Ahmed-i Gülşehri

Ahmed-i Gülşehri

21.02.2017

Ulusları ayakta tutan en önemli ‘payanda ulu¬sal kültürleridir. Dil ve kültür, tarih bilinci; yüzyıllara yayılan düşünce ve yorumlama birikimleri aynı zamanda bir toplumun ileriye yönelik atılımlar yapmasının da itici güçleridir. Düşünce ve fikir adamlarının araştırılıp yeni perspektiflerle topluma, genç kuşaklara ulaştırılması, kül altında kalmış olan kıvılcımları yeni bir dinamizmle topluma mal etmektir. Toplum, kalkınma dinamiklerini, […]

Ulusları ayakta tutan en önemli ‘payanda ulu¬sal kültürleridir. Dil ve kültür, tarih bilinci; yüzyıllara yayılan düşünce ve yorumlama birikimleri aynı zamanda bir toplumun ileriye yönelik atılımlar yapmasının da itici güçleridir. Düşünce ve fikir adamlarının araştırılıp yeni perspektiflerle topluma, genç kuşaklara ulaştırılması, kül altında kalmış olan kıvılcımları yeni bir dinamizmle topluma mal etmektir.
Toplum, kalkınma dinamiklerini, dayanışmanın, sosyal güvenliğin önemini tarihi yorumlarla daha bir anlayacaktır. Kültür kökleri kesilen bir toplum, baş döndürücü sosyal, siyasal, ekonomik- teknik-teknolojik gelişmeler karşısında ayakta duramaz. Hasta, cılız, sağlıksız, her rüzgâra göre yön değiştiren güz yapraklarına benzer. Bunun içindir ki, uygar toplumlarda düşünce ve sanat adamlarının en küçüğüne bile çok büyük ilgi gösterilir. Üniversite, enstitüsü, akademi gibi kuruluşlarda bunlar hakkında çeşitli araştırmalar, incelemeler, doktora çalışmaları yapılır. Yalnız bununla da kalmayarak gönüllü araştırıcılar, üniversiteler ‘dışında da düşünce, sanat, edebiyat, kültür adamlarını inceleyen araştırmalar yaparlar.
Bizde ise, dalkavuk, yalancı, madrabaz, sığ, yeteneksiz, niteliksiz, meyhane kültüründen başka kültür almamış, ilerici geçinen sözde avanak gevezeler, milliyetçiliği dilden bırakmayan, cepçilikle milliyetçiliği özdeş sayan, çıkarcı ve talancıların gerçek kültürle, gerçek bilgiyle hiçbir alakaları yoktur. Üç dergi, iki yarım gazete okuyanlar politika liderliğine soyunurlar. Zaten yüksek okulda okudukları ders kitaplarının da modası geçmiştir ya da katı açılmaya açılmaya sararmaya terk edilmiştir. Düşünce ve fikir üretmeyip, ciddi hiçbir çalışma yapmayıp, onun-bunun dedikodusu ile onu-bunu bir yerlere iterek, itmeye çalışarak kendilerine yer yapmaya çalışan madrabazlardan halkımız çok çekmiş¬tir. Halen de çekmektedir.
Asıl cahil, yarı aydınlardır. “Aydınım” diyerek diplomasından başka bir yeteneği olmayan, diplo¬masıyla da geri kalmış olan paslanmış, küflenmiş kişilerdir. “Yarım hekim, candan, yarım hakim mal¬dan eder” sözünün bilgece anlamı da budur.
Bu girişten sonra sözü Ahmed-i Gülşehri’ye getirmek istiyorum. Bu soylu, mütefekkir ozan ilk kez, 1273’te Mevlâna’nın ölümü üzerine Mevlevi tarikatına girmiştir. Mevlâna’nın oğlu Sultan Velet tarafından bu tarikatı yaymak üzere Kırşehir’e gönderilmiştir. Ve bu kültür kendinde bir tekke kurarak düşüncelerini yaymaya başlamıştır. Ancak Kırşehir’de gelişmekte olan Ahilik görüş ve düşüncelerine gönül saran ozan, bu iki düşünce sistemini birleştirerek gizemcilik-tasavvuf gibi o dönemin akılcılığı sayılan anlayış açısının en önemli düşünür ozanı olmuştur. Ahilikle tasavvufu yoğurmuştur.
Gülşehri, İran ozanlarından Ferüdüddin Attar’dan genişleterek, yorumlar, eklemeler yaparak, çevirdiği ve bir bakıma kendi düşüncesinin damgasını vurduğu, bu nedenle de telif sayılabilecek Mantiku’t Tayr (Kuş aklı) adlı mesnevisiyle tanınmıştır. Mevlana’nın Mesnevisi’nin Beydeba’nın Kem ile Dinle’’ eserinde yazdığı hayvan öyküleri bazı bölümleriyle tasavvuf ilkelerine benzemiştir. Bu eserdeki değer üstünlüğü Gülşehri dönemindeki Yunus Emre gibi ulu bir şairden üstün kılmaz. Mantıku’t Tayr’dan başka Aruz-i Gülşehri de 16 sayfalık küçük bir risaledir. Kaside ve gazellerini topladığı eseri, Taeschner tarafından neşredilmiştir. Keramat-ı Ahi Evran 167 beyitlik ve Ahi Evran’ın kişiliğini anlatan bir mesnevidir. Burada Ahi Evran cömertlik ve fütüvvet ehli olması bakımından muhtelif bilgilerle de karşılaştırılmıştır. “Kuduri Tercümesi’’ dene gene çeviri eserlere kendi benliğini kanıtlamanın önemli bir örneğidir.
Gülşehri’nin dünyada görülen yobazlıkları, ahlâksızlıkları, zulüm ve istibdattı yerdiği eseri Feleknâmedir. Felek, bilindiği gibi, dünya anlamına gelmektedir. Dünyanın kötülükleri, özellikle Anadolu’yu yakıp-yıkan Moğol zulmü, bunun sonucundaki sosyal yaralar, ıstıraplar, dolaylı da olsa, Feleknâme’de şiir diliyle anlatılmıştır. Tabi hareket, noktası tasavvufî düşünce açısı olmak üzere, şunu kesinlikle de ifade edebiliriz ki, tasavvuf, o dönemin rasyonalizmi demektir.
Dini sorunları bağnazca ele alanlardan kaçmak için tutulan bir yoldur tasavvuf. Mutasavvıfların çürümemelerinin nedeni de bu, akılcı yoldur.
Örneğin, Mevlâna neden çürümüyor?
Örneğin; Hacı Bektaş neden çürümüyor?
Ahi Evran, Ahmed-i Gülşehri, Hoca Yusuf neden çürümüyor?
Neden bunlar her yüzyılda diri kalıyor?
Çünkü düşünce sistemlerinin dokusunda akıl ve idrak vardır. İnsanlık hangi teknolojik çağa, varırsa varsın insanoğlundan akılı söküp almak mümkün olmayacağına göre, akılcı mutasavvıflar da yaşamaya devam edeceklerdir.
Dini meselelere bile akılcı bir aşı yaptıkları için kalıcı olmaya devam etmektedirler. Zaten aklın ve bilimin üstünlüğüne dayanmayan ozanlar, yazarlar, fikir erbapları saman alevi gibi yanıp sönmüşlerdir. Anadolu kültürünü; kalıcı, yaratıcı, yapıcı, insancıl, birleştirici bir özle yoğuran düşüncenin niteliği de budur. Anadolu neden büyüktür? İnsanî özü yakaladığı için. Olgun ve kültür donanımı olan insanı yakaladığı için.
Luther’in meşhur sözünü anımsayalım:
“Bir ülkenin asıl zenginliği iyi yetişmiş insan gücüdür. Kamu binalarının, yeraltı, yerüstü servetlerinin zenginliği değildir. Fabrika bacaları değildir. Çünkü iyi yetişmiş insan gücü, temel bir kaldıraçtır. Türk kültürünü, düşüncesini gelecek yüzyıllara taşıyan, geliştiren, kalıcı kılan, bizi biz yapan unsur işte bu, iyi yetişmiş insan gücündür.”
Aşık Paşa’lar, Ahmed-i Gülşehri’ler, Yunus Emre’ler, Ahi Evran’lar, Hacı Bektaş’lar, Farabilerdir, Mimar Sinan’lardır.
Gülşehri’den hareketle kaleme aldığımız bu ya¬zıyı gene Gülşehri hakkında yapılan bir inceleme- araştırma, eserinden bahsederek bitirelim. Gülşehri ve Felek-Name 1.982 yılından Dr. Saadettin Kocatürk’ün yorum ve şerhleriyle (…Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasında çıktı. Felek-Nâme, sözcük anlamıyla “dünya mektupları” anlamına gelmektedir.
Geniş kapsamıyla da: “Dünya ahvali, dünyanın gidişatı, insanlık hali” antantlarını içermektedir. Dr. Kocatürk, eseri; dini, tasavvufa sos yal siyasal bakımdan tahlil etmiştir. Yapıt, geniş felsefi düşüncelerle manzum-mesnevi olarak yazılmıştır.
Doğu düşüncesinde egemen olan kıssalarla, anekdotlarla süslenmiştir. Cömertlik, hasislik, zulüm ve istibdat kavramları sık sık anlatıma sosyal siyasal bir zenginlik katar.



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .