Bir büyük arzuhalci

Bir büyük arzuhalci

14.03.2015

Kırşehir’de arzuhalciler hükümet ve adliye çevresinde yer alırlardı, eskiden. Hükümetin, adliyenin, postahanenin yeri belli idi. İlimizin ünlü arzuhalcileri Galip Kaya ve sonrası Şakir Süel’di benim aklımın erdiği. Sonradan Akif Selamoğlu ve ortağı Refik Akbayır abilerimiz ve Süel’in oğlu tarafından sürdürülmeye çalışılıyor. Adliye taşındı, hükümet dağıtılıp yıkıldı. (Yapılacağı söylenen yeni hükümet binası çevresine dükkan da açılamaz, […]

Kırşehir’de arzuhalciler hükümet ve adliye çevresinde yer alırlardı, eskiden. Hükümetin, adliyenin, postahanenin yeri belli idi. İlimizin ünlü arzuhalcileri Galip Kaya ve sonrası Şakir Süel’di benim aklımın erdiği. Sonradan Akif Selamoğlu ve ortağı Refik Akbayır abilerimiz ve Süel’in oğlu tarafından sürdürülmeye çalışılıyor. Adliye taşındı, hükümet dağıtılıp yıkıldı. (Yapılacağı söylenen yeni hükümet binası çevresine dükkan da açılamaz, dağın başına), bu işi yapanlar da gün geçtikçe azaldı ve azalacak. Arzuhalci adını bilirdim de istidacı adını bilmezdim. İstidacı da arzu halci demekmiş Bünyan İlçesi’nde öğretmenlik yaparken öğrendim, levhasından. Baktım içerde bir daktilo ve dilekçe yazdıran insanlar. Anladım ki burada bu işi yapanlara istidacı denirmiş. İşte yazımıza konu istidacı ise Yaşar Kemal. Bir çok meslek icra etmiş büyük adamın yaptığı işlerden birisi de arzuhalcilikmiş. İçinde patlayan volkanı söndürme ve yazma aşkı belki de bu arzuhalcilik ile başlamış.
Bir büyük arzu halci, bir büyük insan, bir bilge, bir barış aktivisti, bir doğa dostu, bir insan ve doğa sevdalısını maalesef kaybettik. Her büyük değer gibi yeri doldurulamayacak. Kör öldü badem gözlü oldu mantığı ile değil, zaten bir gözü arızalı idi, rahmetlinin.
Hem kendi arzularını hem halkın arzularını hem coğrafyasının arzularını insanlık mahkemesinin dikkatlerine şiirleri, denemeleri, öyküleri ve romanları ile istida eden, uluslar arası üne sahip Yaşar Kemal’i şimdi yeniden okumanın ve yeniden keşfetmenin zamanı geldi geçiyor. Umarım kitapları okullarda okutulmaya başlanır. Hoş yeni nesil okuma ve yazma konusunda oldukça sıkıntılı yetişiyor.
İçindeki mücadele azmini yitirmeden son aylara kadar coğrafyası için kafa yoran cumhuriyet ile yaşıt bu koca yürekli insanı yitirmenin acısını uzun yıllar hissedeceğiz.
İnce Mehmet romanı 1. Cildi ile orta okul yıllarımda tanıştım. Amcam okumamız için getirdi. Bir kitap bir orta okul öğrencisi tarafından, hiç ara verilmeden iki gündüz bir gecede bitirildi. Yalnızca uyku, yemek ve hacet giderme arası verebildim. Bizim kuşağımız okumayı seven bir kuşaktı. Kemalettin Tuğcular ve çizgi kahramanların kitaplarından sonra tanıştığım ilk ciddi romandı İnce Mehmet. Tüm Anadolu’da yaşayan ezilmiş, itilmiş, kakılmış İnce Mehmetlerin bir sentezi olarak karşımızda idi. Yokluk, yoksulluk, yoksunluk, haksızlığa baş kaldırı ve Abdi Ağalar ve ağaların yardakçıları. Belki onun için ayrılamadım kitaptan. Belki onun için içimizdeki ince memedleri keşfetmemize yardımcı oldu Kemal. Belki onun için roman okuma isteği daha da arttı içimizde.
Savaşlar, kıtlıklar içinde var ile yok arasında yetişmiş bizden önceki kuşakların kıtlık ve yoksulluk hikayeleri ile büyüyen bir kuşaktık bizde. Az ile yetinmeyi, müsrif olmamayı, zayıfın ve güçsüzün yanında bulunabilmeyi öğrenerek büyüdük. Şu an yaşadıklarımızı gençlere anlatıyoruz ama hiç te etkilendiklerini sanmıyorum.Özellikle son yirmi yılda kapitalizmin tüketici toplumları içine doğup gelişen bu kuşakları tüket, tüket, tüket ve sonra sende yok ol mantığından nasıl çeviririz bilemem. Ancak herkes iyi kötü az veya çok yinede bir şeyler bulabilir Yaşar Kemal’de ve onun eserlerinde. Yeterki yeniden okuyalım okutalım, Yaşar Kemal Usta’yı… Çocuklarımız içindeki İnce Memed’ler nasıl ortaya çıkar bilemem. Ancak Abdi Ağalar çok güçlü ve acımasız, vicdansız. Yinede enseyi karartmamak, umudumuzu yitirmemek ve insanımıza güvenmekten başka çare yok…
Hastalığı ve ölümü sonrası internet ortamında yaptığım araştırmaların bir kısmını toparladım sizlerle paylaşmak istedim. Okuyun bakalım.“ Bir süredir yoğun bakımda tedavi gören usta yazar Yaşar Kemal yaşamını yitirdi.
Solunum güçlüğü ve kalp ritm bozukluğu sebebiyle İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırılan 92 yaşındaki usta yazar, 14 Ocak’tan beri tedavi tedavi görüyordu. Kemal’in, bundan bir hafta önce başka bir hastaneye gittiği ve orada tedavi gördüğü bildirilmişti. Yaşar Kemal, 1923 yılında Gökçedam, Osmaniye’nin Gökçedam köyünde doğdu. Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen ilk Türkiyeli yazar olan Yaşar Kemal başta İnce Memed olmak üzere, Yer Demir Gök Bakır, Yılanı Öldürseler, Hüyükteki Nar Ağacı, Fırat Suyu Kan Akıyor gibi unutulmaz romanlara imza attı. Eserleri 40’tan fazla dile çevrildi. Edebiyatın çınarı Yaşar Kemal roman, senaryo ve öykülerinin yanı sıra gazeteci olarak unutulmaz röportajlarla da akıllara kazındı. Gazeteciler Cemiyeti’nden ‘Özel Başarı Ödülü’ kazandı.
Nüfus kütüğündeki ‘Kemal Sadık Göğceli’ adıyla çeşitli yayımlarda yazarken, Cumhuriyet gazetesine girmesiyle Yaşar Kemal’i kullanmaya başlayan büyük usta, ilk öykü kitabı Sarı Sıcak’ta da yer alan Bebek öyküsü’nü ilk burada yayımladı.
1947’de İnce Memed’i yazmaya başlayan Kemal, yarıda bıraktığı eserini 1954’te tamamladı. 1987 yılında verdiği bir söyleşide, İnce Memed’i yazma nedenini eşkıya olan amcasının oğlunun dağda vurulması olduğunu belirtti. İnce Memed’in yurtdışında 140’tan fazla baskısı yapıldı.
Muhalif kimliği ve siyasete ilgisiyle bilinen Yaşar Kemal, 17 yaşından bu yana sosyalist politikanın içinde yer aldı. Henüz 17 yaşındayken politik nedenlerden dolayı tutuklandı. 1950 yılında Türk Ceza Kanunu’nun 142. maddesine aykırı davranma suçundan dolayı hapse atıldı.
1961 Anayasası’ndan sonra kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne katıldı. Kemal,TİP’te sekiz yıl çalıştı ve yöneticilerden biriydi.
Hayata gözlerini yummasıyla birlikte sosyal medyada en çok konuşulan konu Yaşar Kemal oldu. Twitter’da dünya genelinde ilk sırayı alan Yaşar Kemal başlığının ardından sosyal medyada “Yaşar Kemal için yas ilan edilsin” etiketi oluşturuldu. Kullanıcılar, “Suudi Kral Abdulaziz’in ölümü sonrası yas ilan edilen ülkede Yaşar Kemal’e yas ilanı yok mu?” diyerek tepki gösterdi.
‘Yaşar Kemal Onur Günü’ etkinlikleri kapsamında düzenlenen özel törendeki mesajında usta yazar “Bizim çağımızda romancıların başları beladadır. İnsanları en çok yalana, zulme, bütün kötülüklere karşı roman uyarır” ifadelerini kullanmıştı.
Usta yazarın mesajı şöyleydi:
“Onca acıyı, zulmü, savaşı, doğa kırımını romanda yeniden yaratarak yaşayan insan, insan gibi yaşamayı özler, değerlerine sahip çıkar.
Türk Edebiyatı’nda büyük yıldızlar vardır. Hikâyeci Sait Faik de bunlardan biridir. O bizim kuşağın ustasıdır. Onu yakından tanıyordum.

Bir gün bana “Gel seninle edebiyata getirmek istediklerimizi anlatalım” dedi.

Ben de “İyi olur anlatalım” dedim.

“Başlayalım öyleyse.”

“Başlayalım” dedim.

Ve başladık:

“Bir; benim kitaplarımı okuyan katil olamasın, savaş düşmanı olsun. İki; insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir. Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar.”
Bütün kötülükleri saydık, kötülükler uzadı gitti. Kötülükler zulümler bitmiyordu. Sonunda “bizim kitaplarımız ,“demeye başladık, eninde sonunda biz iki yazarız. “Bu kadar savaşı, zulmü bizim kitaplarımız ortadan kaldıramaz ki.”

“Kaldıramaz,” dedim.

Sait:

“Dur,” dedi, “buldum” dedi. “Bizim kitaplarımız yalnız kalmayacak” dedi. “Nâzım Hikmet de var. Kitaplarımızı okuyanlar onu da okuyacak.”

Ben “Melih Cevdet de var,” dedim, “Orhan Kemal de.”

Sonra çok insan çok çok yazar da saydık. Çok kitap saydık.

Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum. Şunu söylemek istiyorum ki ben “angaje”, bağımlı bir yazarım. Kendime ve söze ve insanın onuruna bağımlıyım.

Bilinçli olarak ben aydınlığın türküsünü, iyiliğin, güzelliğin türküsünü söylemek istedim. Romanlarım yaşam gibi doğru söylesin, yaşamla birlik olsun istedim. Çünkü yaşam umutsuzluktan umut üretmektir. İnsan umutsuzluktan umut üreterek bugüne kadar gelmiştir.”
“Edebiyat Dünyasından
Türkiye edebiyatının duayen yazarı Yaşar Kemal’in 92 yaşındaki vefatı edebiyat dünyasını da üzüntüye boğdu. İşte yazar ve şairlerin Yaşar Kemal’in ölümünün ardından yazdıkları:

Adalet Ağaoğlu: Yaşar Kemal’in temiz bir ruhu vardı. En iyi erkek edebiyatçı arkadaşım olarak tanımlardım.

Pınar Kür: Çok Üzüldüm. Ben çocukluğumda tanıdım. Benim ailemde bizim ailede kütüphaneden çocuklarda yararlanırdı.

Şeyhmus Diken: Haksızlığa zulme zalimlere meydan okuyup mazlumların sesi olan büyük bir yazarı kaybettik.

Murat Uyurkulak: İşte şimdi yaşlandım… #yaşarkemal

Sunay Akın: Hayatımızın en hüzünlü günlerinden biri.. Türkçemiz bir çınarını daha kaybetti.. Yaşar Kemal Türkiye’dir.
Suzan Samancı: Bir ekol olan,destanın ve şiirin babası,kendi dilinin göçebesi, koca Yaşar Kemal aramızdan ayrılsa da,o hep yaşayacak
Yekta Kopan: Ondan öğrenecek çok şeyimiz var. Daima. #yaşarkemal

Buket Uzuner: #YaşarKemal toplumumuzun vicdanıydı! Kuşaklar boyu yazarlara yöndeş oldu. Benim de ustamdı. Gönüllerimizin Nobel’ini almıştı. Nur içinde uyusun!
Fazıl Say: Efsanelerin yazarı koca Yaşar Kemal’imizi kaybettik. Büyük usta, her zaman kalbimizdesin. Nur içinde yat.
Rutkay Aziz: Dostumzuzdu, ustamızdı, arkadaşımızdı. Ama hepsinden önce özgürlük savaşçısıydı. Ülkesine, toprağına tutkuyla bağlıydı. Onun o gökgürültüsü gibi kahkahasını özleyeceğim.
“MELTEM GÜRLE

Neredeyse bir asır önce Toros Dağları’nın Fırat’tan ayrılan kolunun eteklerinde bir çocuk dünyaya geldi. Adını Kemal koydular. Doğarken öyle uzun ve nameli bir çığlık atmıştı ki, bütün köy duymuştu sesini. Gürbüz topaç bir bebekti. Anasının memesine sarıldı. Çukurova’nın bin türlü illetine rağmen hayatta kaldı.

Dünya ona iyi davranmadı halbuki. Daha küçücük bir bebeyken babasını gözlerinin önünde bıçakladılar. Namaza durmuş adamın arkasından biri yanaştı ve onu kalbinden hançerledi. Çocuk gözlerini açıp onun yere düşüşünü izledi. “Küt” diye düştü babası caminin zeminine, bedeni son kez secde eder gibi yere kapanıp kaldı. Kemal’in gözleri bunların hepsini bir bir gördü. Öyle korkunçtu ki gördükleri, gözlerinden biri dayanamayıp kaçtı gitti. Diğer göz daha sağlam çıktı. Başından sonuna kadar her şeyi seyretti. O günden sonra gözündeki cinayet Kemal’i hiç terk etmedi. Nereye baksa önce oradaki şiddeti gördü, haksızlığı fark etti.
Babasının ölümünden sonra iyice içine kapanmıştı. Anılarını anlattığı kitapta şöyle diyordu: “Onun ölümüne uzun yıllar inanamadım ve mezarına hiç gitmedim. Uzun yıllar mezarın yanından bile geçmedim. Öldüğünden dolayı da ona derinden kırıldım, küstüm.” Olanaksızlıklar içindeydi ama yine de ortaokula kadar okudu Kemal. Sonra öğretmen vekilliğinden kâtipliğe, traktör sürücülüğünden kütüphane memurluğuna kadar türlü çeşitli işe girip çıktı. Ama kitaplarla tanışmıştı bir kere. Onlarla arasını bir daha hiçbir şey bozamadı. Girip çıktığı işlerde umutlarını taze tuttu hep. Belki de bir gün kendisinin de kitaplar yazacağını bildiği için.
Seneler geçip de yağız bir delikanlı olduğunda Osmaniye’den çekip gitmek istedi. Köyündeki çeltik tarlalarında ırgatbaşı olarak da kalabilirdi. Ama yerinde duramadı artık. Onu dürten içindeki edebiyattı. Belli ki ta o zamandan zihninde büyük hikâyeler mayalanıyordu. Haksızlıklar göğsünü dolduralı çok olmuştu zaten. Çıkmak için bir yol arıyorlardı. O yolların biri nasıl olduysa hapishaneye çıkmıştı. Daha 17 yaşındayken tanıştı davalarla, yargıçlarla, mahpuslukla. Oysa sadece güzel bir ülkenin peşindeydi. Haksızlıkların, katillerin, hırsızların olmadığı bir ülkenin hayalini kurmuştu. Çukurova ona dar geliyordu şimdi.

Böylece yürüdü gitti Kemal ve sonunda büyük kente vardı. O dönemde taşradan gelen hemen herkes gibi o da herhalde Haydarpaşa’da trenden indi. Muhakkak etrafına şöyle bir baktı. Belki de tahta valizini bir elinden ötekine geçirdi. Gördü ki, bu şehir başka şehirlere hiç benzemiyor. Ama bu şehrin insanları dünyanın en kanı sıcak, en cana yakın insanları değil. Fukarası bol, zengini zalim. Bereketi ise yalnızca bir masaldan ibaret. Bir zamanlar güzelliğin hüküm sürdüğü, altın ışıltılarıyla kubbelerin güneşin altında parladığı o masal kenti şarkılarda kalmış. Onun yerine insanın insana kast ettiği, fabrikaların solur gibi adam yediği, gece kuytularda kanlı cinayetlerin işlendiği bir şehir bu.
Yirmili yaşların başındaydı bu olduğunda. Onu ilk seferinde Çukurova’ya geri döndüren de bu muydu acaba? Yine de Kemal yazmaktan vazgeçmedi. Küçük dergilere yollanan hikâyeler, İstanbul’a ikinci gelişinde Cumhuriyet gazetesine yazdığı tefrika edilmiş röportajlara dönüşecek, daha geniş bir okuyucu kitlesine ulaşacaktı. Sonradan ‘Bu Diyar Baştanbaşa’ adı altında toplanacak söyleşiler, Türkiye’nin dört bir yanından insan manzaraları naklediyor, akıcı dili ve akılda kalıcı hikâyeleri ile konuşulan bir dizi yazı haline geliyordu. Maya tutmuştu. 50’li yılların ortalarında Yanan Ormanlarda 50 Gün, Çukurova Yana Yana, Peribacaları basıldı. Kitaplar birbiri ardından çıkıyor, Kemal yavaş yavaş ünleniyordu. Üslubu oturmuş, okuyucu onun “her şeyi gören gözü” ile tanışmıştı. İlk büyük romanı olan İnce Memed’i yazdığında, ne tür bir yazar olduğunun ilk işaretleri de ortaya çıkmış oldu. Kemal herhangi bir romancı değildi. Kadim bir geleneğin sözcüsü, yok olmaya yüz tutmuş bir lisanın son ustasıydı o. Anadolu’nun en eski halklarının hikayeleri birleşmiş onun ağzından bir nehir gibi üzerimize akıyordu. Sanki büyük ozanlardan biri mezarından kalkmış ve ona el vermişti. Sanki “Al gözüm seyreyle, Kemal” demişti. Yoksa tek bir adamın zihninde dolaşan bu kadar sözcüğü, bu kadar rengi ve ışığı nasıl açıklayabilirdik?
Hayatına bir cinayete şahit olarak başladığı için midir nedir, insanın insana yaptığı fenalığı en iyi o anladı. Kan davalılar, fesatlar, katiller, çıkarı için gık demeden anasını bile kesebilecek tefeciler, zulmün kitabını yazmış beyler, devlet kapısından beslenen zorbalar, ağanın önünde eğilmekten sırtı kamburlaşmış ırgatlar, marabalar, köylüler… Bunların hepsi Kemal’in iyi bildiği şeylerdi. Ama fenalığın yazarı değildi o. İnsanlığın dönüştürücü gücüne, halkların kendi kaderini tayin edebileceğine, en zayıf görünen kişilerin soylu duygulara sahip olabileceğine inanıyordu. Demirciler Çarşısı Cinayeti gibi her sayfası kötülükle dokunmuş bir romanda bile, karşımıza Kambur Tellal gibi bir karakter çıkarabiliyordu mesela. Hayatı boyunca adam yerine konmamış Kambur Tellal zalim Kurtboğa’ya kafa tuttuğu zaman, çaresiz olduğunu sandığımız bu küçük insanların içindeki direnci görüp umutlanıyorduk. Sadece tek bir kişinin hikayesi değildi bu. Kemal, Çukurova insanının hayatından yola çıkarak bütün ezilenlerin, bütün yoksulların, bütün aşağılananların destanını yazıyordu.

“Ben iki şeye inanırım,” diyordu bir konuşmasında; “İki şeyin sonsuz gücüne, sonsuz yaratıcılığına, sonsuz değişimine: Halk ve doğa.” Yani dağın taşın, otun kuşun, börtü böceğin de yazarıydı o. Sanki Çukurova’nın deresi tepesi senelerdir onu beklemişti dile gelmek için. Uzun tasvirleri yüzünden ona çok yüklendiler. Bir bal arısının kanadından yansıyan güneşi anlatmak için üç sayfa harcadığını söyleyip ondan yüz çevirdiler. Ama Kemal aldırmadı buna. Bütün dünyayı bir bütün olarak görüyordu çünkü. Arının kanadını fark etmeyen, güneşin parladığını da göremiyor demekti. Bu kadar basitti. Onun için arıları anlatmaya devam etti. Sadece arıları mı? Pampallardan pabuç incirlerine, kadife çiçeklerinden üçgül pembelerine her türlü çiçeği bıkmak usanmak bilmeden saydı döktü. Hepsinin bir bir kaybolacağını, bir gün onları göremez olacağımızı bildiği için yaptı bunu. Ve haksız çıkmadı. Hiç haksız çıkmadı.
Yazmaya karşı büyük bir iştahı vardı. Hep daha çok yazması gerektiğini düşünüyordu. Uzun bir hayat yaşadı. Ama ona yetmedi. Çünkü istediklerini yapabilmesi için bundan daha fazlası lazımdı. Sadece yazmak için değil, eğer ona bakmazsak doğanın bize küseceğini insanlara anlatmak için de uzun yaşamak istiyordu: “Dünyamız gün geçtikçe boşalıyor. Dünyamız gittikçe fukaralaşıyor. Bunu göremeyenler, trajediyi sanat olarak yaratmayanlar ve ne yaparlarsa yapsınlar kimse onların yüzüne bakmaz. Bir gün bakarlar, iki gün bakarlar, sonra? Kendimden memnun muyum, daha çok çalışmalı, daha çok yazmalı, insan insan dolaşıp insanlara, doğa yok olunca bizim de soyumuzun kuruyacağını anlatmalıyım.
Kemal ölüyor olduğunun farkındaydı. Ama bu güzel ülkede ölüm bile güzel göründü gözüne. Onun için hiç endişe etmedi. Yavaşça kalabalığa karıştı. Baktı güneş çoktan çekilmiş. Torosların eteklerindeki gölgeler derinleşiyor. Fırat nehri kabarmış arkasından son suyunu döküyor. Vakit tamam, dedi kendi kendine.

O iyi insanlarla birlikte o güzel atlara bindi ve ufka doğru gözden kaybolup gitti.”
“Aydın Demir-Çisil Tenim
Orhan Pamuk, Yaşar Kemal ile tanışmasının hayatında ne kadar değerli bir yer tuttuğunu ifade ederek: “Lisedeyken romanlarını okurdum, yetişkinliğimde arkadaş olduk. Bu ülkede kötü niyetlilere karşı duran bir insandı her zaman için. Uzun yürüyüşlerimizde bana çok şeyi öğretti, insanı ve insanlığı öğretti. Ondan haksızlıklara karşı nasıl durulur onu öğrendim.”

Rutkay Aziz ise “Biz öncelikle bir ağabeyimizi, bir yoldaşımızı, bir barış savaşçısını kaybettik. Yaşar Kemal’in kahkahalarını çok özleyeceğim” dedi.
Aynı zamanda Yaşar Kemal’in köylüsü olan, Yaşar Kemal Çukurova Kültürünü Yaşatma Derneği Başkanı Mehmet Özer BirGün’e usta yazarın her sene köyü Gökçedam’ı ziyaret ettiğini ancak son zamanlarda yürüme problemi nedeniyle gelmekte güçlük çektiğini anlattı.
Vasiyeti doğrultusunda Gökçedam’dan toprak getirildiğini söyleyen, Özer “Köylüsü olarak biz ona geldik o bize gelemese de. Birebir Yaşar Kemal ile görüşürdük. Büyük ustayı kaybetmenin acısını tarif edecek kelimeler bulamıyoruz. Zaten parklarda ve birçok yerde ismi var. Biz artık okullara da kütüphanelere de ismini vermeyi düşünüyoruz.”

Şair Ataol Behramoğlu, verdiği demeçte Yaşar Kemal’in sevecen kişiliğine vurgu yaptı. Behramoğlu, “Büyük bir şairdi. Anadolu halk kültürünün günümüzdeki temsilcisiydi. 20 yüzyılın Karacaoğlan’ıydı. Onu tanıyan herkesle dostluğu vardı. Sadece büyük bir yazar değildi yüreği bütün insanlara açıktı. Hayatı boyunca hiç eğilmedi” dedi.

BirGün’e yazarın bilgisinden söz eden Eşber Yağmurdereli ise, “Yaşar abiyi yıllardır tanıyoruz. Uzmanların bile yorumlamakta zorlandığı tarihi, iktisadı, sosyolojiyi herkesten iyi bilirdi. İnsan üzerinden döner gelir, gerçeği bulurdu. Öyle bir insan var mı Türkiye’de var mı?” dedi.
Siyasi davalarında Yaşar Kemal’ı temsil eden Turgut Kazan’da eski müvekkili için “Sosyalizmin Türkiye’de sesini duyurmaya başladığı dönemde tanıdım onu. Onunla birlikte onun ve sosyalizmin bir çeşit sesi olmaya başlamıştı. Romancılıktaki çoşkusuna TİP saflarında tanık oldum. Müvekkilim de oldu. O gerçekten Türkiye’de barışı arzu eden müthiş bir sanatçıydı. Hepimizin başı sağolsun. Destansı tonda yazdıkları her zaman kalıcı olacaktır” ifadelerini kullandı.
Oyuncu Mustafa Alabora ise, “Yaşar ağabeyi uzun uzun anlatmaya gerek yok. O benim dostum, ağabeyim, arkadaşım. Tanışalı 44 sene oldu. Özel hayatımızda dostluklarımız oldu. Bütün devrimciler gibi saf, temiz ve inançlı bir insandı” ifadelerini kullandı.
Menderes Samancılar da usta yazarın “tatlı kavgaları” ile andı. Yaşar Kemal’in mücadeleci ruhuna göndermede bulunan Samancılar “Genelde kavgacı bir adamdı. Hayatla da, sistemle de kavgalıydı” diyerek çok üzgün olduğunu söyledi.
Memleketlisi yazar ve yapımcı Arif Keskiner dostu Yaşar Kemal’in çocuk ruhundan bahsederek yazarla ilgili anılarını paylaştı: “Heykeli yapılacaktı, itiraz etti: Hayır, ben hâlâ yaşıyorum!”
Şair ve yazar Ahmet Ümit ise Yaşar Kemal’in “Kalemini ezilenlerden yana kullandığını vurguladı” ve ekledi: “Ne mutlu ki burada bu kadar insan bu yazara saygısını gösteriyor.”
Usta yazar ile son röportajı yaptığını ifade eden Can Dündar ise Yaşar Kemal ile aynı yüzyılı paylaştığı için nasıl kıvanç duyduğunu söyleyerek sözlerine şöyle devam etti: Biz Yaşar Kemal’den Anadolu’yu öğrendik, mücadeleyi, dik durmayı öğrendik. Bir insanın nasıl toprağa karışırken bile yürekleri sızlattığını öğrendik. Yaşar usta bize kısmetti, bizim için şanstı. Onun yasını sadece Türkiyeliler tutmuyor, ağaçlarından dilinden anlayan, toprağı konuşturan bir yazar. Dağdaki eşkıya onun adını telaffuz ediyordu.”

KTV, Kırşehir Televizyonu’ndan da İl Halk Kütüphanesi’nde Yaşar Kemal eserlerinden oluşan bir sergi açıldığını öğrendim, çok sevindim. Umarım ileriki yıllarda aynı duyarlılık ile yeni sergiler ve tanıtımlar yapılır, Yaşar Kemal anısına.
Not: 16 Mart Öğretmen Okulları Kuruluş yıl dönümünün 167. cisi ve 18 Mart Çanakkale Zaferi kutlu olsun…



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .