlarda ekmekler kızartılır, kızartılmış bu yufkalar başka yufkalara sarılıp pekmeze batırıla batırıla yenirdi. Yağların tortuları ise çıralara doldurulup yakılarak ahırların aydınlatılmasında kullanılırdı.
Bezir damı işleten, at arabasıyla nakliyecilik yapan Ede Hanyeri köyündeki bir düğüne gider. Eskiden düğünlerde misafirler evlere paylaştırılırdı. Ede şansından varlıklı bir eve misafir edilir. Akşam düğün evinde eğlenip dönüldükten sonra misafir odasına tahtaboşun üstüne yatağı serilir. Ev sahibi de aynı odada yatmaktadır.
Ede’yi uyku tutmaz. Yattığı yerden el yordamıyla sağı solu yoklarken tahtaboşun içinde elinin yetiştiği yerde tike torbasını bulur (Tike kuşbaşı şeklinde doğranıp yaz sıcağında tuzlanarak güneşte kurutulan ettir). Büyük bir iştahla ve şapırtıyla tikeyi yemeye başlar. Sese uyanan ev sahibi sorar:
– Hayır mı ulan Ede, ne yiyon?
Ede peşin lâfçı, muziptir.
– Sus ulan, yat yerine! der. Senin gibi züğürdün evinde ne buldum da ne yiyeceğim. Ben senin gibi mundar hayvan değilim, gündüzkü yediklerimi geviş getiriyom!

CEMAL KAYI



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .