Bu tıfıldan herif olmaz

Bu tıfıldan herif olmaz

28.07.2015

Atalarımız “büyük lokma yut amma büyük konuşma” veya  “Diyeceğine değil başına geleceğine bak” diye boşa konuşmamışlar… Goca Veysel;”Veysel ağa, Veysel ağa” diye bağırarak çatal kapıdan hışımla girip bağıran çobanının sesiyle, dalmış olduğu hayal aleminden irkilerek uyandı. Goca Veysel yarı puslu gözlerini açarak hafiften kızgınlıkla “O ne oğlum, yoksa kıyamet mi kopuyor,nedir bu telaşın?” Çoban tel […]

Atalarımız “büyük lokma yut amma büyük konuşma” veya  “Diyeceğine değil başına geleceğine bak” diye boşa konuşmamışlar…

Goca Veysel;”Veysel ağa, Veysel ağa” diye bağırarak çatal kapıdan hışımla girip bağıran çobanının sesiyle, dalmış olduğu hayal aleminden irkilerek uyandı. Goca Veysel yarı puslu gözlerini açarak hafiften kızgınlıkla “O ne oğlum, yoksa kıyamet mi kopuyor,nedir bu telaşın?”

Çoban tel tel Ahmet biraz nefesini  topladıktan sonra “sorma ağam sürüye kurtlar saldırdı, kaybımız çok büyük, ben ve çeltağam  Şıvgın Ali ile onca köpekler  onlarla  baş gelemedik ağam…”

Şimdi sırası mıydı bütün bunların, kendisini berber tıfıl Zeynel’in o maharetli ellerinde adeta dansöz gibi dans eden, yüzünü okşayan usturasına ne güzel de teslim etmiş, hayal deryasında yüzerken çoban tel tel Ahmed’in yaptığı şu işe bak. Eliyle berberin boynuna geçirdiği traş tasını iterek “düş önüme doğru dağa” derken doru atının hazırlanmasını çalışanlardan birine tembihledi.

Yaşlı babası öldüğünde mal-mülk, tarla-tapan ahırlar, samanlıklar, içi zahire dolu ambarlar, sürülerce koyun, kuzu, sayısı belirsiz inek, dana hasta kardeşi Rüstem ile kendisine kalmıştı.

Veysel’in gözü bunların hiç birisinde değildi, onun başında kavak yelleri esiyordu. Bir Meryem sevdasıyla yanıp tutuşuyor gözü ondan başka bir şey görmüyordu. Bunu fırsat bilen emmisi topal İsmet, hanımı Gülüzar’ın bitip tükenmeyen hırslarından da cesaret alarak yeğenlerinin tarlalarına karış karış girse de çaldığı dört çizilik yer olsa ne olur olmasa ne olur.Deveyi hamuduyla yutsalar gözleri doymuyor ki.

Veysel’in anası Urguya kadın “bir ayağım çukurda biran evvel şu Veysel’i eversem de malının maşının başına geçsin” diyerek sağda solda kız aramaya başladı. Kırşehir’in  Yeşil… köyünün güzel kızlarından Şaziye’yi beğenmişti. Kız hem çok güzel, hem de huyu suyu yerindeydi. Durumu oğlu Veysel’e açtığında “olmaz ana; olmaz, ben şimdi evlenmem, daha çok erken” diye olumsuz cevap aldı.

Bu iş böyle olmayacaktı “Öyle ya; evde büyük yok, ben de kadınım sözüm tutulmuyor”diye düşünerek kardeşi Selli Selim ile kaynı topal İsmet’e durumu açınca müsait bir akşam üstü toplantı kararı aldılar.

Veysel; emmisi ve dayısının aşırı baskıları sonucu ağzından baklayı çıkardı “Everseniz ben Meryem’i seviyorum ancak onla evlenirim….?”

Yıllar ne çabuk geçmiş, Meryem köylülerin tabiriyle “hanımağa” Veysel de “goca ağa”diye anılırlarken bu arada Veysel’in kardeşi ve anası da arka arkaya ahreti boylayınca meydan karı-kocaya kalmıştı. Kapılarında onca çalışan erkek-kadın işçi bulunuyordu. Goca Veysel tıpkı babası gibi evin hayatında (avlusunda) bulunan dut ağacının altında traş olmayı çok severdi. Saç olsun sakal olsun eve berber tıfıl Zeynal’ı çağırtıp ona traş olup yüklü bir bahşiş vermeyi de ihmal etmezdi.

Zeynal fakir mi fakir bir ailenin üç çocuğundan biriydi. Diğer kardeşleri boylu poslu iken kendisi boy fıkarası olmuşçasına akranlarından pek ufak tefek kalmıştı. Zamanla adı tıfıl Zeynal’a çıkmıştı. Okula gittiğinde  emsalleri onunla dalga geçiyorlardı. Bu yüzden çok istediği okumayı mecburen yarı da bırakınca babası onu şehirde bir berberin yanına çırak olarak vermişti.Köyleri şehre yakın olduğu için sabah erkencecik kendisi gibi şehirde çalışanlarla yada işi olanlarla yola düşüyor, akşam da onlarla köye dönüyordu.

Askerlik vakti gelince onu “Askerliğe elverişli değildir” raporuyla evine yolcu ettiler. Emsalleri çoluk çocuğa karıştığı halde köyünde münasipli “boyu boyuna” uygun bir kız bulamayınca traş etmek için gittiği köylerde de şansı yaver gitmeyince bekarlık adeta alınyazısı olmuştu.

İyi de para kazanıyordu. Köyde yaşlılara, hastalara,Veysel Ağa gibi eli para tutan kişilere  traşa gittiğinde cebi bayağı kabarıyor, bunun  yanında havaların iyi olduğu dönemlerde de çevre köylere on-on beş günlüğüne traşa gidiyor kazanıyordu ama “Paranın da çözemeyeceği” şeyler oluyordu. Arada sırada bir kızla göz göze geldiğinde kız gülerek yönünü öte dönüp kaçarcasına uzaklaşırken tıfıl Zeynal’ı bir hüzün sarıyordu. “Güzel hanımı olan güzel olmak zorunda” diye düşünen Veysel Ağa traşına çok önem verir, arayı öyle pek uzatmazdı. O dut ağacının altında traş olurken hanımı Meryem de iki katlı konağının balkonundan kocasını seyrederken arada gözü berber tıfıl Zeynal’a takılır, kocasıyla onu mukayese eder “Vah zavallı  şu tıfılı’da hangi kız alır” diye bazen gülümser bazen de iç geçirir, arada gözlerinden tane tane yaş döküldüğünü fark ederdi.

Artık yaşlanıyor muydu nedir, olur olmaz her şeye üzülüyor, pereleniyor basit bişey için ağladığı oluyor, köylük yer değil mi adı hemen sulu Meryem’e çıkıyordu.

Sulu Meryem iki oğlunu evermiş, gelinler ve oğlanlar “aman siz yorulmayın” diye anayı babayı işe neredeyse el vurdurmaz etmişlerdi. Bu mutlu günler  fazla uzun sürmedi. Bir yolculuk esnasında parlayan atların dizginden boşanmasıyla at arabası devrilince goca Veysel’in boynu kırıldı. Bundan sonra fazla yaşamadı.

İşte Sulu Meryem’in gözleri şimdi daha çok sulanmaya başladı. Koca dünyada yapayalnız kalacağını hiç hesap edememişti. Önce gelinler, sonra da sözlerinden çıkmayan “ten dostu” oğulları kendisine sırtını dönmeye başladılar.

Oğullarına birkaç kez “Aman şu, aman bu, karılarınız bana ettiklerini koymuyorlar!”dediyse de önceleri “nem kümler”le savuşturulurken sonradan onlardan azarlar işitmeye başlamıştı.

Koca konak şimdi ona öyle daralmıştı ki, ne yapsın, kime gitsin, bu kapı bir ağa kapısıydı ordan çıkması ilerde çocuklarına kakınç olurdu. Ne de olsa köylük yerdi, olanlar kulaktan kulağa duyuluyor, hanımı ölüp dul kalan erkeklere bir fırsat doğsa da “ağa hanımıdır,hanım ağadır bize mi gelecek?”diye cesaret edip düğür gidemiyorlardı.

Meryem’in ağlamaktan gözleri kurumuş derdini açacak bir sırdaş bulamıyordu. Kara kara düşündüğü günün birinde çatal kapının açılmasıyla duyulan zil sesi onu kendisine getirdi. Gelen berber tıfıl Zeynal’dı. Kocası öleli uşakları ona traş olmamış onu  bu kapıda bir daha görmemişti. Herkes işinde gücünde olduğu için ev bomboştu “Buyur Zeynal efendi, hayırdır”diye ona balkondan seslenirken o  an Zeynal’da bir cesaret, bir zindelik, bir başkalık hissetmiş, bir metre yirmi santim kadar boyundaki adam sanki devleşmişti.

Bütün cesaretini toplayan tıfıl Zeynal “Buyurun hayır olsun Meryem kadın, Allah’ın emri sana talibim, beni alırsan gözyaşların dinecek…” Onlardan doğanlar babayiğit olmasalar da tıfıl da değildiler…



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .