Dişlerimi Irado’ya mı verdin dürzü!

Dişlerimi Irado’ya mı verdin dürzü!

24.05.2016

Kırşehir’de yaşanmış bir güzel hikâye ile yine karşınızdayım. Bindikleri eşekler ağır, ağır Bozlapa ya doğru yol alırken ikisinden de çıt çıkmıyordu. İlk ticari girişimlerinde acaba başarılı olacaklar mıydı? Bu ve bu gibi karamsar şeyleri düşünmekten ara-sıra yeliyle yüzlerine vuran, ekmek sularcasına yağan yağmurdan neredeyse ıslanmasalar haberleri dahi olmayacaktı. Ta çocukluklarından beri aralarından su sızmayan, neredeyse […]

Kırşehir’de yaşanmış bir güzel hikâye ile yine karşınızdayım.
Bindikleri eşekler ağır, ağır Bozlapa ya doğru yol alırken ikisinden de çıt çıkmıyordu. İlk ticari girişimlerinde acaba başarılı olacaklar mıydı? Bu ve bu gibi karamsar şeyleri düşünmekten ara-sıra yeliyle yüzlerine vuran, ekmek sularcasına yağan yağmurdan neredeyse ıslanmasalar haberleri dahi olmayacaktı.
Ta çocukluklarından beri aralarından su sızmayan, neredeyse yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen iki can ciğer arkadaştılar. Evleri birbirine iki bahçe duvarı atlamalık yakındı. Beraber kuş taşlayıp aşşık oynamışlar, aynı okulun sıraların da okuyarak büyümüşlerdi.
Zehni uzun boylu iri kıyım bir yapıya sahipken bunun aksine İrbaam yani köylülerinin daha çok “İbişoğullarının İbili “ olarak isimlendirdiği arkadaşı kısa boyluydu. İbili’nin sülalesinde Allah vergisi doğru-dürüst boy ortalaması olmaz, kardeşlerden birinin boyu uzunsa diğerinin ki bunun aksine kısa olurdu. Köylüleri onlarla şakalaşırken “ Yahu uzun boylunuz savak oluyor da kısa boylunuz neden uyanık oluyor” diye zeklenirlerdi.
Zehni uzun boylu ve babayiğit oluşunun ceremesini asker ocağında çekmişti. İzinli oldukları günün birin de üzerine kıspet giyinen, adı Bekir olan birisi tedariklediği zeytinyağı ile yağlanıyor, antrenman yapıyor, “Var mı içiniz de benimle güreş tutacak bir babayiğit?“ diye etrafına hava atıyordu. Güya Yozgat’lı Hasbek pehlivanın oğlu olduğunu övünerek beyan ediyor, sorduğu soruya kimseden ses gelmeyince o da orada bulunan bir sandalyeyle güreş tutuyordu. Günün birin de hemşerisi Etem falın gazına gelen Zehni Hasbekli ile güreşi kabullenmiş ama güreşten bir hafta sonra ancak kendine gelebilmişti.
Zehni ile İbili bağ, bahçe, bostan belleme ve bu gibi işlerde birbirlerine “gubaşmak“ suretiyle ödünç takarlar, bu işi yaparken de kaytarıp toprağı karalamaya tenezzül etmezler beli toprağa yararcasına sokarlardı. Analarının koyduğu azığın azına çoğuna, çeşidine pek aldırış etmezler, azık hangi evden gelirse gelsin ağız alışkanlığı olduğu için yemekleri yadırgamadan yerlerdi. İşin aslında ikisinin anası da “eline bal dök yala” cinsinden temiz kadınlardı.
Arkadaşlıkları sıkı-fıkı olmasına rağmen tek anlaşamadıkları nokta İbili’nin burnun da et olmasından dolayı genizden konuşmasıydı. Zehni bazen onun ne dediğini anlamayınca tekrar sormak zorunda kalır, İbili de ona “sağır mı oldun, niye duymuyorsun?“ diye çıkışırdı. Arkadaşlıkları askerden sonra da devam etse de evlenip çoluk-çocuğa karışmalarından dolayı artık eskisi gibi uzun süreli bir arda kalmıyorlar, akşam buluşmalarından kısa bir süre sonra “ evli evine “vedalaşıyorlardı.
Ee artık aradan geçen zaman içerisinde çocukları büyümüş, evin geçim derdi daha da ağır basmış, omuzlarındaki yükün ağırlaştığının yavaş-,yavaş farkına varır olmuşlardı. İkisi de diğer Karacörenli ler gibi çiftçilik ve hayvancılıkla geçiniyorlardı. İbili’nin durumu tarla-tapan yönünden Zehni’ye göre biraz farklıydı. Amcası Hacı Nuru’nun hiçbir zaman çocuğu olmamıştı. Birkaç kadınla evlenmesine rağmen değişen bir şey olmamış, sülalesinde devam eden bu irsi durumdan o da nasibini almıştı. Hacı Nuru’nun dönümlerce tarlası, sürülerce koyunu, keçisi ve onlarca diğer canlı baş hayvanları ölümünden sonra mirasçılarına pay edilmiş, İbili’de hissesine düşen bu paydan nasibini almıştı.
İki arkadaş tarlaları ektikten sonra geriye kalan boş zamanlarında vakit geçiremedikleri için adeta sıkılır olmuşlardı. Bir araya geldiklerin de” güneyin taşını kuzeye, kuzeyin taşını güneye taşıyorlar, ol görüp boş zamanlarını değerlendirecek bir meşgale bulamıyorlardı. Bir ara çerçilik yapmayı düşünseler de”bir yerde zalimler önümüzü çevirirde bizi soyarlar “diye bundan vazgeçtiler.
O yıllar da Karacören’de bazı kişiler adına “ÇELİKÇİLİK“ denen canlı hayvan alımı-satımı yapıyorlar, Bal Memmet, Apo, Sarı’nın Mustafa gibi kişiler bundan sebepleniyorlardı. Neden bu işi iki arkadaş yapmasındı. İleri de mesleği kıvırıp neden onlar gibi para kazanan, ünlenen kişiler olmasınlardı. Gerçi İbili’nin bu işte başarısızlıkla biten bir deneyimi olsa da sorun değildi. Güya İbili anasının”şunu götür pazar da sat” diye önüne kattığı bir danayı Kırşehir hayvan pazarında alıcının seksen lira vermesine rağmen atmış beşe satmış köye gelince de anasının “danayı kaça sattın İbili?” diye sormasıyla da alıcıyı kandırmış edasına bürünerek “atmış beşe kaka kodum! ana” diyerek hava atmıştı.
Olayı sonradan duyan Zehni bu durumu İbili ye sorduğun da ondan “gardaşlık hayvan pazarında rastladığım bir asker arkadaşımın oyununa geldim, adam meğer alıcının deynekçisiymiş, bana içirdiği iki bardak gööleme rakıyla ayağım yerden kesilmiş çoğu az, azı çok bilmişim bunu da anama diyemezdim.” cevabını almıştı.
Çelikçiliğe karar veren iki arkadaş bu işi yapanların köyde peşlerin de geziyorlar, güya onlara belli etmeden akılları sıra “bizim sarı inek kaç lira eder veya sen şu danayı bize kaça satarsın ?” diye sorular sormak suretiyle onlardan ticari bilgiler sızdırma yolunu denemişler, bu da onların on-on beş gününü almıştı.
Bozlapaya vardıklarında camiden öğlen ezanı duyuluyordu. Günlerden Cuma idi. Cemaatle namazı kıldıktan sonra İbilli’nin Halil emmi kızının evine misafir oldular. Hoş-beşti, karın doyurmaydı derken bizimkiler soranlara niyetlerini açıkladılar. Biraz sonra misafir geldiğini duyan komşuları da yavaş, yavaş laf dinlemek için eve dolmuşlardı.Çaylar yudumlanırken gelenlerden biri “İbili ağa; düğün yapacağım, paraya ihtiyacım var, iki dana satmak istiyorum, istersen ahıra bir bakıver,eğer anlaşırsak bunları sana satayım” dedi. Ahıra girdiklerinde İbili alıcı, Zehni de meyancı olarak rol almışlardı.İbili’nin konuşmasını adam anlayamayınca ! pazarlığı Zehni yaptı.
Ev sahibi ile vedalaşıp ayrıldılar. Araplı köyüne doğru yol alırlarken iyi bir alışveriş yaptık düşüncesinden olacak ki içtikleri cuvaranın tadı bir başka geliyordu. Araplı köyüne vardıklarında dışarı akşam olmuştu. Bir ağanın odasında misafir oldular. Ertesi günü Bozlapadan aldıkları iki danayı iyi bir karla satıp yerlerine inek,öküz alarak başka köyün yolunu tuttular. Alış-verişe çıkalı neredeyse on gün kadar olmuştu.Evlerine, çocuklarına hasret kalsalar da üç-beş lira kazandıkları için gözlerinin içi gülüyordu.Geçen süre içerisinde bazen misafir eden çıkmadığından dolayı aç, susuz kalıp açıkta yattıkları olduysa da tabi ki bu yola çıkan her şeye katlanacaktı.
Artık yavaş-yavaş eve dönüş başlamıştı. Gümüşkümbet köyüne geldiklerinde dışarı akşam olmuştu. İbili’nin Etem emmisinin kızı Hasibe’nin evine misafir olduklarında diğer misafir edenlerden daha iyi ağırlandılar. Sabah karınlarını doyurduktan sonra Hasibe’nin ellerine tutuşturduğu çıkıyı aldıktan sonra köyün içini boydan boya kolaçan ettiler.
Seyfe de bir çeşmenin başında mola verdiklerinde vakit ikindiyi bulmuştu. Gümüşkümbet’ten satın aldıkları iki öküzle bir danayı çeşmenin havutunda suladıktan sonra oradaki bir ağacın altına oturdular. Alışveriş uzadığı için karınlarını doyuramamışlardı. Açtıkları çıkıda biraz çökelik, yeşil soğan ve yufka ekmek vardı.Karınlarını bir güzel doyurduktan sonra cuvarayı da tüttürmeyi ihmal etmediler.
İbili’nin zamanla dişleri çürüdüğü için yemek yemede zorluk çekiyordu. O yıllarda Kırıkhandan gelen kişiler köy-köy dolaşıp kurdukları çadırlarda diş şikâyeti olanlara parada anlaşıp diş takarlar, ucuz olduğundan dolayı köylüler birazda fakirliğin etkisiyle doktoru değil de bu kişileri tercih ederlerdi. İbili de yarısı peşin yarısı güze ödemeye diş taktırmıştı. “Ağızımda koku yapar” düşüncesiyle diş temizliğine çok önem verirdi. Çeşmeden akan buz gibi suyun soğuğuna aldırış etmeden onları güzelce yıkarken havutun kenarında yatan öküzün kuyruğuna gözü takıldı. “Aman dişte kir- keş kalmasın” diyerek yatan öküzün yanına varıp onun kuyruğunu havutta tertemiz yıkadıktan sonra dişleri onlarla silip temizliyordu. Müzip Zehninin öküzü ürkütmesiyle huylanıp yerinden fırlayan öküz kuyruğuna takılan dişlerden habersiz Gümüş kümbetin yolunu tutmuştu bile…
Kürdün Halil’in odası misafir kabul etmede Hacı Mustafa’nın uşağının odasından sonra gelirdi. Zehni odaya girdiğinde vaktin erken olmasına rağmen orası çok kalabalıktı. Sabah işini bitiren köylü Halil ağanın yüzünün güleç olmasından dolayı burayı tercih ederlerdi.
Zehninin selamına karşılık verildikten sonra “ee anlat bakalım Zehni, yediğiniz, içtiğiniz sizin olsun, çelikçilikten memnun oldunuz mu?” diye usulen Kürdün Halil sordu. Her şeyi olduğu gibi eksiksiz anlatan Zehni oradaki konuşmalardan İbili’nin daha henüz odaya gelmediğini anlayınca oradan ayrılma gereği duydu. Olaya gülenlerin sesleri arasında müsaade istediğini kimse duymamıştı.
Ogün için İbili’nin bir işi çıkmıştı. Odaya her zamankinden biraz geç geldi. Taş merdivenleri çıkarken duyduğu gülme sesleri odaya girmesiyle kesilir gibi olsa da buna bir mana veremedi. Selamına “Aleykümselâm” denildi ki orada bulunanlardan birisi” Ne o İrbaam ağa sesin niye öyle fireli çıktı”derken bir diğeri “İbili; çenen çenene yapışmış, ağzıyın havasını mı aldılar” bir başkası da atılıp “Ne o İbili ağa dişlerim kaybolmasın diye öküzün kuyruğuna mı bağladın?” diye sorular sorup onunla zekleniyorlardı.
Hazır cevap İbili meseleyi kavramıştı. Onlara cevabını verecekti ki o anda meraktan çatlayan Zehni sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş da odaya yeni geliyormuşcasına kapıdan adımını içeriye attığı anda boynunda İbili’nin parmaklarını hissetti. Neredeyse soluğu kesilecekti.
İbili hışımla “ULA DÜRZÜÜ DİŞLERİMİ IRADOYA MI VERDİN..?” diye bağırdığında odadaki gülüşmeler ve ona karışan öksürük sesleri taa Hasan’ın gayfesine kadar geliyordu…



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .