Çölyak hastalığı hakkında bilmeniz gerekenler

Çölyak hastalığı hakkında bilmeniz gerekenler

21.03.2015

KIRŞEHİR Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Bilal Ergül, çölyak hastalığı ile ilgili bilinmesi gerekenler hakkında açıklamalarda bulundu. Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Bilal Ergül, hastalığın sinsi olduğunu ve bu durumun tanıda gecikmelere neden olabileceğini söyledi. Halsizlik, kilo kaybı, inatçı ishal, şişkinlik, gaz, karın ağrısının yanı sıra bazen demir eksikliği anemisi, karaciğer değerlerinde […]

KIRŞEHİR Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Bilal Ergül, çölyak hastalığı ile ilgili bilinmesi gerekenler hakkında açıklamalarda bulundu.

Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Bilal Ergül, hastalığın sinsi olduğunu ve bu durumun tanıda gecikmelere neden olabileceğini söyledi.

Halsizlik, kilo kaybı, inatçı ishal, şişkinlik, gaz, karın ağrısının yanı sıra bazen demir eksikliği anemisi, karaciğer değerlerinde bozukluk, kemik hastalıkları, cilt hastalıkları gibi sindirim sistemi dışı belirtilerle de karşılaşıldığını açıklayan Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Bilal Ergül, hastalıkla birlikte kişinin hayatında yeni bir dönemin başladığını ve bu nedenle tanının kesin olması gerektiğini belirtti.

Gastroenterenoloji Dr. Bilal Ergül copy
Hastaların ömürleri boyunca uymak zorunda oldukları bir diyet uygulanması gerektiğini ifade eden Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Bilal Ergül, şöyle konuştu:
“Çölyak hastalığı genetik olarak duyarlı kişilerde başlıca buğday, arpa, çavdar ve yulaftaki glüten adı verilen proteine karşı ince bağırsakların kalıcı hassasiyet, alerji göstermesi olarak tanımlanabilir. Hastalığın ilk ortaya çıkması yaklaşık 10 bin yıl öncesine kadar dayanır. Tahıl ekimi ile tarımın yapılmaya başlandığı Orta Asya, Mezopotamya ve Orta Anadolu toprakları bu hastalığını ilk görüldüğü yerler olarak bildirilmiştir. Tıp kitaplarındaki yerini alması milattan önce 1. yüzyıla kadar dayanır.
“Önceleri nadir bir hastalık olarak değerlendiriliyordu. Özellikle Kuzeybatı Avrupa’nın hastalığı olarak bilinirken, günümüzdeki bilgiler tüm dünyayı yaygın olarak etkileyen bir hastalık olduğunu göstermektedir. Farklı toplumlarda yüzde 0,3 ile 1 arasında görülürken, ülkemizdeki bölgesel çalışmalarda çocuklarda yüzde 1 civarında olduğu, erişkinlerde ve kan vericilerinde yüzde 0,8 ile 1,3 arasında, yani ortalama yüzde 1 civarında bir sıklıkta toplumda görüldüğü bildirilmiştir.
Kadınlarda daha sık görülüyor. Tek yumurta ikizlerinde yüzde 80’lere varan bir birliktelik söz konusu. Birinci derece akrabalarda da yine toplumda normal sıklığa göre 10 kat artmış bir sıklık bildirilmiştir.
“Çölyak hastalığı tanısı çoğunlukla sinsi olarak ortaya çıkar. Tanıda gecikmelere yol açar. Çünkü her türlü hastalığı taklit edebilecek potansiyelde bir hastalıktır. Sindirim sistemi bulguları ile karşımıza çıkabileceği gibi sindirim sistemi dışı bulgularla da ilk olarak karşımıza çıkabilir. Belirtileri halsizlik, kilo kaybı, inatçı ishal, şişkinlik, gaz, karın ağrısı olmakla birlikte bazen demir eksikliği anemisi, karaciğer değerlerinde bozukluk, kemik hastalıkları, cilt hastalıkları gibi sindirim sistemi dışı belirtilerle de karşımıza çıkabilir. Besinlerdeki proteinin emilememesine bağlı olarak protein eksikliği ve B vitamini eksikliği sonucu gelişen nörolojik bulgularla ya da D vitamini ve kalsiyum metabolizmasındaki bozukluklar ve emilim bozukluklarına bağlı kemik erimeleri, kemik kırıklarıyla da karşımıza çıkabilir. Dudak kenarlarında çatlaklar, ağız içinde geçmeyen yaralar da bu hastalığın bulgularından olabilir.
“Geçmiş yıllarda bu hastalığın sadece gelişme geriliği, anemi, ishal ve beslenme bozukluğu ile giden çocukluk yaş grubunda görülen bur hastalık olduğu düşünülürken, artık günümüzdeki veriler bu hastalığın çocukluktan erişkinliğe kadar tüm yaş gruplarını tutabilen, yaygın bir hastalık olduğunu göstermektedir.
Asemptomatik ya da atipik bulguları olan hastaları saptamak için toplum taraması yapmak maliyet açısından çok uygun değildir. Ancak iştahsızlık, kronik inatçı ishal, kronik kabızlık, tekrarlayan karın ağrısı, diş mine tabakasındaki bozukluklar, tedaviye yanıt vermeyen demir eksikliği anemisi gibi bulguları olan tüm hastalar mutlaka silolojik tarama testleriyle çölyak açısından taranmalıdır. Ayrıca bazı yüksek riskli gruplar vardır. Bu hastalığın sık görüldüğü ve belli aralıklarla taranması gereken hasta grubu vardır. Bunlar çölyak hastalığı tanısı konulmuş kişilerin birinci derece akrabaları, Tip 1 diyabet hastaları, otomitroit hastaları, Down sendromu gibi kromozom bozukluğu olan hastalardır.
“Çölyak hastalığının tanısı kesin olmalıdır. Çünkü tanı konulduktan sonra bu kişilerin hayatında yeni bir dönem başlamakta, ömür boyunca uymak zorunda olduğu bir diyet söz konusudur. Tanıda çölyak hastalığına özgü bazı antikorlar kanda bakılır. Ayrıca endoskopik yöntem ile ince bağırsaktan alınan biyopsinin değerlendirilmesi de tanıda yardımcıdır. Tanıda en sık antigilyadin antikorlar, antidemoksimin antikorlar ve doku transkültamin antikorlar bakılırken, tanıda altın standart yöntem ince bağırsaktan alınan örneklerin patolojik olarak değerlendirilmesidir. Doku örneklerinde ince bağırsak üzerindeki emilimi sağlayan parmak şeklinde ve vilyus adı verilen yapıların düzleşmesi veya yassılaşması çölyak hastalığına işaret eder.
“Tedavisini temelde diyet oluşturur. Herhangi bir ilaç tedavisi günümüzde henüz mevcut değildir. Bu kişilerin içinde glüten barındıran yiyecekler tüketmemesi, buğday, arpa, çavdar ve yulafı beslenme düzeninden çıkarması büyük önem taşır. Yulaf hastalığı düşük derecede olanlarda sınırlı düzeyde alınabilirken, şiddetli hastalığı olanlarda kesinlikle alınmaması gerekir. Çölyak hastaları mısır, pirinç, patates, nişasta ve soya fasulyesini güvenle tüketebilir. Ayrıca alınan besinlerin içeriğine de mutlaka dikkat edilmesi gerekir. Hazır gıdaların büyük bir kısmında, meyve sularından diş macunlarına, şekerli gıdalardan cikletlere kadar tüm gıdalar glüten içerebilir. Süt ürünlerinde ise özellikle yeni tanı konulmuş hastalarda uzak durulması gereken gıdalardan birisidir. Ancak klinik toparladıktan sonra, hastalar diyete yanıt verdikten sonra süt ürünlerini de güvenle kullanabilirler. Glütensiz diyete geçtikten sonra klinik belirtiler birkaç hafta içinde düzelirken, ince bağırsaktaki histolojinin düzelmesi ve silolojik testlerin normale dönmesi 6 ayı, hatta bir yılı bulabilir. Hastalık zamanında tanı konulmaz ya da düzgün şekilde tedavi edilmez, hastalar diyetlerine uygun şekilde uymazsa bazı komplikasyonlar ortaya çıkabilir. Bunların başında tedaviye yanıt vermeyen refrakter çölyak hastalığı, iyileşmeyen ince bağırsak ülserleri, nöropot denilen sinir tutumları ve bunların içinde en korkulanı da bu hastalarda artmış bir lenfoma ve ince bağırsak kanseri riski mevcuttur. Diyete uyulmaması durumunda ince bağırsak bulgularına ek olarak ince bağırsaktaki emilim bozukluğuna bağlı mineral ve vitamin eksikliklerine bağlı bazı bulgular, kas ağrıları, kansızlık, kemik kırıkları, karaciğer bozuklukları, üreme sistemi bozuklukları gibi problemler de ortaya çıkabilir.”



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .