Bunun için mi Çanakkale?

Bunun için mi Çanakkale?

06.04.2015

Çanakkale Zaferi’nin 100. Yıldönümü nedeniyle yazdığım yazıya devam ediyorum. Kırşehir de Çanakkale’de yüzlerce şehit vermiş bu vatan için, bu topraklar için… Çanakkale Belediye Başkanı’nın açıklamaları gerçekten ibret vericiydi, gerçekleri haykırıyordu. Bugün internet üzerinden Bodrum Birleşik Hareketi hazırlamış, bir arkadaşımın gönderdiği öyküyü de, Mehmet Cilasal kaleme almış, paylaşmak istedim sizlerle. “Çanakkale’nin İki Ölümsüz Efsane Kahramanı; “Koca […]

Çanakkale Zaferi’nin 100. Yıldönümü nedeniyle yazdığım yazıya devam ediyorum.

Kırşehir de Çanakkale’de yüzlerce şehit vermiş bu vatan için, bu topraklar için…
Çanakkale Belediye Başkanı’nın açıklamaları gerçekten ibret vericiydi, gerçekleri haykırıyordu.
Bugün internet üzerinden Bodrum Birleşik Hareketi hazırlamış, bir arkadaşımın gönderdiği öyküyü de, Mehmet Cilasal kaleme almış, paylaşmak istedim sizlerle. “Çanakkale’nin İki Ölümsüz Efsane Kahramanı; “Koca Seyit” Ve “Sımpson Kırkpatrıck”
(18 Mart’ı anmak)
Masallara, şarkılara, türkülere konu olmuş ve Çanakkale’de, Canberra’da heykelleri dikilmiş iki kahramanın kısa hikâyesidir aşağıda okuyacaklarınız…
Genel kabule göre, iki emperyalist blok arasında cereyan etmiş bir savaştır Çanakkale. Kraliyet donanmasında cepheden cepheye dolaştırılan zavallı yoksul aile çocuklarından oluşan Anzak ordusu, kıyıya çıkarma yapıldıkları sırada dahi nerde savaşacağının farkında değil; az sonra kurşun atacağı düşman kimdir, ayak bastığı memleketin adı nedir bilmiyor. Cepheye sürüldükleri ordunun işgalci bir ordu olması umurlarında değil. Karşılarındaki, vatan savunan askerlerin inanılmaz direncini, cesaretini de anlamıyorlar. Az önce öldürdüklerini sandıkları, “Allah Allah!” nidalarıyla gelen askerler, bir daha saldırıyorlar üstlerine…Bu ne biçim savaş!.. Kimi tarihçilerin anlattığı gibi, gerçekten de bir tuhaf savaştır Çanakkale Savaşı. Ateşkes molası esnasında iki cepheden askerlerin karşılıklı su verip, çikolata aldığı, ya da takım kurup top oynadığı…
Bildiğiniz gibi, Anadolu’nun en okumuş en genç nüfusu kırılmıştır Çanakkale’de. 1915’lere gelindiğinde Balkanlar, Kırım, Kafkas, Trablus gibi cephelerde savaşabilir sağlam nüfusunu büyük ölçüde zaten yitiren Osmanlı Ordusu, elindeki son genç nüfusu da bu sefer Çanakkale ve Sarıkamış’ta kaybetmiştir. Kürt, Çerkez, Arap, Türk vd. hangimizin bir akrabası ölmemiştir ki bu savaşta; kahramanlık türküleri hala dillerde dolaşan….
İşte o efsanelerden biridir, hepimizin bildiği Çanakkale’ye heykelleri dikilen şu 1889’un Eylül ayında Balıkesir’in Havran İlçesi Çamlık (Manastır) köyünde dünya gelen Koca Seyit. Arkadaşları ile tutuştuğu bütün güreşlerden galip geldiği için “KOCA” lakabıyla anılır olmuş. İşte bu Seyit oğlan, 1909 senesinde Osmanlı Ordusu’na katılmış. Sonra da Çanakkale Cephesi’ne gelmiş birliğiyle. Mecidiye Tabyası’ndaki yüzlerce topçu erinden biri olmuş. Çatışma sırasında başında olduğu topun vinci arızalanınca, 215 kg. ağırlığındaki top mermilerini sırtlaya sırtlaya top kundağına yerleştirirken herkesin dikkatini çekmiş. Önce Fransız savaş gemisi Bouvet’i batırmışlar. Ardında da İngiliz gemisi Ocean’a ağır hasar vermişler ve yan yatan Ocean kısa bir süre sonra alabora olarak batmış. Bu yiğitliği nedeniyle Koca Seyit, onbaşılığa terfi ettirilmiş. Savaş sona erdiği sırada, hayatta kalan çok az sayıdaki şanslı neferden biri olan Seyit Onbaşı, 1918 senesinde köyüne dönüp ormancılık ve kömürcülük işleri yapmaya devam etmiş. Muhtemelen de, şehit düşen binlerce arkadaşıyla birlikte Çanakkale boğazına sokmadıkları düşman donanmasının, yani emperyalist işgalci devletlerin Mondros’ta masa başında bir imza ile nasıl olup da Çanakkale’den geçip İstanbul’u işgal ettiğine bir anlam verememiştir. Evet, bizim taraftaki efsanenin hikayesi yaklaşık böyledir…
Karşı tarafın efsanesi işe şöyledir;
Dünyanın güneşin pek fazla doğmadığı yerlerinin birinde, İngiltere’nin kuzeyindeki South Shields denen bir yerleşim biriminde, 1892 senesinde bir köylü çocuk dünyaya gelir. Adı da Simpson Kirkpatrick’tir. Çocukluğu köyde ve hayvanlarla geçmiştir bu oğlanın. Simpson’un delikanlı olduğu yıllarda İngiltere ile Almanlar arasında bir savaş çıkmış. Sonra da Simpson’u askere almışlar. Anzac ordusuyla birlikte de Çanakkale’ye gelmiş. Cephede sıhhiye eri olarak göreve başlamış. Bir işi de çıkarma esnasında yaralananları geriye taşımakmış Simpson’un. Fakat bu işi yapmak, kumsalda da, dağlık, çalılık arazide de öyle pek kolay değilmiş. Simpson, bir gün başı boş gezen bazı eşeklere rastlamış ve onları asker sevkiyatı için sıhhiye eşeği olarak kullanmayı akıl etmiş. İçlerinden en sevdiğine de “Duffy” adı verip kendi kullanmaya başlamış. Simpson ve eşeği Duffy, savaş boyunca 300 asker kurtarmış. Sonunda da hem eşeği hem de kendisi şeref madalyası ile onurlandırılmış. Seneler sonra Simpson Kirkpatrick’in heykelleri dikilmiş oraya buraya…
Dünyanın tüm milletleri, savaşlara son vermek yerine, 1915 ten beri hala daha efsane kahramanlar yaratmaya devam etmektedir…
Mehmet Çilsal”
Her iki yazıyı da umarım dikkatle okudunuz ve bir sonuç çıkarmaya çalıştınız. Ben de yazımın başlığını “Bunun için mi Çanakkale” diye adlandırdım. Zira bu topraklar insanlık tarihi boyunca bir çok kavime ev sahipliği yapmış bir çok acılar yaşamış topraklardır. Çanakkale’yi çabucak unutup mübadeleler, sürgünler, kırımlar, kıyımlar, 6-7 Eylüller, 16 Martlar, Maraşlar, Çorumlar, Fatsalar, Sivaslar yaşatılmıştır, insanlarımıza. Bu acıları yaşatanlar maalesef yine 18 Martlarda birlik beraberliklerden söz edebilmiştir. Kırgınlığım, kızgınlığım bunadır. Yazımın başlığı da “Bunun için mi Çanakkale” o sebepledir.
Yazımı özellikle yaratılan gerginlik ortamında kaleme alınmış bir kaç köşe yazısından alıntı ile sürdürmek istiyorum, hali pür melalimizin anlaşılması adına.
MELİH PEKDEMİR (Mein Kampf)
“Hitler faşizmin kitabını yazmıştı: Mein Kampf (Kavgam). Ve canına okumuştu herkesin.
Zaten biliyorduk ve söylüyorduk, şimdi kendileri söylüyorlar. Yeni Şafak’ta Abdülkadir Selvi de yazdı işte: AKP’nin seçim beyannamesinde kutsal dava ve mukaddes mücadelemiz teması işlenecekmiş. “Erdoğan’ın hukukunu korumak bu hareketin görevidir” diyen Selvi’nin sözleri nedeniyle Nuray Mert de artık “parti değil, hareket; program değil, dava” ile karşı karşıya olduğumuza işaret etmişti.
İşaret edilen yerde gördüğümüz gayet net: İslami faşizm.”
KADİR CANGIZBAY(Başkanlık değil, diktatörlük)
“Yüzde 10 barajıyla gidilecek bir seçimin sonucu ne olursa olsun, gayri meşrudur: Kaldırılsın diye seferberlik düzenlenmelidir.
Oy kullananların tırnaklarını mürekkeplemek de geri getirilmelidir: Karşımızda her yola başvurabilecek birileri var ki, bu da kampanya konusu yapılmalıdır.
‘Başkanlık’ kelimesini sarf etmek bile Erdoğan’ın diktatörlüğünü normalleştirmek olur: Adamın derdi fiilî diktatörlüğüne yasal çerçeve kazandırmak.
‘İç Güvenlik’ torbası, her şeyden önce bir torba; ‘torba’ ise bizatihi ahlaksızlık, üç kağıtçılık vb…
Torbacılık, ‘toptancı bayi’ ayağı: İstifçilik, stokçuluk, şantaj. Gariban mahalle bakkalı, talep var diye bir koli fazla ‘Sana’ yağı istedi miydi, bayimiz dayatır, en az satılan maldan bir paket daha fazla almasını; kısacası, en istenmeyeni, isteneni vermeme şantajıyla kakalar ve de biliyorsunuz başta eski başbakan, bu takımın pek çoğu işte bu tip işlerden gelme elemanlar.
Ahlaksızlık dedik, şunu da vurgulayalım: Dinci de, liberal de gerçek bir ahlak öznesi olamaz. Birincisi, işi ‘öteki dünya’ya ve ‘insan-dışı/üstü’ bir varlığın hakemliğine, ikincisi de ‘pazar’a dolayısıyla da ahlakiyet dışı bir alanın determinizmlerine bırakmıştır. AKP de işte hem dinci, hem de liberal olarak, Yeni Dünya Düzeni açısından en müsait ajandır.
‘İç Güvenlik’ torbası polis ve muhaberat devletine yol açar diyenler var; ki, bunlar bayağı iyimser eblehler: Bunlar çoktan geldi; o yüzden de, şimdi getirilmek istenen ‘İşgal Kuvvetleri Nizamnamesi’.”
ALİ MURAT İRAT(Yine de amin)
“Biz kutsal saydığımız değerleri kandan, nefretten ve kinden azade görmeye çalıştıkça körlüğümüze de daha fazla alışıyoruz. Oysa tam da şiddetle ilişkisi olamaz dediğimiz kutsallarımız insan elinde şiddetin kaynağı ve eylemcisi olup çıkıyor. Kutsal devletimiz ve kutsal dinlerimiz, inançlarımız adına uygulanıyor tüm bu şiddet. Kurban ettiğimiz hayvanlarla şiddet arasındaki ilişkiyi sorgulamaktan bile acizken kalkıp “terörün dini milleti olmaz” saçmalığına sığınıyoruz. Terörün dini milleti olur, oluyor da. Çünkü o “terör” dediğiniz şiddet bizzat o dinler ve milletler adına işleniyor. Çünkü milletlerin ve dinlerin orduları var. O millete ait olanların ve o dine ait olanların bir kısmı şiddetle ifade ediyorlar kendilerini. Herkesi temsil etmeseler de kendilerini temsil ediyorlar. “Milletlerin ve dinlerin terörü olmamalı” demek başka bir şey “terörün dini milleti olmaz” demek başka bir şey o nedenle.”
MÜMTAZ ER TÜRKÖNE(Türkiye’nin yeni aktörleri)
“Türkiye’nin yeni iktidar düzeninin Erdoğan otokrasisinin anti-tezi olarak şekillenmesi kesin görünüyor. “Ustalık dönemi”nde kaybettiğimiz demokrasi fırsatı, bu şekilde yeniden yakalanabilir. Her şey gelip ekonomiye bağlanıyor. Dar bir oligarşiyi beslemek için ekonominin bütün dolaşım sistemi otokrata yakın müteahhitlere bağlandı. İnşaat sektörü, çarklarını çevirdiği otokratik düzen ile birlikte ekonominin üzerinde artık taşınamaz bir yüke dönüştü. Bu ağır yükten kurtulmanın tek yolu hukuku hakim kılmak ve siyasetin ekonomi üzerindeki tasallutuna son vermek. Köklü bir demokrasi tecrübemiz var. İfrattan tefrite savrulma ihtimalimiz yok. Türkiye’nin yetişmiş kadroları, derin birikimi bu sürecin kazasız-belasız atlatılması için yeterli. Toplumu, ekonomisi, siyasî kadroları ve devlet bürokrasisi sağduyuya uygun şekilde işbirliği içine girip otokrasiyi tasfiye edip yeni bir dönem başlatacak. Yeni aktörler bu grupların temsilcisi olacak.”
AHMET İNSEL (Riskaltında Türkiye)
“Suriye’de İslami Devlet saflarında savaşan veya lojistik destek veren yabancıların finansmanında Katar ve Suudi Arabistan kaynaklı paranın payının büyük olduğunu gözlemcilerin hepsi kabul ediyorlar. Tunus’tan Suriye’ye genellikle Libya’da ilk silah kullanma eğitimini aldıktan sonra Türkiye üzerinden giden kişilerin ailelerine belli bir tazminatı bu kaynaklar ödüyor. Bugün İslami Devlet saflarında savaşmak için Suriye’ye gitmek isteyen gönüllülerin sayısının azalmadığını gözlemciler aktarıyorlar. Asıl tehlikenin ise, IŞİD’in ilk aylardaki yıldırım hızıyla yayılmasının sona ermesi ve geri çekilmeye başlamasıyla birlikte, IŞİD saflarını terk edecek olan savaşçıların kendi ülkelerine dönmeleri veya başka ülkelere gitmeleri. Bu açıdan bakınca, Türkiye riskli ülkeler arasında en ön sırada yer alıyor. Türkiye’nin İslami terörün yayılma alanı içinde birinci derece risk bölgesi olmasının bütün sorumluluğu elbette AKP hükümetinin omuzlarına yüklenemez. Ama bu sorumluluğun büyük bir kısmı AKP yönetimine aittir. Daha vahimi bugün dahi iktidarın bu büyük tehlikeye karşı ciddi önlemler aldığının işaretlerinin olmamasıdır.”
Memleketin haline 18 Mart 2015’te bakmaya ve yansıtmaya çalıştım. Keşke dememek için haziran seçimlerinde keşke söz dinletilebilse idi, doğunun ve batının sosyal demokrat partilerine. Sosyalistlerde o zaman üzerlerine düşeni yaparlardı. Umarım, seksen sonrası ilk seçimlerde olduğu gibi…
Kurucu irade olduğunu iddia edenler hamiliğini yapamadı velhasıl. İşimiz zor… Gereken gerçek ibret alınır umarım Çanakkale’den…



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .