ABD’nin Ortadoğu planı ve Türkmen kardeşlerimiz

ABD’nin Ortadoğu planı ve Türkmen kardeşlerimiz

08.08.2017

Burhan Güngör Irak ve Suriye’nin ABD tarafından işgal edilmeleri sonrasında ortaya çıkan iç savaş neticesinde buralardaki Türkmen kardeşlerimizin dramını ile Türk kamuoyu ilgilenmeye başladı. Irak’ta 3,5 milyon, Suriye’de ise 3 milyonu aşan Türkmen nüfusu var. Ancak, ne hikmetse bu ülkelerdeki Türkmen’ler görmemezlikten gelinip devamlı Kürt nüfustan söz ediliyor. Ne yazık ki bugüne kadar da, bu […]

Burhan Güngör

Irak ve Suriye’nin ABD tarafından işgal edilmeleri sonrasında ortaya çıkan iç savaş neticesinde buralardaki Türkmen kardeşlerimizin dramını ile Türk kamuoyu ilgilenmeye başladı. Irak’ta 3,5 milyon, Suriye’de ise 3 milyonu aşan Türkmen nüfusu var. Ancak, ne hikmetse bu ülkelerdeki Türkmen’ler görmemezlikten gelinip devamlı Kürt nüfustan söz ediliyor. Ne yazık ki bugüne kadar da, bu iki ülkede yaşayan Türkmenlerin sorunlarına Türk hükümetleri de yeteri kadar ilgilenmemiştir.
Türkmenler bizim arka bahçemizdir. Maalesef bunlara zamanında yeteri kadar sahip çıkmadığımızdan dolayı ülkemiz güneyden çevrilir duruma geldi. Yani Irak’ta ABD güdümünde Kerkük Türk şehrini de içine alan bir Barzani devleti, Suriye’de de bir PKK devletleri kurulma aşamasına gelindi. Yanlış Suriye politikamız başımıza olmadık büyük tehlikeler açtı ve açmaya devam ediyor.
Suriye’nin kuzeyinde adı PYD olan aslında bir PKK devleti oluşturulmaya çalışılıyor. ABD, burada terör örgütü İŞİD ile mücadele gerekçesi ile PYD’ye askeri yardıma devam ediyor. Bugüne kadar basına intikal eden haberlere göre 909 tır dolusu silah bunlara teslim edildi. PYD’ye verilen silahlar bir devletin ihtiyaç duyacağı bir orduyu donatacak cinsten. Bu silahların dökümü şöyle. Son Model yüzlerce tank ve tanksavarlar, havan topu, kalaşnikof marka tüfek, makineli tüfek, keskin nişancı tüfeği, gece görüş ve kızılötesi lazer aydınlatıcı dürbün ve buraya alamadığım aklınıza gelebilecek her cinsten binlerce silah ve cephaneden oluşuyor.
ABD’nin bu milyar dolarlık silahları PYD’ye vermesinin nedeni, ileride kendi güdümünde oluşacak Irak, İran ve Türkiye’n inde bazı bölgelerini içine alacak büyük bir Kürdistan devleti kurmak. ABD Suriye’de hedefine ulaştıktan sonra ikinci hedefi Kuzey Irak’taki sözde Barzani devletçiği olacak. Zaten Barzani’nin sözde hakimiyetinde olan yüzlerce köy PKK’nın elinde ve dostumuz görülen Barzani’nin de kan bağı olan PKK’ya lojistik desteğini sürdürdüğü için PYD’nin elindeki modern silahlarla bu iş yani Barzani’yi yenmek çok kolay olacak. Yazımızın başlığını oluşturan Türkmen kardeşlerimizin dramını anlatan Yeniçağ Gazetesi yazarı Yavuz Selim Demirağ’ın bir Türkmen ailenin Irak’tan kaçışını anlatan “Göçmen Kuş ‘ve Minik Muhammed” adlı makalesi ile yazımıza son verelim.
“Bayramda Irak Musullu Türkmen bir ailenin evine konuk oldum. Gidip gitmemekte kararsızdım ama bayramdı… Ve o evde savaştan kaçıp gelmiş çocuklar vardı; güler yüzleriyle beni karşıladılar, ne güzel gülüyordu Muhammed. Savaştan kurtulmanın buruk tebessümü yüzünde taşırken, kalbindeki hüzünde gözlerine yansıyordu…
Sitre Ana ağlamaya başladı ‘Kızlarım orda kaldı, getiremedim’ dedi. O anaydı..! Yüreği yanıktı ve bu bayram onlar için geride bıraktıklarının yasıydı… Abdulbaki Dede ‘Saddam olsaydı keşke, o bize bakıyordu koruyup kolluyordu, sahip çıkıyordu.. O gitti ülke bitti’ dedi. Sitre Ana ağladı ‘Kızım’ dedi, Suriye’de bırakmak zorunda kaldığı kızları aklına geldi, Musul’dan Suriye’ye geçmiş ve oradaki Suriyelilere para verip Türkiye’ye gelmişlerdi. Ve iki kızını da ‘iki canını da’ paraları yetmediği için Suriye’de bırakmak zorunda kalmıştı..
Dayanamayıp ağlamaya başladım. Ben de bir anaydım ve Sitre Ana’ya, zavallı kızlarına hıçkıra hıçkıra ağladım. Sınırdan geçiş zordu, dikenli otların içinden emekleyerek geçmişler ellerinde ve ayaklarında hâlâ o dikenlerin izleri, kalplerindeki acıların izleri kadar keskindi. Onlar gülseler de içleri kan ağlıyor ve memleketlerini, orada bıraktıklarını özlüyorlardı. Amerika’yı lanetliyorlardı.. ‘Müslüman’ı Müslüman’a düşürme derdinde’ dedi, Sitre Ana… ‘O kıçı kırık Amerika’nın tek derdi soyumuzu kurutmak, bizi içten çökertmek, kendimizi kendimize vurdurmak’ dedi…
Aklıma Temmuz Darbesi geldi. Onların da tüm dertleri bizi içten içe çökertip kendi silahımızla, askerimizle bu güzel ülkemizi bertaraf etmek değil miydi? Ağzımız dualıydı, kalbimizde iman aşkı, yanımızda gözü kara ‘Türk insanı vardı’.. Gökdelenlere çıkıp uçakların üzerine atlayacak kadar cesur, Türk insanımız vardı işte… Çoğu kez Şiilerle, Sünnileri birbirine düşüren Amerika değil miydi? Şiilerin camiini yıkıp, ‘Sünniler yıktı’ diye iddiada bulunmamışlar mıydı? Yutkundum, boğazımda bir yumru oluştu… Bu zavallı çocukların, Sitre Ananın, Abdulbaki Dedenin ve Muhammed’in dertleriydi.. Yutsam yutamıyor, kussam kusamıyordum… Sarıldım, kocaman sarıldım… Onlar için elimden geleni yapacaktım..

***
Ülkemizin çok güçlü olduğunu ve neler yapabileceğini gördüm. Biz savaşlarda bile düşmanımıza bakan bir nesilken bize Amerika vız gelir tırıs giderdi. Bizi hiçbir ülke çekemedi, kıskanılıp kısıtlandık yıllarca ama topraklarımızı satmadık, namertlere bırakmadık, bizler ölmeden o sırat köprüsünü geçtik, ölmeden can verdik.. Şehitlerimizle birlikte omuz omuza onca düşmanı devirdik ve sol yanımızda Atamızın izi, Rabbimizin imanı oldukça sırtımız yere gelmeyecekti. Muhammed’e baktım; bana bakıp gözlerini kaçırdı, utandı.. Göçmen bir kuştu o..! Oralardan göçüp ülkemize gelmiş, kırık kanadı hâlâ iyileşmemişti.. Sarması bizlere kaldı… Giderken tekrar ‘selâmün aleyküm’ dedim ellerini öptüm, kızlar yere serdikleri yün minderleri, ikram ettikleri anason kokulu çörekleri ve boş çay bardaklarını toparlamaya başladılar, Muhammed, ona aldığım boyama kitaplarını çoktan boyamaya başlamıştı, yeşili pembeyi kullanmıyordu siyah beyaz hayatına belki de renkleri katmaktan korkuyordu… Ölümün soğuk nefesi hep enselerinde gezinmiş, Azrail yanlarından hiç ayrılmamıştı. Onlar çiçekleri böcekleri unutmuş, bombalar, sirenler son ses dinledikleri müzik olmuştu. Kan dolu gözleri, yas tutmuş kalpleri, ağıt yakan dilleri ‘bir kavanoza kapatılmış hayatlarıyla’ zar zor yaşam mücadelesi veriyorlardı. Onlar yaralı göçmen kuşlarıydı. Mülteci kimlikleri vardı ve çoğu hâlâ Türk vatandaşı olamadıkları için ne okul okuyabiliyorlardı ne de yardım alabiliyorlardı, ben onların kısık kalan sesleri oldum, umarım bu sesim çığlık olur ve Muhammedler okur… Bu ülkeye sahip çıkıp; Ata’mızın ‘Yurtta barış, dünyada barış’ sözünü onlar da haykırır… Ayakkabılarımı giydim evlerinden çıkarken, Muhammed bana bakıp… Ona öğrettiğim sözü söyleyiverdi…”
“NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE…”



YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. .