Av. AHMET ŞÜKRÜ TAŞKIN ve ANILARI

Av. AHMET ŞÜKRÜ TAŞKIN ve ANILARI

23.11.2015

AVUKAT AHMET ŞÜKRÜ AŞKIN Avukat Ahmet Şükrü Taşkın’ı sanırım işi düşenlerin dışında çoğunuz tanımazdınız. Benim onunla dostluğum otuzdokuz yıl öncesine dayanır. 1976’da “Yeni Kırşehir” gazetesini çıkarırken matbaama gelmiş, anılarını yazmak istediğini ve gazetemde kendisine bir köşe vermemi istemişti. Hemen kabul ettim ve yazdıkları varsa getirmesini istedim. Aradan bir süre geçtikten sonra tekrar geldi ve ilk […]

AVUKAT AHMET ŞÜKRÜ AŞKIN

AVUKAT AHMET ŞÜKRÜ TAŞKIN

AVUKAT AHMET ŞÜKRÜ TAŞKIN

Avukat Ahmet Şükrü Taşkın’ı sanırım işi düşenlerin dışında çoğunuz tanımazdınız.
Benim onunla dostluğum otuzdokuz yıl öncesine dayanır.
1976’da “Yeni Kırşehir” gazetesini çıkarırken matbaama gelmiş, anılarını yazmak istediğini ve gazetemde kendisine bir köşe vermemi istemişti.
Hemen kabul ettim ve yazdıkları varsa getirmesini istedim.
Aradan bir süre geçtikten sonra tekrar geldi ve ilk yazısını verdi, ancak ben anıların yarı yerde kesilmeden aralıksız yayınlanması için tamamını istedim.
Fakat daha ilk yazısında takılmış, arkasını getirememişti.
Sonradan yazıhanesini Ortaköy’e nakledince anılar o zaman için suya düştü.
Ahmet Şükrü Bey’in yeğenleri Recep Taşkın ve Ali Taşkın matbaamda çalışırlardı, bir süre çalıştıktan sonra yurt dışına gittiler; Recep çoktan yurda döndü, Ali ise hâlâ gurbet elde sanıyorum.

YİRMİBEŞ YIL SONRA GELEN ANILAR

Aradan yıllar geçti, Ahmet Şükrü Bey Ortaköy’den Kırşehir’e döndü ve Ziraat Bankası’nın karşısındaki bir iş hanının üst katında yazıhane açıp avukatlığını sürdürdü.
1960’larda karısını öldüren Ahmet Şükrü Bey epey cezaevinde yattıktan sonra 1974 genel affıyla hürriyetine kavuşmuştu, hem de avukat olarak…
Cezaevi’nde Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, genel affa uğradığı için de avukatlık yapma hakkını kazanmıştı.
İlk anılarını verişinin üzerinden yirmibeş yıl geçti.
2000’in ikinci yarısında beni arayıp anılarını yazmaya devam ettiğini söyledi.
Ben de daha önce yaptığım gibi anıları yarıda kesilmesin diye “Yazdıklarını getir, bir dosyada toplayalım. Şöyle yirmibeş-otuz sayfa olunca yayınlamaya başlarız” dedim.
Zaten o günlerde gazete çıkarmıyordum, anıları çıkarmayı tasarladığım yeni gazetede yayınlamayı düşünmüştüm.
Ahmet Şükrü Bey yazdıklarını peyderpey getirdi, sonunda sık aralıkla daktilo edilmiş onyedi sayfalık ilk anılar demeti oluştu.
Yazarken de yokluklar içinde okumuş olmanın içgüdüsüyle kâğıttan tasarruf etmek için işi bitmiş mahkeme tutanaklarının temiz kalan arka yüzlerine dökmüştü anılarını…

SEKSEN YILLIK YAŞAMI ÇOK ACI NOKTALANDI

Ahmet Şükrü Bey Baro’dan kaydını sildirmişti; sık sık beni evden arıyor, Ahi Çarşısı’ndaki büromda randevulaşıyor, yazdıklarını veriyordu.
Buluşmalarımızda evinde garip olaylar olduğunu, akşam yatarken baş ucuna koyduğu şeylerin kaybolduğunu, sabah kalkınca yerinde olmadığını söylüyordu.
Anlattıklarına bir anlam veremiyor, olanları ilerlemiş yaşı gereği unutkanlığına ve evhamına yoruyordum.
2001 Mayıs’ının ikinci yarısında Hukuk Fakültesi’nin sınavları için sık sık gittiğim Ankara’dan bir dönüşümde Ahmet Şükrü Bey’in Hızırağa’daki evinin bahçesinde esrarengiz bir şekilde eli yüzü köpekler tarafından parçalanmış olarak bulunduğunu öğrenince şok geçirdim.
Ahmet Şükrü Bey seksen yıllık yaşamında çok şeyler görüp geçirmişti.
Yozgat Lisesi’nde okurken fakirlikten kaç kere Kırşehir’den Yozgat’a yürüyerek gidip geldiğini anılarında okuduktan sonra ona karşı takdir duygularım ve saygım daha da artmıştı.
Ne yazık ki hayatta oğlundan başka kimsesi bulunmayan Ahmet Şükrü Bey’e karşı son aylarda aldığı bir dâva nedeniyle tekrar kaydolmak zorunda kaldığı Kırşehir Barosu son görevini yapmamıştı ve cenazesi de pek garip bir şekilde toprağa verilmişti. Umarım ki elimizdeki anılarını yayınlamak onun çileler dolu ruhunu bir nebze olsun rahatlatacaktır.
Hâtıran önünde saygıyla eğiliyorum Ahmet Şükrü Taşkın.

***

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ…

Av. AHMET ŞÜKRÜ TAŞKIN’IN ANILARI (1)

SUNUŞ
Avukat Ahmet Şükrü Taşkın 1976’da yazmaya başladığı anılarına İkinci Dünya Savaşı yıllarında Yozgat Lisesi’nde okurken tanık olduğu bir olayı anlatarak başlamış, ama ondan önce âdet olduğu üzere şu sunuş yazısını kaleme almıştı:
İnsanoğlunun ömrü de diğer yaratıklarınki gibi uzun veya kısadır. İster uzun olsun, ister kısa, yine de sayılıdır. Oysa ki bu uzun, ya da kısa ömürde o kadar çok ve çeşitli öğrenilmesi, bilinmesi gerekli şeyler var ki bunlar yaşantımız için zorunludur. Fakat bir ömür ne kadar uzun olursa olsun yine de kısadır. Bu kısalık hayatın tatlılığından değil de bence anıların tazeliğini korumasındandır.
Örneğin bir ihtiyar görürsünüz, “Amma da yaşamış ha!” dersiniz. Ama bir de ona sorarsanız anıları taptazedir, şöyle bir arkasına dönüp elini uzatsa hepsini kucağına dolduracak kadar taptaze… Ve bunun için o kendini daima genç görür, hattâ çocuk görür.
Yerinden, yatağından kalkamayan bir ihtiyarın belki de birkaç saatlik ömrü vardır, ama o bu halini ihtiyarlığına vermez de “Efendim, biraz üşütmüşüm de ondan şu oldu, kendime bakamadım da bu oldu” der ve arkasından hemen ekler: “Eh, gönül kocamıyor işte!”
Ancak insanın er-geç öleceği düşünülürse ölmeden önce bir şeyler yapmak, hele çok sevdiği varlıklar yararına birtakım hizmetlerde bulunmak istemesi doğaldır.

ANILARIMI YAZARAK HİZMET EDECEĞİM

İşte ben de ellibeş yaşına basacağım şu günlerde canımdan daha çok sevdiğim Kırşehrimiz halkına -karınca kararınca- bir hizmette bulunmak istedim. Düşündüm taşındım ne yapabilirim diye ve neticede bu ellibeş yıl içinde kendim için ilginç olduğundan bir türlü unutamadığım, andıkça kâh güldüğüm, kâh gözlerimin buğulandığı, kâh kanımın çekildiği olayları “Unutamadığım Anılar” başlığı altında yayınlamaya karar verdim.
Bu anılarım oldukça karışık, çetin ve herkesin yaşamaya dayanamayacağı ömrüm içindeki gerçek olaylardır. Gayem sırf sayın hemşehrilerimin belki kendileri için bir pay çıkararak hayatın inişli yokuşlu yolları içinde daha sabırlı ve temkinli, Allah’a daha çok inanarak daha cesaretli olmalarına hizmette bulunmaktır.
Anılarım bazen her gün karşılaştığınız kişileri de içine alabilir. Bu yazılarımla onlara sataşmayı, ya da onları halk nazarında küçük düşürmeyi aklımın kenarından dahi geçirmek istemem. Bunlar sırf okuyucularımda “Hayal mahsulü şeyler yazıyor” intibaını yaratmamak içindir. Kendilerinden peşinen özür dilerim.
Ve yine anılarımın yayınlanması için gazetesinde bana da bir sütun ayırmak lütufkârlığını esirgemeyen sayın Dursun Yastıman’a teşekkür etmeyi bir borç sayarım.

“ABULABUT HOCA” DERSE GİREN POLİSİN UZATTIĞI KÂĞIDI OKUYUNCA MOSMOR KESİLDİ

1 Eylûl 1939’da başlayan İkinci Dünya Savaşı Alman ordularının arka arkaya kazandıkları zaferlerle bütün dünyayı kan, ölüm, açlık ve yokluk içine sürüklüyordu. O günkü şartlarda dünyanın en üstün süvarisine sahip olan Polonya birlikleri daha atlarına binmeye fırsat bulamadan Alman motorize birliklerinin eline düşmüş, Fransızlar’ın ünlü Majino Hattı Alman birliklerinin Belçika-Hollanda üzerinden sarkarak Paris’i işgal etmeleri ile lüzumsuz, fakat büyük bir masraf kapısı açılmıştı.
Almanlar’ın dünyaya hâkim olma gayelerini gerçekleştirmek için zengin petrol kaynaklarına kavuşması gerekli idi. Bu petrol kaynakları Bakû, Musul, ya da Mısır petrolleri olabilirdi. Bu nedenle Alman ordularının bir kısmı Mareşal Rommel komutasında Afrika’da ilerliyor, büyük bir kısmı da Romanya’da yığınak yapmış, Rusya’ya, ya da Türkiye’ye vurmak üzere Hitler’den emir bekliyordu.
Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü karargâhını İstanbul Florya Köşkü’ne kurmuş, bir yandan bu felâletten vatanı korumak için diplomasi çabalarını geliştiriyor, bir yandan da ordusunu pek yakın bir Alman saldırısına karşı hazır tutuyordu.

YOZGAT LİSESİ’NDE PERİŞANLIK İÇİNDE OKUYORDUK

İstanbul açık şehir ilân edilmiş, Trakya halkına Anadolu’nun içlerine trenle bedava göç etme imkânı tanınmıştı. Memlekette pahalılık, yokluk günden güne artıyordu.
Ben o tarihlerde Yozgat Lisesi’nin ikinci sınıfında idim. Ayda beş-altı lira ile geçinmek imkânı kalmamıştı. Ekmek karne ile bir gün 150, bir gün 300 gram verildiği için bir türlü doymuyorduk. Bilhassa benim gibi komşu il ve ilçelerden gelen fakir öğrenciler pek acıklı bir halde idiler.
Hocalarımızın çoğu askere alınmıştı. Zaten ders dinleyecek halimiz kalmadığı için bu hal bizde büyük bir hoşnutluk yaratmıştı. Ah bir de şu matematik hocası olmasaydı epeyce rahatlayacaktık. Rifat Aydınceran adındaki bu hoca ortaokul hocası idi. Asıl hoca olmadığı için derse o geliyordu. Şişman yapılı, orta boylu, yerden yığma bünyeli bir zattı. Şımarık bir hali vardı. Öğrencinin hali onu hiç ilgilendirmezdi. O ancak üst üste ders verir ve karşılığını eksiksiz isterdi. “Abulabut” koymuştuk adını. Boş geçen saatlerimizi de alıyordu. Ondan bizim gibi perişan ve garip öğrenciler değil, Yozgat’ın zengin çocukları bile yaka silkiyorlardı. Bizi çok bunaltmıştı. Ah şu adam da bir askere alınsa dünyalar bizim olacaktı. O da bunu iyi biliyordu.

HOCA “BENİ ASKERE ALAMAZLAR” DERKEN KAPI VURULDU

Bir sabah yine her günkü gibi derse geldi. Başını yere eğdi ve bize eli ile, kolu ile başının üzerinde daireler çizerek:
“- Çocuklar, dünya ve hattâ kâinat bir matematiksel düzen içinde yaratılmıştır. Bu düzen olmasa, ya da milyarda bir olsun bozulsa yıldızlar birbirine girer. Şu kâinat âlemi karmakarışık olur. İşte, devlet bu önemi çok iyi anladığı için diğer bütün derslerin hocalarını askere aldığı halde beni almıyor, alamaz da!” dedi.
Bu fikrini zorla kabul ettirmek istercesine “Değil mi efendim!” diye bizi baskı altına almaya çalışıyordu ki birden kapı tak tak vuruldu ve içeriye bir polis memuru girdi. Hocayı selâmladı. Sınıftan çıt çıkmıyordu. Biz “Ne oluyor!” gibilerden birbirimize bakıyorduk. Memur çantasını açtı, bir kâğıt çıkardı ve hocaya uzatarak:
“- Askere alındınız efendim!” dedi.
Bu sessizlik içinde önce sararıp sonra da mosmor olan “Abulabut Hoca” bize Allahaısmarladık diyemeden kapıdan dışarıya süzüldü.
Hocanın ayak sesleri koridordan duyulmaz olunca sanki aramızda gizli bir anlaşma varmışçasına bir kahkaha tufanı patladı ki tarifi imkânsız…
Aradan otuzaltı yıl geçti. Hâlâ hatırladıkça kulağım çınlar ve unutamam o gün sınıfta olanları…

GÜNÜN KUTLU OLSUN, AMA
KIZIYORUM SANA ÖĞRETMENİM

Sana kızıyorum öğretmenim
Elimde değil, kızıyorum işte
Bana dünyanın nasıl döndüğünü öğrettin
İçinde dönen dolapları öğretmedin
Sana kızıyorum öğretmenim
Pamuğu öğrettin
Tohumu, yaprağı ve de çiçeğini öğrettin
Ya onları toplayan nasırlı ellerin yoksulluklarını
Hele sırt üstü yatıp da hazır yiyenleri
Niçin öğretmedin öğretmenim
Madenleri öğrettin
Bizde ve tüm dünyadakini
Ne kadar çıkartıldığını öğrettin
Teşekkür ediyorum
Kimin çıkardığını
Ondan aslan payı alanları
Ve de vatan hainlerini
Neden öğretmedin, neden
Hayvanları öğrettin
Sivri sineği, tahta kurusunu
Tüm kan emici hayvanları öğrettin
Kendimi korumaya çalışıyorum
Ve sana teşekkür ediyorum
Bir de insanlar kan emermiş
Vampir örneği, keneden beter
Evet, öğretmenim
Kanımızı emen, bizi iliklerimize dek soyan
Vampir gibi üzerimize çullanan
Elin Amerikan gâvuruna diyorum
Gözümde görüyorum, damarımıza girmişler
Soluk alışımızda duyuyoruz
İşte bunları diyorum, bunları
Neden öğretmedin, neden
Sen hak bildiğin yoldan şaştın
Korkusuzdun, korktun
Güçlüydün, sustun
Sana söylüyorum öğretmenim
Bütün bunları neden öğretmedin, neden



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .