Bu araba cahandeme gider

Bu araba cahandeme gider

26.06.2015

Hanımı Sultan bir haftadır yatak, yorgan evde hasta yatıyordu. Mevsim kış ayı olduğundan komşu komşuya oturmaya dahi gidemiyordu. “Ne olursa olsun hanımı bugün şehre düşürüp onu doktora muayene ettirmeliyim” diye düşünen Zilfi’nin topal Memmet (Çitili) kara kışa aldırmadan yollara düştü. Hava önceleri kapalı ve kar yağışlı ise de zamanla güneş açtı. Yorucu ve zahmetli yolculuktan […]

Hanımı Sultan bir haftadır yatak, yorgan evde hasta yatıyordu. Mevsim kış ayı olduğundan komşu komşuya oturmaya dahi gidemiyordu. “Ne olursa olsun hanımı bugün şehre düşürüp onu doktora muayene ettirmeliyim” diye düşünen Zilfi’nin topal Memmet (Çitili) kara kışa aldırmadan yollara düştü. Hava önceleri kapalı ve kar yağışlı ise de zamanla güneş açtı. Yorucu ve zahmetli yolculuktan sonra şehirde Laz doktorun muayenehanesine ulaştılar. Muayene olup doktordan çıktıklarında hava tekrar bozuldu ise de bindikleri at arabası ile ikindiye yakın bir vakitte Kervansaray dağındaki Hamam deresi denen yere ulaştılar. Çıkan tipiden göz gözü görmüyor yol, bel seçilmiyor, kamçıyı yiyen atlar kardan ürküp şaha kalkıyordu. Birden oktan boşanan araba dereye doğru uçarken topal Memmet arabadan atlamış fakat hanımı araba ile beraber derenin dibini boylamıştı. Kendisini toparlayan topal Memmet, “Ya mübarek Sultan sesime gel” diye bağırıyordu. Az sonra arkalarından yetişen köylüleri onları kurtarıp tipiye rağmen köylerine ulaştırdılar.
Ellili yılların başlarına dek Boztepe, Karacaören ve çevre köyler şehre ulaşmak için Kervansaray dağını başka bir araç gereç olmadığından yaya ya da bindikleri at ve eşeklerle gruplar halinde keçi yollarından geçerek sağlıyorlardı. Ellili yılların başlarında zamanın hükümeti bu soruna her köyden kazmalı kürekli amele getirip çalıştırmak suretiyle çözüm yoluna gitti. Karacaörenli birçok insan burada çalıştı. Hatta yol yapımına çok önem veren zamanın Cumhurbaşkanı Celal Bayar geldiği bir Kırşehir gezisinde yol çalışmalarını yerinde incelemiş, çalışanların sigortalı olmasını ve maaşlarının da gününde ödenmesi direktifini verirken kan ter içinde çalışan Boztepe ve Karacaörenlilere de bizzat teşekkür etmiştir. Açılan bu yol at arabalarının yanında zamanla kamyon, pikap, cip gibi araçların zar zor geçmesine imkan sağlamıştır. Kışın kar, tipi, borazan geçişe engel olduğundan hastalar doktora ulaştırılamıyor, hatta vadesinden evvel ölenlerin dahi olduğu söyleniyordu.
Kışın yola at ve eşekler üzerinde çıkanların soğukta uyku tutmasına yakalanıp öldüğü duyumları oluyordu. Kırşehir’den Karacaören’e ve Boztepe’ye ulaşmak için yola çıkanlar, “Şu saatte Dutlu çeşmedeydik, şu saatte Yaralıoğlan’ın mezarına vardık, şu saatte de Kervansaray dağını aşıp Saattaşına ulaştık” diye birbirlerine laf yetirirlerdi. Altmışlı yılların başlarında artık köylüler şehre Boztepeli yüzü yanık Memmet Ali’nin pikabıyla ya da şehirden gelen deli veya içkici Muzaffer diye anılan bir adamın kamyonuyla ulaşıyorlardı. Muzaffer Pazar akşamı oğlu ve aynı zamanda muavini olan çavuşla Karacaören’e gelir, bir ahbabının evinde geceler, Pazartesi sabahı gün ışımadan kamyonuna doldurduğu müşterileri şehre ulaştırırdı. Adam sarhoş, üstelik arabasının (bmc kamyon) farları yanmaz, yollar desen selden dolayı, yırım yırım yırtılmış olduğundan binenler Amentü duasını ağızlarından düşürmezlerdi.
Altmışlı yılların ortalarında oparatör Gara Kemal’in nezaretinde nafanın greyderleri Kervansaray dağlarına yol yapmaya başladılar da ulaşıma bir nefes kolaylık sağladılar. Almanya’nın Türkiye’den işçi alımına başlamasıyla paralanan köylüler artık yavaş yavaş traktör ve zirai aletler alırlarken bunun yanında kamyon, minibüs almaya haves sarmaya başlamışlardı.
O yıllarda araçları sürmeye şoför bulmakta zorluk çekiliyordu. Araç sayısının az olmasından dolayı kimse bu mesleğe heves etmediğinden olan şoförlerde altın ayarında olup pozlarından yanlarına varılmıyordu. Aytekin, Ankara’da şoför olarak yetişmiş, külüstür otomobiliyle ticari taksicilik yapıyordu. Arada bir köyüne gezmeye geldiğinde otomobil arıza yapıyor köylüleri de onu itmek suretiyle çalıştırıyorlardı. Araba itmekten gına getiren (usanan) Karacaörenliler, “Taka geliyor taka, benzini yaka yaka, müşteriler yoruldu, takayı kaka kaka” diye türkü bile yakmışlardı. Köyden kamyon almaya karar veren Hamid’in Omar, Alimar’ın uşağı, Gıvratmanın uşağı Ankara’da akıl almak için Aytekin’in kapısını çaldılar. Uzun görüşmelerden sonra Aytekin’i ikna ederek hem şoför, hem ortakçı olarak yanlarına alıp burunsuz Ford Taunus (karakuş) marka kamyonu kapıya çektiler. Akşama doğru bir Kırşehir dönüşünde Alimarların Şef Mehmed’in muavinliğinde Aytekin çatalkapıdan kamyonu avluya geri geri çekmektedir. Kamyon içeri girerken kasası çatalkapıya takılmış onu yerinden sökmüştür. Durumu şaşkınlıkla izleyen Şef’in o an nutku durmuş, kapıyla kamyon avlunun orta yerine vardığında ancak aklı başına gelmiş, “hoop hooop” diye Aytekin’e bağırması zamanla köyde duyulunca köylünün gülüşmelerine, hatta dalga geçmelerine vesile olmuştur. Karakuş kamyonun hizmete girmesinden bir müddet sonra Kealerin Koca Duran’ın yine aynı marka köylülerince adına beyaz kuş koyduğu kamyona, daha sonra Kaaelerin Emin ile Alakafa’nın da ortak bir kamyon almasıyla araç sayısı üçe çıkmış oldu.
Kamyonla yükünü taşıyan yolcular rahat ediyorlardı. Şehre satmaya getirdikleri buğday ve bulgurun yanında okuyan öğrencilerin yatağı, yorganı, yakacağı ve kuru yufka ekmeğin taşınmasına kamyon birebir geliyordu. Normal yolcular için ise bunun tersine kamyon adeta bir zulüm oluyordu. Bunun böyle olmayacağı bilincine varan Güdük İreşidin Hasan Kealerin deli şoför lakaplı İbrahim’le ortak bir minibüs aldılar. Aradan fazla zaman geçmeden Musa’nın Halibaam de cip türü uzun yapılı bir pikap alarak yolcu taşımacılığına başladı. Yükü olanlar kamyonlara binerken diğerleri de minibüsleri tercih ediyordu. Kışın kardan Kervansaray dağ yolu kapandığından dolayı Boztepe üzerinden Horozgediği aşılıp Ankara-Kırşehir yolu güzergahından şehre ulaşılıyordu. Yolların asfalt olmamasından dolayı araçlar bazen çamura saplanıyor, aracı arka tekerlerden iten yolcular patinajdan dolayı (fırlayan çamurlarla) adeta çamurdan birer adam oluyorlar, bu da kahkahalarla gülüşmeleri beraberinde getiriyordu. Daha sonraları Şık Omar, Gara Sali’nin Ahmet, Gımır Sali’nin Nasıf, Uzunoğlanların Çete de aldıkları araçlarla taşıma kervanına katılmışlar haliyle rekabetlere neden olmuşlardı. “Niye ona bindin de benim arabama binmedin?” küsüşmelerine neden olmuşlardı. Araçların şoförlerine yardımcı olan muavinlerde artık ortalarda boy göstermeye başlamışlardı. Şık Omar’a şehirden gelen Bayram, Musa’nın Halibaame Virrik Ahmet, Aytekin’e Haliğin Necati, Çeteye de Potturmacın Osman muavinlik yapıyordu.
O yıllarda köylere taşımacılık yapan minibüsler şimdiki Ziraat Bankası altındaki boşlukta yolcu beklerlerken kamyonlarda Tekel binası ile Cacabey Camii’nin çevresinde bulunurlardı. Mermerler seyahatin daha sonra onun yanına Girne Pasajı’nda açılan Başak seyahatin bu çevrede bulunması yolcu alışverişlerinde kolaylık sağladığı için minibüs ve kamyonların buralarda bulunmasına Belediye’ce izin verilmişti. Öğleye kadar araçlar durakta kapısı açık yolcu beklerken şoförlerde Dadaş Kıraathanesi’nde vakit geçirmek için bölüm, altmış altı, tavla, domino gibi oyunlar oynarlarken muavinlerde gelen yolcuları buyur ederek, kendi aralarında şakalaşarak araçların dolmasını beklerlerdi.
Virrik Ahmet, babası ölünce küçük yaşta yetim kalmış, amcası onu yanına alıp büyütmüş, Ankara’da ilkokulu bitiren Ahmed’i, ortaokulu okuyamayınca evleri-nin yanında bulunan taksi durağında işe sokmuştu. Araç sahiplerinden aldığı ücretlerle müşterilerin verdiği bahşişlerle harçlığını çıkaran Ahmed, arada köye gezmeye gelir ebesinin (babaannesinin) yanında kalırdı. Son gelişinde Ankara’ya dönme işini uzatınca onu Ankara’ya götürmek için gelen amcasına artık ebesiyle köyde kalacağını, Musa’nın Halibaamede muavin duracağını söyledi. Onu ikna edemeyeceğini anlayan amcası, “Peki öyle olsun, günah benden gitti” deyip Ankara’ya dönerken de Ahmed’in muavinlik yaptığı pikapla köyden ayrıldı. Hava soğuk mu soğuk, her yer buz tutmuş, insanlar ayakta durmakta zorluk çekiyordu. Uzaktan üşümemek için örgülere bürünmüş, bir elinde çıkı (beze sarılmış) yaşlı bir kadın ağır ağır Ahmed’in arabasının yanına geldi, soğuktan dişleri şakırdıyordu. “Buyur teyze” diyen Ahmed’e sordu.
– Oğul bu araba nere gider?
– Karacaörene…
– Başka?
– Boztepe’ye…
– Başka?
– Horla’ya…
– Başka?
– Seyfe’ye, Badılı’ya…
Ahmet her bir köyün adını saydıkça kadın, “Ora değil” dercesine başını hep yukarı kaldırarak, “Başka” diye soruyor, sordukça yaşamında hep sakin olan Ahmed’i gittikçe kızdırdığının farkında bile olmuyordu.
– Başka?
– Gümüşkümbet, Araplı, Çiftlik, Çiğdeli, Çamalak, Üçkuyu…
– Başka?
– Hatınoğlu, Şuayipli, Dulkadir, Özbağ, Karahıdır, Aşağı Yukarı Homurlu…
Ahmet freni boşalmış rampa aşağı inen araba gibi süratlenmiş, köyleri saydıkça sayıyor, gel gör ki yaşlı kadın başını yukarı kaldırarak, “O köyler değil” demek istiyordu. Ahmet aklına gelen bütün köyleri saymış kadını ikna edemeyince işi vilayetlere dökmüş, onu da bitirince kızgınlığı daha da artmıştı. Biraz soluk aldıktan ve alnından dökülen öfke terlerini sildikten sonra, “Teyze sen parayı ver bu araba taaa cahandemin dibine gider” dediğinde kızına hedaye göndereceği köyün adını unutan yaşlı teyzenin başka bir muavine köyleri saydırdığının farkında bile değildi.

NOT: Öyküleri şahısları küçük düşürmek mirasçılarını rencide etmek için yazmadım.



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .