AHİLİK VE ATATÜRKÇÜLÜK

AHİLİK VE ATATÜRKÇÜLÜK

31.03.2018

Ceyhun Atuf Kansu, hemen tüm kitapları da olduğu gibi, “Atatürkçü Olmak” adlı yapıtında da Atatürk ve Atatürkçülüğü, tarihimizin ilerici, yapıcı, üretici geleneklerine bağlamıştır. Bu büyük, çağdaş düşünceyi, eylemi bir kopma olarak görmemiş halkımızın tarihte yarattığı sosyal oluşumlara indirerek onların bir süzmesi olarak nitelemiştir. İlk baskısı Ekim-1966’da yapılan bu çok kıymetli yapıt, Atatürk’ün bir halk adamı […]

Ceyhun Atuf Kansu, hemen tüm kitapları da olduğu gibi, “Atatürkçü Olmak” adlı yapıtında da Atatürk ve Atatürkçülüğü, tarihimizin ilerici, yapıcı, üretici geleneklerine bağlamıştır. Bu büyük, çağdaş düşünceyi, eylemi bir kopma olarak görmemiş halkımızın tarihte yarattığı sosyal oluşumlara indirerek onların bir süzmesi olarak nitelemiştir. İlk baskısı Ekim-1966’da yapılan bu çok kıymetli yapıt, Atatürk’ün bir halk adamı olmasının neden ileri geldiğini de ortaya koymaktadır.
Bu büyük insan, kendini, yaptıklarını, eylemini, kuramını hiçbir zaman ulusundan halkından ayrı görmüyordu. O halk ki, iyinin, güzelin, dayanışmanın, üretimin ve toplumsal mutluluğun Örneklerini vermişti: Hacı Bektaş düşüncesinde, Ahi Evran kuramında, Yunus’ta, Pir Sultan’da, Mevlâna’da, Şeyh Bedrettin’de… doğurgan bir anaydı halk dediğimiz oluşum! Ozan, denemeci, makale ustası, araştırmacı Ceyhun Atuf Kansu. bu kitabında destansı – şiirsel bir anlatımla Ahilik – Atatürkçülük bağlamını ustalıkla, canlı örnekleriyle kurmuştur. Varlık Yayınları arasında çıkan Atatürk konulu tüm kitaplarla birlikte, Kansu’nun “Atatürkçü Olmak” yapıtı, her Türk çocuğunun, aydınının, okur-yazarının, köylüsünün, kentlisinin başucu kitabı olarak okunmalıdır. Sindirilmelidir. “Atatürk ve Kurtuluş Savaşı” (Varlık Yayını), “Sakarya Meydan Savaşı”, “Cumhuriyet Bayrağı Altında” (Varlık Yayını) … gibi çalışmalarıyla Kansu’yu bir Atatürk-Atatürkçülük uzmanı sayabiliriz. On üçüncü yüzyılda Anadolu’ya damgasını vuran başlıca üç büyük düşünür – eylem adamı vardır. Üçü de anaç, üçü de çağdaş! Aşağı yukarı aynı yıllarda yaşamışlardır: Mevlâna Celâlettin (1207 – 1273), Kırşehir’deki Hacı Bektaş Veli (1208-1271) ve Ahi Evran Veli. Her üçü de Horasan’dan gelmiştir. Bu bakımdan, lâik, akılcı, yaratıcı Türk kültürünü, düşüncesini İslâmiyet’in bağnaz yönüyle değil, akılcı-yorumcu, üretici felsefesiyle bağdaştırmasını bilmişlerdir. Kültür mayaları lâik-ulusal olduğundan, bağnazlığa karşı direnç duvarları kurmuşlardır. Bunu yaptıkları için de kültür tarihimizde silinmez damgaları vardır. Mevlâna geniş bir hoşgörünün, insan sevgisinin ve kutsallığının, özgürlüğünün, temel hakların savunucusu olurken; Hacı Bektaş Veli de “köy üretkenlerinin” örgütleyicisi ve koruyucusu olmuştur. Ahi Evran’da kent üreticilerinin dayanışmasını sendikal bir sistem içerisinde geliştirmiş, o yüzyılda Batı’dan daha önceleri sosyal adalet’i amaçlamıştır. Bu üç düşünürün, kuramcının yaptıklarının tümünü bir öz ve özek olarak, Atatürk’te – Atatürkçülükte bulmak mümkündür. Çağdaş yüklem kazanmış bir Türk atılımı, rönesensnın boyutları içerisinde! Aslında Atatürk’ün yaptıkları; demokrasiden kadın haklarına, halk yönetimine, lâikliğe, harf ve dil devrimine, öğretimin, öğretimin bağımsızlaştırılmasına, saltanat ve hilâfetin yıkılmasına …dek yapılan tüm yenilikler-devrimler Türk tarihinden, uygarlığından esinlenerek, kaynaklanarak yapılmıştır. Atatürk’ün bu ulusal niteliği evrensel kültürle, bilimle-teknikle yenilendiği için salt bir “devrim” anlamını kazanmıştır. Geniş soluklu, geniş boyutlu olmasaydı insanlığın bağımsızlık-özgürlük kaynağı olmazdı. Kuşkusuz Atatürk’ün en büyük devrimi, düşüncede akılda yaptığı devrimdir. Eski bir tamlamayla “zihniyet devrimi”dir. Tüm yenilikleri ayakta tutacak olan da budur: Düşünce devrimi!
Bunun en canlı, örneklerini Ahilik’te, Bektaşilik’te buluyoruz. Zamanla Ahilik, daha güçlü, daha çok boyutlu olan Bektaşiliğin potasında erimiş ve Ulusal Kurtuluş Savaşımızda Atatürk’ün yanında yerini almıştır. İşte bu bağlamı kıran kişi Ceyhun Atuf Kansu olmuştur: Ahilik-Bektaşilik-Türk rönesansı ve sosyal dayanışma, sosyal adalet…
Ahilik, çalışmaya, emeğe, halka, esnafa, emeğin kutsallığına dayanıyordu. Temel ilkesi üretimdi. Üretim, hem Türk düşüncesinin, hem de sosyal adalet’i temel ilke sayan İslâmî düşüncenin temeliydi, özüydü. Ahilik, İslâmlığı bir Türk gizemciliği ve ekonomik örgütlenme içinde birleştiren halkçı bir yaşama yoluydu. Ahilik’te bulunan şu ilkelerin tümünü Atatürkçü düşüncede, eylemle de bulabiliriz:
1- Gerçekçi olup evrensel yaşayışa bağlanmak,
2- El emeğini çalışmayı kutsal bir yaşama ilkesi haline getirmek,
3- Herkesin bir iş yaparak Ahi topluluğu içinde yer alması,
4- Bütün insanlara karşı sevgi ve saygı,
5- Kardeşlik dayanışması içinde askerleri, emekçileri, esnafı birleştirmek,
6- Halkçı bir düzen içinde, egemen, sömürücü güçlere karşı, çalışan halkın çıkarlarını korumak savunmak … Ceyhun Atuf Kansu, Atatürkçü Olmak, Varlık Y. 1977, S.: 149-153). Devam ederek Ahilik öğretisinin kaynağının, medrese olmadığının, kardeşliğe, iş ahlâkına dayanan pratik uygulamalar, okullar olduğunu yazar. Atatürk ilkelerinin, devrimlerinin niteliği de bunlardan pek ayrımlı değildi. Bilimin, aklın üstünlüğüne, kılavuzluğuna inanmak! Halk yönetimine ve yararlı-güzel, doğru sürekli yenilik yanlısı Olmak!
Ahilik’te de halk temel unsurdu. Birey değildi. Kemalizm’de de “Teşkilat baştanbaşa halk teşkilât: olacaktır. Genel yönetimi halkın eline vereceğiz. Bu toplulukta hak sahibi olmak, herkesin bir iş görmesi esasına dayanacaktır. Ulus, hak sahibi olmak için çalışacaktır.” (Atatürk, Türk Gencinin El Kitabı, 1973, s: 23). Bu sözler, bize Ahilik gerçeğini çağrıştırmaktadır. Başlangıçta, sosyal adalet, sosyal güvenlik bakımından Osmanlı devletinin yapısına etki eden Ahilik, zamanla, devletin otokratik bir yapıya gömülmesiyle devlet çarkının dışına itilmiş ve kendi kabuğuna çekilmiştir. Siyasal bir güç olarak ortadan kalkmıştır. (Kemal Tahir, Devlet Ana, belgesel roman, 1969, 1. cilt.) Eğer Ahilik oluşumu, kıvılcımı, Anadolu’da yaşama olanağı bulsaydı, gelişmemize ve uygarlaşmamıza, üretim düzeyimize daha başka türlü etki etmiş olurdu. Osmanlı devletinin, Bektaşîlik gibi Ahilik’i de bir safra gibi bünyesinden atması doğaldı. Çünkü… Gerek Babaîler ayaklanması, gerek Ahiler teşkilâtı, gerek Hurûfilik ve Bektaşilik, bunları izleyen dini eylemler esas itibariyle Batınilikten çıkmıştı. (Fuat Köprülü, Türk Edebiya tında İlk Mutasavvıflar, 1966, s: 177 vd.) Bu dinsel ilkeler, ortodoks (yani sünni) müslümanlıktan çok heterodoksluğa-Alevilik’e eğilimliydi. Bu kuruldan, örneğin Sımavne Kadısı gibi adamlar çıkmıştır. Ahilerin piri sayılan Hacı Bektaş, Ahi Evran’ın büyük arkadaşıydı. Hacı Bektaş’m pirliğinde, Yeniçerilik’te belki de Ahi Evran’ın büyük etkisi olmuştur. Çünkü her işçi, din ayrımı gözetilmeden Ahi olabilirdi. O dönemde, gerçekten de Ahilik büyük bir değere, yapıya sahipti. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Sultan Osman’a, Ahi babası olan Şeyh Edebali kızını, Sultan Osman’ın Ahi olması koşuluyla vermişti. Sultanlar, Ahilerin etkisine muhtaçtı. “Zillullahı fil âlem” (yeryüzünün gölgesi) olunca Ahilik’de lağvedildi. (Halikarnas Balıkçısı, Anadolu’nun Sesi, 1971, s: 163-165).Çünkü devlet, gittikçe ulusal yapıdan uzaklaşıyordu. Halikamas Balıkçısı da bu küçük nitelemesiyle Ceyhun Atuf Kansu’nun belirlenmesine katılır. Ancak Köprülü işin sosyal işlevinden çok sosyal olmayan yönü üzerinde durmuştur. Buna da burada dikkat çekmek isterim!
“…Ahilik, bilhassa esnaf ve tacirler için ahlâk, emek, meslek sigortası demekti. Çünkü her türlü sanat ve iş sahipleri, bu ocağın kefaleti, koruyuculuğu ve eğitimi altında ve gelenekleşmiş ahlâk ilkelerinin gölgesinde huzurlu, kararlı, verimli hayatını yaşar”
(Sâmiha Ayverdi, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları, Cilt: 1, s.: 72-73), işveren-işçi ilişkileri bir dayanışma ruhu ve eylemi içerisinde bulunurdu. Aslında Ahi lik’te bugünkü anlamda patron yoktu. Olsa olsa işin düzenleyicisi Ahi Babası olabilirdi. Bu bir bakıma iş ermişiydi. îş töresinin uzmanıydı. Yönetici, yönlen diriciydi. Üretimi artırıcı işlerin plânlayıcısıydı. Öyle ki kalite ve standardizasyon korunacaktı. Malın piyasaya sürülmesinde ve fiyat konusunda birlik olacaktı. Çalışma ilkesi, bol üretim, eşit kazanca dayanacaktı. Çalışma sevgisi iş töresi hayatın özüydü. Hayat üretim demekti. Yapım-üretim hem bol, hem de kaliteli olacaktı. Ahilikte zülüm yoktu. Çünkü sermaye toplaşması yoktu. Bencillik yoktu. Çok güçlü töreleri vardı. Ahilik ocağının:
1- Güçlüyken bağışlamak,
2- Öfkelenince yumuşak davranmak,
3- Kendi ihtiyacı varken başkalarına yardım etmek,
4-Yabancıları ağırlamak,
5- Suçlu suçsuz, aylak avare… kendilerine sığınanlara zenaat öğretmek.,
(Çünkü toplumdaki fenalıkların tüm kaynağı işsizlikti, üretime katılmamaktı. Buna burada dikkat çekmek isteriz.) Kısacası, Ahi ocaklarının Türk sanatının her dalındaki hizmetleri büyüktür. Bektaşilerin nefeslerinde, Yunus Emreler’de, Mevlâna’nın ney’inde gür esen, Ahi rüzgârıydı. (Halikamas Balıkçısı, AGY., Orhan Hançerlioğlu, inanç Sözlüğü s.: 24).
Ceyhun Atuf Kansu’nun, tarihten süze süze getirip Atatürk ilkelerine, devrimlerine kısacası Atatürkçülüğe dayandırdığı Ahilik hakkında büyük gezgin İbni Batuta şöyle diyor: “…Ben onlardan daha güzel davranan kimse görmedim. Bunlar Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her yerde, şehir, kasaba ve köylerde bulunmaktadırlar. Memleketlerine gelen yabancılar karşılama, onlarla ilgilen me, yiyeceklerini, içeceklerini, yatacaklarını sağlama, ihtiyaçlarım giderme onları uğursuz ve edepsizlerin elinden kurtarma, şu veya bu nedenle bu yaramazlara katılanları yeryüzünden temizleme gibi konularda bunların eş ve örneklerine hiçbir yerde rastlamak mümkün değildir.” (İbni Batuta Seyahatnamesinden Seçmeler, İ. Parmaksızoğlu, 1971, s.: 25).
Ahiler bu töreyle iç-içe olarak imece-kooperatif… sendikal faaliyetlerin Anadolu’daki kurucuları ve yayıcıları olmuştur. Demek ki, imece de, kooperatif ve sendika bizde vardı. O halde, bunları yabancı kaynaklı görmek, Türk tarihini, Türk kültürünü, Türk devrimini
bilmemek demektir. Fuat Köprülü, bu örgütlerin korporasyon örneği olduklarına işaret ederek aynı zamanda merkezi otoritenin zayıflaması veya dağılmasında Ahi örgütlerinin bölgesel yönetim oluşturup güçlenmelerine dikkati çeker. Devlet yönetimi “inhilâl” (çökme) ettiği, anarşi baş gösterdiği zamanlarda, yani intikal devrelerinde, ellerindeki teşkilâta dayanan Ahiler, yani fütüvvet reisleri kentlerin yönetimini ellerine alıyorlar ve eski yönetimden yeni yönetime geçişin kent için büyük bir yıkıma meydan vermemesine çalışıyorlardı. Mahalli yönetimleri en iyi örnekleyen onlardı. Ahi örgütünün devlet geleneğindeki bu yarı-resmi niteliğine İsmail Cem de dikkati çekmektedir:
1)Devlet, lonca aracılığıyla fiyatları ve kaliteyi kolaylıkla kararlaştırmakta ve denetlemektedir. Adeta yarı resmi bir niteliği içeren bu kuruluşlar, her şeyden Önce devletin karşısında bir “sorumlu” bulunabilmesini sağlamaktadırlar. Loncalar, üretimi düzenlemekte, başıboşluktan kurtarmakta denetlemektedirler.
2)Loncada rekabet, kesinlikle yasaktır. Ekonomik kaynaklar, daha akılcı bir yöntemle kullanılmaktadır. Bir malın gereğinden çok üretilmesiyle doğacak israf ve gereksiz kalite cambazlıklar böylece önlenebilmekte, hiç değilse azaltılmaktadır.
3)Hammadde gereksiniminin karşılanması, spekülâsyonlara alet edilmemesi de lonca’nın yardımıyla mümkündür. Üretim, üyeler arasında paylaştırılmaktadır. Bu durum, birinin çok, ötekinin az almasını engellemekte, fiyat artışı ve karaborsayı sıfıra indirmektedir.» (İsmail Cem, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, 1977, s.: 83-84).
Demek, ki esas bağlamını Ceyhun Atuf Kansu’nun yaptığı Ahilik çağdaş sosyal adalet anlayışıyla yakından ilintilidir. Çok güçlü bir toplumsal töre bilinci vardır, üretim, iş töresi-yapım geleneği vardır.
Tüketim ahlâkı da başta gelir. Çünkü tüketim, üretimi de biçimler. Bugünkü lüks harcamaların nedenle soysuz bir lüks üretim ekonomisi geliştirdiğini anımsarsak buna hak veririz. Kazanç ve iş ortaklığı vardır Ahilik’te. Bir bakıma İslâm peygamberi Hz. Muhammed’in “komşusu açken tok yatan Müslüman değildir” buyruğunu da içermektedir. Yani Türk-İslâm düşüncesinin sosyal adalet olgusu Ahilik’e de etki etmiştir. Ahilik, Anadolu’nun İslâmlaşması sırasında, az da olsa gelişen üretim kollarında, yerleşik yaşam biçiminde küçük üretkenleri, el zenaati erbaplarını tekelleşmeye karşı korumuştur. Ahilik’te insan insan olduğunu anlamaktadır. Ne ezilmekte, ne ezmektedir. Zira yaşamın koşulu iş yapmak ve üretime
katkıda bulunmaktır. Lumpen-boşta gezer takımı yoktur. Olmadığı için bunları istismar edenler de yoktur! İş kollarıyla bir bakıma köy enstitülerini anımsatmaktadır. İmece-iş-kooperatif- ortak üretim-ortak tüketim… bakımından Atatürkçü eğitimin en güzel örnekleri olan bu iş okullarının Ahilik ve Atatürkçülük bağlamı yazısında anmamak mümkün değildir. Kısacası Ahilik Türk düşününde yaratıcı insanı yaratan, koruyan-kollayan ve yeteneği doğrultusunda geliştiren, onun emeğini, kafa kol gücünü kutsal bilen bir örgütleşmenin adıdır. Ekonomik bağımsızlığın simgesidir. Ulusal bir sendika örneğidir.
Atatürkçü bir mihverle gelişen Anayasa hareketlerinde Ahilik’in sosyal adalet felsefesini buluyoruz. O dönemin Bektaşi tekkeleri gibi, Ahi ocakları da, bencilliğin, sermaye birikiminin “rabbena hep bana” düsturunun değil, insan severliğin, toplumsal çıkar ve dayanışmanın filizlenip geliştiği, serpildiği aydınlık yerlerdi. Lâik-özgür ocaklardı. Karamanoğlu
Mehmet Bey’in “…bugünden sonra, divanda, dergâhta, barigâhta, mecliste, meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır” buyruğunu verdiği (15 Mayıs 1277) yüzyıllarda (Cavit Orhan Tütengil, Ağrı Dağındaki Horoz, 1968, s.: 33). Ahilik’de tamamen ulusal bir ekonomik görüşle sosyal adaleti amaçlamıştır. Şimdi, her “halü kârda” halk yararına, sosyal
adaletten yana her atılımı” yabancı”lıkla niteleyerek, kendi tarihimizden doğan bu dayanışmacı, sosyal adaletçi geleneği bilmelerini ve kendilerini buna göre ayarlamalarını, ulusallık düşüncelerini gerçekçi bir yorumla yoğurmalarını, her iyiyi, güzeli yabancılıkla suçlamamalarını salık veririz.
Bir başka yazımızda, Atatürkçülük-Bektaşilik konusunu işlemeye çalışacağız.
Ancak bu yazıyı noktalamadan önce Ceyhun Atuf Kansu’nun “Sakarya Meydan Savaşı” adlı destanından aldığımız şu dizeleri de yazmak istiyoruz:
Başkentidir ilk Anadolu Cumhuriyeti’nin
Yedi kapısından Ahilerin, girilir Ankara’ya:
«Lütuf kapısıdır ilk önce rıza kapısını sonuna dek açarak
Açlık kapısından geçilerek
Halktan yanadır gerçek kapı
Emek kapısı, marifet kapısı ve sonra,
Doğruluk kapısı, altın kapı!”
Emekte kardeşlik, yaşamada eşitlik
Dayanmıştı Ankara yüzyıllara/Yedi rezil evin kapısını kapamalı,
Hasislik kapısı bağlanacak ilk önce/Kahır zulüm kapısı kapanacak!…»
(Sakarya Meydan Savaşı, 1970, s.: 53.)
Aşağıdaki metin, Bilge Kağan’ın, Tonyukuk’un, Atatürk hitabelerini çağrıştırır. İnsan odaklıdır. Töreseldir. Ahlâkidir, insana yüksek şahsiyet verir.
Şeyh Edebali’den Osman Gazi’ye Öğüt
Oğul, insanlar vardır, şafak vaktinde doğar, aksam ezanında ölürler. Avun oğlum avun. Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın. Ama: Bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını yener.
Daima sabırlı, sebatli ve iradene sahip olasın!
Dünya senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir.
Bütün fethedilmemiş gizemler, bilinmeyenler, görülmeyenler ancak senin fazilet ve erdemlerinle gün ışığına çıkacaktır.
Ananı, atanı say, bereket büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol. Her sözü üstüne alma. Gördün söyleme, bildin bilme. Sevildiğin yere sık gidip gelme, kalkar itibar muhabbet kalmaz.
Üç kişiye acı: Cahiller arasındaki alime,
Zenginken fakir düşene,
Hatırlı iken itibarını kaybedene!
Unutma ki! Yüksekte yer tutanlar aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
Haklı olduğunda mücadeleden korkma!
Bilesin ki; atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.
“Ey oğul! Artık Beysin…
Bundan sonra öfke bize, gönül almak sana…
Suçlamak bize, katlanmak sana…
Acizlik bize, yanılgı bize, hoş görme sana…
Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana…
Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlamak sana…
Ey oğul! Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana…
Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…
Ey oğul! Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz… Şunu da unutma: İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. Ey oğul! Yükün ağır, işin çetin!
(Bu Siyasetname tüm siyasetçilere tavsiye edilir. Amentü gibi bellesinler! )
(Oluşum sanat dergisi; Ekim-1981)



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .