DOKDURUN GAĞANE GİTTİ ELLAAM!

DOKDURUN GAĞANE GİTTİ ELLAAM!

24.07.2018

Henüz on beşinde bile yoktu analık yüzünden diğer iki kız kardeşi gibi baba evinden gelin çıkalı. Adı Fidan’dı, ama fidanın taşıdığı hiçbir özelliği bedeninde taşımayan kuru, zayıf, cılız bir yapıya sahipti. Köyün erkekleri, kadın ve kızları renklerini sanki köylerinin toprağından almışçasına ellerinden yüzlerinden adeta kan fışkırırken Fidan gelinde de bet beniz soluk mu soluk, iki […]

Henüz on beşinde bile yoktu analık yüzünden diğer iki kız kardeşi gibi baba evinden gelin çıkalı. Adı Fidan’dı, ama fidanın taşıdığı hiçbir özelliği bedeninde taşımayan kuru, zayıf, cılız bir yapıya sahipti.
Köyün erkekleri, kadın ve kızları renklerini sanki köylerinin toprağından almışçasına ellerinden yüzlerinden adeta kan fışkırırken Fidan gelinde de bet beniz soluk mu soluk, iki testi suyu çeşmeden alıp eve taşıyamayacak kadar dermansızdı. Bereket kaynanası gün görmüş bir kadın olduğundan mıdır yoksa zamanında çok kaynana kahrı çektiğinden midir bilinmez diğer kaynanaların aksine gelininin üstüne pek varmıyor, yetiştiremediği işlerde ona yardımcı oluyor, “zavallı Fidan analık elinden pek çok çekmiş, ben ona yedirir içirir yarın turp gibi gelin ederim“ diye iç geçiriyordu.
Köyleri Kırşehir’e yaya olarak yaklaşık yarım saatlik bir mesafedeydi. Kocası Rüstem uzun boylu babayiğit, eşine ve ailesine saygılı köylülerince de sevilen bir gençti. Görücü usulü ile evlenmişlerdi. Rüstem’in babası diğer köylülerine nazaran biraz daha varlıklı idi. Rüstem askerliğini bitirdikten sonra oğluna şehir de bir halı, kilim mağazası açmış, kendiside verimli topraklarında bağ, bahçe işleriyle uğraşarak bunlardan elde ettiği ürünleri satmak suretiyle ailesinin geçimine katkıda bulunuyordu.
Fidan bu kapıya gelin geleli bitip tükenme bilmeyen ev, bağ, bahçe, ahır, samanlık işlerinden aradan bunca yılın nasıl geçtiğinin farkında bile olmamıştı. Bir de bunların yanında her köylüsü gibi o da ıstar başında halı, kilim, yastık dokumak zorundaydı, eve geçim lazımdı. Sanki karşıdan onları seyrine bakan muhannet vardı. İki de bir de kaynanasının “ataların deyişine bakılırsa hazıra dağ dayanmazmış, kaplumbağa bile bitmesin diye toprağı koklayarak yermiş” dırdırları artık fazla oluyordu.
Hastaydı Fidan, hem de iyi hastaydı. Ev işleri yanında birde iki çocuğa yetişmek onları büyütmek, kaynana ve kayın babanın bitip tükenmeyen işlerine koşuşturmak, kocasına kadınlık edememek hasta bedenine bayağı zor gelmekte, bunları düşünmekten hastalığının yanın da bir de uykusuzluk çekmekteydi.
Doktora götüren olmadığından konu komşudan duyduğu koca-karı ilaçlarını içiyor, onlardan da bir çare bulamıyordu. Köylük yerde babanın ananın yanında kimse hanımına ve çocuklarına sahip çıkamaz, çıksa da terbiyesizlik, saygısızlık veya onları çiğneme anlamına gelirdi. Kocası Rüstem hanımının hasta haline bayağı üzülmekte, anayı babayı bitaraf edip ona sahip çıkamamanın ezikliğini yaşamakta, bundan dolayı arada sırada müşterileriyle ilgilenememekte, adeta yerine göre öfke ve hıncını onlardan çıkarmaktaydı.
Günün birinde tüm cesaretini toplayarak bir bahaneyle hanımını da yanına alarak şehre dükkanını açmaya gitti. Dükkanını çırağına bıraktıktan az sonra hanımıyla beraber hastanenin yolunu tuttular. Muayene ettirdiği doktorlardan hastası hakkında hiçte olumlu bir cevap alamadı. Zamanla bunu birkaç kez denediyse de durum pek farksızdı. Torbalar dolusu iğne ve haplarla eve dönüyorlardı.
Fidanın hastalığı artık gün yüzüne çıkmış adeta köyün dilinde sakız olmuştu. Herkes onun dedikodusuyla yatıp onun dedikodusuyla kalkmaktaydı. Kocasının iki halası ve üç bacısı son günlerde evlerini adeta mesken tutmuşlar, oradan çıkmaz olmuşlardı. Ne için geldiklerine ve ne konuştuklarına bir anlam vermese de kendisi hakkında bir takım dolaplar döndürdüklerini hisseder gibi oluyordu. Artık evde eskisi kadar bir rağbet görmediğinin de farkındaydı. Kendisi iki çocuğu ile akşamları odasına çekildiğinde evde toplanan kalabalığın sesleri kulağına aksediyor, meraktan çıldırsa da yanına yatmaya gelen Rüstem den de her hangi bir gık çıkmıyordu.
İşin aslı ortaya çıkmada fazla gecikmedi. Kendisindeki hastalığından dolayı ümidini kesenler bir an önce yedeğini temin etmişlerdi bile. Üstüne kuma gelmişti. Artık evde varlığı ve yokluğu hiç belli olmuyordu. Bir tavuk dahi olsa belki “kişt” denirdi, ne mümkün.
Kader baba evinde taa yetim kaldığında gülmemişti de şimdimi gülecekti? İtilmişliğin ve kakılmışlığın verdiği ezikliği hep içine gömmüştü. Tek tesellisi ilk okulda okuyan oğlu Abdullah’ın,” ana okuyup adam olacağım, seni dokdur, dokdur gezdirip iyi edeceğim” sözleriydi………
Zaman ne çabuk geçiyor, onu durdurmaya hangi kudret mani olabilirdi ki. Dünün küçük çocuğu Abdullah aradan geçen bunca yıllar içerisinde büyümüş, serpilmiş aslan gibi bir babayiğit olmuştu. Askerlik görevini ifa ettikten sonra bir işe girebilmek için girdiği sınavlardan başarılı olmasa da en son katıldığı polislik sınavını kazanarak ekmeğini bulmuştu.
Zamanla yurdun çeşitli bölgelerin de görev yapmış, çoluk çocuğa karışmış ama gel gör ki anasına yıllar önce vermiş olduğu sözü asla unutmamıştı. Bunu yerine getirebilmek için zemin hazırlıyordu.
Zaman nelere kadir değil ki, şark görevinden sonra tayini Ankara’ya çıkmıştı. Çeşitli semtler de görev yaptıktan bir süre sonra Numune Araştırma Hastanesi’nde kalıcı olarak görevlendirildi. Artık aradığı fırsat eline geçmişti. Zamanla doktor, hemşire ve hasta bakıcıları tanımış onlarla içli dışlı olmuşlardı. Arada sırada müsait olan izin günlerinde hanımı ve çocuklarını yanına alarak arabasına atladığı gibi zaten yakın olan memleketine gidiyor, ana baba akraba ve arkadaşlarıyla hasretini gideriyor, fırsattan istifade sılanın havasını suyunu tadıyordu. Bu gidiş gelişlerinde şunu gördü ki anasının sağlığı daha kötüye gitmiş, durumu hiç de iyi gözükmüyordu.
Ankara’ya dönüş gününe az bir zaman kala babasıyla durumu görüşme gereği duydu. Babası, “Oğul çıkmadık candan ümit kesilmez, zamanında sahiplenemesem de vebalde kalmayayım diye Angara, Gayseri gibi yerlerde muayene ettirsem de verilen faydasız ilaçlardan bir fayda görmedi zavallı, yıllarca dükkanın kazancını bu uğurda harcadım, al götür bağalım ordaki dokdurlar ne diyecek, benden sana izin”………..
Abdullah ve hanımı o gece anasının ağrı ve sızılarından dolayı sabahı zor ettiler. Hastane çok kalabalıktı, muayene edecek olan doktorun ilk sırasını aldılar. Az bir süre bekledikten sonra doktor muayenehanesine teşrif etti. Her nedense doktor o gün için pek neşeliydi. Durum zaten gülerek içeri girmesinden belli oluyordu. Abdullah’la daha önceden tanışmışlar, ayrıca hemşehri olduklarından pek samimi sayılırlardı. Selam ve hoş beşten sonra “bana bahsettiğin hasta annen bu mu kardeşim?” diyerek önüne bir not kağıdı aldı.
“Eee anlat bakalım çocukluğundan bu yana bana öz geçmişini teyze“ diyerek gözlerini Fidan anaya dikti, bir şey kaçırmak istemiyordu. Fidan ana ilk önce doktordan utanıp sesi titrese de konumunda uzman olan doktorun, “çekinip, utanma, ben de senin bir evladın sayılırım” demesiyle her şeyi olduğu gibi anlatmaya başladı. Hastasını büyük bir sabırla dinleyen doktor, “Fidan teyze ne gibi rahatsızlıkların var anlat bakalım” derken yılların verdiği tecrübeyle hastası hakkında onun dış görümünden bir şeyler sezinlemişti.
“Dokdur bâğa, başımda bi ağrı beynim yere sağalacak gibi, yaarnıma bir alaf giriyo elim ayağım çekiliyo, sanki her yerim günden güne tıpır tıpır dökülüyo, dört yanım bi hoş oluyo.”
Doktor Anadolu ağzıyla konuşan birisine ilk defa rastlıyormuşcasına bıyık altından hafifden gülerken doğup büyüdüğü, hasretini çektiği baba ocağını, yıllardır hiç görmediği insanların hasretini gideriyor gibiydi. Doktorun samimi yaklaşımını fırsat bilen Fidan ana zembeleği boşalmış saat misali “Ağzım da bir acı, dizlerim de bi sızı, garnım da bi sancı, midam da bi gazıntıynan gelen bulantı, boynumdan aşşağa bi ağrı, yaarnıma bi hançer sokuyollar, böörüm deliniyo sanki, üstümden yüklü gaanı geçmiş gibiyim……..”
Fidan ana artık aklına gelenleri bitirmiş köyde kadınlardan ve yaşlılardan duyduğu hastalık adına ne varsa bir bir sıralarken doktor onlardan saklamaya çalıştığı gülmelerini daha fazla dayanamayıp dışa vurmaya başlamış, Abdullah da her şeyi bir yana bırakarak doktora katılmakta fazla gecikmemişti. Fidan ana durumun farkına geç’te olsa varmıştı. Yavaşça Abdullah’ın kulağına eğilip doktorun onları duyamayacağına kanaat getirdiği bir ses tonuyla “ANLATTIKLARIM DOKDURUN GAANE GİTTİ ELLAM ABDULLAM “ derken bunları duyan doktorun gülmesi ortalığı çınlatıyordu……..
NOT: Bu hikâye Kırşehir’de gerçek yaşanmış bir hayattan yansıtılmıştır. KIRŞEHİR, 18 07 2018



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .